Şamil Saribaş

Kardeş kıskançlığı ile nasıl başa çıkılır?

25 Temmuz 2019
Kardeş kıskançlığı ile nasıl baş edilir? Kardeş kıskançlığına neler davetiye çıkarır? Kardeş kıskançlığını önlemek için anne babalar nelere dikkat etmeli?

İnsanlık tarihindeki ilk cinayet, kardeş katlidir. Hatırlayalım, Habil ve Kabil’in hikâyesini. Kabil, Habil’i neden öldürdü? Kıskançlık. “Kardeş kardeşin ne olduğunu ister ne öldüğünü” der bir atasözü de. Kabil’in Habil’i öldürmesi üzerine ortada kalan ve ömrü boyunca Kabil’le olacak suçluluk, pişmanlık, acizlik duygularını ve bu ikilemi çok iyi ifade ediyor bu atasözü. Çocuğunuzun –ya da kendinizin- yaşadığı ‘kardeş kıskançlığı’ durumuna bu atasözü ışığında bakmamız farklı bakış açıları geliştirmeye ışık tutacaktır.

Ebeveynler açısından bakıldığında ise, “çocuklarında gözlemlediği kardeş kıskançlığı” meselesi aslında “bugünün” değil, çok daha eski bir hikâyenin sonucu, devamı ve belki de mirası. Meseleyi daha iyi anlamak ve içselleştirmek için bu tarafından bakmak da bizim için yol gösterici olacaktır.

Genellikle yeni doğanı, büyük olan çocuğun kıskanma durumunu düşünürüz. Gerçekten öyle midir? Yeni gelen de, zaten baştan beri hep var olanı, büyük kardeşi kıskanamaz mı? Bal gibi de kıskanır. Neyini kıskansın ki diye düşünenler için hızlıca birkaç durum sayılabilir: gücünü, konuşmasını, hareket özgürlüğünü, büyüklüğünü, ilk oluşunu ve daha birçok durumunu. Peki, her iki durumda da neden kıskanma duygusu ortaya çıkar ve aslında kıskanılan nedir? Kardeş ilişkisinden bahsediyorsak, yeni doğanın gelişiyle birlikte abi/abla için biriciklik ortadan kalkar. Anneyle (genellikle) kurulmuş “ikimize bir cennet” illüzyonu bozulmuştur. Abi/abla adeta o cennetten kovulmuştur.

Çocuk yeni geleni değil, kendisinin olanın ve artık kendisinin olamayan ilgiyi, sevgiyi ve kaynaklarını kıskanıyordur. Anneyle, babayla ve diğerlerinin onunla kurduğu “eşsiz” bağı, ilgiyi, sevgiyi kıskanıyordur. Tam da bu yönüyle kardeş kıskançlığını aslında bir kaynağa erişim ve kullanım sorunu olarak tarif edebiliriz. Nasıl tanımlarsak tanımlayalım eski olan için, yeni gelen ve onun getirdikleri –evdeki değişim, ilginin ona dönmesi, düzenin değişimi, tahtının sallanması belki tahtından edilmesi v.d.- ile birlikte net olan bir şey vardır o da şudur: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Bunu yaşamak da kabul etmek de hiç kolay değildir. Bu yönüyle çocuk (kıskanan çocuk); hem yaslı, hem hayal kırıklığına uğramış, hem saldırgan hem de depresiftir.

Yaslıdır çünkü kayba uğramıştır, artık cennetten kovulmuştur. Hayal kırıklığı vardır çünkü ‘sizden bunu beklemezdim’ diye hissediyordur başta anne babasına ve diğer herkese. Saldırgandır çünkü bünyesi ve kapasitesi bu durumla baş edecek kadar gelişmemiştir, kırmak, yıkmak ve dökmek ister. Ve depresiftir; çünkü gidenlerin yası tutulmalıdır ve yokluk, boşluk, kendine yetememekle birlikte yaşam artık daha karanlıktır.

Kıskanan çocuğun o dönem isyanına neşeli bir biçimde eşlik edecek olan: “Böyle de nispet olmaz ki, Seni gidi zalim yar, E zorla da kısmet olmaz ki, Seni gidi hain yar, Bana ne bana ne beni al, onu alma…” diyen Sezen Aksu şarkısıdır. Esprili de ele alsak çocuk için yaşanan tam da nispet ve hainliktir. İstediğiyse tekrardan ‘ikimize bir cennet’tir.

Yeni doğanın gelişiyle birlikte değişen en önemli şey biricikliğin kaybolmasıdır. Bir elmanın iki yarısı olma hali, ruh ikizi olma ve aşk dönemi bitmiştir. Artık her şeyin yeniden yazılması gerekecektir. Rekabet dönemi başlamıştır. Yeni doğan rekabet edilemeyecek kadar “özel” ve de “güzel”dir. Herkes onu merak eder, sorar, sevmek ister. Ona hediyeler alır, onun fotoğraflarını çeker, onu anar. İlk olan, abi/abla olan ise “abisi”, “ablası” olarak kodlanan olmuştur. Özel hissettiği neredeyse hiçbir şey sunulmuyordur ona artık. Evet, pabucu dama atılmıştır! O da pabucu dama atılan hepimizin hissedeceği gibi üzgün, kızgın, yalnız, öfkeli ve belki de saldırgan hissediyordur.

Kıskanmak; bebekliğe, anlayamadığımız anlatamadığımız bir döneme (dil öncesi dönem) geri dönüştür. Bu yönüyle de hem yaşanması hem de ifadesi zor bir alandır. Yalnızlıkla, çaresizliğimizle tanışmaktır. Çocuk içinse çok daha fazla zordur bu durumu ifade etmek, yaşamak. Bu nedenle davranışlarında gerilemeler, sorun davranışlar gözlemleyebiliriz abi/ablada. Bunlar çok doğal ve beklendik süreçlerdir. Önemli olan bu duyguların ortaya çıkabilmesi ve doğru yorumlanması, konuşulabilmesidir. Baskılandığında, yanlış yorumlandığında, suçlandığında ve etiketlendiğinde asıl sorunlar baş göstermektedir. Bebeksi davranışlara dönüş, gerilemeler, saldırganlıklar görülmesi doğaldır.

Yazının Devamını Oku

İlişkilerde sıkılmamak mümkün mü?

18 Temmuz 2019
“Geçenlerde orta yaşta bir iş adamı uzun yıllardır evli olduğu eşini terk etti, bu durumu da ‘sıkıldım!’ sözleri ile ifade etti. Gerçi iş adamı sonradan sıkılmayı özlemiş olmalı ki evine geri döndü.” Cüneyt Ülsever’in ‘Sıkılmak’ başlıklı yıllar önceki bir yazısından bu alıntı.

İlişkilerde sıkılmamak mümkün mü diye sorduğumuzda ya da Ülsever’in yazısında bahsettiği gibi bir ayrılık gerekçesi olduğunda, ‘sıkılmak’ sanki ‘olumsuz’ bir durummuş gibi algılıyoruz. Öyledir belki bazılarımız için, bilmiyoruz (!)

TDK; ‘can sıkıntısı duymak’, ‘utanıp çekinmek’ ve ‘sıkıntıya düşmek’ olarak tanımlamış ‘sıkılmak’ kelimesini. Bedensel ve ruhsal bütünlüğümüzün ve dengesinin korunması adına tanımdaki bu kalitelerin her biri gerekli durumlar diyebiliriz. Bu kaliteler olmadığında yaşam kalitemizde ve ilişkilerimizde ‘iş işten geçmiş’ duygusu ve durumunu daha sık yaşamamız çok olası. Bu perspektiften baktığımızda, ‘sıkılmak’ işe yarar, işlevsel bir duygu durumudur. Asıl önemli olansa, ‘sıkılmak’ meselesiyle ilişkimizdir. Neyden, ne zaman, nasıl ve ne şekilde sıkılırız? Sıkılmamız ne anlama gelmektedir? Sıkılmamız neticesinde ne yaparız ve neden yaparız? Yapmazsak ne olur? Başka ne yapabiliriz? Yapmalı mıyız? Bunlar ve benzeri soruları sormamız ve cevapları üzerine düşünmemiz bize ruhsal kapasite ve esnekliğimiz konusunda epey sağlıklı alan açacaktır.

Yanı başımızda biri –belki çok yakınımız- ‘of sıkıldım!’ nidasında bulunduğunda –genellikle- bize de negatif bir enerji bulaşması çok beklendik bir durumdur. Meseleyi somutlaştırmak için sıkılmak durumunu ‘stres, kaygı’ durumları olarak düşünmenizi önereceğim. Stres, kaygı nasıl ki yaşamımızda hayati bir işleve sahipse (alarm-tepki-direnç ilişkisi), nasıl ki optimum seviyede olanı bizi konforlu kılıyorsa, daha azı ya da fazlası bize iyi gelmiyor sorun yaratıyorsa; ‘sıkılmak’ da optimum seviyelerde olduğunda bizim için iyi bir konfor alanı yaratmaktadır.

Konfor alanı demişken bugün geldiğimiz noktada sıkılmak adeta bir lüks durum haline geldi. Nasıl mı? Bunu cevaplamak için şunu düşünün lütfen: en son ne zaman, nerede, ne kadar sıkıldınız ve bu sıkıntıyı sonuna kadar yaşamayı mı tercih ettiniz yoksa geçmesi –belki de geçiştirmek için- hemen akıllı telefonunuza, sosyal medyaya dalıp ya da bir yakınınızı mı aramayı tercih ettiniz? Sanki sıkılmaya, birazcık olsun düşünmeye, araştırmaya tahammülümüz yok, kalmamış. Gitmesek de uzakta olan, bizim olan köyün tüm büyüsünü Instagram mı aldı yoksa? Instagram’ın (gıyabında sosyal medyanın) hayatımızdan hızla aldığı diğer bir şey de ‘merak duygumuz’ gibi görünüyor.

Sıkılmaya dönelim tekrar. Sıkılmak gayet doğal bir durumdur. İnsan olmamızın, varoluşumuzun bir parçasıdır. Evden sıkılabiliriz; işten, okuldan, ilişkimizden, evlilikten, eşimizden, kardeşimizden, arkadaşımızdan sıkılabiliriz ve hatta kendimizden de sıkılabiliriz. Bu liste uzayıp gider. Şimdi sıkılma halini anlamaya çalışalım: sıkılmak bir bakıma ne istediğini anlayamama, ne yapacağını bilememe; kişinin kendini ‘oyalayamama’ halidir. Oyalamak derken burada dilimizin güzelliği ile ‘oya işçiliğine’ göndermede bulunalım. Bir isyandır sıkılmak! Hayatın ‘bu olağan haliyle’ devam edemediğine, etmesini istemediğine bir başkaldırıdır. Pedal çevirmeye bir süre ara vermektir. Bu haliyle sıkılmayı yaratıcı bir enerjiye dönüştürmek çok mümkündür. Tıpkı krizi fırsata çevirmek gibi.

Sıkılmak hem bir durum hem de sonuçtur. Hikâyeyi nasıl kurduğumuza, bağlama göre değişen bir şeydir. Her iki durumda da ‘yeni’ bir şey yapmamızı gerektirir. Şimdi tam burada yazımızın girişindeki ‘sıkıldım’ deyip evi terk eden ve bir süre sonra da evine –sıkılmışlığına- geri dönen adamın hikâyesi üzerinden başlığımızdaki sorunsala cevap aramayı deneyelim. İlişkilerde sıkılmamak mümkün mü?

Sıkılmak özünde iyi ya da kötü bir şey değilken onu nasıl yaşadığımız, içselleştirdiğimiz bizde iyi ya da kötü duygular uyandırmaktadır. Bu bağlamda ilişkide sıkılmak da iyi ya da kötü bir şey değildir. Daha doğru bir ifade ile tek başına sorun olarak ele alınmaması gereken bir durumdur. Sıkıldığımız ilişkiyi bizi fazlasıyla içine çeken ama aynı zamanda amansız bir sıkıntıyı bize yüklemeyi ustaca beceren bir Nuri Bilge Ceylan filmine benzetebiliriz. Sıkılmamız ayrı, filmin iyi/kötü oluşu ayrıdır. Öyle zamanlar olur ki sıkılmayı özler hale gelebiliriz. Yukarıda ‘lüks’ diye açıklamaya çalıştığım da tam buraya işarettir. İlişkilerimize devam edebilmemiz için başlangıçta ya da ara duraklarda bir miktar sıkılma aslında hepimizin ihtiyacı.

Gereksiz fazla uzamış, monotonlaşan her şey insanın canını sıkar. Bu ilişkilerimiz için de geçerli! Sıkılmak kadar sıkıldığımızı birbirimize ifade edebilmemiz, anlaşılmamız, konuşabilmemiz ve yeni bir şeyleri birlikte deneyimleyebilmemiz de aynı oranda doğal, lüks ve de kıymetli. Başlıktan itibaren yanıtlar gibi yaptığımız sorumuza artık bir cevap verelim. İlişkilerde sıkılmamak mümkün değil ancak sıkılmak da kötü bir şey değil. Sıkılmak karşısında sağlıksız, işlevsiz problem çözme girişimleri kötü ya da ilişkiler açısından yıkıcı olmakta. Ayrıca “hayat kısa, kuşlar uçuyor” iken, insanın ilişkilerde sıkılabilmesini de ayrı bir başarı olarak ele almamız gerektiğini söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kendini çok sevmek kabahat mi?

11 Temmuz 2019
Kendimizi daha çok sevdiğimizi söylediğimiz halde, neden çoğu zaman diğerlerinin düşüncelerine kendi düşüncelerimizden daha fazla önem/değer veririz ki? Benim düşüncem, benim sevgim, benim kararım diye meydan okuyamaz mıyız çevremize? Kendini beğenmiş, ukala, çokbilmiş, narsist diye yaftalanmaktan mı çekiniyoruzdur? Peki, şimdilik son soru: kendini sevmenin ve diğerlerinin düşüncelerini önemseme, dikkate almamızın bir ölçütü var mı, olabilir mi? Bu sorulardan hareketle, narsisizm teması üzerinden ‘kendini sevme’ meselesine değineceğiz bu hafta- sağlıklı ve sağlıksız olan halleriyle.

Birine hayran olmak, sevmek, istemek, arzulamak ve bu duyguları yaşamak hayatın bir hediyesi bizlere. Bu duygular bir de karşılıklı ise hayat çok daha güzeldir ve hatta kendimizi şanslı kişilerden sayabiliriz. Sevmeyi, sevilmeyi hayatla tanıştığımız daha ilk günden itibaren annemiz veya ebeveynlerimizden öğrenir, keşfederiz. Zamanla aşkı da keşfeder ve belki de aşka düşeriz. Âşık olma hali; eksikliğimizi fark etmek, kabul etmek ve tamamlanmak için elmanın diğer yarısına kavuşmayı istememizle vuku bulan bir hal olarak tanımlanabilir. Daha çarpıcı bir ifadeyle; âşık olmak kendine yetememektir.

Kendimize yetemeyişimiz, âşık olmamız; tıpkı kendimizi sevmemiz gibi özünde sorun olmayan hallerdir. Ne var ki kendimizi sevmek kolay olandır, zor olan ötekini sevmektir. Bu haliyle de sağlıklılığın ilk adımı olarak, ötekini sevmeye başlamayı bir ölçüt alabiliriz. Bu da, ilişkiyi karşındakinin oyununa katılmak olarak tanımlayarak somutlaştırılabilir. Oyunu ‘kurallarına’ göre oynadığımız ve oyunda kaldığımız sürece de sorun yoktur denebilir. İşte tam bu noktada da, TDK’nın ‘özseverlik’ olarak dilimize kattığı ve çoğu zaman yanlış yorumlanan narsisizm konusuna giriş yapabiliriz.

TDK, narsisizmi ‘Kişinin kendi bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık, narsistlik’ olarak tanımlamış. Tanım, kulağa gayet makul ve hoş geliyor; özseverlik de çok olumlu. Ancak kelimenin günlük hayatlarımızdaki yaygın kullanımı daha ziyade olumsuz tınılar barındırıyor; adeta özseverlik kötü bir şeymiş gibi.

Başlangıç olarak, narsisizm ile narsistik kişilik bozukluğunun farklı durumlar olduğunun altını çizmek gerekir. Tıpkı düzenli olmak ile simetri konusunda yaşamınızı kendi ve çevreniz için cehenneme çevirmiş olmak arasındaki farka benzetebiliriz. Birinde yaşamı kolaylaştırma, güzelleştirme çabası varken; diğerinde ise kaos vardır.

Buradan hareketle de; hayatı oyun olarak tanımladığımızda ve yakın ilişkiler de farklı birer oyunsa, narsistik kişi ‘oyunbozan’ tavrında davranan kişidir denilebilir. Narsist; bana ne diyecektir, sana ne diyecektir; beni bağlamaz, siz işinize bakın, hepsi benim, en çoğu benim, en çok ben hak ettim, siz kimsiniz, siz kim oluyorsunuz diyendir. Fi dizisini izleyenlerimiz gözünde ‘en çok ben çalıştım, en çok ben hak ettim’ diye sitemler savuran Duru Durulay karakterini canlandırabilir.

Narsisizm ismini Yunan mitolojisindeki Narkissos efsanesinden alır. Kendine âşık olur ve tanrılar tarafından cezalandırılıp, kendi kendini yok eder Narkissos. Kendi bedenine âşık Narkissos suretini ilk gördüğü göldeki yansımasına hayran olup, günlerce bakar ve sonunda yansımasına kavuşmaya çalışırken suda boğulur ve ölür. Ölümüne neden olan efsane, bir lanetlenme (cezalandırılma) hikâyesidir aynı zamanda. Narkissos kimseyi sevmediğinden tanrılar ‘başkalarını sevmeyen kendini sevsin!’ diyerek onu lanetler ve bu hazin sonu yaşar.
Narsist kişinin sorunu, kendini çok sevmesi değil, yukarıda da değindiğimiz gibi başkalarını sevememesidir. Diğer taraftan narsist kişi kendini çok sevdiği için değil, kendini olduğu gibi sevemediğinden (kabul edememek) sorun yaşar. Sonucunda da kibire, büyüklenmeye, aşağılamaya başvurur. Narsistle yaşanan sağlıksız ilişkide narsist; hor görür, hakaret eder, taciz eder, aşağılar, şiddet gösterir, sömürür, kontrol ve manipülasyonla birlikte bilumum kötü hissedişe neden olur. Narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişiler sürekli ve her zaman haklı olma duygusunu taşır. Kişi bir bakıma kendi elinde olmayan durumunun mağduru ve aynı zamanda destekçisidir. Narkisos’un ön kamerası olan, yüksek piksel gücüne sahip akıllı bir telefonu olsaydı her gün bir –belki çok daha fazla- öz çekim yaparak yok oluşunu uzun bir süre erteleme imkânı elde edebilirdi belki de!

Oysa sağlıklı narsisizmde, psikoterapist Craig Malkin’in ifade ettiği gibi, “Narkissos’un pırıltılı havuzunu ziyaret edebiliriz ama kendi yansımamızın peşinden asla havuza dalmamalıyız”. Sağlıklı ilişkide de, sınırlara saygı, sevme – sevilme, değer verme – değer görme, arzulama – arzulanma ve hem kendi hem de ilişkinin sağlıklı büyümesine imkânlar ve maksimum iyi hissediş vardır.

Yazının Devamını Oku

Ya tükendiysek ve haberimiz yoksa?

4 Temmuz 2019
Diş macununu umutla sıkmak, pili ıslatmak, ısırmak, şampuana su ekleyip çalkalamak ve özellikle birinden bir şey istediğimizde/sorduğumuzda aldığımız yok/kalmadı/bitti cevabına ‘hiç mi yok?’ yanıtını vermek gibi gündelik hayatlarımızda sıklıkla karşılaştığımız pek çok durumun, bazı şeylerin tükendiğini/bittiğini her zaman çok da kolayca kabullenemediğimize dair güzel örnekler sunduğu söylenebilir. Oysa aşağıdaki cümlelerden herhangi birini ya da benzerini yakın zamanda kullandıysanız; sizin de tükenmeye yakın olduğunuzu ve belki de tükenmiş olabileceğiniz tahmininde bulunulabilir:

İşimden soğuduğumu hissediyorum.

Nedir peki bu tükenmişlik? TDK, tükenmek kavramını; ‘bitmek, sona ermek, kalmamak’ olarak tanımlamış. Tükenmişliğin bize ne yaptığını anlamak için bu tanımdaki üç anahtar durumu hatırda tutmakta fayda var: ‘bitmek’, ‘sona ermek’, ‘kalmamak’. 

Öncelikle bu yazımızda daha çok iş hayatında yaşanan tükenmişlik meselesine değineceğimizi paylaşalım. Başka bir yazımızda ilişkilerde tükenmişlik meselesini ayrıca inceleyeceğim.

Tükenmişliğe giden yolda; başta kişinin hedef ve idealleri vardır, sorun yaşadıkça kişinin hedefi şaşmaya başlar, her şey karışık, çözümsüz görünür. Devamında başarısızlıklar, mutsuzluklar yaşar kişi. Mutsuzluk daha fazla başarısızlık ve motivasyon eksikliğini beraberinde getirir. Sonrasında ise kişi kendini yetersiz hisseder ve hayal kırıklığı yaşar. Bu noktada yaşanan hayal kırıklığı, tam da bardağı taşıran son damladır. Sonrasında ise kaçınılmaz olarak kişi tükenmişlik yaşar.

Tükenmişliğe en sık yakalanan, yatkın kişilerin genellikle en hırslı kişiler olduğunu ve bir işe başlarken genellikle çok yüksek bir motivasyon, tutku, hatta aşkla başlayan kişilerin tükenmişliğe daha sık yakalandıklarını biliyoruz. Burada şunun hemen altını çizelim; bir işi aşkla yapmakla, beklentilerin gerçeklerle uyumsuz olduğu durumlarda gerçekleri göremeyerek, tamamen havada gezinen bir senaryo ile işi yapmak arasında çok fark olduğunu, ikisinin ayrı durumlar olduğunu belirtelim.

Tükenmişlikten bahsederken Minik Serçe’nin ‘tükeneceğiz’ isimli parçasından bahsetmemek olmaz. Şarkıda ‘işte biz o gün tükeneceğiz’ diyor ya Minik Serçe, bizim de tükenmişlik yaşamamamız, yaşıyorsak kurtuluşumuz için elimizde ‘ne zaman tükeniriz, tükendiğimizde bize ne olur, hangi durumları gözleriz?’ sorularına cevap vereceğimiz bir listemiz olması işimizi çok kolaylaştırır. 

Bu liste herkes için değişken ve özel olmakla birlikte en genel tanımıyla; kendimizle ve çevremizle ilişkilerimizde uyum becerimiz azalmışsa, evde, işte, okulda duygusal açıdan kötü hissediyorsak ve yeni bir işe başlamak için heyecan duymuyorsak ‘acaba tükenmişliğe doğru giden bir sürecim mi var’ diye sorabiliriz.

Tükenmişlik meselesini anlamak ve kendimizdeki etkilerini gözlemlemek için tükenmişliğin, ‘hayal kırıklığı’nın bir durak sonrası ve ‘depresyon’un hemen öncesi bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Durak metaforu üzerinden gidince akıllara ‘köprüden önceki son çıkış’ metaforu gelebilir. Tükenmişlik tam da girilmek istenmeyen ve son çıkışı kaçırılan, mecbur üzerinden geçeceğimiz köprüdür dersek durumu tam tarif etmiş oluruz.

Yazının Devamını Oku

İlişkilerde kaçınılması gereken 9 konu

26 Mayıs 2016
Bu davranışlardan kaçınarak ilişkideki sorunlar aşılabilir...

Kaçınmak kelimesi bize doğrudan şunları düşündürebilir: “Kaçınmazsak bize, ilişkimize ne olur? Tartışmalar, kavgalar, ayrılıklarla mı sonuçlanır?”. En baştan söyleyelim bizim baktığımız yerden; hiçbir ilişki üçüncü bir kişi veya sebepten ötürü bitmez, kendisi dinamiği nedeniyle biter ilişkiler. Ancak çoğu kez kişiler ilişkiyi ıskalayarak sebepleri ve çözümleri farklı yerlerde aramaya girişirler. Sonucunda da ilişkiye, ilişkinin iyi oluşuna hizmet edecek duruma değil problemin, problemle ilişkinin devamına varırlar. İlişkinin dinamiğine ve ihtiyaçlarına bakılmalı, karşılanmalıdır, tıpkı bir salon çiçeğinin bakımı gibi.

Her ilişki başlangıcından itibaren belirli bir güç, enerjiye sahiptir ve sürekli yenilenen, azalan, artan bir döngü, denge, dönüşüm içindedir. Sorun yaşanan dönemler de genelde bu enerjinin iniş çıkışlarının olduğu, sistemde bir dengesizliğin, belirsizliğin yeni bir duruma geçişin yaşandığı zamanlar olmakta. Geçişler her zaman sancılı olur ancak sancının şiddetini ve etkilerini belirleyen, kişilerin durum karşısındaki pozisyonları olmaktadır.

İlişkide bazı durumların varlığı kişileri ve ilişkiyi doğrudan sekteye uğratabilmekte, sonrasında da hem ilişkiyi hem de çiftleri mağdur eden bir duruma getirebilmekte. Mağduriyetin en az yaşanması için bazı konularda daha hassas davranmak, ilişkilerde bazı konulardan kaçınmak gerekir. Bu, ilişkinin doğal, spontan gelişimine ve çiftlerin kendilerini rahat, iyi hissedişine yardımcı olacaktır.

  

1-Aşağılama ve küçük düşürme çabası,

2-Sürekli eleştiri,

Yazının Devamını Oku

TEOG öncesi öğrenciler için son taktikler

20 Nisan 2016
27-28 Nisan’da TEOG'un ikincisi yapılacak!

TEOG sınavlarıyla ilgili öğrencilerin öncelikle, kesinlikle ve kesinlikle çok rahat olmalarını tavsiye eden Şamil Saribaş bunun nedeni olarak sınavın önceki yıllara göre hem format hem zorluk derecesi açısından çok daha kolay olduğunu belirtti. Önceki yıllarda (OKS sistemi) 100 soru için 120 dakika verilirken; yani bir soru için 1,2 dakika verilirken şu anda her branş ve soru için öğrencilerin 2 dakika zamanları olacak. Bunun yanında tek oturumda 2 saat dikkatlerini toplamakta zorlanan öğrenciler artık 40’ar dakikalık oturumlar ve hatta iki güne yayılmış bir şekilde çok daha rahat girebilecekler.

  

  

Şimdi bu önerilerin tümünü okumuş olan sen bu sınav stratejilerini iyice özümse ve son hazırlıklarını tamamla. Sınav anının hayalini kur ve istediğin gibi geçecek, harika bir sınav deneyimini zihninde yaşayarak rahatla. Yapılacak 6 sınavın da harika geçmiş olacak.

Hepinize başarılar diliyorum.

Yazının Devamını Oku

YGS öncesi öğrenciler için son taktikler

8 Mart 2016
Üniversite adaylarını başarıya götürecek stratejiler...

UNUTMA, BU SADECE BİR SINAV

    Her ne yaşamış ve yaşayacak olursan ol. Bu sınavın sonucu neleri belirleyecek olursa olsun asla unutma bu sadece bir sınav.Cumartesi günü artık ders çalışma. Hala kafana takılanlar varsa göz atabilirsin. Cumartesi'nin keyfini çıkar, rahat ol istediklerini yap ve tabi abartma.Cumartesi akşamı sınav için sabah yanına alacaklarını hazırla. Sınav giriş belgen ve kimliğin yanında olsun. Kalem, silgi, kalemtıraş, su ve şekeri sana ÖSYM verecek.Sınava sabahı kahvaltında değişiklik yapma. Her sabah ne yediysen sınav sabahı da onu ye. Özellikle iyi geçen deneme sınavlarını hatırla o sabahlar ne yediysen benzer bir kahvaltı yapmak iyi gelebilir.

YGS'YE GİRECEK ÖĞRENCİLERE UZMANINDAN TAVSİYELER!

DİĞERLERİNE DEĞİL KENDİNE ODAKLAN

    Sınav sabahı okul bahçesinde ve sınav anında sınıfta; Türkiye derecesi yapacak öğrenciler de olacak, sınava zorla giren, tek bir soru çözmemiş, girmiş olmak için girenler de, ortalama çalışmış öğrenciler de. Bu nedenle sınav öncesi ve sırasında kimin ne yaptığına, nasıl davranışlar sergilediğine, bölümler arası geçişi senden önce ya da sonra yapmasına takılma, yorumlama. Sadece kendi performansına odaklan.Kaygılanırsan kaygını kontrol edebileceğini unutma. Olumlulara odaklanıp, nefes egzersizleri ile sakinleş. Boşver herkesi. Sen elinden geleni yaptın ve harika bir sınav süreci yaşayacaksın.Bugüne kadar en iyi yaptığın denemelerde hangi teknikleri kullandıysan bu sınavda da aynılarını kullan. Şimdi değişiklik yapman doğru değil.Zorlandığın soruda şunlar olabilir; bilgi eksikliği, dikkatsizlik, okuma hatası, çok zor/eleyici bir soru ya da o an için anlayamıyor/yorumlayamıyor olabilirsin daha fazla takılmadan boş bırakarak diğer soruya geç.Her sorunun standart bir çözüm süresi var; sorularla kavga etme. Normal sürende çözüme yaklaşamadıysan hemen o soruyu işaretleyerek diğer soruya geç.

  

ÖNYARGILI YAKLAŞMA

    Sorulara önyargılı yaklaşma. Yapabildiklerin zaten belli, önemli olan zorluk derecesi, turlamaya bak, acele etme. Sınav sorularının zorluk derecesinin dağılımına göre iyi bir çalışma göstermiş her öğrenci %60 civarı soruyu zaten yapabilir.Alanınla ilgili sorulara öncelik ve ağırlık ver, kalan zamanını diğer alanlara ayır.Zamanı iyi yönetmeye çalış, bölüm geçişlerinde ya da merak ettikçe mutlaka zamanı kontrol et.Koyu renkli, altı çizili, olumsuz ifadeli sorularda ayrıca dikkatli ol. Acele etme.

  

YORULURSAN MOLA VEREBİLECEĞİNİ UNUTMA

    Sınav sırasında hangi bölümde, sınavın kaçıncı dakikasında olursan ol; bunaldığında, dikkatini toparlamakta zorlandığında; bırak kalemi, dik otur, birkaç kez derin nefes al, gerin, omuzlarını kollarını hareket ettir, gözlerini ovuştur ve 30-40 saniyeni alacak bu yenilenme ile kendine güvendiğini, başarabileceğini hatırlatarak sınavına daha iyi bir şekilde devam et.Bu arayı ve teknikleri bölüm geçişlerinde de mutlaka uygula.5 cevap şıkkından dördüne yanlış diyerek eleyip üzerini çizemediğin sürece cevabı asla doğrudan işaretleme. Tek tek yanlışla demiyorum, sadece diğerlerinin neden doğru olamayacağını sanki öğretmenin sana anlatıyormuş gibi kendi iç sesinle konuş.İki şık arasında kalmak da bir başarıdır ancak emin olmadığın sürece işaretleme yapma. Ya doğru çıkarsa dediğini duyuyorum ve ben de sana yanlış çıkarsa 0,25 doğrunun gereksiz yere çöpe gideceğini ve seni binlerce kişi geri atacak bir hata yapmış olacağını hatırlatıyorum.Bugüne kadar belli bir başarı gösterdin bu sınavda da en az o kadar başarılı olabilirsin, kendine güven ve herhangi bir deneme sınavı rahatlığında soruların etrafında dolaşarak nasıl çözeceğine karar ver.

SINAV DENEYİMİNİ ZİHNİNDE YAŞA

    Şimdi bu önerilerin tümünü okumuş olan sen fırsat buldukça arkana yaslan ve Pazar günü sabahından itibaren neler yaşayacağının, sınav anının hayalini kur ve istediğin gibi geçecek, harika bir sınav deneyimini zihninde yaşayarak rahatla. 

Şamil Saribaş, Aile ve Çift Terapisti

YGS ÖNCESİ KAYGILI AİLELER İÇİN ÖNERİLER!

YGS'YE GİRECEK ÖĞRENCİLERE UZMANINDAN TAVSİYELER!

  

  

Şamil Saribaş, Aile ve Çift Terapisti

YGS ÖNCESİ KAYGILI AİLELER İÇİN ÖNERİLER!

Yazının Devamını Oku

YGS öncesi kaygılı aileler için 8 öneri!

7 Mart 2016
Sınav kaygısının olumsuz sonuçlarını yaşamamak için bunlara dikkat!

En temel insani duygularımızdan biri de kaygıdır. Kaygı; bedenimizin içinden ve dışından gelen tüm uyaranlara karşı verdiğimiz doğal tepkiler bütünüdür. Özünde olumlu ya da olumsuz değildir. Şartlara, kişisel yaşantımıza göre değişen sonuçları olur kaygının. Sınav kaygısı da etkisi itibariyle süreci, öğrencilerin performansını olumsuz etkilediği düşünülen kaygı türlerinden biridir.

Eğer çocuğunuz; sağlıklı bir yaşama (uyku, beslenme, dinlenme, eğlenme) sahipse, çalışma alışkanlıklarını kazanmış, olumlu ve gerçekçi bir düşünce yapısına sahipse ve en önemlisi ruhsal açıdan farklı bir problem yaşamıyorsa sınav kaygısı çocuğunuzun sınav performansını olumsuz etkilemeyecektir diyebiliriz. Kaygının olumsuz sonuçlarını yaşamamak ya da en aza indirmek için önümüzdeki YGS öncesi bunlara dikkat edebilirsiniz…

Sınav sürecine ve onun geleceğine dair her zaman doğru bildiğiniz, araştırdığınız bilgileri paylaşın ve mutlaka olumlu senaryolar üzerinden değerlendirmelerde bulunun.

  

Sınav yolculuğunu bir kendini tanıma, bulma süreci olarak düşünün ve mümkün olduğu kadar çocuğunuzu kendini araştırmasına yönlendirin. Bu konuda öğretmenlerinden, rehberlik servisinden ve aile büyüklerinden yönlendirme, destek alması konusunda destekleyin.

Bu sınav hayatlarını belirlemeyecek, kaderlerini tamamen değiştirmeyecek. Sadece bu sınavın sonuçlarına göre tercihlerinde değişiklikler olabilecek. Örneğin çocuğunuz ilerde iyi bir mühendis olmak istiyorsa sınavları çok kötü bile geçmiş olsa hala bu hedefinin önünde gerçek bir engel olmayacak. Ayrıca önemli bir imkanı –YGS/LYS tekrarı olabilen sınavlar- sanki son ve tek şansmış gibi yaşamasına izin vermeyin. Her şey yolunda gitmesine, çok çalışmasına rağmen sınavı iyi geçmeyebilir, sonuç beklediği gibi gelmeyebilir. Dünyanın sonu olmadığını tekrar deneyebileceği ve başarabileceğini hatırlatın.

Bu zorlu süreçte bilmelisiniz ki bu sürecin, stresin bitmesini kesinlikle o sizden çok daha fazla istiyor. Ancak yaptıkları, konuşmaları, çalışma alışkanlıklarıyla bunu gösteremiyor olabilir. Onu sürekli eleştirmek, ona sürekli kendi pencerenizden tavsiyelerde bulunmak yerine onu dinlemeye, duymaya çalışın.

Hayatla ilgili, gelecekle ilgili kendi kaygılarınızı gözden geçirin kontrol etmekte güçlük yaşıyorsanız destek alın. Çoğu zaman çocuklar ebeveynlerin kaygısı nedeniyle kaygılanır ve sınav performansları olumsuz etkilenir. Sizi neler kaygılandırıyor ve bunlarla baş etmek için neler yapıyorsanız gözden geçirin.

Yazının Devamını Oku