Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.

Kaç santim kaldı


İÇİNDEKİ ÖTEKİ SENLERLE BARIŞ

* Eskiden Anadolu turnelerine çıkardınız, şimdiyse İstanbul içi turneler yapıyorsunuz yani...
- Aynen öyle! Zaten İstanbul dediğin 17 milyon nüfuslu başlı başına bir memleket oldu kardeşim. Gelip benden eski bir oyunumu tekrar sahnelememi istiyorlar. “Yahu ben onu çok oynadım” deyince de “O zamanlar İstanbul’da 10 milyon kişi vardı, şimdi nüfus 17 milyon” diye cevap veriyorlar.
* Kapalı gişe oynadığın yeni oyununun adı Ödünç Yaşamlar! Peki ödünç aldığımız şeyler ne yaşamdan?
- Oyunda insanın kendisiyle yüzleşerek yenilenmesi gerektiğini anlatıyorum. Verdiğim mesaj net; “içindeki öteki senlerle barış!”
* Ülkece en büyük problemimiz, kişilerin içlerindeki ötekilerle barışamaması mı dersin?
- Evet, hatta cesurca şunu söyleyebilirim ki ötekileştirme meselesi kişinin kendisinde başlıyor. “İçindeki senler”le yüzleşemeyince de; erkek kadını, kadın erkeği, mahalleli de dini inançlara veya etnik kökenlere göre birbirini ötekileştiriyor. Ama her şey, önce insanın içinde başlıyor. Mesela adam “Sen bana baksana, nasıl disiplinli bir işadamıyım, benden serseri çıkar mı?” diyor. Ne çabuk unuttun, 7 yaşında cam kıran hergele de, 15’inde kız pencerenin önünden geçsin diye bekleyen, geçmeyince ağlayan delikanlı da sendin. Aşkın karşılık görmediğinde sürünen, uyuyamayan, mektuplar yazan da sendin. Seneler sonra eşini aldatan yine sensin. Bal gibi de serseriymişsin işte! Şimdi içindeki bu ötekileri teker teker bastırmaya çalışıyorsun. Halbuki çıkar hepsini ortaya arkadaş, yüzleş “kendilerinle”. Bak bana, içimdeki tüm benlerle el sıkıştım, barıştım, hepsiyle kol kola yürüyorum. Çok da mutluyum!

AŞK BU, NE ZAMAN GELİP GİDECEĞİ BİLİNMEZ

* Ödünç Yaşamlar’ı tek kişilik bir oyun zannediyordum. Baksana ne kalabalıkmışsın sahnede!
- Vay sen bu işi bayağı öğrenmişsin bakıyorum (kahkahalar). Şaka bir yana seyirciye, gülüp kahkaha atarken, yaşam, aşk ve kendiyle barışma yolunda sefil olmamanın formülünü sunuyorum. Çevrenin, bireyin sırtına geçirdiği “ödünç yaşam hırkası”nı çıkarıp atmanın yollarını anlatıyorum.
* Adam 40 yaşına gelmiş bunları öğrenememiş, sen 2 saatlik oyunda mı öğreteceksin?
- Bana göre tiyatro, gidilen bir yer değil, oyundan sonra seninle birlikte kapıdan çıkıp hayatına karışan bir şeydir. Hâl böyle olunca da seyirciyi evine yaşamında fark yaratacak bir zihniyetle göndermeyi amaçlıyorum. İyi tiyatro seyirciyi manen zenginleştirir, işte peşinde olduğum tam da bu! Büyük bir aşkla, yaşama her gün yeniden başlayıp, hayatın her gününü Sevgililer Günü’ne çevirsinler diye didinip duruyorum.
* Biraz daha ayakları yere basan laflar etsen... Aşk, aşk dediğin nedir Allah aşkına?
- Öyle bir şeydir ki o, ne zaman gelip ne zaman gideceği bilinmez. Az acılı versiyonu asla hiçbir halta yaramaz. Aşk dediğin insanı yakmalı, kavurmalı, hatta küle çevirmeli! Çünkü ancak bu şekilde tatmin edebiliriz içimizdeki mazoşist yanlarımızı... Kimileri bu duygunun insanı motive edip yaratıcı hale getirdiğini, kimileri de yaşamı ıskalattığını söyler. Aklın zekasıyla gönül zekamız arasında bir denge kurmamız gerektiğini düşünür dururuz. Buna sonuna kadar katılıyorum. Aşkta da, meşkte de, işte de aklın ışığını yüreğe yansıttığın sürece zenginleşirsin.

Kaç santim kaldı

SEVGİLİLER GÜNÜ KİMİLERİNE GÖRE TUZU KURULARIN ŞENLİĞİ

* İyi hoş da bu söylediklerini hayata geçirmek çok kolay olsa, bu kadar insan yalnız kalmazdı herhalde...
- Her şey kolay olacak diye bir kaide mi var canım? Mevlana’nın dergahının kapısında “Burası Aşıklar Kabesi’dir. Her kim ki buraya nakıs gelir, buradan kamil olarak çıkar” yazar. Anlayacağın aşk, kapısından “eksik” girenleri alır, evirir, çevirir, pişirir ve bütünler. Tüm bağlardan kopup özgür bir yolculuğa çıkma halidir aşk dediğin şey...
Kadın ile erkeğin aşka bakış açısı arasında öyle kesin ve derin bir ayrım olduğunu da hiç inanmıyorum. Zaten en aklı başında kadınlar, içlerindeki erkeği keşfetmiş kadınlar değil midir? Aynı şekilde bir erkeğin sorunsuz, komplekssiz olması için önce içindeki kadını keşfetmesi gerekiyor... Bak bu anlattıklarımın cinsellikle bir alakası yok, hepsi tamamen felsefi anlamda...
* Ne aşkmış be kardeşim, yemin ediyorum kuantum fiziği bile daha anlaşılır!
- Yaa tabii ne sandın? Aşk, beş duyunun takım oyunu sonucu ortaya çıkan altıncı duyudur. Eksiler vücudun ve zihnin mükemmel mekanizmasında artıya dönüşüp bireyi tamamlar. Boşuna “Tamamla bizi ey aşk!” dememişler...
* Aşkta mutluluğu yakalamayanlar “bana kaderimin bir oyunu mu bu” diyor. Peki bu Sevgililer Günü dediğimiz şey kapitalizmin bize bir oyunu olabilir mi?
- E tabii, Sevgililer Günü tıpkı diğer cicili bicili günler gibi modern tüketim toplumunun cilvelerinden. Bunlar kimileri için yaşamın süsü püsüdür, kimilerine göreyse tuzu kuruların şenliği... Mesela benim gibilere her gün Sevgililer Günü! Yılda tek gün beni kesmez, gerçekten seviyorsan, sevgilin senin “bir taneciğinse”, her an sımsıkı sarılmalısınız. Zaten içinden geçtiğimiz şu lezzetsiz günlerde elimizde aşktan başka ne kaldı ki?
“Yılda bir gün bana yetmez” diyenler için vatan aşkı, doğa aşkı, sanat aşkı, uygar yaşam aşkı, eğitim aşkı, çağa yakışır bir birey olma aşkı gibi günler de ilan edilip kutlanmalı bence.

TAKIM ADAMI OLUP BİRLİKTE HAYAT KURMANIN HARİTASINI ÖĞRETİYORUM

* Gönül işlerinden yeterince bahsettik, haydi biraz da iş konuşalım. Ciltlere sığmayan CV’ne şimdi bir de oyunculuk atölyelerini ekledin...
- Zaten 20 yıldır oyuncu yetiştiren bir okulum var, üniversitelerin oyunculuk bölümlerinde de ders verdim. Fakat Akasya ve diğer
alışveriş merkez-lerinde katılanlardan para talep etmeden yaptığım bu workshop’lar dünyada bir ilktir.
Hangi ülkeye gidersen git bu atölyelerin ücretsiz olanını bulamazsın. Zaten benim çizgimdeki oyuncular da böyle bir şey yapmak istemezler genelde.

Kaç santim kaldı


SİSTEM ÖNCE ELİNİ AYAĞINI KIRIYOR SONRA ‘UÇ’ DİYOR

* Eee sen niye yapıyorsun bu workshop’ları peki, manyak mısın?
- Küçüklere ve büyüklere oyunculuktan yola çıkarak sistemli bir şekilde odaklandıkları hedeflere nasıl varacaklarını anlatmak için...
Atölyeye katılanlara takım adamı olup birlikte hayat kurmanın yol haritalarını öğretiyorum. Tüm mesleklerde olduğu gibi oyunculukta da hayal gücü bilgiden daha önemlidir. O zaman ne yapacaksın? Bilgini hayal gücünün emrine verip kendinden daha inovatif bir birey çıkaracaksın. İtiraf etmeliyim ki çocuklar bu konuda yetişkinlerden çok daha başarılı.
* Hayal güçleri daha az “törpülendiği” için mi?
- Gayet tabii! İnan gelen ufaklıkların bile çoğunun evde özgüvenleri zaten kırılmış durumda. Yetişkinler desen, bir yandan okul, öte yandan aile ve mahalle baskısı derken özgüvenleri zaten paramparça. Her şeyi bir kenara bıraktım, buraya yakışıklı delikanlılar, dünyalar güzeli kızlar geliyor ama hepsi eksik, yarım, yamuk, çarpık çurpuk olduklarını sanıyorlar.
Yahu hele sen önce kendi kilonla, boyunla, saçınla, vücudunla barış; en azından o konuda sorun yaşama! Bizim toplumun, insanın özgüvenini kırma gibi bir alışkanlığı var.
Adama daha çocuk yaşta “Yavrum yapma, etme, kurcalama, başımıza icat çıkarma” diyorsun, sonra iş hayatına atılınca duydukları ilk cümle “İcat çıkar” oluyor. Sistem önce elini ayağını kırıyor, kanatlarını kesiyor, sonra da “uç” diyor. Nereye uçsun, nasıl uçsun adam?

NİYE BİR ALİ POYRAZOĞLU DAHA OLSUN Kİ

* Bir Ali Poyrazoğlu daha yetişmedi değil mi?
- Yetişmedi tabii ve olmaması gerekiyor zaten.
* Biraz egoist olabilir misin?
- Ne alakası var canım? Ben bunu egoistlik anlamında söylemiyorum. Herkes kendi işini, yöntemini, yolunu icat etmek zorunda. Türkiye’deki en büyük sorun neredeyse her bireyin aynı olması değil mi? Niye bir Ali Poyrazoğlu daha olsun ki? Başkası olma, kendin ol kardeşim!
* Milletçe yaratıcılıktan sınıfta mı kalıyoruz?
- Kesinlikle! Büyük hoca Peter Drucker diyor ki; “İnovasyon dediğimiz iş bir borudan ibarettir. Borunun bir ucuna eski müşteri ilişkileri, eski finans işleri, eski pazarlama ve proje yöntemlerini vesaire dolduruyorsun ve diğer ucundan hepsinin yeni versiyonlarını çıkarıyorsun. Demek oluyor ki inovasyon bir dönüşüm borusudur.” Anlayacağın eskinin devamlı baştan yaratılması ve bu durumun süreklilik arz etmesi gerekiyor. Maalesef bizde geçmişle yüzleşip yeniye yönelmek diye bir şey yok. Bunu ne bireyler, ne kurumlar ne de devlet becerebiliyor.
* Geçmişini bilmeyen geleceğini inşa edebilir mi?
- Geçmişinle yüzleşemezsen onu değiştirmenin imkanı yok! Bu arada yapacağın değişimin de çağa uyup uymadığını iyi inceleyeceksin. Biz rüyalarımızı bile yeniden kurgulayamayıp sekiz-on sene önce gördüğümüz rüyaya takılı kalıyoruz.
* Hoop benim kafa burada stop etti... Anlamadım...
- E rüyanın da modası geçiyor! Diyelim ki bir iş kurma hayalin var, sen bunun için kendini maddi manevi hazırlayana kadar başkası o işi çoktan yapmış; hatta parasını bile yemeye başlamış oluyor. Hayallerini sürekli, zamana uyacak biçimde yeniden kurgulaman gerekiyor.
* Şirketlere verdiğin danışmanlıklarda CEO’lara, işadamlarına bunları mı anlatıyorsun?
- Tabii bu kadar yalın şekliyle olmamakla birlikte onlara da hayal gücünün ve inovasyonun önemini anlatıyorum. Sen yakın gelecekteki büyük tehlikenin farkında mısın?
* Büyük İstanbul depreminden mi bahsediyorsun?
- Bırak makara yapmayı da iyi dinle! Tek bir bilgisayar çipi 10 kişinin işini yapmaya başladı. Bu ne demek? İstihdamda kayıplar olacak! Bireyler yeni gözde mesleklerin neler olduğunu öğrenmek zorundalar. Hepimiz ancak yeni buluşlar, yeni duruşlar ve yeni dokunuşlarla ilerleyebiliriz. Devir “creative destruction” devri!
* Türkçe altyazısını rica etsem...
- Bu yönteme “Yaratıcı yıkıcılık” diyoruz. Bireyler de, kurumlar da kendilerini söküp takarak yeni baştan inşa etmeyi öğrenmek zorundalar. Devletin de bu yönteme ve hızına yetişmesi gerekiyor. Özel sektör büyük bir ivme içindeyken çeşitli sebeplerden dolayı devlet değişimi kolayca yakalayamıyor.
* Var olanı sökerken, gecekondu inşa edenler de var...
- Teknoloji ve yeni mecralar bu saatten sonra kurumların gecekondulaşmasına izin vermeyecek. Çağın gerektirdiklerine, globalizasyonun getirdiği gerçeklere ya uyacaksın, ya uyacaksın, başka çare kalmadı! Dünyanın bütünleştiği bir konuda kendini dışarı atmaya çalışan, boşluğa düşer.

Kaç santim kaldı

CIRQUE DU SOLEIL SİRKİN ORTASINA İNSANI KOYDU

* Peki bu yenilenme için maddi imkanı olmayanlar ne yapacak? Mesela bütün tiyatroların Cirque du Soleil “kıvamında” gösteriler yapacak bütçesi mi var sanki?
- Cirque du Soleil tiyatro sanatının bambaşka bir versiyonu. O sahnede baş aktör teknoloji! Yıllardır süregelen sirk geleneğini yıktı adamlar resmen. Hayvanlara yapılan eziyete karşı bir duruş sergileyerek, hayvanları devreden çıkarıp insanı sirkin ortasına koydular. Teknolojinin nimetlerinden faydalanarak muazzam bir görsel şölenle karşımıza çıktılar. Tamam belki bu şekilde binlerce seyirci çekiyorlar ama benim tek kişilik oyunuma da her seferinde 800-900 kişi geliyor. Peki bu nasıl oluyor?
* Bilmem, nasıl oluyor?
- Demek ki seyircinin talebi sadece görsellik değil! Tiyatroya gelenler düşünerek, dinleyerek, kafasında bazı şeyleri değiştirip, manen kendini zenginleştirecek oyunları da takip edip izliyor.
* Her şey teknolojiden ibaret değil yani...
- Tabii ki değil ama teknolojinin de artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğunu unutmamamız gerekiyor. Düşünsene, yıllar önce kaybettiğimiz İngiliz tiyatrosunun en büyük ustası Sir Laurence Olivier, bugün bir oyunda hologram olarak karşımıza çıkıyor. Fakat “high tech” ile “high touch” arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekiyor.
* “I love you, I love you... Do you love me, yes I do” şarkısıyla büyüyen bir nesil için bir beden büyük İngilizce konuşuyorsun...
- (Gülüyor) High tech yüksek teknoloji, high touch da insani dokunuş anlamına geliyor. İşadamlarına sadece high tech’le ileri gitmeyi düşünürlerse tökezleyeceklerini anlatmaya çalışıyorum. Pek çok sektörde bir mutlu müşteri firmaya ortalama 45 kişi kazandırır, bir mutsuz müşteri ise 60 kişi kaybettirir. Elbette her müşteriyi mutlu eden farklı unsurlar var. Mesela artık banka işlerini hiç kimseyle muhatap olmadan sadece bilgisayar ve ATM’lerden yapabilirsin. Fakat ben bankadan içeri girip “Merhaba, benim şu hesaba baksana” demeyi seven bir adamım. Bu insani dokunuş beni mutlu ediyor.
* Bu denge her sektörde kurulmalı mı yani?
- Gayet tabii! Manifaturacısından ayakkabıcısına, tiyatrocusundan AVM yöneticisine kadar herkes insani dokunuşa önem vermeli. Bana “Nereden buluyorsun bu kadar seyirciyi?” diye soruyorlar. Yahu yıllardır sahnelerdeyim, bu süre boyunca hep iyi ilişkiler kurdum, hep seyircilerimi mutlu gönderdim evlerine... Sonunda da ben o seyirciyi kumbaraya para atar gibi tek tek biriktirdim.
* “Al işte sana insani dokunuşun babası” diyorsun...
- Aynen... Bu nedenle teknoloji insani dokunuşu ortadan kaldıramaz. Şu an içinde bulunduğumuz AVM’den çıkar “insani dokunuşu” ne kalır? Beton yığını!

Kaç santim kaldı

BİZ HAŞARI ÇOCUKLARDIK AMA HAYAT BİZİ TÖRPÜLEDİ

* Ödünç Yaşamlar’a geri dönmek istiyorum...
- Asıl yapman gereken sistemin sırtımıza geçirdiği “Ödünç Yaşamlar hırkasını” fırlatıp atmak...
* Bırak şimdi felsefeyi de biraz daha oyundan bahset...
- Oyun tiyatroya başladığım ilk günlerde yaptığımız çılgınlıklarla açılıyor. O zamanki kadroyu, birbirimizi nasıl güldürdüğümüzü, tüm deliliklerimizi bir bir anlatıyorum. Tam acemilik günlerinin maceralarından bahsederken, aniden oyunun yapısı değişiyor ve felsefi bir havaya bürünüyor.
* Her zamanki gibi hem güldürüyorsun hem de düşündürüyorsun yani...
- Gençlik yıllarımızda olduğu gibi bugün de tiyatrolarda çalışan pek çok hergelenin ve haşarı oyuncunun olduğundan söz ediyorum Ödünç Yaşamlar’da. O dönemlerimizdeki tüm azgınlığımızın sebebi belki de sürekli itilip kakılmamız ve hakkımızın yenmesiydi. Biz o zamanların haşarı çocuklarıydık ama hayat hepimizi yavaş yavaş törpüledi.
* Bugünün haşarı çocukları nasıl peki?
- Ya şimdiki genç oyuncular inanılmaz işler yapıyorlar. Haylazlık konusunda da bizden aşağı kalır yanları yok. Geçen gün tam sahneye çıkmak üzereydim, eskiden bizim tiyatroda çalışan Ümit Kantarcılar’la Burak Alkaş geldi.
* Ali Poyrazoğlu Üniversitesi mezunları.
- Aynen öyle. Bunlar geldiler, tam sahne-
ye çıkacakken “Hocam kaç yaşındasın?” di-
ye sordular. Başladım çemkirmeye “Ulan defolun başımdan, Google’dan bakın, sah-
neye çıkıyorum” diyorum, dinletemiyorum. Neymiş efendim Google’da yanlış bilgi oluyormuş, bir yerde 80 ötekinde 34 yazıyormuş.
* Senin yaşın 34 diye çıkıyorsa, harbiden Google’a hiç güven olmaz...
- Kaşınma İzzet! Sonunda baktım ki bunların başımdan gideceği yok, “64 yaşındayım” dedim. İşte o an Burak cebinden bir ip çıkardı.
* Eleğini asman için mi?
- Yahu bir sus, içine etme de rahat rahat anlatayım şunu. Dediler ki “Hoca Türkiye’de uzun yaşayanların ortalama ömrü 85 yıl”... Bizim haylazlar ellerindeki ipi ölçüp 85 santimini bir kenara ayırdılar. Sonra o parçanın da 64 santimini kesip atarak, kalan kısa ipi elime verdiler ve “Al bu kadar kaldı” dediler.
* Al sana mezunlarından hocalarına okkalı bir hayat dersi...
- Sus sorma vallahi, öyle kalakaldım, o gece oyunu nasıl oynadım bilmiyorum. Oğlanları bildiğin öldürmek istedim ama sonra oturup düşününce baktım ki çocuklar haklı! Bence herkesin aynı soruyu kendisine sorması lazım: Kaç santim kaldı? Her anın tıpkı koca bir yaşam süresiymiş gibi hakkını vererek tadını çıkararak yaşamamız gerek. İşte bu yüzden ben kültür ve sanatla hem bireylerin hem de kurumların kendilerini yeniden inşa etmelerini istiyorum. Her sabah kendi kendimize “Kaç santim kaldı?” diye sormamız şart, hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor.

Kaç santim kaldı

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku