Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Yolda olmayı sevenlerin bugünlerde en çok özlediği şeylerden biri bu olsa gerek: Uzaklara gitmek!

Çünkü konfor alanından tam anlamıyla uzaklaştığın zaman yenileniyor, besleniyorsun.
Ya da ben öyle hissediyorum, bilmiyorum.
Bir süredir uzaklara değil, yakınlara gidebiliyoruz.
Uzaklar, sadece çektiğimiz eski fotoğraflarda ve yaptığımız sohbetlerde.
“Şuraya da gitmiştim” şeklindeki anlık iç geçirmelerde...
Yola düşmeyi en çok seven ünlülerden biriyle yakın zamanda Yuzu Magazine’in yaz sayısı için bir seyahat sohbeti yapmıştım.
Bahsettiğim ünlü, “Sadakatsiz” adlı diziyle Kanal D seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanan Cansu Dere.
Cansu’nun yaşam tarzı hep kendi istediği gibi oldu: Özgür ve özgün.
Bunun için çabalamadı. Doğalı buydu. Geldiği gibi yaşadı.
Setlere 3 yıl ara verip yola düşmesine şaşırılmasına da hep şaşırdı.
Kısacası, o benim için her şeyden öte bir ‘seyahat insanı’ oldu.
Şimdi ona kulak verin; yolda olmak üzerine şahane şeyler söyledi Cansu.
Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Yoldayken hayatımdan
gereksiz yükleri çıkardım

◊ Yola çıkmak, yolda olmak... Sana neler hissettiriyor?
- Özgürlük ve yenilenme! Özellikle ilk kez gittiğim yerlerde her seferinde farklı bir hayata uyanıyormuşum gibi hissediyorum.
◊ Yolda neler öğrendin? Nelerden vazgeçtin? Hayatından neyi çıkardın ve neyi hayatına ekledin?
- Yolculuklarda tanıştığım insanların hayatlarına şahitlik ettikçe hoşgörüyü ve hayatın çeşitliliğini daha çok fark ettim. Beni üzmüş olan şeylerden vazgeçtiğimi gördüm. Hayatımdan gereksiz yükleri çıkardım ve farklı bakış açıları ekledim. En güzel kısmı da şu: Yeni mutluluklar ve mutlu edecek sebepler ekledim.
◊ Gezen tozanı seven/anlayan bir kültürden gelmiyoruz. Hayata “Çalışmak, mal mülk edinmek ve emeklilik” üçgeninde bakan bir kültürün çocuklarıyız. Hepimiz az çok böyle yargılarla yetiştik. Ama son dönemde bakış açıları değişmeye başladı. Hatta buna Instagram’ın da katkısı oldu sanki. Ne dersin?
- Neye yatırım yapmak istediği insanın kendi tercihi. Ben kendime yatırım yapmayı tercih ettim. Ev almayı anlıyorum ama bir sürü ev alabilmek için insanın bu deneyimden vazgeçmesini pek anlayamıyorum.
Dediğim gibi, her şey tercih meselesi. Aslında benim ailem de bana öyle öğretmedi. Çünkü onlar da öyle öğrenmemiş. Biz bir ‘yerli’ değiliz. Dedelerimin bir konağı ya da köyü yok. Herkes başka ülkede, başka şehirde doğmuş. Hayat kurduğu yer onun evi olmuş. Anne tarafımda annesiyle aynı şehirde doğan bile yok.
Annem İzmir doğumlu, anneannem İstanbul, onun annesi Selanik, onun annesi başka yerden gelmiş. Babam zaten Bulgaristan doğumlu. ‘Hiçbir yerli’ olmama hali sınırlı mülkiyet duygusunu destekleyip besliyor.
Evet, dediğin gibi Instagram’ın katkısı oldu. Amaç biraz değişmiş olabilir ama bu bile hep aynı yerde olmaktan iyidir.

İNSAN KENDİSİNİ BİLE
SEYAHATTE TANIYOR
◊ Seyahat tutkun hep var mıydı, yoksa yıllar içinde mi gelişti?
- Farklı yerleri, hayatları, yaşam biçimlerini, yabancı kültürleri hep merak etmişimdir. Tutku kısmı sonradan gelişti. “İnsan yakınını en iyi seyahatte tanır” derler. Bana göre insan kendisini bile seyahatte tanımaya başlayabiliyor! Yıllar içinde gezip gördüğüm yerlerle birlikte hoşlandığım, beğendiğim ya da beğenmediğim şeyler de değişti.

Ece’yle seyahatlerimize bayılıyorum

◊ Yanılmıyorsam tek başına yolculuğu daha çok seviyorsun. Tek başınalık seni ürkütmüyor yani. Doğru mu?
- Evet, tek başıma olmakla ilgili bir problemim yok. Ürkütücü bulmuyorum. Yolculuk, hayatımdaki herkesle yapabileceğim bir şey değil. Birine çok kıymet veriyor olmak birlikte iyi bir yolculuk yapabileceğiniz anlamına gelmiyor. Bu konuda biraz şanslıyım. Birlikte seyahat etmekten, anılar biriktirmekten keyif aldığım, bir aradayken tek başınaymışçasına özgür hissettiğim insanlar var.
◊ En sevdiğin seyahat arkadaşın Ece Sükan olmalı. Arkadaşla çıkılan seyahatlerde kendiliğinden oluşan o ekip olma hali hoşuna gidiyor mu?
- Ece’yle seyahatlerimize bayılıyorum. Zaten mükemmel yolculuklar yaptığım Ece ve Deniz var. İkisi dışında kimseyle kıtalararası yolculuk yapmam. Çünkü seyahat ederken uyum önemli.
Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

O personel odasındaki
geceyi unutamam

◊ İz bırakmış bir seyahat anın var mı?
- Katalonya seyahatimizin başlangıç noktası olarak seçtiğimiz Barselona’da çok güzel bir ev kiralamıştık arkadaşım Deniz’le. Arabayla önce yakın kasabaları gezdik. Hatta içlerinden bir tanesini öyle beğendik ki, akşam geri dönmeyip orada beğendiğimiz otelde kaldık.
Hafta sonu Valencia’ya devam edecektik ama hem Barselona’nın tadını yeterince çıkaramadığımız için hem de o an keyfimiz çok yerinde olduğundan vazgeçtik. Hafta sonunda da Barselona’da kalmaya karar verdik.
Tabii planlarımızı değiştirince kaldığımız evi de değiştirmek zorundaydık. Çünkü bizden sonraki tarihler rezerve edilmişti. Sabah evi boşaltmadan seyahat acentemizi arayıp otel rezervasyonu yapmalarını rica ettik. Bu sırada Barselona’nın birbirinden güzel sokaklarını gezmeye başladık. Ama hem zamanı hem de akşam hâlâ gidecek bir otelimiz olmadığını unuttuk!
Seyahat acentesi ilgilendiğimiz tüm otellerin dolu olduğunu söylediğinde biraz üzüldük ama keyfimiz yerinde olduğu için fazla takılmadık. Nasıl olsa koskoca şehirde kalacak bir yer buluruz diye düşündük. En kötü ne olabilirdi ki! Anın tadını çıkarmak ve şuursuzluk had safhada yani...
Akşam olup artık yorulduğumuzda otel bulmaya karar verdik. Biz karar vermiştik ama şehir bizimle aynı fikirde değildi! Kalmayı tercih edeceklerimiz bir yana “Burada kesinlikle kalamam” dediğimiz yerler bile doluydu! Tek bir oda yoktu koskoca şehirde.
Saat ilerliyordu ve biz bir arabayla sokakta kalmıştık. Çaresiz geceyi arabada geçireceğiz, hadi bakalım nasıl olacak derken yolda birisi yanıma gelip benimle fotoğraf çektirmek istediğini söyledi.
Hiç yeri ve zamanı değildi ama olur dedim. Sohbet sırasında Fas asıllı olduğunu ve Barselona’da bir otel çalışanı olduğunu söyledi. Hayat işte... Tam o anki konunun insanıydı.
Durumu anlatıp tek bir oda bile bulamayacak kadar şehrin kalabalık olmasına şaşırdığımızı söyleyince o da bize şaşırdı. Hafta sonu bu sezonda Barselona’da son dakika oda bulamamış olmamızın normal olduğunu dile getirdi.
Bütün iyi niyetiyle de çalıştığı otelde personele ayrılmış bir odayı ayarlayabileceğini söyledi. Kabul ettik. Otel çalışanlarının şaşkın suratlarını ve o personel odasında geçirdiğim geceyi hiç unutmam! O temiz kalpli ve yardımsever insanla iyi ki fotoğraf çektirmiştim. Kimin kime ne zaman, nasıl yardım edeceği hiç belli olmuyor.

Cansu Dere’yle yolda olmak üzerine...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Moda haftası dijitalde nasıl gidiyor?

Bu hafta İstanbul Moda Haftası’na katılan moda tasarımcılarından her gün WhatsApp mesajı geldi. Önceden çekilmiş defile videolarının saat kaçta yayınlanacağını belirten mesajlar...

Doğrusu tüm defileleri belirtilen saatte yakalamak, ona göre program yapmak imkansızdı. O yüzden en iyisi Moda Haftası’nın YouTube kanalına girmekti (kanalın adı, MBFWistanbul).
Çünkü gün bitiminde bütün defileleri orada peş peşe izleme şansı vardı.
Şu da ortaya çıktı tabii:
YouTube videolarının izlenme sayıları hayli azdı. Çoğu 100’lü rakamlarda kaldı.
Tanıtım iyi yapılamadığı için mi yoksa ilgilisi sadece bu kadar olduğu için mi bilemiyorum. Ama bir yandan bazı moda tasarımcıları dijitale taşınan moda haftasından da memnundu. Alıcının kendilerine direkt ulaştıklarını söyleyen vardı.
Moda Haftası ekibinin söylediğine göre dijital moda haftasını yakından takip eden şehirler arasında İzmir, Ankara ve Bursa yer alıyor. Rusya, Almanya, ABD ve İtalya da takip eden ülkeler arasındaymış.

Carrie ve Emily

Darren Star efsane “Sex and the City” dizisini yaptığında yıl 1998’di.

Yazının Devamını Oku

Aralık ayında İstanbul’a hazır olun

Contemporary İstanbul Vakfı Başkanı Ali Güreli’yle cumartesi günü Nişantaşı Sofa Otel’in altındaki Leon’da buluştuk.

Kasım sayında yapılacak Step ve aralık ayındaki Contemporary İstanbul üzerine sohbet ederken sürpriz bir projenin varlığını öğrendim konuşmamız sırasında: “December in İstanbul”, yani “Aralıkta İstanbul”.
Güreli ve ekibi şu fikirden yola çıkmış:
İstanbul’un turizmini dört koldan yapılacak etkinliklerle hareketlendirmek, şehrin enerjisini yükseltmek...
Bu amaçla, 14 Aralık’ta ön izlemeyle başlayacak sanat fuarı Contemporary İstanbul öncesi hem gastronomik etkinlikler hem de şehrin büyük alanlarında yapılması hedeflenen bir ışık festivali de işin içine katılarak “Aralıkta İstanbul” projesi oluşturulmuş.


IŞIK FESTİVALİ İÇİN

Yazının Devamını Oku

Hangi mekanlar daha çok iş yaptı

Geçtiğimiz günlerde bir mekan sahibiyle konuşuyordum.

Dedi ki, “Ağustos ve eylül aylarında geçen yıl yapmadığımız kadar çok iş yaptık.
Hatta geçen yılı geçtik diyebilirim.”
Şaşırdım tabii.
Elbette genelleme yapmak doğru değil.
Bazı mekanlar da tam aksine, iyi iş yapamadığı için zor durumda.
Hatta kapananlar da oldu.
Ama anladığım kadarıyla sadık müdavimi olan, özellikle de orta ve üst gelir grubuna hitap eden mekanlar pandemi döneminde daha çok iş yaptı.

Sosyal mesafe seperatörleri

Yazının Devamını Oku

Şevvallerin öyle konuşmasının nedeni

Ajans çalışanlarının ya da herhangi bir şirkette, yani o popüler deyişle kurumsaldakilerin kendilerine özgü bir dili vardır.

Onlar toplantı ‘set’ eder, dosyayı ‘attach’ ettin mi der, ‘follow up’ ettin mi diye konuşur, ‘report’ edelim dillerinden düşmez, inanılmaz ‘urgent’ diye telaşlanırlar, ‘case’ üzerinde çalışalım derler ve bir de ‘heads up’ verirler.
Türkçe İngilizce karışık bir dilleri vardır yani.
Bazısı bunu çok abartır, bazısı gerçekten o kelimenin Türkçesini dahi unutmuştur.
Bir başkasına tuhaf ya da özenti görünen o karmaşık dil, aslında o dünyada yer etmenin gizli bir koşulu gibidir. O şekilde konuşmazsan kulübe giremezmişsin gibi...
Böyle konuşmazsan kendini global hissedemezmişsin gibi...
Şevval Şahin’in Pelin Kaya’yla yaptığı röportajda peş peşe İngilizce kelime kullanması konuşuluyor günlerdir.
Şevvallerin dünyası da aslında kurumsalların dünyası gibi.

Yazının Devamını Oku

Unuta unuta atıyorum buluta

Doğruya doğru, uzun süredir baştan sona dinlediğim bir Türkçe pop albümü olmamıştı.

Keza albüm de azdı. Ortalık single kaynıyordu.
Hande Yener’in Carpe Diem albümünü ise baştan sona dinledim, yetmedi bazı şarkıları gün içinde tekrar tekrar dinlemek geldi içimden.
Bunun birkaç nedeni var:
Albümün kendi içinde bir bütünlüğe sahip olması.
O bütünlükteki en büyük paya sahip kişi ise albümdeki bazı şarkılarda besteci olarak imzası bulunan, aynı zamanda 8 şarkının aranjesini üstlenen Misha.
Onun bakış açısı sayesinde albüm başka bir seviyeye taşınmış kendiliğinden.
Bu da kıymetli: Son tahlilde şarkılara nasıl bir elbise dikileceğine karar verenler aslında aranjörler. Belli ki terziliği konusunda özgür bırakılmış Misha.

Yazının Devamını Oku

Yokluğumda...

Seda Sayan, estetikçi Cem, çok “Dark” İbo Show, teknesinde yan yatan Sıla, hollandez sos Şeyma Subaşı, swinger baskını, Nusret ve Nusret, ayrıca Hande Yener “Aşk Sandım”. Bu yazıda ilginç bir şekilde hepsi var!

O eski Mustafa Sandal şarkısı gibi, beş günlük mini yokluğumda çok kitap okuyup şöyle mırıldandınız yüzde binbeşyüz eminim:

“Aradım, neredesin nerede? Ara sıra resmine dokunup ağladım, neredesin nerede?”

Kendimin yokluğunda ben hiç kitap okumadım.

Ve fakat Instagram’da geçirdiğim süre bin saati geçmiştir.

YouTube’un derin kuyularını saymıyorum bile.

Bu yüzden aklımda kalan şeyler darmadağınık.

Birinci sırayı Seda Sayan’ın Fransız askısı görüntülerine veriyorum ama.

Hatırlatmak vazifemdir: 

Yazının Devamını Oku

Yarım tablo meselesinde kim haklı?

Son üç gündür güncel sanat piyasası Alican Leblebici’nin yarım tablosunu konuşuyor.

Kaçıranlar için çıkan kısmın özeti şu:
Leblebici’nin MMXI adlı eserini satın almak isteyen koleksiyoner pandemiyi öne sürerek 17 bin liralık fiyat üzerinden yüzde 50 indirim istiyor.
Leblebici kabul ediyor ama kendi ifadesiyle koleksiyonerin sözleri bir hançer gibi yaralıyor onu.
Bundan sonrası ilginç: Leblebici eserinin yarısını kesip gönderiyor koleksiyonere.
Elbette yarım tabloyu gören koleksiyoner şok!
Hemen Leblebici’yi arıyor, “Neden yarım?” diye.
Sanatçı da şu yanıtı veriyor:

Yazının Devamını Oku

1 milyon pound’luk OMM’nin ödülü

Eskişehir’deki Odunpazarı Modern Müze (OMM) tam da birinci yılını doldurduğu bugünlerde sessiz sedasız bir ödül kazandı. Ödül İngiltere’den.

Kültürel miras alanında dünya çapındaki girişimleri onurlandırmak amacıyla düzenlenen “Museums + Heritage Awards”tan.
OMM bu ödül töreninde 1 milyon pound’un üzerinde yatırım yapılan Uluslararası Proje Ödülü’nü kazandı.


Bu önemli bir şey; çünkü dünyanın farklı şehirlerinden kısa listeye kalan dört müzeyi geride bıraktı OMM.
MoMA, Oxford Müzesi, Royal Collection Trust gibi önemli kurumların da ödül töreninin diğer kategorilerinde aday gösterildiğini ekleyelim.
Bu arada ünlü Japon mimar Kengo Kuma’nın imzasını taşıyan OMM’yi açıldığı bir yıl içerisinde 166 bin 321 kişi ziyaret etmiş.

“Bazlama surat” naif kaldı

Yazının Devamını Oku

Yine yeşillendi Türkçe rap dalları

Duruldu galiba derken Türkçe rap yeniden taştı akarsu yatağından.

Misal - 1:

Acun Ilıcalı olaya el atmış, yarışma düzenliyor.

Türkiye rap’çisini arıyor yarışması için başvurular başlamış.

“Tamamen özgürsünüz” sloganıyla!

İyi de rap’çiler sıkça argo ve küfür de kullanıyor şarkılarında.

Ekranda o sözler sürekli ‘bip’lenecek mi yani?

Dahası, rap’çilerin hızına bip makinesi nasıl yetişecek?

O kadar hızlı söylüyorlar ki...

Yazının Devamını Oku

Kuruçeşme yükselişte, çünkü...

İstanbul’da her sezon bir semtte sosyal yaşam hareketlenir, yükselişe geçer.

İçinden geçtiğimiz şu zor pandemi günlerinin hareketi bereketi ise Kuruçeşme’den geldi.
Hali hazırda burada Alaf ve Inari gibi iki sevilen popüler mekan vardı, şimdi onların hattına iki yeni bar eklendi: Scatola ve Goose.
Scatola’yla aslında bu yaz ilk önce Alaçatı’da tanışmıştık, şimdi de Kuruçeşme’de açtılar İstanbul şubelerini.
Mekan görkemli dev avizesiyle hemen fark ediliyor, “Ben buradayım” diyor zaten.
Goose ise çok iyi düşünülüp tasarlanmış bir kokteyl bar.
Tavandaki göz alıcı sanat eserinden arka taraftaki Marakeş esintili nefis avlusuna kadar her detay iyi bir zevkin ürünü. Goose’un tapas ayarındaki doyurucu atıştırmalıkları ise genç şef Ece Yanardağ’ın elinden çıkma.
Özellikle fermente edilmiş erik soslu mantar daha önce hiçbir İstanbul mekanında rastlamadığım bir tabak. Leziz, yenilikçi, beklenmedik...

Yazının Devamını Oku

Yaşça büyük ya da küçük değil: Yaşça âşık

Ceylan Atınç’la Berk Tanrıverdi’nin düğünü çok konuşulmuştu.

Ama düğünün kendine özgü şıklığı ve mütevazı oluşundan daha çok, tabii ki damadın ailesinin düğüne katılmamasından dolayı...
Önceki gün Kelebek’te Mehmet Üstündağ da yazdı: Tanrıverdi ailesi oğullarının kendisinden yaşça büyük ve bir çocuk sahibi olan bir kadınla evlenmesini doğru bulmamış, hatta daha da ileri giderek Berk’e yapılan tüm maddi desteği kesmiş.
Aile kusura bakmasın ama iki tarafı da fena halde küçümseyen, çağdışı bir tutum bu:
- Erkek tarafına kısaca “Madem öyle, seni parasızlıkla hizaya getiririz” deniliyor. Aşırı Yeşilçam usulü. 2020’nin gençlerinin umurunda mı böyle şeyler?
- Kadın tarafına da, “Benim oğlum çok daha genç, çocuksuz, daha önce evlenmemiş birine layık” mesajı veriliyor. Bu da çok çirkin.
Oysa Ceylan’la Berk arasındaki aşkın cayır cayır yanışını sadece Instagram fotoğraflarından takip etmiş bendeniz bile görüyor:
O yangın ne yapsanız sönecek gibi değil.

Yazının Devamını Oku

Milli eleştiri sporu: Kilo alıp verenler

Süreyya Yalçın Baran, Miami ellerinden yeni fotoğraflar yüklemiş Instagram profiline.

Dünden beri o konuşuluyor.
“Amma zayıflamış”lar, “Çok yazık, önceki hali daha iyiydi”ler, “Ay, bir hastalığı mı var acaba?” diyenler... Oysa Süreyya Yalçın önceki haline de bin tane yorum alıyordu eminim:
“Çok mu kilo aldın”lar, “Azıcık zayıflasan iyi olur” telkinleri, arkadaş arasında yapılan “Kuzum çok şiştin sen de!” yorumları, “Şu göbeğini biraz erit” diyen sert eleştiriler...
Malum, bizde bu işin ortası yok.
Çok kilo veren de çok kilo alan da her daim eleştiri oklarıyla bam bam bam!
Çünkü birbirimizi görünce konuşacak konumuz yok.
Ya da var ama işimize gelmiyor. O yüzden ilk gündem cümlesi hep kilo magazini oluyor. Hiç medyayı suçlamayın yani, “X ünlü çok kilo aldı” haberleri filan dolayısıyla...

Defne Kaman mı Atiye mi?

Yazının Devamını Oku

Cem Mirap ‘Lucca 2.0’ı anlatıyor

Herhalde İstanbul’da pek az popüler mekan şu duyguyu yaşatmıştır:

Bir dizinin yeni sezonunu bekler gibi...
Çok sevdiğiniz şarkıcının yeni albümü için gün sayar gibi...
Lucca’nın açılmasını beklemek!
Doğruya doğru, son altı aydır kapalı olan Lucca; en sıkı müdaviminden tut da ayda yılda bir uğrayanına kadar tüm sosyal hayat tutkunlarına tam da bu hisleri yaşattı.
İlk üç ay karantina nedeniyle kapalı olması normaldi.
Sonrasında “Yenileniyoruz” dediler, ama bir türlü o yenilenme bitmedi, bitemedi.
Açılış tarihi sürekli sarktı.

Yazının Devamını Oku

7 yılda bir değişen ruh hali

Yıl 1998. Deniz Akkaya henüz taze bir ünlü.

Röportaj yapmak üzere buluşuyoruz.
O zamanki Deniz’den aklımda kalan ilk şey:
Liv Tyler’a çok benzediği, ayrıca gayet zeki bir manken olduğu...
Deniz o dönemin ruh halini yıllar sonra gazete için yaptığımız bir sohbette şöyle anlatmıştı:
“Sabahtan akşama değişebilen bir ruh halim vardı.
Çünkü her şeyin başındaydım. Kendi paramı kazanmaya yeni başlamıştım.
Bir de buna herkes tarafından tanınma süreci ekleniyordu.

Yazının Devamını Oku

Korona magazini

Şevval Şahin’in adı en çok neyle duyuldu? Maalesef koronayla.

Sonuçta virüs öncesi bu kadar tanınmıyordu.
Ama bir parti verdi. Önce sevgilisi sonra davet ettiği bazı insanların pozitif olduğu ortaya çıktı. Sonra yetmedi, bir parti daha verdi.
O da yetmedi, peş peşe “Abartmayın ya, bir şey olmaz” tadında “layt korona” açıklamaları yapmaya başladı Şahin.
Uzaktan bakınca durumu şuydu:
Koronayla gündeme gelmenin hoşuna gitmeye başlaması...
Başka bir örnek daha:
Sosyal medya fenomeni Reynmen korona testinin pozitif çıktığını sosyal medya hesabından duyurdu.

Yazının Devamını Oku

Tanınmak için en kestirme yollar

Survivor”ın yeni sezon için başvuruları başlamış.

Nereden biliyorum?
Son günlerde gittiğim mekanlarda öğrendim.
Tanıştığım biri şöyle diyordu: “Çok ümitliyim. Kesin beni alacaklar. İyi bir karakter olurum orada. Beş hafta kalsam bile bana yeter, hemen tanınırım.”
Tanınmak, işte bütün mesele.
Her dönemin ‘tanınma’ yolu başka.
Bu dönemin en kestirme tanınma yolları ise malum: “Survivor”a katılmak...
Dizilerden birinde görünmek...

Yazının Devamını Oku

Yeni kurallarla yeni eğlence nasıldı?

Cuma gecesi saat 21.55 gibi başladı Nişantaşı Must’taki canlı performans.

Solist Çağlar Hepterlikçi sahne almadan önce, “Dışarıda
oturanlar
acaba içeriye girecek mi?” diye merak ediyordum.
Merakım beş saniye içinde giderildi:
Çağlar performansına başlar başlamaz insanlar içeriye akın etti.
Sosyal mesafeli stantlarının etrafına yerleştiler ve saatler 23.00’ü gösterdiğinde ortam sanki eski gece hayatının 02.00 dolayları gibiydi.
Şarkılara eşlik edenler, coşup dans edenlerle...

Yazının Devamını Oku

Akyaka’da ‘yeni normal yazına’ veda gecesi

Her yaştan ‘genç’ insan akustik performans sergileyen Deniz Sipahi’nin etrafında toplanmış.

Solistle aramızdaki sosyal mesafe tam.
Olması gerektiği gibi.
Hep bir ağızdan söylenen şarkı ise yine yeniden 90’lardan:
Rafet el Roman’ın “Leyla”sı.
Deniz Sipahi bambaşka yorumluyor tabii şarkıyı.
Kalabalık hep bir ağızdan “Leyla” diye bağırıyor.
Meğer Deniz’in performans gecelerinde bu şarkı en az üç kez filan söyleniyormuş.

Yazının Devamını Oku