Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...

Kıvanç erken evlendi

◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...
- Nur: Sorma sorma! Bir de bu operasyon, yaptıranların tipini çok değiştiriyor. Bu yüzden de yakışmıyor be kardeşim! Bir tek kimde iyi durdu biliyor musunuz?
◊ Kimde Nurella Hanım?
- Nur: Ay Nurella oldu değil mi şimdi adım? (Kahkahalar) Hep o Öykü’nün başının altından çıktı bunlar! Ne diyordum ben ayol?
◊ Midesini aldırıp zayıflayanlar arasında en beğendiğini söylüyordun...
- Nur: Aaa evet evet, en çok Fatih Ürek’e yakıştı. Çocuk hem çok güzel zayıfladı, hem sesi falan da hiç bozulmadı. 
- Kenan: Peki Nur, sen niye mide ameliyatı olmuyorsun?


NUR: YETİŞİN KIZLAR, İKİ ERKEK BENİM İÇİN KAVGA EDİYOR

◊ Rahmetli babaannem “Dinime küfreden Müslüman olsa derdi”... Seninki de o misal oldu Kenan... Duyan da seni Yunan tanrısı zanneder!
- Kenan: Asıl sen kendine bak İzzet Efendi!
◊ Hatırlatırım burada patavatsız olan ben değil, sensin! Yakıştı mı şimdi sana Nur’a bunu sormak?
- Nur: Ay kızlar yetişin, iki erkek benim için resmen birbirine girdi. (Kahkahalar) 
- Gonca: Benim oyum İzzet’e... O kazanırsa, Kenan Abi bizi iğnelemekten vazgeçer belki. (Kahkahalar)
- Kenan: Yahu Allah aşkına Nur, sen alındın mı ki benim sorumdan, bunlar bu kadar abartıyor?
- Nur: Yok ayol saçmalama! Bana o kadar çok soruyorlar ki aynı soruyu anlatamam... Ama ben ameliyat falan olmam. Allah muhafaza yüzümün bu ifadesi giderse ne yaparım bir düşünsene!
- Kenan: Televizyonda daha güzel görünmek hiç umurunda değil mi yani?
- Nur: İnan meselenin o kısmıyla hiç ilgilenmiyorum! Bu yaştan sonra aynaya bakıp kendimi neden mutsuz göreyim ki? Ayrıca ben gurme bir kadınım beybi... Donansın masalar, tek tek hepsinin tadına bakayım isterim!
- Seray: Peki bu kadar millet manyak mı, koştur koştur bıçak altına yatıyor?
- Nur: Ay ne bileyim ben! 
Sen onların Instagram’daki hallerine bakma. Hepsi palavra! O kadar mutsuzlar ki...

Kıvanç erken evlendi


NUR: HİÇBİR ŞİŞMAN MEMNUN DEĞİLDİR HAYATINDAN

◊ “Güzel ve mutsuz olacağıma, böyle tombul ve hayatla barışık olurum, daha iyi” mi diyorsun?
- Nur: Şişko olacaksın, şişko. (Kahkahalar) Hiç de öyle şeylere takılmıyorum. Ay çok mersi canım ama benim zayıf zamanlarım da oldu genç kızlığımda. Yüz felci geçirdikten sonra aldığım kortizonlardan dolayı böyle şiştim. Yoksa baksana bileklerime, kuğu gibi incecikler maşallah! 
- Seray: Birçok doktor avaz avaz “sakın yaptırmayın” diye bağırırken, bu işin modaya dönüşmesine bir anlam veremiyorum. 
- Gonca: Aynen öyle, bir de çok yeni bir ameliyat bu. Asıl 5-10 sene sonra bakmak lazım ne olacağına... 
- Kenan: Sonuç olarak sen “bu halimden mutluyum” mu diyorsun Nur?
- Nur: Kilolarımla mutluyum desem manyaklık olur! İnan bana hiçbir şişman aslında memnun değildir hayatından. 

GONCA: BU MASA İNSANI ÇAKTIRMADAN DELİRTİYOR OLABİLİR Mİ?

◊ Attığın bu kahkahalar aslında arkasına gizlendiğin bir maske mi?
- Nur: Ah ah bir bilsen neler gizli şen kahkahalarımın ardında... Yıllarca o muazzam elbiseler nasıl tasarlandı zannediyorsun? Kendi giyemediklerimi giydirdim kadınlara... 
En çok da Ajda’nın giymesi mutlu etti beni! 
- Kenan: Sen Ajda’yı bırak da Gonca’yı nasıl buluyorsun, onu söyle...
- Gonca: Sen hep böyle Gonca burada yokmuş gibi konuş zaten Kenan Abi, olur mu? Allah’ım kendimden üçüncü şahıs gibi bahsetmeye başladım. Bu masa insanı çaktırmadan delirtiyor olabilir mi? (Kahkahalar)
◊ Sakın seni delirten masa değil Kenan olmasın!
- Nur: Ne olmuş Kenan’a?
- Kenan: Sen onları boşver Nur, Gonca’yı nasıl bulduğunu söyle...
- Nur: Ben Gonca’nın o kocakarı halini sevmiyorum, böyle beğeniyorum.
- Kenan: Kocakarı derken?
- Seray: Vasfiye Teyze’den bahsediyor sanırım...
◊ Yahu kız rol icabı giyiniyordu öyle, dizi bitti, Vasfiye Teyze gitti...
- Nur: Aman işte her neyse, kendi haline bayılıyorum Gonca’nın... Çok tatlı, içime sokasım geliyor deliyi!

NUR: MAALESEF PROGRAMI BIRAKTIĞIM GİBİ BULAMADIM

◊ Madem tüm masa Nur’la röportaja başladı, pek çok kişinin merak ettiği konuyu sormadan edemeyeceğim. Ne oldu da İşte Benim Stilim’den aniden ayrılıp, sonra tekrar geri geldin?
- Kenan: Aferin İzzet, ilk defa aklı başında bir soru sordun. 
◊ Sırf sen “Aferin” de diye sordum zaten... 
- Seray: Şaka maka ben de merak ediyorum bunun cevabını.
- Kenan: Müsaade edin de anlatsın kadın. Sahi Nur ne oldu? Acun niye kalkıp senin evine geldi?
- Nur: Acun niye benim evime gelsin canım, onunla ilgili bir durum yoktu ki!
- Kenan: Kiminle ilgisi vardı peki?
- Nur: Hiç kimseyle! O dönem öyle olması gerekiyordu. Gitmem gerektiğinde efeler gibi gittim, gelmem gerekince de efeler gibi geri geldim.
◊ Peki programı bıraktığın gibi bulabildin mi?
- Nur: Maalesef hayır... Bu kiloda, yaşta, zekada, espritüellikte bir kadın daha olmadığı için, ayrı kaldığım dönemde kan kaybı yaşandığını ben de fark ettim. 
- Seray: Yokluğun hissedildi gerçekten.
- Nur: Belki çok iddialı olacak ama yerime konulabilecek başka biri yok! Yok ayol, yok işte, bir tane daha Nur Yerlitaş yok! (Kahkahalar)

Kıvanç erken evlendi

 

NUR: KAFAMI IVANA’YA BIRAKTIM AMA MASADA UNUTMUŞ

◊ Daha iç açıcı konulara geçelim en iyisi... Tüm yollar Bağdat’a, bütün konular da Nur’a çıkıyor!
- Nur: Ayol ne yapmışım ben yine? 
◊ Nurgül Yeşilçay “Nurella kafasından istiyorum” demiş...
- Nur: Ah evet, ben de “Çok istiyorsa satıyorum” diye cevap verdim. Bunun üzerine Öykü de “Mümkün olsa biz alacağız” dedi. Aslında giderken ben o kafayı Ivana’ya bırakmıştım ama döndüğümde bir baktım hâlâ masada duruyor, unutup takmamış bizimki. (Kahkahalar)
- Kenan: Seni sevmeyen var mı Nur?
- Nur: Olmaz olur mu, hem de çok! Neden diye sorarsan, yalanım yok, doğrum da acıtıyor, ondan!

GONCA: KENAN’I O KADAR SEVİYORUM Kİ BOĞASIM GELİYOR - Seray: Seni seven var mı Kenan?

- Gonca: Ben mesela o kadar çok seviyorum ki boğasım geliyor. (Kahkahalar)
- Kenan: Bak işte böyle seviyorlar beni görüyorsunuz.

SERAY: KENAN’IN ALKALİ DİYETİ İŞE YARAMAMIŞ KİLOYA TAKMIŞ

◊ Yıllarca Türkiye’nin en büyük şöhretleriyle çalışıp, ahbaplık ettin ama bu programla sen de en az onlar kadar şöhret oluverdin. Mutlu musun peki bu durumdan?
- Nur: Şöhret zormuş be anacım. Aslına bakarsan hiç de mutlu değilim. Ben özgürlüğüme çok düşkün bir kadınım. Canım sıkılır pazara giderim, oradan kalkar bilmem ne prensesinin davetinde soluğu alırım. Tabii artık selfie çektirmek isteyenlerden dolayı rahat rahat yürüyemiyorum bile. Bu yüzden içime kapanmadım da değil. 
Aman ne olur bu şikayet gibi algılanmasın, yanıma gelen hiç kimseyi kırmamaya özen gösteriyorum. Fakat gerçekten çok yorucu...
- Kenan: Zamanında sadece belli bir kesimin tanıdığı ünlü bir modacıydın. Oysa bugün herkesin yerinde olmak istediği, adına Caps’ler yapılan bir şöhretsin. Eskiden kilonla bile nasıl dalga geçerlerdi hatırlasana! Sen bugün kalkmış, “Mutlu değilim” diyorsun... 
- Seray: Kenan’ın geçen ay başladığı alkali diyeti bir işe yaramamış olacak ki, bugün kafayı milletin kilosuna takmış. (Kahkahalar)
- Nur: Kilosu olanlarla dalga geçenlere bir çift lafım var; insan çok isterse zayıflayabilir ama karakterin fit değilse yapılan hiçbir müdahale fayda etmez!
- Gonca: Acaba bugün magazin gündemini konuşabilecek miyiz?
- Kenan: Yahu Nur’dan iyi magazin mi var?
◊ İsteseydim onunla tek başıma röportaj yapardım zaten Kenan, TRT sanat müziği korosu gibi burada sıraya dizilmemize gerek yoktu!
- Nur: Ay bunlar yine benim için kavga ediyor... (Gülüyor)
- Gonca: Yok, onlar zaten hep kavga halindeler... (Kahkahalar)
- Seray: Listeyi verin de, bari ben gireyim konuya...

Kıvanç erken evlendi

GONCA: ARANIZDA KÜÇÜK BİR ENTEL FASULYE GİBİ KALDIM

◊ Vay be, yerimde gözün var demek Seray. (Kahkahalar) Haydi o zaman başlayalım; daha önce Kerem Bürsin ve Serenay Sarıkaya’nın reklamlarında oynadığı firmanın yeni yüzü Çağatay Ulusoy olacakmış. Bu iş için 1 milyon lira alan Çağatay, çekimleri dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız Mert Alaş’ın yapmasını ve kendisine Gigi Hadid’in eşlik etmesini istemiş. Firma bütçeyi kabul etmeyince de Ulusoy rivayete göre ortalığı birbirine katmış. Buyrun buradan yakın!
- Nur: Ay Mert Alaş mı? Ölüyorum ben o çocuğa, Instagram’da karşılıklı takipteyiz beybi, hep yazışıyoruz...
- Kenan: Gerçekten böyle uçuk şartları mı varmış?
◊ Neye ve kime göre uçuk olduğu tartışılır ama evet bunları istediği söyleniyor...
- Gonca: Çağatay acaba niye o mankeni istemiş? Sebebini bileyim de bir oyuncu olarak bundan sonra kendi kapris formülasyonumu ona göre ayarlayayım. (Kahkahalar) 
- Kenan: Açıkla işte, dediğin gibi oyuncusun sonuçta. Hayattan kopmuşsun kızım sen, entel olacağım ayağına...
- Gonca: Ben aranızda küçük bir entel fasulye gibi kaldım. Vallahi bu durumu beş kişi değil, beş bin kişi bir araya gelse çözemez. 
- Nur: Çağatay bütün bunları isterken ne içmiş acaba?
- Seray: Neden istemesin ki çocuk Mert Alaş’ı? Bu bir kapris değil bence! Sete giderken kendi makyözünü, kendi kuaförünü de tercih edebilir. Sonuçta bir oyuncu onu en iyi gösterecek ekibi isteme hakkına sahiptir.
- Kenan: İsteme hakkına tabii ki de sahip fakat talepleri yerine getirilmedi diye ortalığı birbirine kattıysa, orada bir dur diyeceksin arkadaş! Bu arada hâlâ Gonca Hanım’ın bir oyuncu olarak Çağatay’la ilgili yorumlarını alamadık. 
- Gonca: Bir kere soru Çağatay değil! Onun masaya koyduğu şartlar Kenan Abicim...
- Kenan: Ama sen de iyi oyuncusun...
- Gonca: Eee?
- Kenan: Sen en son ne zaman böyle şeyler talep ettin?
- Gonca: Ben ne zaman bir çay istedim de getirmediler ki? Şaka bir yana kadınlara bu kadar iltimas göstermezler zaten. Erkek oyunculara göre hem daha az para alıyoruz hem de sette ciddi bir baskı altında çalışıyoruz. 
- Nur: Ay Mert Alaş mı dediniz? Niye istiyormuş?
- Seray: Aramıza hoş geldin Nur... (Kahkahalar)

NUR: SOKAKLARDA ÇAĞATAY’A BENZEYEN O KADAR ÇOCUK VAR Kİ

◊ Nur kendi paralel evreninden çıkıp aramıza hoş geldin. Çağatay’ın yeni oynayacağı reklam filmi için taleplerinden bahsediyoruz...
- Nur: Ayol sokaklarda Çağatay’a benzeyen o kadar çok çocuk var ki... Bence bu reklamcılar ve firma sahipleri bulsunlar yeni birini, üç kuruşa da kapatsınlar konuyu. Nedir yani ünlülerin bu kadar kapris yapması?
- Gonca: Ben de şunu anlamıyorum; oyuncu diziyi yapıyor, ardından dizi patlıyor. Reklamcı da bakıp “Aa dizi patladıysa biz bunu oynatalım” diyor. Yahu temsil ettiğin marka yerlerde sürünüyor da o starla mı yeniden ayağa kalkacak? Üstelik hepsi de zaten başarılı firmalar. Niye markalarına yönelik iş yapmıyorlar bilmiyorum.
- Seray: Vallahi doğru, çoğu zaman reklam yüzleri markanın önüne geçiyor. Sen ne düşünüyorsun Çağatay’ın istekleri konusunda İzzet?

Kıvanç erken evlendi


NUR: BEN DE MILEY CYRUS’LA OYNAMAK İSTİYORUM

◊ Hepimiz her şeyin en iyisini isteme hakkına sahibiz ama bu kararları verirken de hayaller-gerçekler dengesini iyi ayarlamak lazım. “Bir dahaki filmimi Steven Spielberg çeksin” diye ortaya çıkarsa ne yapacaklar? Hayranları bana sinirlenecek belki ama bırakın etrafı, insanın kendi mutluluğu için biraz haddini bilmesi gerekiyor diye düşünüyorum.
- Kenan: Firma parayı verseydi bal gibi de çekerdi Mert Alaş reklamı... Düşündüğünüz kadar da hayal aleminde olmayabilir çocuk.
- Nur: Vallahi o zaman ben de bir sonraki reklam filmimde Miley Cyrus’la oynamak istiyorum. Karşılıklı sakız patlatacağım o deli kızla! (Kahkahalar)
- Gonca: Ben konuşmama hakkımı kullanıp susuyorum çünkü bu konular bana über uzak!

KENAN: NE OLURSA OLSUN KADINA EL KALKAR MI?

- Kenan: Peki o zaman İbrahim Toraman’ın karısını dövmesi hakkında ne söylemek istersin?
- Gonca: Duyduğuma göre altı ay uzaklaştırma almış, az bile!
- Kenan: “Madalyonun iki yüzü var” diyemeyeceğimiz ender durumlardan biri bu olsa gerek... Ne olursa olsun kadına el kalkar mı abi?
- Gonca: Ne madalyonu? Ne yüzü? O adamın haklılığından bahsedilebilir mi? 
Artık bitmişsin, bir ihtimal varsa bile haklılığını tamamen kaybetmişsin ve gidip kadını dövmüşsün.
- Seray: Bence de bunun tartışmaya açık hiçbir tarafı yok...
- Nur: Dayak yemekten hoşlanan bazı kadınların da olduğunu unutmayalım... Kendilerini ancak öyle önemseniyor, kıskanılıyor ve seviliyor gibi hissediyorlar...
- Gonca: O da ayrı bir hastalık!

Kıvanç erken evlendi

İZZET: GONCA SENDEN OLSA OLSA DİLBER AY OLUR

◊ Hazır bu kadar dizi yıldızından söz açılmışken, Gecenin Kraliçesi ani final yapmadan önce yapımcıların Meryem Uzerli’den fiyat indirimi istemesine ne diyorsunuz?
- Gonca: Tutmayan her dizinin kaderi bu! Yalan Dünya’da da aynısı olmuştu. 
- Nur: Bence dizinin tutmaması Meryem’le alakalı... Muhteşem Yüzyıl tarihi bir yapımdı, kızıl saçlarıyla o kostümlerin içine cuk oturmuştu. Sonra o kızı alıp modern kıyafetleri üstüne geçirince, bana nedense çok yapay geldi. 
◊ Koca yapımın başarısızlığını tek bir isme yüklemek ne kadar doğru bilemiyorum ama açıkçası Meryem bana da sahte gelmeye başladı. Bu piyasada aksanlı konuşup bir yere gelinebilseydi Suna Yıldızoğlu’nun en büyük star olması gerekirdi.
- Kenan: Herkesin belirli bir dönemi var işte, o bitti mi bitiyor... Nur sen hiç düşündün mü bugünkü popülerliğin azalınca ne yapacağını?
- Nur: Ben bu konuları çoktan düşündüm, üstelik hazmedip bir kenara attım bile! Şöhret beni aileme daha düşkün bir kadın yaptı. Önce ben öleyim de hiçbirinin acısını yaşamayayım diye dua ediyorum. Ay haydi ağlatmayın beni şimdi! Seray sen ne güzel kadınsın öyle, Sophia Loren gibisin maşallah!
- Kenan: Bundan bir cacık olmaz, ne Sophia Loren’i?
- Nur: Ben onu öyle bir hazırlarım ki, Sophia bile kıskanır!
- Gonca: Benden ne olur Nur’cuğum? 
◊ Senden olsa olsa Dilber Ay olur...
- Gonca: Allah sizi ne yapmasın ya! Bu röportajı kocam okuyacak, hiç düşünmüyorsunuz değil mi benim düşeceğim hali! Adamın bilinçaltına giriyorsunuz, şimdi eski kız arkadaşları “Oh karısına Dilber Ay dediler” diye bayram yapacak! Nasıl saklayacağım şimdi ben bu gazeteyi... (Kahkahalar)

NUR: KIVANÇ EVLENMEMELİYDİ ONUN MİLYONLARCA SEVGİLİSİ VAR

◊ Geçenlerde yurtdışında evlenen ünlülerden bahsederken adı geçen Kıvanç Tatlıtuğ bu sefer de balayı fotoğraflarıyla gündemde...
- Nur: Yahu bunlar Paris’te mi okudu, orada mı tanıştı, Fransa’da akrabaları falan mı var da orada evlendiler? 
- Kenan: Nur’cuğum biz o konuları çoktan konuştuk... Fotoğraflara gelince, onları bence yabancı basın çekmiş olmalı çünkü imza yoktu üstlerinde.
- Seray: Kıvanç’ı kim tanıyacak orada ya? Olsa olsa aynı otelde kalan bir Türk falan çekmiştir... 
- Nur: Bence Kıvanç daha evlenmemeliydi. Onun milyonlarca sevgilisi var.
- Gonca: Eskidendi o durumlar, artık bütün starlar evleniyor. 
- Nur: 2-3 sene daha bekleyebilirdi. Ama ne oldu biliyor musun, ıssız bir döneme girdi, dizisi tutmadı, popülaritesi eski gücünü yitirdi, o da gidip evlendi. Nooo, ben kabul etmiyorum! 
◊ Bu arada balayı fotoğrafları basına yansıyınca Kıvanç “Ülkemin böyle karışık ve üzücü zamanlarını düşünerek, hem nikahım hem de balayım gündemi meşgul etmesin diye en sessiz şekilde yapmaya ve gidebileceğim en uzak yere gitmeye çalıştım. Benim ve ekran yüzü olmayan eşimin görüntülerini basan magazincilik anlayışını kınıyorum” şeklinde bir açıklama yaptı... 
- Seray: Ee haklı adam... Bari yurtdışında rahat bıraksalardı çocuğu... Ama bir yandan da magazinciler açısından önemli bir iş.
- Gonca: Yahu millet neler yaşıyor yurtdışında. Mesela Justin Bieber’ın görmediğimiz yeri mi kaldı? Kıvanç mis gibi açıklama yapmasına yapmış da, bu ünlü olmanın getirdiği tuhaf bir psikoloji var. Kalkıp da “Yahu canım istedi, can bu can. Hayata bir kere geliyorum” diyemezsin ki! Herkes her zaman sizin görmeyi arzuladığınız şekilde yaşamaz hayatı. 
Justin der mi “Ülkemiz gergin zamanlarda, o zaman ben de evde soyunayım?” (Gülüyor) Ama artık Kıvanç’ı daha da huzursuzlaştırmanın bir anlamı yok, gerçekten öpüp alnımıza koymamız gereken bir jön!

Kıvanç erken evlendi

NUR: KENAN ARTIK 40’INA GELDİ EVLENSİN, BEN ONA İZİN VERDİM

◊ Bırakın şimdi meslektaşınızı korumayı... Önce gerçeklerle yüzleşin. Dünyanın neresinde yaşarsan yaşa “şöhret gömleğini” üstüne geçirdiğin zaman onun bazı “yaptırımlarına” boyun eğmek zorundasın. Hakaret içeren, uygunsuz halleri basına yansısa anlarım ama yeni projen olduğu zaman yüzlerine gülümsediğin magazincileri şimdi işine gelmiyor diye kınayamazsın.
Başarılarında magazinin hiç mi payı yok yani? Yok öyle yaprakları yerken kıtır kıtır, sapına gelince meee. Kim bilir meşhur olmadan önce manşetlere çıkmak için ne hayaller kuruyorlardı...
- Kenan: Şöhret olmanın da, alkışlanmanın da, milyon dolarlar kazanmanın da bir bedeli var. “Benim sadece oyunculuğumu yazın, evliliğimi, özel hayatımı yazmayın” olmaz. Sen dünyanın neresine gidersen git, birisi çıkıp seni çeker ve yayınlanır. Hayatını yaşamak hakkın ama ünlü olduysan, özel hayatın da her zaman yazılacaktır. Bu iş iki ucu boklu değnek. Ortadan tutmayı ve dengeyi kurmayı bileceksin. Çıkan haberlere de sinirlenmeyeceksin. Bu ünlü hayatını artık böyle kabul edeceksin!
- Nur: Bırakın bunları da asıl benim aşkım evleniyor aşkım!
- Seray: Kim senin aşkın?
- Nur: Karadayım benim Kenan’ım!
- Gonca: Kıvanç Tatlıtuğ evlenmesin diyorsun, peki Kenan İmirzalıoğlu’na niye laf etmiyorsun?
- Nur: Ben Kenan’a izin verdim, 40 yaşına geldi artık evlensin. (Kahkahalar) Onun çocuklarının halası olacağım.
◊ Peki ya Çağatay?
- Nur: Ay o hiç ilgi alanıma girmiyor. 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku