GeriKanat ATKAYA Vatandaş sahile el koymuş halk denize giremiyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Vatandaş sahile el koymuş halk denize giremiyor

Fazıl Say geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabı aracılığıyla Ege sahillerini gümbür gümbür kemiren ses kirliliğine karşı mini bir manifesto yayınladı.

Hürriyet’in Ege Bölge Temsilcisi Deniz Sipahi de köşesinde bu mesajdan hareketle bir yazı yayınladı ve “Müzik meselesinde devrim yapalım” çağrısına katıldı.

Bir grup insanın eğlencesi uğruna tatil yörelerini yüksek ses terörüne maruz bırakmak “Altın yumurtlayan tavuğu kesmek” manasına geliyor, buna bir çare bulmak gerekiyor elbette...

Say’ın çağrısına da, Deniz Sipahi’nin desteğine de sonuna kadar katılıyorum ancak keşke tek problemimiz bu olsa demek durumundayım.

Cilalı görgüsüzlük abidesi olarak yalnızca Ege’de değil, memleketin neredeyse tüm tatil yörelerinde yükseldikçe yükselen “beach club” meselesi var bir de.

“İroni yaptığımı vurgulayarak” belirteyim, “beach club” konseptinden “fevkaladenin fevkinde” memnun bir kişiyim.

Niye memnunum adımımı bile atmadığım bu konseptten? Çünkü kimin nerede olduğunu, nasıl eğlendiğini biliyorum ve bu da bana oralardan uzak durma şansı tanıyor.

Bir nevi alan memnun, almayan daha memnun vaziyeti işte... Orada bulunmayayım, binlerce lira hesap ödeyip eğlendiğini sanarak bulunana da engel olmayayım ama...

Herhalde bir ‘ama’sı da var işin...

O ‘ama’ da, rant uğruna peşkeş çekilen cennet koylardan halkın yararlanamaması noktasından beliriyor.

Önceki gün Birgün gazetesinde “Türkiye’nin beach club mafyaları” başlıklı, Anıl Aba imzalı bir yazı yayınlandı.

Anıl Aba, şahsi deneyimlerine dayanarak Çeşme (ağırlıklı olarak Alaçatı) bölgesinde oluşan manzarayı aktarıyor.

Daha önce de duyduğumuz görgüsüzlüğe dayalı, pahalı, ayrımcı, kaba eğlence ortamı izlenimleri var yazıda.

500 liralık pizzalar, 3 bin 500 liralık localar, kerameti kendinden menkul DJ performansları için ödenen saçma sapan paralar vesaire...

“Giden gider kardeşim, sana ne?” demek de bir hak ama ya halkın sahile kavuşma hakkı?

Anıl Aba, Kıyı Kanunu’nun 5’inci maddesini, yani “Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır. Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir...” yazan maddeyi hatırlatıyor.

Ege ve Akdeniz’in en güzel koyları, sahilleri, yani senin, benim, bizim hakkımız olan noktaları insafsızca çalışan bir rant makinesine dişli olarak hizmet sunuyor.

Rant sistemine gerekli ödemeyi yapanlar çitlerle, duvarlarla çeviriyor bu noktaları kafasına göre oradan denize girip giremeyeceğinize karar verme hakkını da satın almış oluyor.

Yasalar belli, Danıştay’ın zamanında halk lehine verdiği iptal kararları var ama dinleyen kim?

Öyle “Beğenmeyen gelmesin” denecek bir durum yok aslında.

O deniz, o ağacın altı, o kumsal benim, yani kamunun...

İşletme hakkını alan tesisini sahilden 50 metre uzağa kurabilir, isteyene hindistancevizi üstünde takla atan ıstakozlu hamburger satabilir; amenna!

Ama bu sahile giremezsin, buradan yürümeyi bile aklından geçiremezsin deme hakkı yok bildiğim kadarıyla.

Bu tarz yazılarda Yunanistan’daki, İspanya’daki, İtalya’daki uygulamaları hatırlatıp, “Orada istersen 3 Euro verip şemsiye kiralarsın, istemezsen zırnık koklatmadan dilediğin yere havlunu serip denize girersin” demek âdettendir. Ben de âdete uyayım sonra konuyu şöyle kapatayım:

Rant sisteminde alan memnun, izin veren memnun, “beach club” ortamında salına salına kazıklanan memnun olabilir ama...

O meşhur lafı terse çevirip söylemek gerekirse “Vatandaş sahile el koymuş, halk denize giremiyor amirim”...

X

Kimya, simya derken

Galatasaray'da genç kadronun fizikselden çok mental müdahaleye ihtiyacı var.

Hikmet Karaman Galatasaray’ın geçen haftalarda yediği 6 gole vurgu yapıyordu maç öncesi röportajında ve ekliyordu: “Goller bulmak gerekiyor...” Zaafları belli olan rakibini gözüne kestirdiğini bu sözlerle ilan eden Karaman’ın takımı, hocasını haklı çıkartacaklarına dair ilk işareti 17’nci saniyede çaktı. 5 dakika dolmadan iki kere sallanan Galatasaray kalesini bir şekilde koruduktan sonra maçla ilgili söyleyebilecek sözleri olduğunu fark etti biraz olsun.

FİKİR ALABİLECEK SÜRE VARDI

Ancak uyumsuzluğu ayan beyan ortada olan bu kadronun güçlükle bulduğu hassas denge devre tamamlanmadan hemen önce yerle yeksân oldu. 39’uncu dakikada Mensah’ın akılcı pasını Thiam gole çevirirken Galatasaray defansı sebil hane maşrapası gibi dizilmiş seyrediyordu. Emrah Başsan’ın harikulade şutuyla gelen ikinci golde de yanında yöresinde kimsecikler yoktu; neredeyse düşünüp, taşınıp, aile büyüklerinin de fikrini alabileceği kadar bir süre buldu...

Fatih Hoca felaket netice veren formülünü ikinci devre başında yaptığı değişikliklerle daha da karmaşık hale getirirken, Yedlin’in ceza sahasında taksi arar gibi elini kaldırması penaltıya, dolayısıyla hezimetin perçinlenmesine yol açtı: 3-0...

FUTBOL BÖYLE ÇALIŞIYOR

Bir takımın ‘kimyasal problemleri’ bu kadar sorgulanır hale gelince, formüllerde, teşhiste, tedavide bu kadar zincirleme kaza yaşanınca haliyle Fatih Terim eleştiriliyor, ‘kimyager’in hatalarına odaklanılıyor.

‘İnsafsız maç trafiği’ ortak problem ancak futbol makinesi 2021’de böyle çalışıyor. Kadro sızlanmalarının, sakatlık raporlarının bir bahane olarak ağırlığı yok; kaldı ki Kayserispor’da da benzer sıkıntılar yaşanıyor, diğer bütün takımlar da da...

Yazının Devamını Oku

Sonu malum: Bang bang!

2020’de, bir kısmını sokağa çıkma yasaklarıyla, kısıtlamalarla, karantinayla geçirdiğimiz bir yılda bile Türkiye kendi “silahlı şiddet rekoru”nu geliştirmeyi başardı!

Şiddet ve bireysel silahlanma karşıtı mücadele yürüten Umut Vakfı’nın basına yansıyan haberlerden hareketle hazırladığı rapora göre, 2020’de 3 bin 682 silahlı şiddet olayı yaşandı.

Pandemi koşulları bile 2019’daki olay sayısını 59 farkla geçmesine engel olamadı yani...



2040 can alındı bu saldırılarda ve olayların yüzde 85’inde ateşli silah kullanıldı...

Son 5-6 yılda, silahlı şiddette yüzde 60’ın üzerinde artış yaşandığını ortaya koyuyor istatistikler: Tepeden tırnağa

Yazının Devamını Oku

Özlenen kükreme

Uzun süredir bu kadar iyi bir Galatasaray görmemiştik.

Avrupa futbol cangılında aslan kükremesi duymayalı çok oldu; Galatasaray’ın son sezonlardaki karnesi ortada...

Bir zamanlar kral olduğu arenada dün akşam yeniden belirirken karşısında çetin ceviz tabir edilen türden bir takip olarak Lazio vardı. Maçın ilk bölümünde Lazio’nun tehditkâr bir tavırla oyuna hükmetme isteğini, Galatasaray’ın da dinamizmle karşılık vermeye çalışmasını izledik.

Deneyimli Lazio karşısına henüz uyum problemleriyle uğraşan genç kadrosuyla çıkan Galatasaray zaman zaman sendelese de maça tutundu, topa sahip olan rakibi kendi zorlandığı kadar zorlayan taraf oldu.

Dakikalar ilerledikçe biriken özgüven Galatasaraylı oyuncuları hem bireysel hem de kolektif olarak yukarı çekti. Morutan’ın direği neredeyse kıracak şutu gibi aksiyonlar tribündeki taraftarı da ateşledi.

BİTİRİCİLİK KONUSUNDA EKSİKTİ

Kerem, Halil, Cicaldau, Morutan gibi isimlerle gol üretebileceği alanlara yaklaşmakta problem yaşamadı fakat bitiricilik konusunda, son hamlede eksik kaldı hep.

Maçın ikinci yarısında Galatasaray ısındıkça açılan bir görüntü çizerken, daha kolay bulacağını düşündüğü gol için sabırsızlanan Lazio daha fazla risk almaya başladı.

İki takımın da bol bol top kaybı yaşadığı ritmi yüksek maçta bir hata golü ihtimali büyük görünüyordu ancak gol çok daha büyük bir hata sonucunda geldi.

Yazının Devamını Oku

Gidiyorum bütün like’lar yüreğimde

Popüler müziğin günümüzdeki mühim yıldızlarından Lana Del Rey, siyah beyaz bir video ile sosyal medya hesaplarını kapatacağını duyurdu önceki gün...

“İşimde gücümdeyim, biraz mahremiyet ve şeffaflık istiyorum hayatımda” yollu mesaj eşliğinde milyonlarca takipçisine veda eden Lana Del Rey “Albümlerimde, şiirlerimde buluşuruz; rüyalarda kavuşuruz” diyerek giden ilk “meşhur” değildi.

Sosyal medya uygulamaları kadar eski bir tarihi var “Çekip gidiyorum sanal âlemden, insanı yılan gibi sokan bu âlemden” tavrının.

Kimi negatif enerji yüklü mesaj bulutlarını, takipçi yorumlarını, zorbalığı bahane edip ayrıldı, kimi “Sosyal medya detoksu canlarım, gidiyorum ve uzun süre dönmeyi düşünmüyorum” diyerek “sıkıldım” kartını masaya sürdü, kalkıp gitti.

Çoğu da fazla uzağa gidemedi zaten...

Justin Bieber’dan Kanye West’e, Rihanna’dan Cedi Osman’a pek çok tanınmış isim belli bir süre sonra yeniden hesaplarını aktive ettiler.


Yazının Devamını Oku

‘Takımyıldız’ hayali güzel ama...

G.Saray, zaafları çok olan bir ekip taraftarlar sabretmek zorunda.

Sezonun ilk ‘büyük maçı’ iki takım açısından da hem gücünü test etmek hem de sezonun kalan kısmıyla ilgili yüksek sesli bir mesaj vererek avantaj için fırsattı.

Sakatlıklar ve milli takım yolculuğu yorgunlarının iki takımda da oluşturduğu hasarlar vardı, yeni transferler vesaire derken kadrolar tam oturmamıştı belki fakat büyük maç büyük maçtır...

Galatasaray rakibine baskı kurarak başlamayı ve rakibin ilk hamle ezberini belli ölçüde bozmayı hedefledi ve bunda bir şekilde başarılı oldu. Dakikalar ilerledikçe esnemeye başlayan bu baskıya karşı Trabzonspor tam hücum hafızasını toparlarken Galatasaray iki darbe indirdi.

UYANIK VE GARANTiCi

Emre Kılınç ilk golünde savunmanın bireysel hatasını uyanıklığı ve takipçiliğiyle değerlendirirken, ikinci golde de doğru pozisyonda Halil’in çıkardığı topla buluştuğunda doğru ve garanti vuruşu yaptı.

Takımın saha içinde sallandığını ve tribünlerin gerildiğini gören Abdullah Avcı iki değişiklikle takımını harmanladı, skorun devre bitmeden 1-2’ye gelişiyle de bu hamlesinden bir kazanç elde etmiş oldu.

Galatasaray da ikinci yarıya iki değişikle başladı fakat ‘dur bakalım ne olacak’ tarzı bir anlayıştan ötesini gösteremedi.

Oyunu ve rakibi soğutmak konusunda beklendiği üzere çok başarılı olamadı ve Babel ile kaçırdığı pozisyonu takiben beraberlik golünü kalesinde gördü sarı kırmızılılar.

Yazının Devamını Oku

Hortlak görmüşe döndük, sağ ol Milli Takım

Kafa vuruşu ile açılmış perde, sonra bir sol kroşe, bir sol daha... Sonra iki sağ vuruş ve finalde yine bir kafa... Arada rakibin darbelerinden etkilendiği için iki vuruş da karambolden gelmiş...

Toplam 8 vuruşluk bu performans bir savunma sanatları üstadına veya bir aksiyon filmi yıldızına değil, İngiltere Milli Takımı’na ait.

Yıl 1984, Kasım’ın 14’ü...

Dünya Kupası bileti için Türkiye ile İngiltere İnönü Stadı’nda karşılaşıyor.

Bizde Teknik Direktör Candan Turhan sahaya Rıdvan Dilmen, İlyas Tüfekçi, Erdal Keser, Müjdat Yetkiner, Cem Pamiroğlu, Raşit Çetiner gibi bir kadro sürüyor. Kalede hayatının kalan kısmını bu maçın gölgesinde yaşamak durumunda kalan Yaşar Duran var...

Sonuç meşhur 8-0’ların birincisi; arada bir de 1985’teki 5-0 vardır...

İkinci 8-0’lık İngiltere mağlubiyeti 1987’de gelmişti. İlk şoku bizzat sahada yaşamış olanlardan yalnızca Erdal Keser vardı sahada fakat “yeni 11” de 8-0’ı bu kez Wembley’de soğuk duş şeklinde yaşamıştı.

TAM ARAMIZ DÜZELMİŞKEN

Yazının Devamını Oku

Spor kalmadı futbol verelim

Anlı şanlı haber kanalımızın spor bülteni kimi kesinleşmiş, kimi bildirim veya duyum aşamasında transfer haberleriyle başladı geçtiğimiz cuma günü...

Galatasaray kimi satmış, Fenerbahçe kimi almış, Beşiktaş kimi “kiralama yoluna gitmiş” tarzı haberlerin ardından nihayet dördüncü sırada A Milli Kadın Voleybol Takımı’nın o gün Sırbistan’la oynayacağı maça yer verildi.

Herkesin sabırsızlıkla beklediği maçı dördüncü sıraya atmak ancak ezbere yayıncılıkla, toplumun ilgisini ölçememekle filan ölçülebilir bir yaklaşım.

Aynı gün üst üste ikinci kez Olimpiyat Şampiyonu olan Goalball Kadın Milli Takımı’n bu başarısını çoğu kimse öğrenemedi bile...

Goalball’da bir dünya yıldızına, hatta bu sporun 1 numaralı oyuncusuna sahip olmamız bile pek ilginç gelmemiş olacak ki; neredeyse fısıltı yoluyla yayılabildi bu harika haber.

Sevda Altunoluk, “goalball” dünyası için futbolda Messi kim ise veya basketbolda LeBron James kim ise işte o kişi oluyor.


Yazının Devamını Oku

Gündeste rehberliğinde yaşamak

1980’LERİN ortalarını geçtiğimiz bir zamanda, çok problemli ve mütemadiyen buhranlı memleketin çok problemli ve mütemadiyen buhranlı bir ergeniyken tanımıştım Ferhan Şensoy’u...

‘Varsayalım İsmail’ sayesinde çat pat konuşur hale geldiğimiz “Ferhanca”yı, bulduğum bütün kitaplarını okuyarak, oyunlarını kaçırmayarak ilerletmeyi çalıştığım dönemdi...

Sahnede ilk kez İçimden Tramvay Geçen Şarkı’da izlemiştim “Ferhan Abi”yi; muhteşem Hümeyra ile birlikte...

Oyun çıkışı Küçük Sahne’nin daracık merdivenlerden Atlas Pasajı’na, oradan İstiklal Caddesi’ne karışırken “hippi çantam”ın içinde o gün aldığım “Gündeste” kitabı da bulunuyordu ustanın...

Gündeste’yle, o manzum günlükle hiç kopmayan bağım o gün itibarıyla başlamış oldu...

Kopmayan bağ demişken... 10 küsur sene önce, eşe, dosta, sevdiğim kişilere hediye etmekten çok hoşlandığım Gündeste bulunması çok zor kitaplar arasına girdi.

İlk baskısı 1986’da yapılan, sonra yanılmıyorsam 1990’da ikinci kez yayınlanan kitabın yeni baskılarını yapmıyordu kendince bir nedenden Ferhan Abi.

GAZETEDEN ÇIK MEKTUP

Yazının Devamını Oku

Çok pozisyon çok stres

Bu kadar çok gol fırsatı harcanmasını akılla, şansla, bahtla açıklayamayız.

Rakip öncelikle kendisini iyi tanıyan, iki maçtaki manzaraya bakınca rakibini de tanıma zahmeti gösteren o meşhur “düşük bütçeli Kuzey Avrupa belalısı” kontenjanından. Derli toplu oynayan Randers karşısında ilk maçta savunma zaafının faturasını yenilgiyle ödeyen Galatasaray, rövanşa oyunu rakip sahada oynayacağını net şekilde belli ederek başladı.

Evinde taraftarının desteğini de arkasına alarak baskıyı artıran sarı kırmızılar kuşatma sırasında gelişen karşı atağa yenik düştü yine...

TOZ ŞEKER GiBi DAĞILDI

Hışımla rakibin üstüne yürürken ilk maçta olduğu gibi gardını kolayca düşürdü, savunması her unsuruyla toz şeker gibi dağıldı ve golü kalesinde gördü.

Galatasaray takımı golün ardından yeniden toparlanmak, moral toplayan rakibi yeniden baskı altına almak konusunda yoğun çaba gösterdiyse de net pozisyonlarda bile başarı sağlayamadı.

Maçın ikinci yarısına vites artırarak, yıldırıcı boyutta bir baskıyla giren Galatasaray karşılığını da çabucak aldı.

Patrick Van Aanholt’un şık ve düzgün vuruşu takımı kamçıladı, atak sıklıkları Diagne’nin bir dakika içinde iki çok net pozisyonu heba edeceği düzeye kadar ulaştı.

G.SARAY’IN iKiNCi GOLÜNÜ BARIŞ ALPER’E YAZMALI

Yazının Devamını Oku

Centilmen rock ikonuna veda

Müzik dünyası, Rolling Stones’un davulcusu Charlie Watts’ı kaybetmenin üzüntüsünü ve şaşkınlığını yaşıyor.

80 yaşında, yaklaşık 15-16 yıl önce ağır bir hastalığı savuşturmuş rock’n roll yıldızının ölüm haberinin “şaşkınlık yaratması” beklenmeyebilir elbette fakat bu isim Charlie Watts olunca iş biraz değişiyor.

Mick Jagger ve Keith Richards’ın ardından “Stones”un en eski elemanı olan Watts, 1962’de “Bir yıl içinde patlar nasıl olsa bu grup” diyerek katıldığı macerada neredeyse 60 yılı devirdi ve bir konser bile kaçırmadı.

Çok iyi bir davulcuydu. İstanbul’daki Ali Sami Yen konserlerinde ve 2013 yazında Londra’da canlı olarak izlediğimde o sakin, mimiksiz, neredeyse cansız gibi duran adamın müthiş performanslarına bizzat şahitlik etmişliğim de vardı.

Çocukluk yıllarından itibaren koyu bir caz tutkunu olan, Rolling Stones’a biraz tepeden bakarak ve ayak sürüyerek giren Watts hakiki manada orijinal bir karakterdi.

Mick Jagger ve Keith Richards’ın “hızlı”, skandallarla dolu, çılgın bir parti şeklinde gelişen hayatlarıyla hiç ilgisi olmadı.

1964’te daha grup üne kavuşmadan tanıştığı aşkı Shirley Ann Shepherd ile evlendi ve grup arkadaşlarının aksine, hatta rock’n roll dünyasının neredeyse tamamının aksine ölene kadar eşi ve kız ve tek torunuyla mutlu bir hayat sürdü.

Ailesinden uzak kalmayı sevmediği için turnelerden nefret eden, kendi kurduğu caz gruplarıyla yaptığı çalışmalarda huzur bulan

Yazının Devamını Oku

Kriz ortamında başarı sayılır

İlk yarıda oyununu rakibe dikte ettiren Galatasaray, ikinci devrede kaderciydi...

Sezona kendi kendine kriz yaratarak başlayan Galatasaray, Avrupa macerasında kritik öneme sahip Randers maçına travmalarını da sırtına yükleyerek gitti. Sahaya genç, 6 yerli oyuncu barındıran bir kadroyla çıkan Galatasaray, kâğıt üzerinde oyunun ofansif tarafına abanacağını işaret eden bir 11 seçmişti.

Karşılaşmanın ilk yarısında hücumda zaman zaman başarılı formüller üreten sarı kırmızılılar işin savunma kısmına gelince çuvallayacağına dair çok güçlü sinyaller verdi.

Yaşadığı travmadan motivasyon üretmeyi bilen Kerem Aktürkoğlu takımını öne geçiren golü atarken, sezona çok kötü başlangıç yapmaktan kaynaklı travmasıyla uğraşan Muslera da özüne dönerek kalesini savunabildiği kadar savundu.

KOLAY DAĞILAN SAVUNMA

Muslera’nın gücü, kritik bölgelerde top kaybettiğinde B Planı olmayan, sürekli zor durumda kalan, savruk ve kolay dağılan savunmayı sırtlamaya 54 dakika yetebildi.

İlk yarıda oyununu rakibe dikte ettirdiğine şahitlik ettiğimiz Galatasaray, ikinci yarıda ‘daha kaderci’ bir hale büründü, hücum organizasyonlarını tesadüflere bıraktı, özetle etkili olamadı. Maçın son bölümünde deneyimli isimleri sahaya süren Galatasaray rakip sahada daha fazla varlık gösterse de bu ‘kamp sürecinin’ çok verimli olduğunu söylemek mümkün değil!

ÖNCE SAVUNMADAN BAŞLANMALI

Yeni şekillenen, gençlik aşısını tutturmaya çalışan bir takımın bu aşamada tıkır tıkır oynamasını beklemek elbette hayalcilik olur; zamana ihtiyaç var. Yine de işe ‘çalışır’ bir savunma sistemi, ortak savunma mantığı ve refleksi geliştirmekten başlamak gerektiğini söylemek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Satılık can olur mu?

Karaca, kızıl geyik, ceylan, yabandomuzu, yabankeçisi...

Bu güzelim canlıları öldürmek, eğer bir ödeme yaparsanız serbest... Hatta belirlenen ücreti ödeyenin yanına adam verip öldüreceği masumu bulmasına ve katletmesine yönelik servisimiz de mevcut.

“Biz” diyorum, kim bu biz? Biz, yani Türkiye’miz!

2019-2020 sezonunda 6 bin 944 karacanın, geyiğin, ceylanın, domuzun, keçinin canlarını 11 milyon 312 bin TL karşılığında satmışız.

Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün verilerine dayanarak bir haber hazırlamış Birgün’den İsmail Arı...

“Av Turizmi” diyerek “göz yumulur” türden bir hava verilen kanlı faaliyeti hızlandırarak sürdürüyoruz; maşallah bize...

2016-2017 sezonunda 1.317 canlının katli için onay verilirken, bu sayı 2018-2019’a geldiğimizde 4 bin 255’e, geçen sezon da 7 bine ulaşmış işte...

Eh yani, geliri de canını sattığımız güzelim hayvan sayısına bağlı olarak artıyor tabii... 4 kat fazla cana kıyılınca 4 kat fazla para geliyor...

Yazının Devamını Oku

Bu yaşanan kriz değil itibar meselesi

Galatasaray bir oyun planından önce iç huzurunu bulmak zorunda.

Taylan Antalyalı’nın Giresun defansının gardını düşüren ve “Feghouli’ye niyet, Diagne’ye kısmet” şeklinde golle noktalanan mükemmel asisti 31’inci dakikada geldi.

O dakikaya kadar tesadüfen bir araya gelmiş bir ekip görüntüsünden öteye gidemeyen, rakibin elini kolunu sallayarak organize olduğu atakları savuşturmak için çabalayan, özetle Avrupa maçlarında gördüğümüz vasat oyununu iyi niyet yardımıyla tutturabilen bir Galatasaray izlemiştik.

İŞTAH AÇILDI, RAKİP ÇÖZÜLDÜ

Transfer tahtasında “Gitti gidiyor” gözüyle bakılan Feghouli ve Diagne üzerinden gole dönüşen bu pozisyon Galatasaray’ın iştahını açarken, rakibin de çabuk çözülmesini tetikledi.

Sarı kırmızı ekip özgüven kotarırken, Karadeniz ekibi hücum hafızasını toparlamakta başarısız oldu.

İkinci gol için ilk bileti Diagne’nin penaltı vuruşunda yakan, daha sonra yine Cicaldau marifetiyle penaltıdan amacına ulaşan Galatasaray ilk yarıyı huzur içinde noktaladı. Huzur demişken...

Ligin ilk maçında, deplasmanda, oturmamış kadronla ve titreyen futbolunla iki farkı bulmuşsun...

Öpüp başına koyacağına kendi içinde kavgaya tutuşmanın, takım arkadaşına kafa atıp yumruk savurmak için 30 metre koşmanın bir anlamı olabilir mi?

Yazının Devamını Oku

No aşı no sosyal hayat

Hiç aşı karşıtı bir yakınınızla, bir dostunuzla konuşmayı, fikrini dinlemeyi ve aşı yaptırmaya ikna etmeyi denediniz mi?

Aşı karşıtı olmasına ihtimal vermeyeceğim dostum laf arasında “Ben olmadım, olmayacağım” deyince, konuşmanın gerçek akışına sadık kalırsak “Niye? Kek misin?” demiş, sonra karşıtlığının nedenini anlamak istemiştim.

Özetle “İnanmıyorumcular”dandı... Neye inanmıyordu peki? Hiçbir şeye! Gençken de nihilist/anarşist bir dönemine şahitlik ve eşlik etmiştim ama konumuz aşı değildi!



Hastalığa, dolayısıyla aşıya da inanmıyordu... İçinde ne olduğunu bilmediği bir “zımbırtının” vücuduna girişine izin vermeyeceğini söylüyordu.

İşi

Yazının Devamını Oku

Müzikte tohumların patladığı yıllar

60 yıl önce yayınlanan bir müzik dergisinin uydusu olarak yaşıyorum birkaç gündür. Daha önce tek tük bazı sayılarıyla yolum kesişmişti ‘Popüler Melodi’ dergisinin fakat büyük buluşma geçen hafta sahaf bir dostum aracılığıyla gerçekleşti.

İlk sayısı 7 Mart 1961’de yayınlanan Popüler Melodi ilk müzik dergisi değildir; öncülü olan Ankara kaynaklı Melodi var, ondan önce de Caz ve Caz Ekspres...

Fakat Popüler Melodi, ışığını yansıttığı yıldızların yolun henüz başında olduğu bir döneme şahitlik ettiği için çok mühim bir dergidir. En azından benim gibiler için...

Yıl 1961... Memlekette 1950’lerin ikinci yarısında Deniz Harp Okulu’nda kurulan orkestrayla birlikte atılan rock and roll ateşi tüm dünyayla birlikte buraları da sarmış...

Dönemin havalı orkestralarının yanı sıra ileride adları Türkiye’de popüler müziğin kurucu isimleri olarak anılacak gençler de gelmekte...

Ve biz o gençleri Popüler Melodi sayfalarında birer birer belirirken, röportaj alanları her sayıda biraz daha büyürken görüyoruz.

Erol Büyükburç “Little Lucy”yi henüz yayınlamış. 1952’de İsmet Sıral Orkestrası ile adını duyurmaya başlayan Büyükburç dönemin en havalı yıldızı... Gecede 3 kulüpte birden çıkarak rekor kırıyor...

İlk konserini 1957’de vermiş olan

Yazının Devamını Oku

Kozmik kutlama

Pazar akşamı Harbiye’deki Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde Gaye Su Akyol’un kozmik konseri başlamadan önce şans dilemek için kulis tarafına uğruyorum...

Ali Güçlü Şimşek, Görkem Karabudak, Gökhan Şahinkaya, Dilan Balkay, Ahmet Ayzit... “Zorro maskelerini” takmış, cüppelerini giymiş vaziyette bekleyen ekipte yüksek konsantrasyon, tatlısından bir heyecan var.

Biletleri tamamen tükenen konseri izleyeceğim yere geçerken Gaye’nin sahne kostümü geçiyor yanımdan; beyaz, taşlı, tül pelerinli, yüksek belli mini eteğiyle Zeki Müren’e selam çakıyor GSA...

Dakikalar içinde de ekranlarda dönüp duran saykodelik imajlar ve eski ev eşyalarıyla ısıtılan rengârenk sahneye çıkıp “İstikrarlı Hayal Hakikattir” ile başlıyor ilk Açıkhava konserine...



“İstikrarlı Hayal Hakikattir”

Yazının Devamını Oku

Önyargılara smaç klişelere aparkat

A Milli Kadın Voleybol Takımı Kaptanı Eda Erdem Dündar, kaybedilen Güney Kore maçı sonrasında “Duygularımı tarif edecek hiçbir şey bulamıyorum. Çok üzgünüm. Kaçırdığımız şey çok büyük...” dedi.

Bize büyük gurur yaşatan takımımızın kaptanına önce teşekkürlerimi sunmak, sonra da “Yakaladığımız şey çok daha büyük...” diye itiraz etmek isterim...

Öncelikle karşısında çaresizlikten aklımızı yitirmek noktasına geldiğimiz yangınların arasında diğer sporcularımızla birlikte yüzümüzü güldürdünüz.

Bir takım halinde, samimiyetle, aşkla, hırsla, inançla, kazanırken de kaybederken de birlik olarak, alınterini ve emeğini yaptığın işe dürüstçe akıtarak yürümenin, isyan etmenin harikulade örneklerini sundunuz.

Hepimize, ama aslında ne güzel ki, ne iyi ki milyonlarca çocuğa, genç kıza örnek oldunuz.

Önyargıları, kalın kafaları, yalan yanlış algıları, sabit fikirleri yerle yeksan ettiniz.


Yazının Devamını Oku

Teselli ver ‘Dikmen Alıçı’

“Dikmen'in ardındaki Çal Sağı’nın doruğunda yaşlı bir alıç ağacı vardır. Kuru dallarında solgun allı yeşilli paçavralarla nice masum özlemlerin adakları bağlı kalan bir ağaç. Ben o ağacı çok severim. Ona ‘Dikmen Alıçı’ adını da ben taktım...”

Hikmet Birand’ın (1904-1972) bu cümlelerle başlayan harikulade eseri “Alıç Ağacı ile Sohbetler”i karışık hisler içinde okuyorum; bir kez daha...

Açıkçası halim, eski defterleri karıştıran müflis tüccarı andırıyor. Yazımı 1966’da tamamlanan ve yıllar önce okuduğum günden itibaren elimin altından hiç ayırmadığım kitaba yeniden sarılma sebebim, fotoğraflarını, video görüntülerini seyretmeye bile tahammül etmekte zorlandığım yangınlar...



Dikmen Alıçı bu memlekete, toprağına, ağaçlarına duyduğum aşkın şekillenmesinde derin bir etkisi olan kitapta kendisini ziyarete gelen Birand’a anlatır dalların, yaprakların, köklerin destanını...

Lezzetli üslubunun peşinden sayfalarca koşarken büyük göçleri, yeniden doğuşları, yok oluşları, bu tılsımlı döngünün okuyucuyu da sarıp sarmaladığını hissedersiniz...

Yazının Devamını Oku

Madalyalar sonra gelir zaten

Gencecik Türkiye Cumhuriyeti, 1924 yılında Paris’te düzenlenecek olimpiyat oyunları için davet edildiğinde dönemin İdman Cemiyetleri İttifakı’nın başkanı olan Ali Sami Yen, Ankara’nın yolunu tutar.

Hazırladığı raporu Milli Eğitim Bakanı İsmail Sefa Özler ve Başbakan İsmet İnönü’ye sunar, yardım isteğini dile getirir ve talebi hızlıca değerlendirilerek onaylanır, kıt kaynaklara rağmen bir bütçe ayrılır ve seçmeler için harekete geçilir.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının imzalarıyla yayınlanan kararda “Bu yarışmalara katılmakta Türkiye için yarar vardır. Memleketimizde sporun gelişmesi ve yaygınlaşması, bu gibi uluslararası yarışmalara katılmakla mümkün olacaktır. Bu yüzden Türk gençlerini uluslararası yarışmalara girebilecek biçimde eğitmek ve geliştirmek üzere gereken uzmanların Avrupa’dan getirilmesi ve adı geçen Olimpiyat yarışmalarına Türk sporcuların da katılımını sağlamak için harcanmasına gerek görülen 17 bin TL’nin acilen Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’na ayrılmasına karar verildi...” yazdığını belirtiyor Olimpiyat Komitesi’nin web sayfası.

1896’da başlayan olimpiyat oyunlarına 1906’dan itibaren katıldığı belirtiliyor çeşitli kaynaklarda ancak “Gidebilen imkânı varsa gitsin, yarışabilirse yarışsın” şeklinde bir ilgi ve destek(sizlik) olduğu anlaşılıyor...

Cumhuriyet Türkiyesi’nin 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşan ilk kafilesi madalya alamasa da önemli bir kapı açmış oluyordu...

Fakat bu kapı aralandığıyla kaldı yıllarca, malumunuz...

Türkiye sonraki organizasyonlarda 30, 40, bilemediniz 50 kişilik kafilelerle katıldı, 1960’ta güreşçilerin zaferleriyle gelen büyük başarıyı bir daha pek göremedi veya geliştiremedi.

Tokyo Olimpiyatları’nda durum nedir?

Yazının Devamını Oku

Rahat bırakın yeter!

Citius, Altius, Fortius...

Latince “Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü” anlamına gelen bu meşhur kalıp Olimpiyat Oyunları’nın felsefesini özetler.

İnsanoğlunun fiziksel ve elbette mental açıdan eriştiği, erişebileceği yüksek noktaları işaret eden sloganın er meydanıdır Yaz Olimpiyat Oyunları.



Kış Oyunları’na da bayılırım ve kaçırmam fakat çocukluk yıllarımdan itibaren heyecanla izlediğim bu “dört yılda bir gelen bayramın” ruhumda tetiklediği coşkunun yeri ayrıdır.

Tokyo için malumunuz, pandemiden dolayı ekstra bir yıl daha nöbet tuttuk fakat geldi işte gönlümüzün efendisi...

Yazının Devamını Oku