GeriOnur BAŞTÜRK Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Yolda olmayı sevenlerin bugünlerde en çok özlediği şeylerden biri bu olsa gerek: Uzaklara gitmek!

Çünkü konfor alanından tam anlamıyla uzaklaştığın zaman yenileniyor, besleniyorsun.
Ya da ben öyle hissediyorum, bilmiyorum.
Bir süredir uzaklara değil, yakınlara gidebiliyoruz.
Uzaklar, sadece çektiğimiz eski fotoğraflarda ve yaptığımız sohbetlerde.
“Şuraya da gitmiştim” şeklindeki anlık iç geçirmelerde...
Yola düşmeyi en çok seven ünlülerden biriyle yakın zamanda Yuzu Magazine’in yaz sayısı için bir seyahat sohbeti yapmıştım.
Bahsettiğim ünlü, “Sadakatsiz” adlı diziyle Kanal D seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanan Cansu Dere.
Cansu’nun yaşam tarzı hep kendi istediği gibi oldu: Özgür ve özgün.
Bunun için çabalamadı. Doğalı buydu. Geldiği gibi yaşadı.
Setlere 3 yıl ara verip yola düşmesine şaşırılmasına da hep şaşırdı.
Kısacası, o benim için her şeyden öte bir ‘seyahat insanı’ oldu.
Şimdi ona kulak verin; yolda olmak üzerine şahane şeyler söyledi Cansu.
Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Yoldayken hayatımdan
gereksiz yükleri çıkardım

◊ Yola çıkmak, yolda olmak... Sana neler hissettiriyor?
- Özgürlük ve yenilenme! Özellikle ilk kez gittiğim yerlerde her seferinde farklı bir hayata uyanıyormuşum gibi hissediyorum.
◊ Yolda neler öğrendin? Nelerden vazgeçtin? Hayatından neyi çıkardın ve neyi hayatına ekledin?
- Yolculuklarda tanıştığım insanların hayatlarına şahitlik ettikçe hoşgörüyü ve hayatın çeşitliliğini daha çok fark ettim. Beni üzmüş olan şeylerden vazgeçtiğimi gördüm. Hayatımdan gereksiz yükleri çıkardım ve farklı bakış açıları ekledim. En güzel kısmı da şu: Yeni mutluluklar ve mutlu edecek sebepler ekledim.
◊ Gezen tozanı seven/anlayan bir kültürden gelmiyoruz. Hayata “Çalışmak, mal mülk edinmek ve emeklilik” üçgeninde bakan bir kültürün çocuklarıyız. Hepimiz az çok böyle yargılarla yetiştik. Ama son dönemde bakış açıları değişmeye başladı. Hatta buna Instagram’ın da katkısı oldu sanki. Ne dersin?
- Neye yatırım yapmak istediği insanın kendi tercihi. Ben kendime yatırım yapmayı tercih ettim. Ev almayı anlıyorum ama bir sürü ev alabilmek için insanın bu deneyimden vazgeçmesini pek anlayamıyorum.
Dediğim gibi, her şey tercih meselesi. Aslında benim ailem de bana öyle öğretmedi. Çünkü onlar da öyle öğrenmemiş. Biz bir ‘yerli’ değiliz. Dedelerimin bir konağı ya da köyü yok. Herkes başka ülkede, başka şehirde doğmuş. Hayat kurduğu yer onun evi olmuş. Anne tarafımda annesiyle aynı şehirde doğan bile yok.
Annem İzmir doğumlu, anneannem İstanbul, onun annesi Selanik, onun annesi başka yerden gelmiş. Babam zaten Bulgaristan doğumlu. ‘Hiçbir yerli’ olmama hali sınırlı mülkiyet duygusunu destekleyip besliyor.
Evet, dediğin gibi Instagram’ın katkısı oldu. Amaç biraz değişmiş olabilir ama bu bile hep aynı yerde olmaktan iyidir.

İNSAN KENDİSİNİ BİLE
SEYAHATTE TANIYOR
◊ Seyahat tutkun hep var mıydı, yoksa yıllar içinde mi gelişti?
- Farklı yerleri, hayatları, yaşam biçimlerini, yabancı kültürleri hep merak etmişimdir. Tutku kısmı sonradan gelişti. “İnsan yakınını en iyi seyahatte tanır” derler. Bana göre insan kendisini bile seyahatte tanımaya başlayabiliyor! Yıllar içinde gezip gördüğüm yerlerle birlikte hoşlandığım, beğendiğim ya da beğenmediğim şeyler de değişti.

Ece’yle seyahatlerimize bayılıyorum

◊ Yanılmıyorsam tek başına yolculuğu daha çok seviyorsun. Tek başınalık seni ürkütmüyor yani. Doğru mu?
- Evet, tek başıma olmakla ilgili bir problemim yok. Ürkütücü bulmuyorum. Yolculuk, hayatımdaki herkesle yapabileceğim bir şey değil. Birine çok kıymet veriyor olmak birlikte iyi bir yolculuk yapabileceğiniz anlamına gelmiyor. Bu konuda biraz şanslıyım. Birlikte seyahat etmekten, anılar biriktirmekten keyif aldığım, bir aradayken tek başınaymışçasına özgür hissettiğim insanlar var.
◊ En sevdiğin seyahat arkadaşın Ece Sükan olmalı. Arkadaşla çıkılan seyahatlerde kendiliğinden oluşan o ekip olma hali hoşuna gidiyor mu?
- Ece’yle seyahatlerimize bayılıyorum. Zaten mükemmel yolculuklar yaptığım Ece ve Deniz var. İkisi dışında kimseyle kıtalararası yolculuk yapmam. Çünkü seyahat ederken uyum önemli.
Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

O personel odasındaki
geceyi unutamam

◊ İz bırakmış bir seyahat anın var mı?
- Katalonya seyahatimizin başlangıç noktası olarak seçtiğimiz Barselona’da çok güzel bir ev kiralamıştık arkadaşım Deniz’le. Arabayla önce yakın kasabaları gezdik. Hatta içlerinden bir tanesini öyle beğendik ki, akşam geri dönmeyip orada beğendiğimiz otelde kaldık.
Hafta sonu Valencia’ya devam edecektik ama hem Barselona’nın tadını yeterince çıkaramadığımız için hem de o an keyfimiz çok yerinde olduğundan vazgeçtik. Hafta sonunda da Barselona’da kalmaya karar verdik.
Tabii planlarımızı değiştirince kaldığımız evi de değiştirmek zorundaydık. Çünkü bizden sonraki tarihler rezerve edilmişti. Sabah evi boşaltmadan seyahat acentemizi arayıp otel rezervasyonu yapmalarını rica ettik. Bu sırada Barselona’nın birbirinden güzel sokaklarını gezmeye başladık. Ama hem zamanı hem de akşam hâlâ gidecek bir otelimiz olmadığını unuttuk!
Seyahat acentesi ilgilendiğimiz tüm otellerin dolu olduğunu söylediğinde biraz üzüldük ama keyfimiz yerinde olduğu için fazla takılmadık. Nasıl olsa koskoca şehirde kalacak bir yer buluruz diye düşündük. En kötü ne olabilirdi ki! Anın tadını çıkarmak ve şuursuzluk had safhada yani...
Akşam olup artık yorulduğumuzda otel bulmaya karar verdik. Biz karar vermiştik ama şehir bizimle aynı fikirde değildi! Kalmayı tercih edeceklerimiz bir yana “Burada kesinlikle kalamam” dediğimiz yerler bile doluydu! Tek bir oda yoktu koskoca şehirde.
Saat ilerliyordu ve biz bir arabayla sokakta kalmıştık. Çaresiz geceyi arabada geçireceğiz, hadi bakalım nasıl olacak derken yolda birisi yanıma gelip benimle fotoğraf çektirmek istediğini söyledi.
Hiç yeri ve zamanı değildi ama olur dedim. Sohbet sırasında Fas asıllı olduğunu ve Barselona’da bir otel çalışanı olduğunu söyledi. Hayat işte... Tam o anki konunun insanıydı.
Durumu anlatıp tek bir oda bile bulamayacak kadar şehrin kalabalık olmasına şaşırdığımızı söyleyince o da bize şaşırdı. Hafta sonu bu sezonda Barselona’da son dakika oda bulamamış olmamızın normal olduğunu dile getirdi.
Bütün iyi niyetiyle de çalıştığı otelde personele ayrılmış bir odayı ayarlayabileceğini söyledi. Kabul ettik. Otel çalışanlarının şaşkın suratlarını ve o personel odasında geçirdiğim geceyi hiç unutmam! O temiz kalpli ve yardımsever insanla iyi ki fotoğraf çektirmiştim. Kimin kime ne zaman, nasıl yardım edeceği hiç belli olmuyor.

Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

X

Fırtına günlüğü

Bu son şiddetli lodos fırtınasında bir kez daha gördük ki...

Sokaklar asla güvenli değil.
Hele inşaat olan yerlerden kesinlikle geçmemeli.
Her an bir şey uçabilir, kafaya düşebilir.
Çatalca’daki gibi “yapı sorumluluğu” sıfır, ucube bir saat kulesi de devrilebilir...
Ben bu fırtınada en çok Hayko Cepkin’e özendim ve “Şehirde ne yapıyoruz böyle?” oldum. Hayko, Ege’deki evinde fırtınayla imtihanını bize bahçe kamerasından izlettirdi.
Fırtınadan dolayı uçamayan serçeyle olan konuşması pek şahaneydi.

Odunpazarı’ndaki sergi

Maziye Bakma Mevzu Derin...

Yazının Devamını Oku

Ünlü parfümün 100. yılına özel tasarım

Beyonce’nin meşhur Formation Tour’unda herkesin hayranlıkla izlediği sahne tasarımı ona aitti. 2018 Coachella’sında, The Weeknd’in dijital heykelle göz dolduran sahnesi de onun eseriydi.

Zaten daha önce U2, Kanye West, Billie Eilish ve Adele için de setler tasarlamıştı.

Louis Vuitton’un 2020 sonbahar kış koleksiyonu için hazırladığı defile tasarımı ayrıca müthişti.

İngiliz sanatçı ve tasarımcı Es Devlin’den bahsediyorum.

Devlin, son dönemin dikkat çeken isimlerinden.

Popüler kültür alanında işler yapıyor gibi görünse de, yelpezesi çok geniş.

En son Londra Tasarım Bienali için yaptığı değişim için orman adlı tasarımı konuşulmuştu.

Devlin şimdi de dikkat çekici bir başka işe imza atmaya hazırlanıyor:

Yazının Devamını Oku

‘Aşk lazım değil’ mi gerçekten?

Önerme ummadığımız yerden, Sezen Aksu’dan geldi. Son şarkısıyla aşktan ve getirdiği olası acıların tarafında yer almıyor Aksu. Peki ama neden?

Demo kayıtlarını sessiz sedasız YouTube kanalından yayınlamaya devam ediyor Sezen Aksu.
O şarkılardan sonuncusu cuma günü düştü ortamlara: “Belki de Aşk Lazım Değildir”.
Aslında bu şarkıyı Sertab Erener son albümünde söylemişti.
Ama şimdi sahibinin sesinden dinlemek daha farklı ve anlamlı oldu.
Çünkü 2019 tarihli şarkıdaki önerme hayli beklenmedik yerden.
“Belki de aşk lazım değildir, sıcacık bir el yeter, kimse ölmez aşktan maşktan, öyle gelir” diyor Sezen Aksu şarkıda.
Oysa yıllarca “Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” dememiş miydi?

Yazının Devamını Oku

Anadolu yakasında bir Bangkok havası

Anadolu yakasında oturan arkadaşlarım dedi ki; “Hadi bu tarafa geç, seni nefis bir yere götüreceğiz”.

Trafikten tırstığım için erkenden geçtim. Ama bu kez de fazla erken oldu galiba!
Çünkü buluşma saatimize 2-3 saat filan vardı.
Aradaki zamanı Ataşehir’de açılan Han Spaces içinde bilgisayara gömülerek geçirdim.
2 saat sonra da kendimi Koşuyolu’ndaki Kaen’de buldum.
Mekanın ahşap tarzı, tavrı ve arkadaki bahçesi sebebiyle bir an kendimi Bangkok’ta gibi hissettim.
Orada gittiğim birkaç mekanı anımsattı Kaen: Sıcak, samimi ve tropikal.
Kaen’in suşi seçenekleri de çok fazlaydı.

Yazının Devamını Oku

Keşke İstanbul’un da bir sanat deposu olsa

İş insanı ve koleksiyoner Öner Kocabeyoğlu’yla, bugüne kadar topladığı sanat eserlerinin bir kısmının yer aldığı Nişantaşı’ndaki Papko Art Collection’da sohbet ederken öğrendim.



Aslında topladığı eserlerin büyük kısmı bir depoda muhafaza ediliyormuş.
“Keşke orayı da görsem” deyince, “Çok fazla karışık” dedi Kocabeyoğlu.
Bunun üzerine bir “keşke” dileğinde daha bulundum:
“Keşke Rotterdam’daki Museumpark’ta açılan sanat deposu gibi bir yerimiz olsa”.

Yazının Devamını Oku

Peki ya bunlar gerçek olursa?

Her yıl bu zamanlar komplo teorisyenleri The Economist dergisinin 2022’ye dair öngörüler içerdiği söylenen bol sembollü kapağını alır, tartışır, “Bakın şunlar şunlar olacak” diye analiz yapar.

Aslında ünlü derginin bu komplolu kapaktan daha ilginç başka bir geleneği daha var.
O da geleceğe dair olası senaryoların yer aldığı “What If?” bölümü.
Bu bölümdeki senaryoların her biri kurgu.
Ama The Economist bu senaryoların temelinin tarihsel gerçeklere, güncel spekülasyonlara ve bilime dayandığını da not düşmeden geçmiyor.
Bu yılki senaryolardan bazıları şöyle:
◊ Ya bir yapay zeka Nobel Tıp Ödülü’nü kazanırsa?
◊ Ya ölümcül bir sıcak hava dalgası Hindistan’ı vurursa?

Yazının Devamını Oku

‘Expat’ şehrinde yaşama halleri

Doha’nın popüler açık hava barı Iris’te, bir süredir bu şehirde yaşayıp çalışan kadın arkadaşlarımla müzik eşliğinde salınıyoruz.

Bir süre sonra kendini müziğin ritmine kaptırmış bir adam yanımıza doğru süzülüyor.

Arkadaşlarımdan biriyle dans etmek istiyor.

Arkadaşım nazik bir şekilde “Hayır” yanıtını verince adam da gülümseyip kibar bir şekilde uzaklaşıyor.

Haliyle, “Keşke İstanbul’da da şöyle net bir flört ortamı olsa” diyorum.

Buradaki kendiliğinden medeni flört ortamının nedeni, ortamın Birleşmiş Milletler gibi oluşu. Bu her milletten insan ise tek bir ortak amaç için şehirde:

Daha iyi para kazanmak ve daha iyi yaşamak.

Tıpkı ‘expat’ların yoğun olduğu Dubai ve Singapur’da olduğu gibi...

Doha’da da expat’lar çoğunluk ama kuralları onlar belirlemiyor tabii.

Yazının Devamını Oku

Çöl ortasında moda kültürüne şık bir bakış

Doha’nın Nişantaşı’sı olmaya aday yeni semtinde Dior’un dünyayı dolaşan meşhur sergisini yakalayıp popüler kültüre tatlı bir bakış fırlatıyoruz bugün.

1947 yılının kasvetli Paris’i...
Batıl inançları çok kuvvetli olan 42 yaşındaki Christian Dior, ilk koleksiyonunu Avenue Montaigne’deki bir malikanede hazırlamaya başlamadan önce sokakta metal bir yıldız bulur ve bunun iyiye işaret olduğunu hisseder.
Dior’un batıl inancı doğru çıkar. Çünkü ilk koleksiyonu hayal edebileceğinden çok daha fazla bir başarıya ulaşır.
Öyle ki, Dior’un adı kısa süre sonra Paris’in cazibesiyle eş anlamlı hale gelir.
Hikâyenin çıkış noktası böyle. Abartılı ya da değil.
Ama zaten modanın kendisi bu ikilem arasında gidip gelmiyor mu?
Bana kalırsa, her daim!

Yazının Devamını Oku

2022’de ‘daha az ama iyi seyahat’

Her yılın sonuna doğru büyük otel zincirleri, turizm şirketleri ve turizm birlikleri yeni yılın seyahat trendlerini açıklar, trend destinasyonları belirler.

Elbette herkes trend olacak durumları kendine göre yorumlayıp yönlendirme yapar.
Ama bu yıl ortak bir payda var.
WTTC’den (Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi) Hilton’a kadar tüm 2022 seyahat raporlarında rastlanan tanım şu:
Daha az ama iyi seyahat.
“İyi seyahat”ten kastedilen şey, seyahat süresinin daha uzun ve içeriğinin daha dolu, daha anlamlı, daha kaliteli hale gelmesi...
Bir başka üzerinde durulan tanım ise “sürdürülebilir seyahat”.
Evet, sürdürülebilir kelimesi çok fazla kullanılıyor ve bu yüzden de anlamını yitirmek üzere.

Yazının Devamını Oku

Hayat geçiyor perde perde

Pazar gecesi bol nağmeli bir canlı müzik ortamının içine düştüm.


Çünkü sahnede son dönemin en popüler gruplarından Sakiler vardı.
Levent’teki La Boucherie’nin açılış gecesinde çıkan Sakiler’i popüler yapan cover şarkı malum, Pinhani’nin “Dünyadan Uzak” adlı hiti.
Elbette grup bu şarkıyla açılış yaptı ve sonrasında peş peşe ‘damarlarla’ dertli kuyulara düşürdüler herkesi. Hakan Altun’dan başlayıp herkesin bir yerden bildiği, mırıldandığı meyhane alaturka ve arabeskleri sıraladılar.
Sakiler’i dinleyenler arasında Fırat
Çelik de vardı, Birkan Sokullu’yla sevgilisi Eda Gürkaynak da...
Bir başka masada Aybüke Pusat, menajeri Önem Günal’la oturuyordu.

Yazının Devamını Oku

Kimse flört etmeyi bilmiyor

Bir sosyal ortam kelebeği olduğumdan bazen bir köşede öylece duruyor ve insanları gözlemliyorum.

Gün gelip de bir gözlem raporu hazırlasaydım gecelerle ilgili, herhalde baş köşeye “flört edememe” halini koyardım.
Bu konuda uzman olduğumdan filan değil, sadece kadınlar ve erkeklerin flört edeceğim derken birbirlerini ne kadar yanlış anladığına şahit olduğumdan...
Genelde şöyle oluyor:
1- Erkek kendine göre normal ama bir kadına göre fazla aceleci davranıyor.
Kadınla bakışır bakışmaz onun yanına gelip bir şekilde tanışmak istiyor.
Eğer kadının yanında arkadaşları varsa, o an bittiği an.
Kadın, adamı arkadaş grubunun içinde nazikçe tersliyor.

Yazının Devamını Oku

Bir Türkiye masalı: Hülya ve Tanju

Meşhur aldatma dizisi “The Affair”in yerlisini çektiler biliyorsunuz. Yakında gösterilecekmiş.



Yapımcıların bu tür hikâyeleri bile uzaklarda arayıp adaptasyon peşinde koşmalarına şaşırmamak elde değil.
Oysa geçmiş zaman Türkiye’sinde ne örnekler var.
En çılgın örneği malum; Hülya Avşar ve Tanju Çolak aşkı.
Şimdilerde bu eski aşk yeniden gündemde. Elbette Hülya Avşar sayesinde.
Bir talk şovda şöyle bir demeç topu yuvarlayarak eski defterlerin yeniden açılmasına neden oldu Avşar:

Yazının Devamını Oku

Şehrin yeni İtalyan lokantası

Şehrin yeni İtalyan lokantası Terrazza’nın şefi Claudio Chinali 11 yıl önce gelmiş Türkiye’ye.

“Hatırlarsınız, Happily Ever After’daydım” dedi Meryem Uzerli gibi kırık ama akıcı, sempatik Türkçe’siyle.
Aslen Napolili ama uzun süredir bizden biri, yani İstanbullu olan Claudio, Terrazza’daki yemekleri şu ana fikirden yola çıkarak hazırladığını söylüyor:
“Masaya gelen her tabak, topraktan başlayıp incelikle ve emekle örülen upuzun bir zincirin nihai halkası”.
Şef Chinali’nin üzerinde durduğu bir başka şey de, İtalyan geleneğiyle hazırladığı günlük ev yemeklerinde Türkiye’nin farklı bölgelerinden topladığı yerel malzemeyi kullanması.
Bu yüzden bir makarnayı sunarken, “İçindeki şu ürün Antakya’dan geldi” diyor heyecanla.
Peki Zorlu Center’daki Eataly içine konuşlanan Terrazza nasıl bir ambiyansa sahip?
Sade, sıcak, samimi bir havası var diyebilirim.

Yazının Devamını Oku

Bahar Korçan: Hep hikâyenin peşinde koştu

Bahar Korçan sadece bir moda tasarımcısı değildi.

Aynı zamanda sıkı bir hikâye anlatıcısıydı.
Her koleksiyonu bir felsefeye, bir sorgulamaya dayanır, kıyafetler aracılığıyla bize yeni hikâyeler sunardı.
Şairdi de... Bahar Korçan kreasyonundan bir ürün aldığınızda içinden onun yazdığı bir şiir çıkması en özel sürprizlerden biriydi.
Modayı sanat gibi gördüğü için defilelerini de buna göre düzenliyordu.
Beyhan Murphy ile çalıştıktan sonra opera, bale ve tiyatro kostümlerine yönelip bu alanda üretmeye başlaması bu nedenle sürpriz değildi, olması gereken “olmuştu”.
Çünkü hikâyenin peşindeydi Bahar Korçan.
Ona esas cazip gelen oydu.

Yazının Devamını Oku

Dizi diyarlarına kanepeden bakış

Hava sisli, puslu. Ortamda bir dizi havası.


Zaten hem yeni dizi çok hem de günde bir dizi bitirmek artık olağan bir rutin.
O zaman bugün sosyal hayat ortamlarından değil, kanepemden yayılarak bildireyim.
İzlediklerimden aklımda kalanların özeti şöyle...
INVASION: İSTİLAYA FARKLI BAKIŞ
Uzaylı istilasını konu alan yapımlarda genelde aksiyon bellidir:
Uzaylıların yıkıcı marifeti bol bol sergilenir, her yer karışır, arabalar son sürat sürülür ve tabii insanlar kaçışır.

Yazının Devamını Oku

Yerli ve arabesk bir ‘Pet Shop Boys’

Kurtuluş Kuş ve Burak Bulut.Onlar için yazın ortasından bu yana en çok dinlenen ikili desem yanlış olmaz.

Son 5 ayda peş peşe çıkardıkları şarkıların sadece YouTube dinlenme oranları bile göz kamaştırıcı:
- Sevmedim Deme (157 milyon)
- Nabız (100 milyon)
- Baba Yak ( 46 milyon)
Son şarkıları “Herkes Duydu” aynı şekilde hızla dinlenme rekoru kırdı, YouTube trendlerde şu anda 1 numara.
Kurtuluş ve Bulut ikilisi aslında bir proje.
Yılların Pet Shop Boys ikilisi Neil Tennant ve Chris Lowe gibi elektronik eşya satan bir mağazada tanışıp arkadaş olmamışlar.

Yazının Devamını Oku

Ona asla durmaktan bahsetmeyin!

Fotoğraflar şahane. Bir hikâyesi var. Prodüksiyon iyi. Kısa filmi bile var. Söyleşide ise bol atışma ve nefis, altı çizilesi cümleler. Madonna ve oyun yazarı Jeremy O. Harris’in V Magazine için gerçekleştirdiği çarpışmaya buyurun...

Madonna Forever.
V Magazine’in son sayısının kapağında yer alan Madonna için kullanılan başlık böyleydi.
Biz yıllardır “Ajda Forever” diyorduk zaten, şimdi Madonna da o statüye erişti.
Dergideki fotoğraflar kadar, ki onun ayrı bir hikâyesi var, Madonna’nın söyledikleri de dikkat çekici. Söyleşiyi yapan Jeremy O. Harris ünlü bir oyun yazarı. “Slave Play” en çok bilinen oyunu.
Madonna ve Harris son yıllarda çok tartışılan “cancel culture”, yani iptal kültürüne değinmişler röportajda.
Cancel kültürü aslında bizim buralardaki linç kültürünün akrabası, hatta aynısı.
Özeti şu:

Yazının Devamını Oku

Negatif PCR testiyle girilen yemek daveti

Bundan iki yıl önce bir etkinliğe girebilmek için test yaptırmam gerektiğini söyleseler, güler geçerdim. Ama şimdi bu gerçek oldu ve önceki gece Kulüp adlı dizinin ilk gösterim yemeği davetine katılmak için test yaptırdım.



Çünkü negatif PCR’ı göstermeden davete katılamayacağımı söylediler.
Doğruya doğru, önce testle uğraşmak istemedim, “Katılmayayım” dedim.
Çünkü şu anda şehirde çok sayıda etkinlik düzenleniyor ve bırakın testi, kimse aşılı olup olmadığınıza bile bakmıyor.
Dolayısıyla bu titizlikten ilk başta sıkıldım, ama sonra hak verdim. Üstelik etkinliği düzenleyenler her şeyi düşünmüş. Davet ettikleri 80 kişinin evine tek tek test ekibi yolladılar, bana da...
Sonuç negatif çıkınca da bir saate yakın taksi bekleme ve onun üstüne hemen önümde gerçekleşen tekme tokat ve bol küfürlü bir taksi kavgasına şahit olduktan sonra SALT Galata’daki davete ulaştım.

Yazının Devamını Oku

Galataport nasıl olmuş?

Galataport’a gidecekleri baştan uyarayım. Benim gibi Karaköy’e kadar gitmeyin.

Oralar henüz kapalı.
Giriş yok.
Meğer en yakın giriş Mimar Sinan Üniversitesi’ne çok yakın bir yerdenmiş.
Bir başka giriş ise İstanbul Modern ve MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin kesiştiği noktadaki müze meydanından.
Oturma gruplarıyla beraber çok iyi düzenlenmiş olan geniş müze meydanıyla ilgili tek eleştirim şu olabilir: Çok çıplak olması. Yeşilin azlığı.
Bu arada müze meydanının göbeğinde eski İstanbul Modern binasından anımsadığımız tarihi Tophane Saat Kulesi var.
Dikkatli gözler fark edecektir; saat kulesi eski haline göre dişleri yeni beyazlatılmış insan misali ışıl ışıl parlıyor. Bu restore edilmiş “aşırı parlak” versiyonu yine tartışmalara yol açabilir ama işin bir başka tarafı daha var.

Yazının Devamını Oku

Esas acımasız olan kim?

Nusret, Londra’daki yeni restoranını açtıktan sonra ilk kez Milliyet’ten Çağdaş Ertuna’ya konuşmuş. Nusret’in o röportajdaki şu cümlesi dikkat çekiciydi:“Bu Türkiye’nin uluslararası markası. Amerikalılar, Yunanlar herkes sahipleniyor, en acımasız Türkler eleştiriyor.”


Doğrusu bu ya, “En acımasız Türkler eleştiriyor” söylemi hayli acımasız olmuş! En taze örnek: The Observer’ın 20 yıllık yemek eleştirmeni, gazeteci Jay Rayner’ın Nusret hakkındaki 17 Ekim tarihli yazısı çok daha acımasız.
Rayner, Nusret’in 1450 sterlinlik bifteğini protesto etmek için restoranın önüne evinden getirdiği bir masayı kurmuş, üzerine kareli masa örtüsünü sermiş ve Parsons Green’deki Kebab Kid’den sipariş ettiği lezzetli paket kuzu dönerini afiyetle yiyip poz vermiş.
Bu fotoğrafını da gazetedeki köşesine koymuş.
Rayner, “Bu gülünç bir hareket ama o zaman Nusr-Et Steakhouse da gülünç bir restoran” diyerek başladığı yazısında neler demiyor ki...
Mesela: “Şu anda Instagram’da 38 milyon takipçisi var. Erkeklerin cinsel yetersizlik korkusunu gösteren bir şey arıyorsanız, bir Salt Bae videosu buna çok iyi hizmet edebilir.”
Mesela: “Burada altın kaplı et yemem önerildi, reddettim. Bu gazetenin parasını harcayacak daha iyi şeyler var”.

Yazının Devamını Oku