Şamil Saribaş

Yeni okul döneminde ailelere öneriler

1 Eylül 2020
İlk ders zili uzaktan da olsa çaldı ve okullar açıldı. Yeni normalin hayatımıza getirdiği bir yeni normal de bu oldu: Uzaktan eğitim. Herkesin kafası karışık, herkes kaygılı ve aslında herkes çaresiz. Peki, şimdi ne olacak?

Okullarda yüz yüze eğitim olsun mu olmasın mı şu anda dünyada tüm ülkelerin konusu. Ne şekilde olursa olsun öncelikli iki gerçeğimiz var. Bir, salgın devam ediyor, hala kontrol altına alınabilmiş ve tedavisi bulunmuş değil. İki, her durumda çocukların gelişime, öğrenmeye, arkadaşlarına, oyuna ve etkileşimlere kısacası sağlıklı ilişkilere ihtiyacı var.

Sürekli hatırımızda tutmamız gerekenin “çocuğun yüksek yararı” olduğunu düşünüyorum. Alınan kararlar, uygulamalar, yasaklar, politikalar ne olursa olsun ebeveynler ve yetişkinler olarak “çocuklar” için en faydalı, en sağlıklı ve mümkün olanını yapmak ve düşünmek için çabalamalıyız.

Peki neler yapabiliriz?

Öncelikli olarak biz yetişkinler kendi kaygı ve korkularımızın farkında olduğumuzdan ve bunları sağlıklı yönettiğimizden emin olmalıyız. Kaygı en bulaşıcı duygumuzdur. Geleceğe dair biz karamsarsak çocuklarımız bunu konuşmadan da hissedecek, anlayacaklardır. Kaygılarımızı yakınlarımızla konuşmalı gerektiğinde de profesyonel yardım almalıyız. Unutmayın, biz ne kadar rahat ve güvende hissedersek çocuklar o kadar rahat olabilecekler.

Aile ve arkadaş çevremizle hem kendimiz hem de çocuklarımızın belli rutinde görüşmelerini sürdürmeye devam etmesini sağlayabiliriz. Tabi ki sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uyarak. Bu görüşmeler, buluşmalar çocukların da bizlerin de kaygı ve korkularımızla başa çıkmasında sağlıklı bir işlev görecektir.

Çocukların yeni süreçteki fikirlerini alabilirsiniz. Yeni düzenle ilgili onun neler istediğini, nasıl olabileceğini çocuklarınızla konuşabilirsiniz. Kendi duygularını konuşabilmesi, paylaşabilmesi için fırsatlar yaratabilir ve ruhsal olarak da rahatlamasına imkân tanıyabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Kendini gerçekleştiremeyen insan kendine yabancılaşır

22 Ağustos 2020
Yaşamın anlamı konusunda birçok görüş bulabilir ve nasıl yaşanacağı, yaşanması gerektiği konusunda da binlerce referans bulabiliriz. Yabancılaşmada yaşanan henüz doğru anahtarın ya da ilacın bulunamayışından kaynaklı anlamsızlık ve sancı halidir.

Yaşam önümüzden akıp gitmektedir, sistem bizi kendi yaşamımızın seyircisi haline getirmiştir. Yaptığımız her şey bize anlamsız görünür, hiçbir şey keyif vermez, yaşamımızı gri bulutlarla kaplı boşluk duygusu kaplar. Bu bizi depresyona da sürükleyebilir, benliğimizi ve kendimizi yitirmemize neden olacak ruhsal bir sürece de götürebilir. Dilini yitirmek gibidir. Anlayamamak, anlatamamak, anlam verememek sistemi durdurur, çalışmaz hale getirir ve yaşam akmaz, durur.

Kendine yabancılaşma

Yabancılaşma, kişinin topluma yabancılaşması sonucu oluşabilir ya da kişinin kendisine yabancılaşması sonucu oluşabilir. Geçmişte yabancılaşma bir akıl hastalığı sınıflaması olarak; kişinin kendini insan yapan değerlerden uzaklaşması ve kendi kendisinden kopması hali olarak tanımlanıyordu. Yabancılaşma; değersizlik, bıkkınlık, duyarsızlık ve kayıtsızlık duygularıyla kişiyi esir alıp; yaşamıyla kişi arasında bir uçurum oluşturur. Yaşamı ve eylemleri kişinin çok uzağında kalmıştır. Ulaşmaya çalışırsa düşecek ve yok olacaktır. Olduğu yerde kalırsa da mevcut yaşamında anlam ve eylem kalmamıştır. Orda da anlamsızlıktan yok olacaktır. Ne yapsa anlamsız ve tehlikeli gelir kişiye.

Sahil kasabasına yerleşince her şey çok güzel mi olacak?

Üzgünüm, hayır olmayacak. Belki bazılarımız için “sahil kasabası” güzelliğe açılan bir kapı olacaktır ancak sistemin sunduğu bir yanılsama olan “sahil kasabasına yerleşme fikri” hele ki şehir hayatındaki “işi gücünü bırakıp sahil kasabasına yerleşme” fikri yüksek ihtimalle tam bir hayal kırıklığı olacaktır. Doğadan kopmuş insanın doğaya dönüşü, özlemi elbet güzel ancak “şehirde” sabah kahvaltıya vakti olmayan, vakti olsa dermanı olmayan şehir insanının, fırsatını bulduğu ilk izin gününde gitmeyi tercih ettiği; hangi köyün olduğu bilinmeyen sonsuz çeşitli köy kahvaltısında ilk iş olarak “kahvaltının, mutlulukla ilgisi olmalı” diyerek sosyal medya paylaşımını yaptığını hatırlayalım. Çayından bir yudum almadan, paylaşılacak kare bozulmasın diye zeytinyağına, yumurtasına banmadan yaşayan bir birey sizce hangi sahil kasabasında “mutlu” olur?

Yaşam, yaşamımızın sorumluluğunu aldığımızda, yaşamın anlamsızlığını kabul edip ona anlamlar bulmaya çabaladığımızda, sorumluluk aldığımızda, sorumluluklarımızın peşinden gittiğimizde anlamlı hale gelecek. Özgürleşmenin sorumluluğunu hissettiğimizde ve ancak bu uğurda bir şeyler yaptığımızda mutlu hissedebiliriz.

Bireyselleşmek ya da makineleşmek

Her ikisinin de bedeli günümüz dünyasında çok ağır. Birini diğerine tercih etmeye karar vermek bile lüks hale gelmiş durumda. Bireyselleşmeyi seçtiğinizde sistemi karşınızda bulup, yalnızlaşma ve sonucunda yabancılaşma olgusu ile karşı karşıya geliyorsunuz. Düşünmemeyi, sürüye katılmayı, sisteme ayak uydurmayı, makineleşmeyi seçtiğinizde de yaşadığınızın sizin yaşamınız olmadığınızı anlamakta gecikmeyerek belki de daha kısa bir sürede yabancılaşmanın eşiğine geliyorsunuz. Kendine yabancılaşmakla topluma yabancılaşmak arasında bir seçim yapmak gibi sanki. Hangisini seçersek seçelim kazanamadığımız, kaybettiğimiz bir oyun. Oyunun kurallarını öğrenirsek yeni bir yol, yeni bir seçeneği kendimiz oluşturabiliriz. Çözüm kendini tanımakta.

Yazının Devamını Oku

Yabancılaşmak mı makineleşmek mi?

18 Ağustos 2020
Yaşamımızın, seçimlerimizin neredeyse çok azının kendi özgür irademizle gerçekleştiği bir dünyada yaşıyoruz. İhtiyacımız olmayan eşyaları alıyor, ihtiyacımız olmayan şeyler için büyük borçlara girip belki de sevmediğimiz, mutsuz olduğumuz işlerde çalışarak bu borçları ödemeye çabalıyor ve sonunda da mutluluk hedefliyoruz.

Peki, mutlu muyuz? Sanırım birçoğumuzun cevabı hayır. Peki, neden? Sonucun büyük bir kısmını bugünkü yazımızın konusunu oluşturan yabancılaşma olgusunun oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Nedir bu yabancılaşma?

“Benin kendi özünden uzaklaşmasıyla, kendisine ve eylemlerine nesnel bir biçimde, sanki bir ustanın elinden çıkmış bir nesneye bakarcasına yaklaşımıyla belirlenen bilinç hali. Kişinin kendi benliğiyle ya da zihin halleriyle, kendisi arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumu, kişinin gerçek beniyle olan içsel temasını yitirdiğini anlamasının sonucu olan kendisinden kopması hali…” (Felsefe Sözlüğü, Ahmet Cevizci)

Yabancılaşma; sosyolojik, felsefi ve psikolojik boyutları olan bir kavram. Kişinin, yaşadığı dünya içinde kendisini konumlandıramama, yaşamının, eylemlerinin, kuralların, hedeflerinin anlamsız hale gelmesi, ilişkilerin sığ, uzak gelmeye başlamasıyla karakterize; hayatla, diğerleriyle ve eşyalarla mesafelenme hali olarak. İnsan, ilk doğaya yabancılaşmıştır. Sonra ürettiğine, işine, sonra ilişkilerine ve sonunda da kendine yabancılaşmıştır.

Yabancılaşma meselesi insanlık tarihi kadar eskisi olmasa da tahmin ettiğimiz kadar da yakın değil. Konuya kafa yormuş filozofların varlığından haberdar olmamız bu meseleyi ortalama 2000 yıldır türümüzün bir problemi olduğunu gösteriyor. Tarih boyunca birçok ünlü düşünür, sanatçı, bilim insanı yabancılaşma meselesiyle ilgilenmiş. Kimi görüşler konunun dipsiz bir kuyu olduğunu ortaya koyarken kimileri sürecin, insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu ve başarabilirse, yabancılaşma sonrası insanın kendisini gerçekten tanıyabileceğini savunmaktalar.

Kendini bir yere ait hissedememe hali

Truman Show’u izleyenleriniz hatırlayacaktır. Truman adeta bulunduğu kaba, kasabaya sığmamakta, gitmek hatta kaçmak istemektedir. Bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmekte ancak bunu kimseye anlatamamaktadır. Her şeyin tekrar edişi, seçimlerinin özgür olmayışı, ilişkilerin sığlığı, sözde samimiliği gibi birçok neden Truman’ın yabancılaşmasını körükler, hızlandırır. Film boyunca Truman’la birlikte biz de kaçmaya çalışırız o hayattan çünkü ait hissetmeyişini derinden hissederiz.

Cennetten kovulduğunun farkına varma

Yazının Devamını Oku

Kendini tanımak, kendini yeniden doğurmaktır

14 Temmuz 2020
Kendini bilmek, tanımak kendinin ve ihtiyaçlarının farkında olmaktır. Adeta bir makinenin işleyişinde ihtiyaçlarını bilmek, takılmalarını, arızalarını fark edip, gerektiğinde olması gereken bakımı yapmak gibi kişi de kendinin ihtiyaçlarını kollayabilmelidir.

Bazen, karşımızdaki kişiyi izlerken, dinlerken içimizden “Aslında kendiyle, söyledikleriyle ne kadar tezat biri”, “Hiçte söylediği gibi davranmıyor”, “Kendisine haksızlık ediyor, aslında ne kadar iyi biri”, “Kendisini ne kadar da abartan biri”, “Kendisini ne kadar da küçük gören, güvensiz biri” gibi cümleler geçiririz ve çoğu zaman da bu düşüncelerimizi yakınlarımızla paylaşırız. Belki onlardan da benzer geribildirimler duyarız. Karşımızdaki kişinin kendini olduğu gibi sunmama, yanlış sunma, sunduğunun farkında olmama ihtimali varsa bu ihtimal bizim için de geçerli değil midir? Ya, biz de kendimizin farkında değilsek? Ya kendimizi tanımıyorsak? Tanıdığımızı sanıyor, kendimizden kaçıyor ve kendimizi kandırıyorsak?

Kendini tanıma yolculuğu için psikoterapi

Kendini tanımak, bilmek ve kendini gerçekleştirmek birbirine hem yakın hem de felsefi ve psikolojik açıdan farklı kavramlar. Biz bugün daha çok kendini tanıma meselesi üzerinde duracağız. Sokrates “Kendini tanımak demek hayran hayran kendini seyretmek demek değildir. Onu arayıp bulmak demektir. Bu nedenle insanın hem ne olduğunu hem de ne olması gerektiğini araştırmasıdır; Nasıl düşüneceğini, nasıl yaşayacağını, nasıl mutlu olacağını kendine sormasıdır.” diye ifade etmiştir. Kendine soru sormasıyla başlar diyebiliriz kendini tanıma süreci. Ben kimim? Hiçte kolay değildir bu soruyu cevaplamak. Kendini hem yargılamak hem de bu yargılama sürecinde merhameti elden bırakmamak o kadar da kolay değildir. Sancılı bir süreçtir. Kendini tanımaya yolculukta eşlik edecek en iyi yollardan biri olarak psikoterapiyi örnek verebiliriz. Psikoterapi kişinin kendine, kendini yaratım sürecine, kendinin parçalarına, bütününe ve ayrı ayrı ruh hallerine geniş perspektiften bakma imkânı sunar. Bu bağlamda ister psikoterapi ile olsun ister yalnız başımıza, kendimizle muhabbetimizi yitirmeden, kendimize sorular sormaya devam etmemiz kendimizi tanıma yolculuğunda bize iyi bir referans noktası olacaktır.

Konfor alanından çıkabilmek şart

Dövüş Kulübü (Fight Club / 1999) filmini izleyenleriniz hatırlayacaktır; Edward Norton hayatının neredeyse tümünü dış dünyanın dayatmalarının kapladığını, iç dünyasını tamamen ıskaladığını, uzun süredir “kendi” hatrını sormayı bıraktığını fark etmesiyle “konfor alanından çıkar”, kabuğunu kırar ve hem değişimini hem de kendine yolculuğunu başlatır. Uykusuzluğuna çözüm aramak yerine (terapi gruplarında) hayatına olduğu gibi devam etseydi muhtemelen film çok farklı, sıradan akacaktı. Filmde bu haliyle olmasa da aslında yaşanılan bir uyum sorununa yakından bakma, çözüm arama girişimi bizi kendimizle karşılaştırmaya doğru götürecektir. Sabırlı olursak ve şanslıysak belki de kendimizi bulma imkânına dahi kavuşabiliriz, kim bilir? Unutmayın “Her arayan bulamaz ancak bulanlar hep arayanlardır”.

Karanlık tarafımızla karşılaşmak kolay değildir

Peki nasıl arayacağız kendimizi ve nasıl tanıyacağız kendimizi? Sanıldığı kadar kolay değildir bu kendini tanıma işi. Emek ister, cesaret ister, sabır ister. İçimizde saklanmış, unutulmuş masum, üzgün bir çocuk bulmayı beklerken karşımıza bastırdığımız karanlık tarafın hayaletleri ve karabasanları çıkabilir. Buz dağının görünmeyen kısmı, madalyonun öbür yüzü düşündüğümüz gibi çıkmayabilir. Bu tatsız, sevimsiz, karanlık tarafla karşılaştıktan sonra da kısmen “toz pembe” hayatımıza aynı tonlarla devam etme her zaman mümkün olmayacaktır. Tam da bu nedenle bu yolculuğa rehbersiz, kılavuzsuz ve belki terapistsiz çıkmak sağlıklı ve önerilmeyen bir yol olacaktır. Aksi durumda değişim karşısında zorlanabilir ve dirençli bir yapıya bürünebilir, defansif davranıp durmaya ve belki gerilemeye, kötüleşmeye de geçebiliriz. Kendini tanımak için yeni durumlara direnç göstermek yerine kendini uyarlamak, değişmek, çabalamak gerekecektir.

Sınırlarımızı bilmek

Yazının Devamını Oku

Samimiyet kanıt gerektirir

24 Haziran 2020
Sadece kendiniz olduğunuz, aktığınız ilişkilerdir samimi ilişkileriniz. Bu yönüyle samimiyet, terapötik bir etkiyle iyileştirir bizi, adeta doğal bir antidepresan işlevi görür ve iyi gelir ruhumuza, korur kollar bizi.

Önceki yazımızda “Samimiyet iyi olmak değil, hesapsız, çıkarsız, düşünmeden iyiliğe, iyi olmaya koşmaktır. Hatta kişinin, olması gerektiğini düşündüğü şeyi iyi olma kaygısı taşımadan yapmasıdır” demiştik. Bugün de samimiyeti farklı tonlarıyla hayatımızda nasıl yaşadığımızı birlikte düşüneceğiz.

“Samimiyet öyle bir dildir ki; kör de görür, sağır da duyar.” diye ifade etmiş Cemil Meriç. Ne demek istemiştir? Samimiyet tarife ihtiyaç duymaz, ayan beyan ortadadır anlamında olabilir mi? Kanıtları vardır ancak kanıtlanmaya, açıklanmaya ihtiyaç duyulmayandır samimiyet. “Ben senin için bunları yaptım” tadında cümlelerle açıklanmaya başlandığında, samimiyet varsa da bu cümle dile geldikten sonra artık sözde samimi bir ilişki başlamıştır. Sözde olan iyi değildir, kıymetsizdir, bize iyi gelen -kötü de hissedecek olsak- hakikattir. Samimiyetsizlik, gerçekten uzaklaşmaktır ve kötüdür. Gerçek olamayacak kadar güzel anlarda “Sahiden mi?” diye sorar, düşünür, hissederiz ve sahiden gerçek değilse genellikle kötü hissederiz. İşte bu samimiyetsiz olanla, tatsız olanla karşılaştığımız andır. Özetle kanıt yoksa samimiyet yoktur ya da tam tersi de doğrudur; samimiyet yoksa kanıt da (ilişki-emek) yoktur.

Samimiyet yalan söylememektir

Oktay Şılar “Eğer yalan söylüyorsak, en azından 'yalan söylediğimizi' bilmek, ‘gerçeği biliyoruz’ yalanı ile hareket etmekten daha iyidir.” der ve ekler “Yalanın peçesini kaldırdığımızda, gerçeğin çıplak gizemini değil, kendi yüzümüzü görebiliriz sadece.” Bu denklem bizi yine başa döndürür, kendimizle olan samimiyetimize ve aslında kendimize yalan söylememeye. En başta kendimizle hakiki ilişki kurmaya ve bu kanaldan diğerlerine de aynı samimiyetle yayın yapmaya karar vermeye. O kadar da kolay değildir bu. Aile, yakın çevre, ilişkiler, toplum sizi kendiniz olmamak için, kendinizi gizlemeniz, ortaya koymamanız için adeta işbirliği yapmıştır. Tüm bu şartlar altında “Neden ve belki de nasıl doğruyu söyleyeyim ki” gibi hissedebiliriz. Tam da burada kendimizle çelişmek, samimiyetsiz davranmak yerine zor olanı, bize zor görüneni seçip “Kral çıplak” demeyi ve hakikatin, mutluluğun peşinden gitmeyi denemek bizi daha samimi kılabilir, en azından kendimizle ilişkimizde.

Samimiyet doğal antidepresandır

Yanında kendiniz olabildiğiniz kişilerdir samimi olduklarınız. Bıraktığınız, düşünmediğiniz, zorlamadığınız, korkmadığınız, düşmekten, kaldırılmamaktan, yargılanacağınızdan ve hiçbir şeyden… Sadece kendiniz olduğunuz, aktığınız ilişkilerdir samimi ilişkileriniz. Bu yönüyle samimiyet, terapötik bir etkiyle iyileştirir bizi, adeta doğal bir antidepresan işlevi görür ve iyi gelir ruhumuza, korur kollar bizi.

Samimiyetini kaybeden kendini kaybeder

Kendini sevmeyenin başkalarını (ötekini) sevmesinin çok zor olduğunu daha önce paylaşmıştık. Samimiyette de öncelikli olan kişinin kendine samimi olabilmesi, kendiyle muhabbetini sürdürebilmesidir. Kişi, sorun yaşıyorsa kendiyle ilişkisinde ve kendini kandırıyorsa, yok sayıyor, bastırıyor, erteliyorsa işi zordur diye düşünebiliriz. Bu zor işi, eğer kişi şanslı ise yaşam kendisine ilişkilerini düzenleme, temize çekme ya da bir terapi karşılaşmasında onarma imkanı sunacaktır, değilse kişi kaybedecektir hem samimiyetini hem de kendini. Samimiyet kendin olabilmek ve kalabilmektir. Kaybetmek kötüdür ancak daha kötüsü kaybının farkında olmamak, kaybetmeye devam etmek, tükenmek ve hiçe, hiçliğe gitmektir. Bu bağlamda kişinin kendiyle olan ilişkisini samimiyeti, kendiyle olan samimiyeti belirler diyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Samimiyet paylaşmaktır

16 Haziran 2020
“Samimiyet iyi olmak değil, hesapsız, çıkarsız, düşünmeden iyiliğe, iyi olmaya koşmaktır. Hatta kişinin, olması gerektiğini düşündüğü şeyi iyi olma kaygısı taşımadan yapmasıdır diyebiliriz.” diyen Aile ve Çift Terapisti, Psikoterapist Şamil Saribaş, kendimize ve ilişkilere farklı bir bakış açısı getirecek düşüncelerini bizimle paylaştı.

Arapçadan dilimize geçmiş olan bu kelime kökeninde; içten, bir şeyin en iç kısmı, öz, ilik anlamlarına gelmekte. Dilimizde ise “kalbinin içinden, içtenlikle” deyimleriyle yakın anlamlarda kullanılmaktadır. Bu yazımızda samimiyet kavramı üzerinden kendimize ve ilişkilere farklı bir bakış açısı getirmeyi deneyeceğiz. Her zamanki gibi başlarken kafamızda bazı sorular var, hepsine olmasa da bazılarına cevap vereceğiz bu yazımızda. Samimiyet nedir? Samimiyet mümkün mü? Kendine samimi olmak ne demektir? Samimi kişi yakınına yalan söyler mi? Samimi kişi yalan söyler mi? Samimi davranmamak kötülük mü?

Samimiyet sahici olmaktır

İçtenlik gelir ilk aklımıza samimiyetten bahsederken. Sonrasında da en sık dürüstlükle ilişkilendiririz samimiyeti. Ve yakınlarımızdan önemli, bizi heyecanlandıran (İyi ya da kötü) bir şey duyduğumuzda “Sahiden mi?” sorusunu sorarız. Buradaki "Sahiden mi?" genellikle, Samimi misin?, Samimiyetle mi söylüyorsun?, Beni kandırmıyorsun değil mi?, Daha önce kandırıldım ve üzüldüm eğer yine üzüleceksem bana gerçeği söyle" anlamlarını içerir. Sahici kelimesi sözlükte “sahte olmayan, gerçek, yapma karşıtı” olarak tanımlanır. Sözcüklerle kurulu dilimiz ve iç dünyamız da samimiyet için sahiciliği, gerçeği ister rolden, yapmacıklıktan hoşlanmaz.

Samimiyet çıkar gözetmeden iyi olmaktır

Yalnızca başkalarına samimi olmayız. Kişi kendine de samimi olur veya olmaz. Dilimizde kullanımı itibariyle farklı anlasak da çatışma aslında samimiyet için iyi bir test aracıdır. Tercihlerimizi, kararlarımızı, yaşamımızı yaşadığımız ya da yaşamaktan kaçınmayı tercih ettiğimiz çatışmalar doğrultusunda düzenleriz. Çatışma aslında ne iyi ne kötüdür. Sonuçları bazen kötü olabilir tabiİ. Yaşamımızda mutluluk arayışımız ve acıdan kaçınma çabamız bizi bazen çıkarlarımızla ters düşürebilir. Bu kendimizle ilişkimizde veya diğerleriyle olanlarda… Samimiyet iyi olmak değil, hesapsız, çıkarsız, düşünmeden iyiliğe, iyi olmaya koşmaktır. Hatta kişinin, olması gerektiğini düşündüğü şeyi iyi olma kaygısı taşımadan yapmasıdır diyebiliriz.

Samimiyet hakikattir

İnsan gerçeği arayan bir canlıdır. Bu arayış çoğu kez gerçeğin getireceği katlanılmaz acılar nedeniyle bizi yanlış yollara sürüklese ve o yollarda yıllarımızı geçirtse de… Bizi derinden yaralayan durumlarda "Bunu senden beklemezdim”, “Tam bir hayal kırıklığı yaşadım”, “Beynimden vurulmuşa döndüm" gibi deyimleri kullanırız. Gerçeğimizin zemininden kopması, uzayda belli belirsiz salınması ve nereye konumlayacağımızı bilemediğimiz anlardır. Bu bağlamda samimiyet; kandırmamaktır, gizlememektir ne kendini ne de başkalarını. Yalan söyleyebiliriz ancak yalan söylediğimizi bilerek, sorumluluğunu alarak. Yalanı karşımızdakinin kötülüğü için söylüyorsak burada samimiyetten değil artık kötülükten, düşmanlıktan bahsetmeye başlamalıyız. Samimiyet hakikati paylaşmak, onun içinde kalmaktır.

Samimiyet spontanlıktır

Yazının Devamını Oku

Mutluluk aslında kontrolümüzde

21 Mayıs 2020
“Yaşamın bize sunduklarına karşı sükûnetimizi koruyarak denge arayışında olursak mutluluk için iyi bir başlangıç yapmış oluruz” diyen Aile ve Çift Terapisti, Psikoterapist Şamil Saribaş, stoa felsefesinden yola çıkarak yaşamımızı ve mutluluğumuzu nasıl kontrol edebileceğimizi bizimle paylaştı.

Bazı konular herkesi aynı şekilde mutsuz etmez. Hatta bazı konular bazı insanları mutsuz da etmez. Peki, bu farka neden olan nedir? Örneğin; hayır diyememek konusu birimiz için yaşamımızın temel sorunsalı haline gelebilirken, bir başkası için bu konu hayatının gündemi bile olmayabiliyor. Farka neden olan durumu, stoa felsefesinden yola çıkarak ve özellikle başlıkta da vurgulanan “kontrol” meselesi üzerinden anlamaya çalışmak mümkün.

Her ne kadar anlamı zaman içinde farklılaşmış olsa da özünde stoa felsefesini benimsemiş ve “her türlü baskı (acı ve zevk dahil) altında sakin kalabilen ve duygusal aşırılıklardan kaçınan kişi” için stoacı tanımı yapılabilir. Stoacılar “insanın yaşamı nasıl olmalıdır” sorusuna odaklanmışlardır. Özetle de “doğaya uygun” bir yaşam üzerine öneriler getirmişlerdir. Aynı biçimde mutluluğa da ancak doğaya uygun bir yaşamla ulaşılabileceğini savunmuşlardır.

Gelecek için kaygılanmaktan vazgeçin

Stoacı devlet adamı Seneca “Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor” demiştir. ‘Beklerken’ ile  kastettiği daha iyi, daha güzel, gelecekteki bir yaşam denebilir. Ancak bu yaşama ilişkin oluşan beklenti, belki de hiç kontrolümüzde olmayan durumların bir araya gelmesine yönelik bir oldurma isteğinden öteye gitmiyor olabilir mi? Bu açıdan düşünerek geleceğin inşa edilmesini beklemek yerine; yaşamımızın kontrolünü elimize alıp, gerçekçi bir değerlendirme ile doğru ve sağlıklı düşünerek önlemler alabilir ve bugün, şu anda mutlu olabiliriz. Mutluyuzdur belki de, haberimiz yoktur. Olamaz mı?

Yaşamı ve insanları olduğu gibi kabul edin

Epiktetos “Senin huzursuzluğun başkalarıyla değil kendinle bağdaşmadığın içindir” demiş ve eklemiştir “Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır”. Kabul etmek hem mutluluk hem de doğamıza uygun bir yaşam için çok önemli bir başlangıçtır. Dalgalarla boğuşmak yerine sörf yapmayı denemek ve olan dalganın doğasını kabul etmek bize keyif verebiliyorsa, yaşamın diğer getirdiklerini ve insanları da olduğu gibi kabul etmek bizi mutlu edebilir. Stoacı imparator Marcus Aurelius da “Yazgının sana verdiği şeylere uyum göster” diyerek yaşamın, kaderin getirdiklerini olduğu gibi kabul etmemizi bize öğütlemiştir.

Mutluluğu dış koşullarda aramayın

Aurelius, “Hayat hiçbir zaman değişmez. Ama düşünceleriniz değişebilir. Hayatın değişmesini istiyorsan düşüncelerini değiştirmelisin” demiştir. Mutluluk için değişimi dışarıda aradığımızda hüsrana uğrama ihtimalimizin çok yüksek olduğunu öne sürer. Ancak buna karşın düşüncelerimizin kontrolü bizde olduğundan mutluluğumuz için sağlıklı olan adımın düşüncelerimizin değişimine odaklanmakta olduğunu belirtir. Stoacılar dış koşullar yerine düşüncelerimize odaklanmanın önemine dair “İnsan, hapisteyken bile mutlu olabilir” savında bulunmuşlardır. Bunu da “Çünkü mutluluk insanın kendisine dönüp kendi içinde çözümleyip başarabileceği bir şeydir” diyerek açıklamışlardır.

Yazının Devamını Oku

Bir mutlu yaşam rehberi olarak ‘Stoacılık’

29 Nisan 2020
“Hiç mutsuz olmamalıyız, mutsuzluk kötüdür, yaşamın tümü mutluluk dolu olmalı gibi bir inancı asla desteklemiyoruz; aksine yanlış yere, durduk yere, hatalı biçimde kendimizi mutsuz etmeyi engellemeliyiz” diyen Aile ve Çift Terapisti, Psikoterapist Şamil Saribaş, stoa felsefesinin mutlu bir yaşam için bize rehber olacak önerilerini paylaştı.

Mutluluk çok tartışmalı ve felsefi bir konuyken, herkes için geçerli tek bir reçete imkânsızdır. Mutluluk, insanlık tarihi boyunca hep önemli konulardan biri olmuş; stoacılar da mutlu bir yaşamın nasıl mümkün olabileceğini ortaya koymaya çalışmışlardır. “İnsanın temel amacı mutluluktur” diyen stoacıların yaşamımızda mutluluk yaratmak, kendimizi mutlu hissetmek ve mutsuz hissetmemek için önerdiği yaşam ilkelerini konuşacağız bu yazımızda.

Mutsuz hissetmemek için derken; hiç mutsuz olmamalıyız, mutsuzluk kötüdür, yaşamın tümü mutluluk dolu olmalı gibi bir inancın savunulmadığını belirtmek gerekiyor öncelikle. Yanlış yere, durduk yere, hatalı biçimde kendimizi mutsuz etmenin engellenmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum sadece.

Stoacılık, 2300 yıl önce ortaya çıkan ve bugün de yaygınlığını koruyan ve kabul gören felsefi bir akım. Bu akımın görüşlerini benimsemiş kişilere stoacı denirken, tercih ettikleri yaşam biçimine de stoik yaşam denmektedir. Stoa felsefesinin en önemli isimleri; Kıbrıslı Zenon, Tarsuslu Zeno, Panaetius, Paseidonios, Cicero, Seneca, Marcus Aurelius ve Epiktetos’dur. Hem bu felsefi akıma hem de dünyaya eserleriyle önemli katkılar getirmiş bu düşünürlerin mutlu bir yaşam için önerdikleri ilkelere geçmeden önce ‘bizi neler mutsuz ediyor’ sorusuyla başlamak yerinde olacaktır. Ayrılıklar, kayıplar, maddi zorluklar, sağlık problemleri, başarısızlıklar, onaylanma ihtiyacı, hayır diyememek, sınır problemleri, kontrol duygusu, kaygılar, kıyaslamalar, mükemmeliyetçilik, yalnızlık vs. şeklinde bu liste daha da uzar gider.

Bu konular bizi neden mutsuz ediyor? Peki, bu konular herkesi aynı şekilde mi mutsuz ediyor?

Olayları, dünya düzenini değil, dünyaya bakışınızı ve fikirlerinizi değiştirmeyi hedefleyin

Rasyonel Duygucu Davranışçı Terapi yaklaşımının kuramcısı Albert Ellis “bizi üzen şey, şeylerin kendisi değil, onlarla ilgili düşüncelerimizdir” der. Shakespeare ise “iyi ya da kötü diye bir şey yoktur, düşünmek onu öyle yapar” der. Stoacı Marcus Aurelius “Hayat hiçbir zaman değişmez. Ama düşünceleriniz değişebilir. Hayatın değişmesini istiyorsan düşüncelerini değiştirmelisin” diye öğütler. Her üç yaklaşım da bize duygu ve düşüncelerimizin kontrolünü elimize almamızı ve sonuçta da mutsuz olmadan, kendimizi üzmeden olayları sağlıklı değerlendirmemizi öğütler. Peki, bunu nasıl yapabiliriz?

İnsanları ve yaşamı olduğu gibi kabul edin ve bundan keyif almayı öğrenin

Epiktetos, “Mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır” der. İlk kural, kontrol! Bir başka deyişle; yaşamımızdaki meseleleri ikiye ayırmamızı öğütleniyor burada. Kontrol edebildiklerimizle ilgili önlemler almayı, doğru ve sağlıklı düşünmeyi, kontrol edemediklerimiz içinse daha en baştan kaygılanmayı bırakmayı öneriyorlar.

Yazının Devamını Oku