"Şamil Saribaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Şamil Saribaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Şamil Saribaş

Şamil Saribaş

Mutluluk aslında kontrolümüzde

21 Mayıs 2020

Bazı konular herkesi aynı şekilde mutsuz etmez. Hatta bazı konular bazı insanları mutsuz da etmez. Peki, bu farka neden olan nedir? Örneğin; hayır diyememek konusu birimiz için yaşamımızın temel sorunsalı haline gelebilirken, bir başkası için bu konu hayatının gündemi bile olmayabiliyor. Farka neden olan durumu, stoa felsefesinden yola çıkarak ve özellikle başlıkta da vurgulanan “kontrol” meselesi üzerinden anlamaya çalışmak mümkün.

Her ne kadar anlamı zaman içinde farklılaşmış olsa da özünde stoa felsefesini benimsemiş ve “her türlü baskı (acı ve zevk dahil) altında sakin kalabilen ve duygusal aşırılıklardan kaçınan kişi” için stoacı tanımı yapılabilir. Stoacılar “insanın yaşamı nasıl olmalıdır” sorusuna odaklanmışlardır. Özetle de “doğaya uygun” bir yaşam üzerine öneriler getirmişlerdir. Aynı biçimde mutluluğa da ancak doğaya uygun bir yaşamla ulaşılabileceğini savunmuşlardır.

Gelecek için kaygılanmaktan vazgeçin

Stoacı devlet adamı Seneca “Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor” demiştir. ‘Beklerken’ ile  kastettiği daha iyi, daha güzel, gelecekteki bir yaşam denebilir. Ancak bu yaşama ilişkin oluşan beklenti, belki de hiç kontrolümüzde olmayan durumların bir araya gelmesine yönelik bir oldurma isteğinden öteye gitmiyor olabilir mi? Bu açıdan düşünerek geleceğin inşa edilmesini beklemek yerine; yaşamımızın kontrolünü elimize alıp, gerçekçi bir değerlendirme ile doğru ve sağlıklı düşünerek önlemler alabilir ve bugün, şu anda mutlu olabiliriz. Mutluyuzdur belki de, haberimiz yoktur. Olamaz mı?

Yaşamı ve insanları olduğu gibi kabul edin

Epiktetos “Senin huzursuzluğun başkalarıyla değil kendinle bağdaşmadığın içindir” demiş ve eklemiştir “Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır”. Kabul etmek hem mutluluk hem de doğamıza uygun bir yaşam için çok önemli bir başlangıçtır. Dalgalarla boğuşmak yerine sörf yapmayı denemek ve olan dalganın doğasını kabul etmek bize keyif verebiliyorsa, yaşamın diğer getirdiklerini ve insanları da olduğu gibi kabul etmek bizi mutlu edebilir. Stoacı imparator Marcus Aurelius da “Yazgının sana verdiği şeylere uyum göster” diyerek yaşamın, kaderin getirdiklerini olduğu gibi kabul etmemizi bize öğütlemiştir.

Mutluluğu dış koşullarda aramayın

Aurelius, “Hayat hiçbir zaman değişmez. Ama düşünceleriniz değişebilir. Hayatın değişmesini istiyorsan düşüncelerini değiştirmelisin” demiştir. Mutluluk için değişimi dışarıda aradığımızda hüsrana uğrama ihtimalimizin çok yüksek olduğunu öne sürer. Ancak buna karşın düşüncelerimizin kontrolü bizde olduğundan mutluluğumuz için sağlıklı olan adımın düşüncelerimizin değişimine odaklanmakta olduğunu belirtir. Stoacılar dış koşullar yerine düşüncelerimize odaklanmanın önemine dair “İnsan, hapisteyken bile mutlu olabilir” savında bulunmuşlardır. Bunu da “Çünkü mutluluk insanın kendisine dönüp kendi içinde çözümleyip başarabileceği bir şeydir” diyerek açıklamışlardır.

Yazının devamı...

Bir mutlu yaşam rehberi olarak ‘Stoacılık’

29 Nisan 2020

Mutluluk çok tartışmalı ve felsefi bir konuyken, herkes için geçerli tek bir reçete imkânsızdır. Mutluluk, insanlık tarihi boyunca hep önemli konulardan biri olmuş; stoacılar da mutlu bir yaşamın nasıl mümkün olabileceğini ortaya koymaya çalışmışlardır. “İnsanın temel amacı mutluluktur” diyen stoacıların yaşamımızda mutluluk yaratmak, kendimizi mutlu hissetmek ve mutsuz hissetmemek için önerdiği yaşam ilkelerini konuşacağız bu yazımızda.

Mutsuz hissetmemek için derken; hiç mutsuz olmamalıyız, mutsuzluk kötüdür, yaşamın tümü mutluluk dolu olmalı gibi bir inancın savunulmadığını belirtmek gerekiyor öncelikle. Yanlış yere, durduk yere, hatalı biçimde kendimizi mutsuz etmenin engellenmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum sadece.

Stoacılık, 2300 yıl önce ortaya çıkan ve bugün de yaygınlığını koruyan ve kabul gören felsefi bir akım. Bu akımın görüşlerini benimsemiş kişilere stoacı denirken, tercih ettikleri yaşam biçimine de stoik yaşam denmektedir. Stoa felsefesinin en önemli isimleri; Kıbrıslı Zenon, Tarsuslu Zeno, Panaetius, Paseidonios, Cicero, Seneca, Marcus Aurelius ve Epiktetos’dur. Hem bu felsefi akıma hem de dünyaya eserleriyle önemli katkılar getirmiş bu düşünürlerin mutlu bir yaşam için önerdikleri ilkelere geçmeden önce ‘bizi neler mutsuz ediyor’ sorusuyla başlamak yerinde olacaktır. Ayrılıklar, kayıplar, maddi zorluklar, sağlık problemleri, başarısızlıklar, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, sınır problemleri, kontrol duygusu, kaygılar, kıyaslamalar, mükemmeliyetçilik, yalnızlık vs. şeklinde bu liste daha da uzar gider.

Bu konular bizi neden mutsuz ediyor? Peki, bu konular herkesi aynı şekilde mi mutsuz ediyor?

Olayları, dünya düzenini değil, dünyaya bakışınızı ve fikirlerinizi değiştirmeyi hedefleyin

Rasyonel Duygucu Davranışçı Terapi yaklaşımının kuramcısı Albert Ellis “bizi üzen şey, şeylerin kendisi değil, onlarla ilgili düşüncelerimizdir” der. Shakespeare ise “iyi ya da kötü diye bir şey yoktur, düşünmek onu öyle yapar” der. Stoacı Marcus Aurelius “Hayat hiçbir zaman değişmez. Ama düşünceleriniz değişebilir. Hayatın değişmesini istiyorsan düşüncelerini değiştirmelisin” diye öğütler. Her üç yaklaşım da bize duygu ve düşüncelerimizin kontrolünü elimize almamızı ve sonuçta da mutsuz olmadan, kendimizi üzmeden olayları sağlıklı değerlendirmemizi öğütler. Peki, bunu nasıl yapabiliriz?

İnsanları ve yaşamı olduğu gibi kabul edin ve bundan keyif almayı öğrenin

Epiktetos, “Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır” der. İlk kural, kontrol! Bir başka deyişle; yaşamımızdaki meseleleri ikiye ayırmamızı öğütleniyor burada. Kontrol edebildiklerimizle ilgili önlemler almayı, doğru ve sağlıklı düşünmeyi, kontrol edemediklerimiz içinse daha en baştan kaygılanmayı bırakmayı öneriyorlar.

Yazının devamı...

Mutluluk, dayanışmadan doğar

26 Şubat 2020

İnsan yavrusu olarak dünyaya ‘erken’ gelişimizin sonucu çaresizlik duygusu ruhsallığımızda önemli bir yer kaplar. Hayata dair birçok yapıp etmelerimiz bu duygudan uzaklaşmak, karşılaşmamak ve onu bertaraf etmek içindir. Aslında çaresizlik bize sınırlarımızı öğreten, kaynaklarımızı gösteren, ihtiyacımızı ve mükemmel olmayışımızı hatırlatan harika bir duygudur. Çaresizliği hayatımızda nereye koyduğumuza göre yaşamımız iyi ya da kötü yönde şekillenir. Çaresizlik bizi depresyona da sürükleyebilir; üretime, yaratıma, dayanışmaya ve mutluluğa da…

İlk adım olarak çaresizliği doğamızın bir parçası ve bir doğa olayı gibi ele alırsak iyi bir başlangıç yapmış oluruz. Nasıl ki doğa olayları (deprem, sel, yangın, fırtına vb) karşısında çaresiz kalıyor ancak sonrasında bir şekilde dayanışma ile üstesinden geliyorsak ilksel, içimizden gelen çaresizlik duygusu ile de aynı yolla başa çıkabiliriz. Bu tablo da bizi yardım isteme davranışına yönlendirir.

Yaşamımızın başlangıcında uzun bir süre başkasının (özellikle anne, ebeveynler) bakımına muhtaç kalmamızın sonucu yardım meselesi hayatlarımızda hep çetrefilli bir konu olur. Yardım istemek hem çok zor hem de çok kolaydır. Zordur çünkü bizi çocukluk anılarımıza, çocuksuluğa geri döndürür. Kolaydır çünkü yaşamımızın ilk ve çok uzun bir dönemi bu ilişki, beceri ile geçmiştir. Bu iki uçlu durum bizde arada kalma duygusu yaratır ve oradan çıkmazsak ikinci bir (arada kalmanın, kararsızlığın getirdiği) çaresizlik durumu daha yaşatır. Bu zinciri kırmanın ilk adımıysa paylaşmak ve yardım istemektir.

Mesleki çalışmalarından çokça faydalandığım ve görüşlerine kıymet verdiğim meslek büyüğüm Psikoterapist Oktay Şılar şöyle der; “Canlı, ihtiyacına yönelir”. Kastettiği metafor, tüm doğanın bir düzen ve sistem içinde yaşadığı ve hepimizin de aslında bu sistemin içinde (doğalımızda) ihtiyacımıza yönelişimizin spontan olduğunu ancak gelişimimiz, kişilik özelliklerimiz, kültür vs faktörler nedeniyle bunu bir şekilde sekteye (yardım isteyemeyişimize) uğratmamızdan bahseder. Psikoterapi ile hedeflenen de genellikle bu doğallığın ve spontanlığın yeniden kazanılmasıdır.

Problem çözmenin ilk adımı problemi doğru tespit etmek ve iyi tanımlamaktır. Sonrası ise sağlıklı ve işlevsel çözüm arayışları ile gelir. Tam burada başlığımıza dönerek dayanışma kavramına değinmek istiyorum. Ülke olarak son günlerde yaşadığımız birçok felakette iyi dayanışma örneklerini bir kez daha gördük. Kültür olarak zor zamanlarda dayanışmayı iyi biliyoruz ancak doğalında dayanışmak konusunda notumuz biraz düşük açıkçası. Bunun da nedenlerinin empati, merhamet, diğerkamlık (özgeci davranış), paylaşım ve problem çözme kavramlarında saklı olduğunu düşünüyorum. Anadolu coğrafyası olarak aslında dayanışmanın en güzel örnekleriyle dolu bir mirasa sahibiz. Belki de yapmamız gereken bu mirasın tozunu alıp hayatlarımıza yeniden katmaktır.

Ercan Kesal, Peri Gazozu romanında “Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba ‘diğerkâm’ olmaktan geçiyor” derken çok güzle bir tanım vermiş. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz! Aynı gemide olmaktan bahsetmiyor mu?

Diğerkamlık unutulmaya yüz tutmuş bir kelime ve kavram. Farsça kökenli kelime başka ve sevgi kelimelerinin bileşimi. Kendini düşünmeden başkalarını düşünmek, kendi menfaati pahasına başkalarına fayda sağlamaya ilişkin davranış özelliği. Dilimizde özgecilik olarak da yer bulmuş bir kavram. Empati, sempati, merhamet, gönüllülük, yardımseverlik kavramlarına yakın ancak onlardan farklı bir kavram. Özünde saf sevgi ve iyilik yapma, yardım etme vardır. Başkası için herhangi bir şart koşmadan sadece onun (öteki) için beklentisiz yardım etmek için yardım etmektir diğerkamlık.

Marmaris’e yerleştikten sonra psikoterapi seanslarımda; yardım istemenin zorluğunu aşıp, başkaları için kendin kadar düşünmeyi de hayata geçirmeyi başarabilmiş onlarca gerçek yaşamöyküsüne tanıklık ettim. Bu tanıklıklar yardım kavramıyla ilgili Bert Hellinger’in görüşlerini çağrıştırıyor bende. Aile dizimi terapisiyle tanınan ve sistemik aile terapisine önemli katkılar getirmiş Psikoterapist Bert Hellinger Yardım Etmenin Düzenleri kitabında şöyle ifade eder: "Biz insanlar her bakımdan başkalarının yardımına muhtacız. Ancak bu şekilde kendimizi geliştirebiliriz. Öte yandan, başkalarına yardım etmeye de muhtacız. Kendisine ihtiyaç duyulmayan, diğerlerine yardım edemeyen insan yalnızlaşır ve körelir. Lakin yardım da başlı başına, belirli düzenleri olan bir sistemdir. Bu düzenlerin ihlali ise iyileştirici çözümler yerine yaralayıcı sonuçlar doğurabilir.”

Yazının devamı...

Velilerin hak ve sorumlulukları

30 Aralık 2019

Çocuğunuzun okulda yaşadığı sorun ve zorluklarla ilgili yaptığınız veli görüşmelerinde çocuğunuzun öğretmeninden mutlaka öneriler isteyin. Neler yapılması gerektiğini bilin ve aynı şekilde öğretmeninin ve okulun da bu konularla ilgili yapacaklarını öğrenin.

Aşağıdaki maddelerin her birini ailece tartışın ve gerekli durumlarda okulunuzla, öğretmenlerinizle bu çerçeve doğrultusunda iletişim kurmak istediğinizi ifade edin. Peki, öğrenci velilerinin diğer hak ve sorumlulukları neler? Gelin, hep beraber bakalım…

Aileler ile gerçekleştirdiğimiz gerek psikolojik danışmanlık ve rehberlik görüşmelerinde gerekse bilgilendirme seminerlerinde velilerden sıklıkla şu ifadeleri duyarız:

• Öğretmenimiz, çocuğumun aslında çalışsa yapabileceğini ama başarısız olduğunu düşünüyor.
• Sınıfta sürekli gezdiğini ve arkadaşlarını rahatsız ettiğini söylüyor.
• Dersi dikkatli dinleyemediğini dalıp gittiğini ifade ediyor.

Yazının devamı...

Bir aile babası olarak İskender Savaşır

1 Kasım 2019

"Sıradan insanlar evlenip çocuk sahibi olurlar. Çünkü ihtivası birkaç çocuğa sahip olmaktan öteye gitmez. Ama ülke kuran, devran değiştiren adamların hepsine bak. Çoğunun öz evladı yoktur. Çünkü bu tür insanlar, bir toplumu kendilerine evlat edinmeyi yeğlemişlerdir. Hayatlarını, babalık ettikleri kitleler için harcarlar."

Bu haftaki yazım oldukça kişisel. 17 Haziran 2018’de aniden ve çok erken kaybettiğimiz hocamız, canımız İskender Savaşır’a dair; çünkü, bugün onun doğum günü (1 Kasım 1955). ‘İskender Savaşır’ ve ‘aile babası’ üzerinden bir metafor kurmaya ve dolaylı da olsa iyi babalık üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım.

TDK’nın ilk baba tanımı; “çocuğu olan erkek”. Fakat yalnızca çocuğu olan kişiye mi baba denir? Bir ülkeye veya bir topluluğa yararlı olmuş kimse olarak da tanımlıyor TDK baba kelimesini. Diğer bir tanım ise koruyucu, babalık duyguları ile dolu kimse. Babalık etmek ise baba gibi davranmak, iyilik etmek, büyüklük etmek olarak tanımlanmış. İskender Savaşır da hem benim için hem de toplumumuz için tam da girişteki alıntıda işaret edildiği gibi bir aile babasıydı, toplumu kendisine evlat edinen.

2010’da psikoterapistim olarak, hayatımda en özel yerlerden birini doldurarak başladı onunla hikâyemiz. Çok zaman geçmeden, 2011’de, epeydir heves ettiğimiz, kurmak için sabırsızlandığımız- bir psikoterapi merkezinin kuruluşu konusunda bizi (Şamil Saribaş – Elvan Şafak – Cengiz İpek) harekete geçirdi. Kısa bir süre sonra da merkezin süpervizörü, eğitmeni, terapisti ve daha birçok rolünü üstlenerek, bir röportajında da söylediği gibi, merkez için söylediği “parçası olmak istiyorum” durumunu en hakiki haliyle yaşamıştı. Baştan itibaren tüm yapıp ettikleriyle bu merkezin parçası değil, kendisi oldu ve bizleri de daha bir kendimiz yaptı.

Merkezin Adapazarı’nda olması sebebiyle her hafta –bir kez dahi şikâyetçi olduğuna şahit olmadık- gerek eğitimler, grup çalışmaları gerekse de takip ettiği psikoterapi danışanları için Adapazarı’na geldi. Her gelişini A.Ş.A (Allaha Şükür Adapazarı) diyerek bayram sevinci halinde yaşadı ve bizlere de bu bayramı yaşattı.

Ruhsal açıdan bebeğin ilk ek gıdasının baba olduğu vurgulanır kimi yazarlarca. Bizim de terapist olma ve büyüme yolculuğumuzda ilk ek gıdamız İskender Savaşır oldu. Ne yaptın bu dünyada diye sorarlarsa “evlat büyüttüm” derler ya. İskender hoca da bizi büyüttü.

Her anne baba bir hocadır ama her hoca anne baba değildir, olamaz. İskender Savaşır ise, bir bebeğin büyümeye, emeklemeye, yürümeye geçişlerindeki gibi müthiş bir eşlik sundu bizlere. Her şeyin bir zamanı olduğunu ısrarla vurgulayarak kişisel ve mesleki yaşamlarımızdaki yolculuğumuzda bizim için her zaman bir denge unsuru oldu.

Psikoterapi için “hiç terapi görmüş ile görmemiş bir olur mu?” derdi espri ile. Ben de hiç İskender Savaşır ile karşılaşmış olmak ile karşılaşmamış olmak bir olur mu diyerek onun bizde yarattığı dönüşümü, sağladığı besleyici, dönüştürücü kucağı gösterebilirim.

Yazının devamı...

Öğrenci başarısında ailenin rolü – 2

23 Eylül 2019

Geçen hafta yazımızı “Destekleyici tutum sergileyen ailelerin çocuklarının daha mutlu ve başarılı olduğunu unutmayın. Haftaya görüşene kadar “çocuğumun okul yaşamında daha mutlu olması için ne yapabilirim” diye düşünebilir, yakınlarınızla, öğretmenleri ile istişare edebilir ve mutlaka çocuğunuzla bu konuda fikir alışverişi yapıp onun duygu ve düşüncelerini alabilirsiniz.” diyerek bitirmiştik. Bu hafta daha çok başarı kavramı üzerinde duracağız.

‘Başarı’ dediğimizde her birimizin kafasında farklı bir tanım, resim, durum canlanır. Bu çok doğal ancak her birimizin kafasındaki ‘başarı’ bu denli farklıyken çocuğumuzdan beklediğimiz ‘başarı’ değerlendirmesini nasıl sağlıklı yapabiliriz? Hatta daha doğru soru ‘çocuğumuzun başarısını sağlıklı değerlendirmemiz mümkün mü?’. İyi bir yol haritasıyla mümkündür diyebiliriz.

Aileler olarak okul, eğitim, öğrenci başarısı, ders çalışma, ödev, mutluluk ve daha birçok konuda ‘kafamızın karışık’ olması nedeniyle süreçte türlü zorluklar yaşanması kaçınılmaz olmakta. Okuldan ve öğretmenlerden de yeterli destek, danışmanlık ve yönlendirme alınamadığında durum iyice karmaşık hale gelmekte. Sonucunda da mutsuz çocuklar ve aileler ortaya çıkmakta. Bu haliyle tabloyu epey vahim gibi göstermiş olabilirim ancak birçok aile maalesef durumu bu şekilde yaşamakta. Peki ne yapmalı?

Sınavlardan, sözlülerden, ödevlerden alınan notun yüksek olması ile öğrencinin o konuda ‘başarılı’ olduğunun düşünülmesi ya da tersi durumda ‘başarısız’ olduğunun düşünülmesi gerçekçi değildir. Gerçek olan şudur; bir konuda, bir tarihte bir sınav yapılmıştır. O gün o saatte çocuğunuz, o ana kadar ki ‘hazırlıkları’ ve geçmiş ‘hazır oluşları’ ile o sınavda ‘o performansı / sonucu’ göstermiştir. Sonuç farklı zamanlarda ve şartlarda emin olun farklı olacaktır. Özetle bir sınav sonucu çocuğun o konuda ya da genel olarak ‘başarısız’ olduğunu göstermez! Ayrıca diğer bir bakış açısıyla her sınavdan, her zaman ‘başarılı’ olması da beklenemez. Yapılması gereken çocuk/öğrenci, öğretmenleri ile değerlendirilerek tanınmalı, ilgileri keşfedilmeli, yönlendirilmeli ve kendisi için ideal hedefler belirlenerek süreç bu şekilde takip edilmelidir. Alınan sonuçlar da süreçteki çabası ve ilgisi üzerinden değerlendirilmelidir; diğerlerinin notları üzerinden ya da sıralaması üzerinden değil.

Başarılı olunca ne olacak? Bu sorunun cevabı biz yetişkinler için dahi net değilken çocuklarımızdan ‘başarılı olmalarını’ beklemek sanki çok sağlıklı bir beklenti değil diye düşünüyorum. Yetişkinlerle yapılan yarışma programlarında (TV) ‘başarısız’ olarak yarışmadan ayrılan birçok yetişkinden ‘önemli olan yarışmaktı, sizlerle tanışmaktı, buraya gelmekti’ türünden konuşmalar duyarız. Doğrudur, iyidir, güzeldir lakin nedense sanki çok hoşumuza gitmez bu sonuç. Oysa yaşanan tüm bu süreç, heyecan, katılmak, yarışmak hepsi gerçekten ayrı ayrı çok güzeldir ve önemlidir. Sonuç odaklı bakış açısı maalesef bizi tuzaklar, süreç içerisindeki olumlu deneyimlerimizi fark etmemizi engeller ve mutsuz eder. Aynısını çocuklarımızın okul yaşantısında da ‘istemeden’ yapıyoruzdur çoğu zaman. Bu durumu değiştirmemiz gerçekçi değerlendirmeler yaparak gayet mümkündür.

Bir an ebeveynler, yetişkinler olarak kendinizi, geçirdiğiniz sınav, okul yaşantılarını düşünün ve kendinize şunu sorun ‘ben ne kadar başarılı bir öğrenciydim?’. Önemli olan ayakları üzerinde durabilen, öğrenmeyi öğrenebilen, problem çözme berileri gelişmiş, eleştirel düşünebilen, dünyaya pozitif bakabilen, uyumlu, esnek, yaratıcı ve dünya vatandaşı adayı sağlıklı bireyler yetiştirmektir. Bunları sağlayabilirsek hem kendimizi hem çocuğumuzu ve hem de eğitim sistemimizi başarılı sayabiliriz. Kendi ayakları üzerinde durmayı başaramamış, umutsuz, problem çözme becerisi gelişmemiş ama sınavlarda hep ‘birinci’ olan bir çocuk kim için ne kadar ‘ideal’?

O halde gelin çocuklarınız için bugün farklı bir karar alın ve ‘sınav başarısı’ yerine ‘hayat başarısı’nı merkeze alın. Bu bakış açısı okulu, dersleri, sınavları önemsemeyin değil; aksine oradaki sürecini, motivasyonunu, merakını, heyecanını önemseyin ancak aldığı notlar sizi üzmesin ya da sevindirmesin olarak okunabilir. Bir dersten yüksek not hedefi yerine; o derse hazırlıklı gitmesini, derse katılımını, ders dışında konuyla ilgili araştırmalar yapmasını, sizinle bunları paylaşma isteği duymasını önemli ve değerli görün. Böyle baktığınızda göreceksiniz ki çocuğunuzla ilişkiniz ve evdeki hava daha bir esnek ve güzel olacak.

Yazının devamı...

Öğrenci başarısında ailenin rolü – 1

12 Eylül 2019

Yeni bir eğitim-öğretim dönemi başladı. Kimi aile henüz tatil bitmeden telaşa başladı, kimiyse okul başlangıcı ile birlikte akademik başarı telaşına düştü. Başarının iyi ve önemli bir şey olduğu muhakkak ancak ölçütleri ve dengesi iyi belirlenmediğinde –genellikle- mutsuzluk ve başarısızlıkla sonuçlanmakta. Peki, öğrencinin başarısı için aileler sağlıklı ve işlevsel neler yapabilir?

Önümüzdeki birkaç yazıyı bu konuya ayıracağım ve bu hafta daha çok başarı, mutluluk, çocuk, okul ve aile kavramları üzerinde duracağım. Sonraki haftalarda ise detaylara girerek sizlere yapılandırılmış öneriler sunmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz Pazartesi (Eylül 2019) 1. sınıfa başlayan bir çocuk; 12 yıllık zorunlu eğitim sonrası en az 4 yıllık bir üniversite eğitimi de tamamladığında takvim yılı 2034 olmuş olacak. 2034! Bu tarihi daha önce hayal edeniniz oldu mu? Şimdi yazıya kısa bir ara vererek düşünmenizi istiyorum: sizce 2034’de nasıl bir hayatınız olacak, dünya nasıl bir yer halini alacak, çocuğunuz ne yapıyor olacak, meslekler, kurumlar, başarı kavramı nasıl değişimler geçirmiş olacak ve dahası? Her şeyin çok hızlı ve büyük bir döngüde değişime uğradığı günümüzde çocuklarımızla ilgili ‘başarı’ beklentilerimizi iyi analiz etmemiz gerekir. Aksi durumda ihtiyaçlarıyla örtüşmeyen başarı ve becerilerle hayatta başarısız olması kaçınılmaz olabilir.

Çocuğun ilk okulu ailedir ve okul ailenin halefidir. Çocuğun okula başlayana kadar geçen süredeki başarısını neyle ölçebiliriz? Birçok kriter sıralayabiliriz ancak en kıymetli ve zor olanı muhakkak mutluluk olacaktır. Herkes mutlu çocuk yetiştirmek ister ancak sonuç her zaman yüz güldürücü olmayabilir. Mutluluğu sağladığımızda sonrasındaki konular –başarı da dahil- emin olun çok daha kolay çözülebilir olmaktadır.

Araştırmalar mutlu çocukların öğrenmeye daha açık ve istekli olduğunu gösteriyor. Bunu doğrulamak ve içselleştirmek için kendi yaşamlarınıza bakabilirsiniz; mutlu olduğunuz dönemlerdeki yeni bir şeyler öğrenme ve yapma heyecanınız ile mutsuz olduğunuz dönemlerdeki heyecanınızı düşünün. O zaman başlığımıza geri dönerek öğrenci başarısında bize –aileye- düşen ilk görev mutlu çocuklar yetiştirmeyi hedeflemektir diyebiliriz.

Mutluluk meselesini hallettiğimizde ‘okul başarısı’ konusu hem sizin hem de çocuğunuzun hayatında farklı bir yer alacaktır. Daha esnek, daha rahat ele alabildiğiniz ve çözümler üretebildiğiniz bir konu olacaktır. Kaygı, korku, panik, mutsuzluk temalarıyla değil umut, motivasyon, heyecan, mutluluk temalarıyla ilintili hale gelecektir. Bunun için de adım adım gitmemiz bizi doğru sonuçlara yönlendirecektir. Bu haftaki yazımı sonraki haftalarda detaylandırmak üzere “aileler neler yapabilir” listemiz ile bitireceğim.

• Çocuğunuzu tanıyın, ondan beklenti ve hedeflerinizi gerçekçi belirleyin.

Yazının devamı...

Tatil sonrası okula uyum önerileri

6 Eylül 2019

9 Eylül Pazartesi tüm öğrenciler okula başlıyor. Özgürce geçen uzun bir tatil dönemi sona eriyor. Umarım, tüm çocuklar için eğlenceli, sağlıklı ve güzel bir tatil dönemi olmuştur. Aynı şekilde ebeveynler ve eğitimciler için de güzel geçmiş olmasını umuyorum. Tatil bitti, şimdi okul zamanı. Okul her birimiz için farklı anılarla hatıramızda olsa da okula dair birçok ortak anımız vardır. Bu anıların ortaklığı zamanında o sıralarda olan bizlerin okula uyumunu artırmış ve doğalında bir süreç yaşamamızı kolaylaştırmıştır. Şimdi sıra çocuklarımızda…

‘Tatil sonrası okula uyum’ diye söyleyince ‘okul’ sanki (!) uyum sağlanması gereken ‘zor’ bir yer çağrışımı yapıyor. Çağrışımımızda haksız değiliz ancak durum sandığımız kadar da vahim değil. Okul, birçoğumuz için zamanında zor bir yer olmuş olabilir. Ancak bir o kadar da eğlendiğimiz, soluklandığımız, öğrendiğimiz ve büyüdüğümüz yer olmuştur. Çocuklarımız için de öyle olacaktır. Bu nedenle ilk önerim rahat olmanız ve çocuğunuzun da rahat olmasını beklemenizdir.

Çözümler üretmek, panik yapmak, üzülmek yerine anlamaya çalışın. Anlamak, anlamaya çalışmak çocuğunuzla ilişkinizde işinize en çok yarayacak enstrümandır. Ona öneriler getirmek yerine kendisinin anlaşıldığını ona hissettirmeniz çocuğunuzu rahatlatacaktır.

İlk hafta kurallarla ve okul sorumluluklarıyla dolu bir hafta yerine esnek bir program planlayın. Oyuna, eğlenceye tatildeki kadar olmasa da mutlaka zaman ayırın. Birlikte de eğlenin. Okulla birlikte başlayan düzende çocuğun mutsuz olmamasına özen gösterin.

İlk haftalar zorlanmalar, aksamalar, başarısızlıklar ve belki ‘kaytarmalar’ yaşamaları çok doğal. Tatil sonrası kendi işe dönüş ve uyum zorluklarınızı hatırlayın. Tatildeki gibi davrandığında, sorumluluklarını yerine getiremediğinde sert uyarılar yerine yumuşak hatırlatmalar ile destekleyici bir tavırla onun yanında olduğunuzu hissettirin.

Okul alışverişini ve ihtiyaçlarını çocuğunuzla birlikte planlayın. Alışverişi birlikte gerçekleştirin. İhtiyaçlarını konuşun ve ihtiyaçları konusunda onunla tartışın, kritik yapın. Örneğin istediği bir şeyi doğrudan almak ya da listeye yazmak yerine o eşyaya olan ihtiyacını anlatmasına izin verin. Bu hem okulla ilişkisini, okul sorumluluklarını içselleştirmesini sağlayacak hem de okula uyumunu sağlamlaştıracaktır.

Yeni düzen ve program konusunda kararlı olun. Aksaklıklar ve eksikler ilk haftalarda olabilir ancak yeni düzen, sorumluluklar ve saatler konusunda kararlı olun. Kararlı olmanız onların daha kolay uyum sağlamasına katkı sunacaktır. Uyku ve uyanma saatleri, yemek ve oyun saatleri, hazırlık saatleri ödev saatleri v.d her gündemle ilgili ortak programlar planlayın.

Okul yaşantısını bir başarıya, dereceye, yarışa değil bir öğrenme ve büyüme yolculuğuna dönüşmesini sağlayın. Kıyaslamadan uzak durarak, başarı kaygısı yüklemeden, yapabileceği, uyum sağlayabileceği konusunda çocuğunuzu destekleyin. Kendine güvenmesine katkıda bulunun. Aldığı notlara değil okul günü yeni neler öğrendiği, kendini nasıl hissettiğiyle ilgilenmeniz okulla ilişkisini her geçen gün daha bir olumluya dönüştürecektir.

Yazının devamı...
Şamil Saribaş Kimdir?
Şamil Saribaş, Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümünü bitirmiştir. Özel eğitim kurumlarında uzun bir süre psikolojik danışman olarak çalışmış; öğrenci, veli ve öğretmenlere yönelik seminer/danışmanlık çalışmaları gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin önde gelen okul ve üniversitelerinde; öğrenci ve eğitimcilere yönelik eğitim ve seminer çalışmaları gerçekleştirmiştir.Aile ve Evlilik Terapileri Derneği Kurucu Başkanı Yrd. Doç. Dr. Murat Dokur’dan, Avrupa Aile Terapisi Derneği onaylı 500 saatlik “Aile ve Çift Terapileri” eğitimi almıştır. Eğitimi süresince; Maurizio Andolfi, Rodolfo de Bernart, Kyriaki Polychroni ve Mony Elkaim gibi aile terapisinin öncü hocalarının verdiği özel atölyelere katılmıştır. Türk PDR Derneği’nden “Çocuklarla Psikolojik Danışmada, Bilişsel Davranışçı Teknikler”, The Coaching Institute’den “Yaşam Koçluğu” ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği’nden “Cinsellik ve Cinsel Sorunlara Genel Yaklaşım” eğitimlerini almıştır.Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Aile Eğitim Programı (AEP) kapsamında; ailelere, okullara ve diğer kurumlara yönelik eğitimler sunmaktadır. Psikanalist İskender Savaşır’dan “Psikanalize Giriş, Psikanalitik Görüşme ve Yorumlama” eğitimleri almış ve mesleki pratiği süresince kendisinden “Psikanalitik Psikoterapi Süpervizyonu” almıştır.Türkiye’nin üretim öncülerinden TürkTraktör’de uzun bir süre çalışanlara yönelik psikolojik destek, danışmanlık ve seminer hizmetleri sunmuştur.Şamil Saribaş, halen kurucusu olduğu Moira Danışmanlık Merkezi’nde (Marmaris); psikoterapi, koçluk ve eğitim çalışmalarına devam etmektedir. Aile-çift, çocuk-ergen ve yetişkinlere yönelik psikolojik danışmanlık çalışmalarını; sistemik-dinamik ve pragmatik eksperiyantal yaklaşım dahilinde gerçekleştirmektedir.Kurumlara yönelik; yetişkin, öğretmen, öğrenci, aile, çalışan, ebeveyn eğitim, seminer ve atölyeleri gerçekleştirmektedir.