Geriİhsan Yılmaz Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı

Piyanist Fazıl Say’ın fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olduğu biliniyor.

Ünlü sanatçının hafta sonu oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşmasında sarı-lacivertli futbolcu Samatta’nın kaçırdığı bir pozisyon sonrası verdiği tepki anlarını eşi Ece Dağıstan Say, “Taşkın aşkım” mesajıyla sosyal medyadan yayımladı. Büyük ilgi gören görüntüler, kısa sürede binlerce kullanıcıya ulaştı.

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı

Bu görüntülerin trend topik olduğu pazartesi sabahı Fazıl Say, Instagram hesabından da başka bir video yayımladı.

Maç izlerken çekilen ‘çıldırma’ görüntüsü Twitter’da ‘Meksika dalgası’ şeklinde yayılırken diğer videoda aslında ‘çılgınlık’ olarak nitelendirilebilecek başka bir projesini anlatıyordu Fazıl Say.

İki buçuk ay önce başladığı Türk bestecileri kayıt projesinin ilk aşamasının bittiğini ve ilk kaydın bir-iki gün içinde dijital platformlarda yayımlanacağı müjdesini verdi.

Her ayın başında da yeni bir kaydın yayına konulacağını söyledi.

İlk kayıt, eski kuşak bestecilerden ve halen hayatta olan İlhan Usmanbaş’ın eserleri olacakmış. 100 yaşına basan Usmanbaş’ın üç eserinin yer aldığı kayıtta sanatçının, ‘Ölümsüz Deniz Taşları’ ve ‘Soruşturma’ adlı piyano eserleri ile Ece Ayhan’ın şiirlerini bestelediği ve bariton Atilla Gündoğdu’nun seslendirdiği ‘Bakışsız Bir Kedi Kara’sı bulunuyor.

Nisanda yayına girecek kayıtta, geçen aylarda kaybettiğimiz besteci Muammer Sun’un eserleri, mayıs ayında Ahmet Adnan Saygun’un, haziranda Ulvi Cemal Erkin’in, temmuzda İlhan Baran ve Turgay Erdener’in eserleri olacak.

“Tüm dünyada bunca konserler verdim ama kendi ülkemin bestecilerinin kayıtlarını neden yapmadım diye suçluluk hissettiğim de olmuştur zaman zaman” diyen Say, pandemi döneminde kendini bu işe adamış. Oldukça zor koşullarda yapılmış kayıtlar. Arter mekânını açmış ve İKSV piyanosunu vermiş. Her kayıt için ayrı ayrı özel bir ekiple videolar çekilmiş. İlk yayın bu cuma İlhan Usmanbaş’la başlıyor.

Türk bestecilerini dünyaya tanıtmayı amaçlayan bu projesini sonbaharda da kendi kuşağı ve daha genç bestecilerin kayıtlarıyla da devam ettireceğini söylüyor.

Fazıl Say’ın maç anında ‘çıldırdığı’ görüntüler milyonlarca kez görüntülendi. Projesini anlattığı videosu ise en son baktığımda 80 bine yakın izlenmişti.

Çıldırmak başka, çılgınlık başka.

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı bence Türk bestecileri için başlattığı bu kayıt projesidir.

MÜZEDEKİ EN YAŞLI ZİYARETÇİ!

PANDEMİ sürecinde yapılan sanal sergi turlarından eminim pek çok kişinin artık başı dönmüştür. Benim döndü doğrusu.

Hem biraz hava alayım, hem de gerçek sergi göreyim diye geçen hafta ilk önce Pera Müzesi’nin kapısına dayandım.

Yalnız değilmişim, uzunca sayılabilecek bir kuyrukla karşılaştım. Ama sonra bu kuyruğun içeriye sınırlı sayıda ziyaretçi alınmasıyla ilgili olduğunu anladım.

Fazıl Say’ın gerçek çılgınlığı

Müzede şu anda yeni açılan ‘Zevk Meselesi’ sergisi var. Endüstri devrimi sonrası Almanya’da ucuz ve popüler resimleri betimlemek için kullanılan ‘kitsch’ sözcüğünü ve buradan doğan kavramı konu alan bir karma sergi.

Soru: Beğeniyi sınıfsal bir gösterge olarak tanımlamamak mümkün olabilir mi? Mesela hapishanede yapılan boncuklu hediyelikler sanat eseri sayılır mı?

Yerli ve yabancı pek çok sanatçının bu kavram çerçevesinde ürettiği işler var sergide.

Hemen sonrasında da yakınındaki İstanbul Modern’e geçtim.

İstanbul Modern’de ise Selma Gürbüz’ün ‘Dünya Diye Bir Yer’ adlı sergisi devam ediyor. Sanatçının son 35 yılda ürettiği işlerden oluşan, tematik olarak kurgulanmış bir tür retrospektifi.

Her iki müzede de salonlara sınırlı sayıda ziyaretçi alındığı için sergiyi daha rahat gezebiliyor ve eserlere daha uzun zaman ayırabiliyorsunuz.

Eserle selfie çekmek isteyenler üzerinize çıkmıyor.

Eser açıklamalarını omuz darbesi yemeden okuyabiliyorsunuz.

Bütün bu iyi hissettiren şeylerden sonra tek kötü olanla, acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. 65 yaş üzeri sokağa çıkamadığı için bütün ziyaretçiler gençlerdi ve müzedeki en yaşlı bendim!

KİTAP TEMEL İHTİYAÇTIR

SOKAĞA çıkma yasağının uygulandığı hafta sonlarında doğru bir kararla gazete bayilerinin açık kalması sağlanmıştı. Fransa şimdi bu kararı bir adım daha ileriye götürmüş ve kitapçılar da ‘temel ihtiyaç maddesi satan ticarethane’ kapsamına alınmış.

Her ne kadar internet üzerinden kitap satışları artmış olsa da pandemi sürecinde genel satışlar düştü. O da kitap mağazalarının kapalı olmasından kaynaklanıyor.

Kitabı temel ihtiyaç maddesi saymak bile başlı başına güzel bir karar değil mi?

X

Kayıp 'Günlük'ü getiren Arsen Lüpen ortaya çıktı

Oğuz Atay’ın kayıp ‘Günlük’ünün sırrı çözüldü mü?

Son aylarda edebiyat gündemini meşgul eden tartışmayı başlatan Sefa Kaplan’ın hazırladığı ‘Oğuz Atay Sözlüğü’ndeki bir madde olmuştu. Oğuz Atay’ın ölümünden sonra ‘Günlük’ünün evinden nasıl çalındığı ve yıllar sonra nasıl ortaya çıktığını anlatan bölümü alıntılamıştım ben de. Ertuğrul Özkök bir edebi dedektif titizliği ile olayın izini sürmüş ama bilenlerin suskunluğu yolunu kapatmıştı.

Sır perdesini Ayça Atikoğlu dün T24’te “1977’de kaybolan günce 1984’te Milliyet’te nasıl dizi oldu? Bu iyi niyetli Arsen Lüpenler Kim?” diyerek kaldırdı.



O dönem Milliyet’in Kültür Sanat Servisi’nde çalışan Atikoğlu tüm yaşananların tanığı. “1983 yılında Milliyet’in Cağaloğlu’ndaki binasının üst katında çalışanlar için bir sır yok aslında. Günlüğün bulunuşunu, gelişini, teslim edilişini hep birlikte yaşadık. Niye mi sustuk? Çünkü olayın iki kahramanı, onlara ‘Teşekkür edilsin’ istemedi” diye açıklıyor bu suskunluğun nedenini.

Günlük’ü Milliyet’e,

Yazının Devamını Oku

'Yeni medya sanatı' ve anten tartışması

Son günlerin en çok konuşulan sanat olayı Refik Anadol’un Pilevneli Galeri’de açtığı ‘Makine Hatıraları: Uzay’ sergisi oldu.

19 Mart’ta açılan sergi ilk günden itibaren ziyaretçilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı ve pandemi tedbirleri de devreye girince kapıda uzun kuyruklar oluştu. Görenlerin öve öve bitiremediği, yere göğe sığdıramadığı ne yapmıştı peki yeni medya sanatçısı Refik Anadol?



İzleyicinin başını döndüren bu sergi ve Anadol’un yaptığı işin sanat tarihindeki yerine dair iki yazı yayımlandı. Eleştirmen Ayşegül Sönmez’in kurucusu olduğu Sanatatak’ta kaleme aldığı ‘Refik Anadolun Makine Hatıraları’nın Hatırlattıkları’ başlıklı dört bölümlük bir yazısı ile Ali Artun’un e-skop’ta yayımladığı ‘Refik Anadol ve Algoritma Sanatı’ yazısı.

Yazının Devamını Oku

Bu AKM İstanbul’a yakışır

Taksim’deki yeni Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) inşaatında sona yaklaşıldı. Kaba inşaatının yüzde 90’ı tamamlanan merkezin 29 Ekim’de açılması planlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, AKM’nin dünyadaki en önemli 10 kültür merkezi arasında yer alacağını söyledi.

İstanbul nihayet kendisine yakışan bir kültür merkezine kavuşuyor. 2008’de boşaltılan ve 2018’de de tamamen yıkılan Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin yerine yapılan yeni binanın inşaatında son aşamaya gelindi. Dünya standartlarında bir kültür merkezi Taksim’de küllerinden doğarak yeniden kültür hayatındaki yerini almaya hızlı bir şekilde hazırlanıyor.



Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy medya kurumlarının yöneticileriyle dün bir araya gelerek kaba inşaatının yüzde 90’ı tamamlanan yeni AKM binası hakkında bilgi verdi. Galataport’tan başlayıp Galata Kulesi’yle devam eden Beyoğlu Kültür Yolu projesinin açılacak yeni AKM binasıyla tamamlanacağını söyleyen Bakan Ersoy bu çapta bir merkezi inşa ederken amaçlarının İstanbul’u dünya çapında öncü bir kültür sanat şehri yapmak olduğunu söyledi.

Yazının Devamını Oku

İBB’nin aldığı eserler 1 milyon 700 bin lira

Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Cristofano dell’Altissimo tarafından yapılan portresinin önceki gün İngiltere’deki müzayede evi Sotheby’s tarafından yapılan müzayedede rekor kırarak 350 bin sterline (4 milyon TL) satılması büyük bir sürpriz oldu.

Müzayede evi tablonun 60 ile 80 bin arasında bir fiyata satılabileceğini, sürprizin 120 bin olabileceğini belirtmişti. Eseri alan kişi ya da kurum, vergileriyle beraber 438 bin sterlin (yaklaşık 5 milyon TL) ödeyecek. Alıcının ismi açıklanmasa da büyük ihtimalle bu beş katı artışın nedeni Türkiye’den müzayedeye katılan alıcıların birbiri ile yarışması.

Gözler bu müzayedede de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin üzerindeydi. Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla geçen yıl Bellini atölyesinden çıkma Fatih Sultan Mehmet portresinin 7 milyon 923 bin TL’le satın alınıp İstanbul’a getirilmesi benzer bir beklentiye neden olmuştu.

TASAVVUF MÜZESİ’NDE SERGİLENECEK

İBB bu kez müzayedenin gözdesi olan Kanuni portresi yerine manevi değeri daha yüksek olan Kuran-ı Kerim sayfaları ve el yazmalarına odaklandı. Sotheby’s’in ‘İslam Dünyası ve Hindistan Sanatları’ koleksiyonunda satışa çıkan 9 adet Kuran-ı Kerim sayfasını ve el yazmalarını satın aldı. Belediyenin müzayededen aldığı eserlerin toplam değeri yaklaşık 150 bin sterlin (1 milyon 700 bin TL) civarında.

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, çok değerli bir koleksiyonu ait olduğu topraklara getirdiklerini, eserlerin İstanbullularla, önce Saraçhane Sergi Salonu’nda sonra da yapımı devam eden Feshane Tasavvuf Müzesi’nde sergileneceğini söylüyor.


Yazının Devamını Oku

Kanuni tablosu Fatih kadar heyecan yaratmadı

Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Cristofano dell’Altissimo tarafından yapılan portresi bugün İngiltere’deki müzayede evi Sotheby’s tarafından satışa sunuluyor.

‘İslam Dünyası ve Hindistan Sanatları’ başlıklı koleksiyonun içinde bulunan portrenin 60 bin ila 80 bin sterlin arasında bir değere satılabileceği tahmin ediliyor. Kanuni Sultan Süleyman’ı 43 yaşındaki haliyle gösteren portre 19. yüzyıldan bu yana Fransız bir aileye ait özel koleksiyonda saklanıyormuş.

Bu satış Fatih Sultan Mehmet’in Venedikli ressam Bellini’nin atölyesinden çıkma portresinin satışını akla getirdi. Fatih Sultan Mehmet’in orijinal portresi, Londra’daki Christie’s Müzayede Evi tarafından 25 Haziran 2020’de açık arttırmaya çıkarılmış, düzenlenen müzayedede İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla 7 milyon 923 bin liraya satın alınmıştı.



Fatih Sultan Mehmet portresi Türk sanat dünyasında büyük bir heyecan yaratmış, hatta eserin fiyatının yükselmesinde İBB dışında Türkiye’den katılan bazı alıcıların birbirilerinden habersiz yarışmasının etkili olduğu söylenmişti. Kanuni Sultan Süleyman portresinin Türkiye’de Fatih Sultan Mehmet portresinin yarattığı heyecanı yaratmadığı görülüyor. Konuştuğum müzayede evi yöneticileri bunu, eserin, Bellini imzası taşıyan Fatih Sultan Mehmet portresi kadar güçlü olmamasına da bağlıyor. Ama yine de belli olmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli padişahlarından birinin portresi bu topraklara yakışır diyerek eserin gücüne, kondisyonuna bakmadan satın almak isteyenler çıkabilir. Bakarsınız bugün müzayedede birbirinden habersiz Türk alıcılar bu tablo için de Londra’da çarpışabilir.  

Yazının Devamını Oku

İşte Selçuk’un Miro tablosu

Geçen hafta yazdığım koleksiyoner futbolcular yazısında hangi futbolcunun kimin eserlerini topladıklarına dair bir liste vermiştim.

Galatasaraylı Selçuk İnan’ın koleksiyonundaki Juan Miro adı, Ertuğrul Özkök’ün dikkatini çekmiş ve Urla’ya giderken yanına pantolon almayı unutmasına rağmen yıllar önce İstanbul’da açılan sahte Miro sergisini hatırlayarak endişelenmişti. Acaba Cemre-Selçuk İnan koleksiyonundaki bu Miro tablosu da sahte miydi?

Hatırladığı, 20 Kasım 2013’te İstanbul’da Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde açılan ve eserlerin sahte olduğu anlaşılan Miro sergisiydi. Özkök bir ‘Upper Cihangir’ dedektifi olarak bu şüphesinde haklıydı. Çünkü sergi, en köklü sanat eğitim kurumu olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin işbirliğinde ve onlara bağlı bir galeride açılmıştı.



Endişesini şöyle dile getirdi Özkök:

“Selçuk İnan’ın elinde ne var bilmiyorum. Ama bir yağlıboya tablo olacağını sanmıyorum. 2012 yılında bir Miro tablosunun Sotheby’s’de 37 milyon dolara satıldığını biliyorum.

Yazının Devamını Oku

Koleksiyoner futbolcular

Sporcuların kültür-sanata uzak olduğu yönünde yaygın bir kanı vardır.

Farklı dünyaların insanlarıymış gibidirler sanki. Sanat fuarlarında boy gösteren sporculara rastlamıştım ama sanatla bu kadar içli dışlı olduklarını bilmiyordum.

Geçen hafta upper Cihangir’de katıldığım özel bir yemekte futbolcular arasında bir hayli koleksiyoner olduğunu öğrendiğimde, bu kanının ne kadar yanlış olduğunu düşündüm. Davetin sahibi, kendisini de önemli bir koleksiyoner olan göz hastalıkları uzmanı Op. Dr. Baha Toygar’dı. Korona öncesi zamanlarda verdiği davetler, sanat dünyasında hayli meşhurdu. Bu kez az sayıda kişinin katıldığı mesafeli bir davet düzenlemişti. Doğal olarak davetliler de sanatçı ağırlıklıydı. Ressam Ekrem Yalçındağ, Burcu Perçin ve Ali Elmacı ile fotoğrafçı Fethi Karaduman da davetliler arasındaydı.



Ekrem Yalçındağ biraz gecikince, mazeret olarak resimlerinin koleksiyoneri olan futbolcu Volkan Demirel’in atölye ziyaretinin uzamasını söyleyince ilgimi çekti.

Başka kimler vardı spor dünyasında koleksiyon yapan? Kimlerin resimlerini alıyorlardı?

Yazının Devamını Oku

‘Benim adım Fosforludur, vurduğumun gözü mordur’

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, hakkında başlayan ‘Fosforlu Cevriye’ kampanyasına yönelik sözleri, siyasetin en önemli gündem maddesi oldu. Peki kimdir Fosforlu Cevriye? İşte Suat Derviş’in romanında anlattığı Fosforlu Cevriye’nin edebiyat ve popüler kültürümüzdeki yeri ve macerası.

Fosforlu Cevriye... “Bir gece kadınına, bir karanlık kızına bundan daha güzel ve onu daha iyi vasıflandıran bir sıfat bulmaya imkân mı vardı! Fosforluymuş gibi etrafa ışık saçıyordu. Erkekler karanlığa rağmen hep ona doğru gelirlerdi. Kızlar fosforun var derlerdi, göze evvela o çarpardı. Güzelliği kadar, ismi de kaldırımlarda meşhurdu.”

Suat Derviş’in ilk kez 1944-1945’te tefrika edilen ve 1968 yılında kitap olarak yayımlanan romanı, 1930’larda İstanbul’un Galata semtinde yaşayan sokak kızı Cevriye’nin polisten kaçan bir adama aşkını konu alıyor. Toplumcu gerçekçi tarzda yazılmış bu romanda Suat Derviş sade bir dille toplumun farklı sınıflarından insanları samimi bir şekilde anlatıyordu. ‘Karakolda Ayna Var’, ‘Kız Kolunda Damga Var’, ‘Gözlerinden Bellidir Cevriyem’ ve ‘Sende Kara Sevda Var’ olmak üzere dört bölümden oluşan roman dönemin siyasi ve toplumsal atmosferini yansıtması bakımından da önem taşıyor.

Güzelliği dillere destan, yeri geldiğinde mangalda kül bırakmayan, gökyüzündeki yıldızlardan düştüğüne inanacak kadar saf bir fahişe Fosforlu. İstanbul’un her sokağını, karakollarını bilen Cevriye’nin karşısına hiç tanımadığı bir adam çıkar. Hayatında kimse Cevriye’ye, hastalığında kendisine bakan, itina eden, ilk kez bir kadın olduğunu hissettiren bu adam gibi davranmamıştır. Bu yabancıyı tanımasıyla birlikte Cevriye daha önce hiç hissetmediği, hiç bilmediği duyguları tadacak ve sevmeyi, tutsaklığı öğrenecektir. Tam anlamıyla karasevdaya tutulacaktır. Onu unutmamak için bileğine kelepçe dövmesi yaptıracak, korumak için canını verecek kadar büyük bir tutkudur bu.

Ve Suat Derviş romanını onun bütün ışıltısıyla birlikte suya nasıl gömüldüğünü anlattığı şu bölümle noktalar:

“Bu türkü karakoldaki aynalarda kendini seyreden, kollarında damga olan, gözlerinde karasevdası okunan fosforlu bir güzeli anlatıyordu. Karanlık bir gecede gökten düşüp parçalanan bir yıldız gibi, sular üstünde fosforlu bir iz bırakarak kaybolmuş Fosforlu Cevriye’yi...

Denizlerin kumuyum

Yazının Devamını Oku

Oğuz Atay’ın günlüğü nasıl kayboldu?

2014 yılında yayımlanan ‘Geleceği Elinden Alınan Adam’ adlı kitabında Oğuz Atay’ın biyografisini kaleme almıştı Safa Kaplan.

Bu kez Oğuz Atay kazısını daha da ileriye götürmüş. Holden Yayınları tarafından yayımlanan ‘Oğuz Atay Sözlüğü’nde Atay’a dair pek bilinmeyen ayrıntıları didik didik etmekle kalmıyor, yazarın yaşamını eserleri bağlamında yeniden yorumluyor. İşte edebiyat dünyasında çok tartışılan ve kitapta yer alan ilginç maddelerden biri:



“Günlük’ün kaybı ve yeniden bulunuşu: Oğuz Atay’ı Yeniköy’deki evinde sık sık ziyaret eden Engin Ardıç, Barlas Özarıkça, Ayhan Aktar gibi genç hayranlarının ilk dikkatini çeken, kimi rivayetlere göre ortadaki sehpada, kimi rivayetlere göre çalışma masasında duran kahverengi plastik kaplı bir defterdi. Oğuz Atay’ın bir süredir yazmakta olduğunu söylediği ‘Günlük’ bu muydu acaba? Kimse emin değildi tabii ki, zaten emin olmanın da tek bir yolu vardı: Okumak! Oğuz Atay’ın ölümünden sonra, evin balkonuna tırmanarak içeri girip kahverengi plastik kaplı defteri koltuğunun altına sıkıştırarak gözden kaybolan kişi veya kişilerin de yaptığı buydu aslında Olric! Büyük ihtimalle, kendileri hakkında ne yazdığını merak etmişlerdi; küçük ihtimalle, Günlük’ün kaybolabileceğine dair bir endişe sürüklemişti onları böyle bir teşebbüse. Öyle ya da böyle, Günlük yıllarca ortalıkta görünmemişti işte. Sonra birdenbire, nasıl olmuşsa olmuş, kahverengi kaplı plastik defter, bizim Gürsel Göncü’nün avuçlarında buluvermişti kendisini! Bereket Gürsel bencil davranmayacak, Cevat Çapan’la konuştuktan sonra, o sıralar Milliyet gazetesinde çalışmakta olan Ömer Madra ile Enis Batur’a teslim edecekti defteri. Hemen arkasından da, Oğuz Atay’ın ölümünden tam yedi yıl sonra doğumunu müjdeleyen o ünlü dizi başlayacaktı Milliyet’te. Arkasından, Enis Batur, Özge Atay’la birlikte İletişim Yayınları’nın yayın yönetmeni Murat Belge’yi ziyaret edecek ve Oğuz Atay’ın bütün kitaplarının yeniden basılmasına karar verilecekti...”

Yazının Devamını Oku

Ölmeden önce hangi resmi görmek isterdiniz?

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeleri ilgisini çeker insanların.

Ölmeden önce aman bunları göreyim, okuyayım diye değil belki ama pratik, renkli ve eğlenceli bir liste sundukları için. Hatta Caretta Yayıncılık ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Film’ ile ‘Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap’ ve ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Resim’ derlemelerinin çevirilerini yayımlamıştı.



Kültür-sanat sitesi ‘sanatatak’ın Instagram hesabında gördüm. Hollanda’nın ünlü müzelerinden Rijksmuseum kitap sayfalarında kalacak bu tavsiyeyi hayata geçirmiş. Müze, ağır hastaların son dileğini yerine getirerek görmek istedikleri tabloyu ziyaret etmelerine olanak sağlayan bir uygulama başlatmış. Hastalar arasında bir soruşturma yapılıyor, eğer istekler arasında müze koleksiyonunda bulunan ve sergilenen eserler varsa, hasta özel bir ambulansla getirilerek o çok görmek istediği eserle baş başa kalması sağlanıyor.

İnsanın aklına hemen, böyle bir durumda olsam ve bir fırsat verilse ben hangi tabloyu görmek isterdim sorusu geliyor. Sanat tarihinde uzun uzadıya bir yolculuk yapıp hayattan biraz daha zaman çalmak ister insan ama benim aklıma ilk gelen tablolardan biri Hollandalı ressam Pieter Bruegel’in ‘Karda Avcılar’ı oldu. Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenen 1565 tarihli tablo Batı resminde ilk kış manzaralarından biri olarak kabul ediliyor. Kışsever biri olarak beni neşelendiriyor ve içime yaşama sevinci katıyor bu tablo. 

Hasta yatağınızda son bir istek olarak sorulsa, siz hangi tabloyu görmek isterdiniz?

Yazının Devamını Oku

Bir savaş ve edebiyat neferi

"Evet, İtalya Muharebesi, Balkan Muharebesi... Ben Yanya Kalesi’nde esir oldum. Yunanistan’da bir seneden ziyade esirlik... İstanbul’a gelip kendimi toplamaya başlayacağım zaman annemin ölümü... Sonra Cihan Harbi... İşte dört senedir bu felaketli harbin müthiş buhranı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”

Bugün hikâyelerinin çocuklara okutulup okutulmaması üzerine bir tartışmanın yapıldığı Ömer Seyfettin bu cümlelerle özetliyor hayatını. Hatta iki kelimede de özetlenebilir hayatı, Behçet Necatigil’in ‘Kitaplarda Ölmek’ şiirinde dediği gibi. “Adı, soyadı/Açılır parantez/Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/Kapanır parantez.”

Ömer Seyfettin için (1884-1929) şeklinde açılıp kapanan an, o hayat parantezinin içindeki ‘çizgi’de yazan iki kelime ‘savaş ve edebiyat’tı. Bir yazarın edebiyatını değerlendirmek için dönemini ve içinde yaşadığı koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

140’A YAKIN HİKÂYE ŞİİR VE DENEME

Parçalanan bir imparatorluğu kurtarmak için cepheden cepheye koşan bir ordunun neferiydi o. Eserlerini bu ruh halinde kaleme aldı. Milli bir edebiyatın oluşması için önce milli lisanın gerekliliğini savundu. Türkçülük akımının içinde savaş veren bir ülkücüydü. Hakkında en kapsamlı biyografiyi kaleme alan Tahir Alangu, kitabına onun bu yönünü vurgulamak için ‘Ülkücü Bir Yazarın Romanı’ adını verecekti.

1884’te Gönen’de doğan Ömer Seyfettin, askeri okullarda eğitim görmüş, savaşlara katılıp esir düşmüş, sonrasında ise Kabataş Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmıştı. 6 Mart 1920’de, henüz 36 yaşında hayata veda ettiğinde arkasında 140’a yakın hikâye, şiir ve deneme bıraktı. Konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk hikâyelerinden ve efsanelerden aldı. Savaşın bütün şiddetiyle yaşandığı, cephelerden şehit haberlerinin geldiği, kolunu, bacağını kaybetmiş gazilerin toplum içinde iyice görünür olduğu bir dönemde onun bütün bunlara gözünü kapaması düşünülemezdi. 

MİLLİ BİR EDEBİYATI VE LİSANI SAVUNDU

Arkadaşları Ali Canip ve Ziya Gökalp’le Selanik’te çıkardıkları ‘Genç Kalemler’ ve daha sonra Ziya Gökalp’in 1. Dünya Savaşı yıllarında çıkarmaya başladığı Yeni Mecmua’da yayımladığı hikâyelerinde ‘Yeni Lisan’ davasını ileriye sürdü. Dilde sadeleşmenin en önemli savunucularındandı ve yazdıklarıyla bunun örneğini verdi.

Diğer yandan bir eğitimciydi. Öyküleri, gerek işlediği konular, gerek dil ve üslup bakımından her yaşa ve toplumun her kesimine hitap ediyordu.

Yazının Devamını Oku

Ay’a bak Tesla’yı gör

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Uzay Programı Tanıtım Toplantısı’ndaki konuşmasında “Milli Uzay Programı’nı dünyaya açıklıyorum ve diyorum ki gökyüzüne bak Ay’ı gör” demesiyle sırrı çözülmüştü Göbeklitepe’de ortaya çıkan ve bir anda kaybolan gizemli monolitin.

Üzerinde Göktürk alfabesiyle ‘Gökyüzüne bak, Ay’ı gör’ yazan monolit Milli Uzay Programı için yapılmış bir viral tanıtım kampanyasının ürünüymüş meğer.

Şimdi program dahilinde uzaya gönderilecek Türk vatandaşına ne ad verileceği ve kimin gideceği tartışma konumuz.

Programa böyle güncel sanat göndermeli bir tanıtım yapılınca, sanatçılarımızın uzayla ilişkisini düşündüm.

Yeşilçam’ın komedi-macera türündeki uzay filmleri dışında ilk sanatsal çalışma, bildiğim kadarıyla Kutluğ Ataman’ın 2009 yılında çektiği ‘Aya Seyahat’. Kendi gerçekliğini kurgulayan ‘fake’ (yalancı) belgesel olarak çekilen filmde Ataman, 1957 yılında Erzincan’ın bir köyünde Ay’a gitmek isteyen bir grup insanın hikâyesini anlatmıştı...

MÜLTECİ KOZMONOT

Son yıllarda bence en etkili ‘uzay işi’ Halil Altındere’nin ‘Uzay Mültecisi’ (Space Refugee) isimli video çalışması. Sanatçının ilk kez 2016 yılında Berlin’de sergilenen bu videosu, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok önemli bienal ve sanat merkezlerinde gösterildi. 1987’de uzayda yedi gün geçiren ve 2012’de sığınmacı olarak İstanbul’a yerleşen Suriyeli ilk kozmonot Muhammed Ahmed Faris’in hikâyesinden yola çıkan video-sergi, “Dünyada hiç kimse mültecileri istemiyorsa onları Mars’a mı yollayalım?” sorusundan yola çıkarak mültecilerin Mars’ta yaşayacakları bir geleceği anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

20 sanatçıdan maske yorumları

Hayatımıza neredeyse bir yıl önce girdi ve vazgeçilmezimiz oldu maske.

Kendimize yakıştırdığımız bir aksesuar olduğu için değil, tamamen zorunluluktan. Virüsten korunmak için taktığımız bu basit maskelere çok daha farklı ve derin anlamlar yüklenebileceğini gösteren bir sergi açılmıştı Bayburt’taki Baksı Müzesi’nde. Toplam 20 sanatçı ve tasarımcının eserlerini bir araya getiren ‘Maske/Çağrışımlar’ sergisini Prof. Hüsamettin Koçan, Feride Çelik, Banu Çarmıklı ve Özlem Yalım’dan oluşan bir sanat kurulu şekillendirdi. Sergi, içinde bulunduğumuz bu kaotik ortamda, sanatçı ve tasarımcıların yorumlayan, çözümleyen, alternatifler sunan çalışmalarıyla pandeminin kuraklaştırdığı hayatlarımıza ışık ve enerji katmayı hedefliyor. 

PAGAN AYİNLERİNDEN KİMLİK TEMSİLİNE

Baksı Müzesi kurucusu Hüsamettin Koçan, “Hayatımızın merkezine oturan pandemiyi ve ‘maske’ imgesini, en iyi bildiğimiz dille, sanatla yorumlamaya çalıştık, anlam araştırmasına giriştik” diyerek açıklıyor amaçlarını:

“Maske, tarih boyunca hayatımızda var oldu. Önce vahşi doğada kendimizi korumak, kamufle etmek için boyandık, maskelerin ardına gizlendik; sonra pagan ayinlerde... Ve ‘koruyucu’ maske giderek davranışsal bir biçim aldı... Görüntü ve davranışların, örtücü, yanıltıcı, koruyucu gücünü keşfettik.

İnsanlık beklenmedik bir anda uğradığı bu cüssesiz ama cüretkâr saldırı nedeniyle paniğe ve umutsuzluğa kapılırken, sanatçılar, dünyanın her tarafında korunmanın temel unsuru olarak gösterilen maskelerle barışmaya çalışıyorlar. Bu bağlamdan hareketle güncele yanıt ararken, insanın maskeyle olan kadim ilişkisini sorgulayan bir çeşitlilik oluşturuyorlar.”

Geçen sonbaharda Baksı Müzesi’nde sergilenen eserler, şimdi Contemporary İstanbul Vakfı işbirliği ile Zeytinburnu’ndaki Fişekhane’nin tarihi dokusunda bulunan Cocoon’da İstanbullularla buluşacak. Yarın ziyarete açılacak sergi, 21 Nisan tarihine kadar maskeli ve mesafeli olarak ziyaret edilebilir.

Yazının Devamını Oku

Nâzım Hikmet’in kalbindeki son kadın Vera değil Adile miydi?

Bir müzayede kataloğunda rastladım Adile Hüseyinova’nın (Adilya Guseinova) fotoğrafına.

Altında, “Nâzım’ın bilinmeyen sevgilisi-175 TL” yazıyordu. Ankara’da faaliyet gösteren Maarif Sahaf ve Mezat’ın düzenlediği müzayedenin ilk lotu olarak satışa sunulmuştu.

Peki kimdi bu gizemli kadın ve nasıl bir aşk yaşamıştı Nâzım Hikmet’le?



Fotoğrafı hatırlamasam da bu gizli aşkın hikâyesini hayal mayal hatırlar gibi oldum sonra. Tam 19 yıl önce, Nâzım Hikmet’in doğumunun 100’üncü yılının kutlanmaya hazırlanıldığı 2002’de yapmıştı açıklamayı Hüseyinova, “Bu sırrı mezara götürmek istemiyorum” diyerek.

O dönem gazetelerde de geniş yer bulmuştu bu sürpriz itiraf. Nasıl bulmasın, “Nâzım Hikmet eğer 3 Haziran 1963’te kalp krizi geçirip hayatını kaybetmeseydi Vera’yı terk edip birlikte yaşamak için benim yanıma taşınacaktı. Çünkü Vera onu eski eşiyle aldatıyordu ve o yüzden kalbi çok kırıktı” diye edebiyat tarihinin en büyük aşklarından birinin ihanetle sonuçlandığını açıklamıştı.

Yazının Devamını Oku

Bu fotoğraflar daha çok konuşulur

Yazar Orhan Pamuk’un gazeteci Rasim Ozan Kütahyalı ve Nagehan Alçı ile çekilmiş fotoğrafları, sosyal medyada iki gündür en çok paylaşılan ve yorum yapılan fotoğraflar oldu.

Fotoğraflar, Orhan Pamuk’un Cihangir’deki yazıhanesinde çekilmiş. İlk kare Orhan Pamuk’un selfie’si. Yanında uzun süredir birlikte olduğu arkadaşı Aslı Akyavaş, Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı var. İkinci fotoğrafta ise Rasim Ozan Kütahyalı ile birlikte kütüphanenin önünde hareketli bir poz vermişler.

Belli ki buluşulup yemek yenmiş özel bir gecenin fotoğrafları bunlar. Peki nasıl oldu da sosyal medyada yayıldı?

Bir sosyal medya kullanıcısı, “32. Gün Orhan Pamuk röportajı yüklemiş YouTube’a, izleyeyim dedim içinden Rasim Ozan Kütahyalı çıktı” diyerek paylaştı videoyu. Video bir anda viral oldu.

Bunun üzerine iki fotoğraf Orhan Pamuk-Rasim Ozan Kütahyalı ilişkisinin öncesi-sonrasını gösterir gibi yayımlanınca, bir anda sosyal medyanın gündeminde ilk sıralara oturdu.

Buraya kadar her şey normal. Ancak normal olmayan bir şey var. O da Orhan Pamuk’un ‘Veba Geceleri’ adlı yeni romanının önümüzdeki ay yayımlanacak olması.

Yazmaya gösterdiği özenin aynısını romanlarının yayın ve tanıtımına da gösteren Pamuk’u eminim fotoğrafların altına yapılan yorumlar rahatsız etmiştir.

Çünkü büyük çoğunluğu olumsuz nitelikte. Bu durum kitabın satışını ne kadar etkiler bilemiyorum ama umarım önce pandemi nedeniyle ertelenen yayın tarihi şimdi de bu olay yüzünden ertelenmez.

Yazının Devamını Oku

Hangi yazar ve sanatçılar Rockefeller bursu aldı

Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir yeri var Rockefeller ve Ford vakıflarının.

Cumhuriyet’in kurulmasından sonra hız kazanan modernleşme ve Batılılaşma çabalarında eğitimden bilime, sanattan edebiyata, siyasete kadar pek çok alanda verdikleri desteklerle hem Amerika’nın Türkiye’deki siyasi ve kültürel nüfuzunu arttırmışlar, hem de ülkede dönüştürücü bir yönetici kitlenin oluşmasına ön ayak olmuşlardı. Özellikle Rockefeller Vakfı’nın Beşeri Bilimler Bölümü’nün müdür yardımcısı John Marshall’ın 1948 yılındaki ilk Türkiye ziyaretinden itibaren bilim ve sanat alanının önde gelen isimleriyle birebir kurduğu ilişkiler döneme damgasını vurmuştu. Rockefeller bursları için ümit vaat eden akademisyenleri ve sanatçıları belirlemek onun işiydi. Osmanlı-İslam tarihiyle ilgili araştırmaları, edebiyat çevirilerini, tiyatro ve konservatuvarların yenilenmesini finanse etmişti.

Tarihçi Ali Erken’in kaleme aldığı ve Vakıfbank Yayınları arasında çıkan ‘Amerika ve Modern Türkiye’nin Oluşumu’ kitabında yer verdiği bilgiler oldukça çarpıcı. İşte Türk sanat ve edebiyat dünyasında o dönem Rockefeller bursundan yararlananlardan bazıları:

ARŞİV ZİYARETİ

- 1954 ile 1965 arasında önemli sayıda Türk tarihçi, edebiyatçı ve filozof Rockefeller burslarından yararlandı. O tarihte Ankara Üniversitesi’nde önde gelen bir tarih profesörü olan Halil İnalcık’a bir araştırma bursu verilmişti. İnalcık bir Osmanlı tarihçisiydi ama Amerikan tarihi araştırmalarına ilgisi artıyor, bu alandaki çalışmalar hakkında bilgi sahibi olmak için ABD’yi, özellikle de Harvard Üniversitesi’ni ziyaret etmek istiyordu. 1956 yılında ABD’ye gitti, arşivleri ziyaret etti ve Amerikan tarihiyle ilgili dersler aldı.

GELENEKSEL HİSSİ HAYATA GEÇİRDİ

- Vakıf geleneksel sanatlar alanında da iki araştırma bursu vermişti. Türkiye’nin önde gelen seramik sanatçılarından Füreya Koral’a 1957’de ABD’yi ziyaret etmesi için burs verildi. Koral burs belgelerinde bu alanda ‘geleneksel hissi hayata geçirmiş bir sanatçı’ olarak tanımlanıyordu.

FUZÛLÎ ARAŞTIRMALARINA BURS

Yazının Devamını Oku

Medyada tek başına 52 yıl

Basın dünyasının en nevi şahsına münhasır isimlerinden biridir Güngör Denizaşan. Gazeteciliğe 1957 yılında çok gezdiği, bütün davetlere katıldığı için Akşam gazetesinde cemiyet haberleri yazarak başlasa da 52 yıl boyunca tek başına yürüdü bu yolda.

Bir tek çok sevdiği ve hayatının 18 yılını beraber geçirdiği, “Benim yazı işleri müdürüm” dediği sevimli köpeği Tanti hariç.

‘Sosyete 13’ olarak 1967 yılında çıkarmaya başladığı gazetesini ‘Gazette 13 International’ adıyla yayınlamayı sürdürdü. Ta ki geçen yıl bu aylarda, 507’nci sayısıyla yayın hayatına son noktayı koyana kadar.

Türkiye’deki iş, sanat, siyaset, basın ve spor dünyasının önde gelen isimlerinin rol aldığı 52 yıllık fotoroman adeta gazetenin ciltleri. Orada yayımlanan fotoğraflar eminim pek çok kişinin aile albümünde bile yoktur.



Gerek yaşadığı ekonomik sıkıntılar, gerek bozulan sağlığı, bedelsiz dağıttığı, iki ayda bir yayımlanan bu güleryüzlü mizahi toplum gazetesini çıkarmasını imkânsız hale getirdi.

Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatının en ‘fit’ yazarları

İstanbul Müzayede, 2004 yılından bu yana özelikle belge doküman ve kitap üzerine müzayedeler düzenliyor.

Son yıllarda bu tür materyalin meraklılarında gözle görülür bir artış var. Batı’daki kadar olmasa da yazarların, sanatçıların, politikacıların imzalı kitapları, el yazısı mektupları ya da fotoğrafları nadirliklerine göre iyi paralara el değiştiriyor.

İstanbul Müzayede’nin 21 Ocak tarihinde saat 21.00’da online olarak gerçekleştireceği açık arttırmanın adı ‘Anılar ve İmzalar’ adını taşıyor. Sakallı Celal’den Talat Paşa’ya, Peyami Safa’dan Fikret Adil’e, Yahya Kemal’den Ece Ayhan’a, Nâzım Hikmet’ten Bülent Ecevit’e kadar Türk edebiyat ve kültür hayatının en önemli yazarlarının imzalı kitap, fotoğraf ve mektupları müzayedede yer alıyor.

Şirketin www.istanbulmuzayede.com sitesinde online katalog mevcut. Merak ettim, kimlerin imzalı kitapları var ve ne kadara satılıyor diye.

Kataloğun ilk sırasında Rıza Tevfik’in (Bölükbaşı) imzalı fotoğrafları karşıladı beni. Türk edebiyatının ve siyasetinin en ilginç isimlerinden biri Rıza Tevfik. Felsefeye merakı yüzünden ‘Feylesof’ Rıza olarak anılsa da tıp eğitimi almış, Osmanlı döneminde milletvekilliği, eğitim bakanlığı yapmış. Şair ve yazar.

Gelelim Rıza Tevfik’in müzayededeki imzalı fotoğraflarına... Tolstoy’u andıran sakallarıyla bir 19. yüzyıl Rus yazarlarını andıran iki fotoğraf; birinde yanında Şerif Muhittin Targan bulunuyor. Üçüncüsü ise daha genç yaşlarda çekilmiş ve üstü çıplak bir fotoğraf. Bunların dışında kızı ve torununa yazdığı el yazısı mektupları da satışa sunulmuş.

Katalogda dikkatimi çeken bir diğer fotoğraf ise Necip Fazıl Kısakürek’e ait. Gençlik yıllarında yanında bir arkadaşıyla, Büyük Doğu’yu çıkarmadan önce,  plajda çekilmiş bir fotoğraf bu da. İmzalı ve ithaflı kitaplarının yanında bu fotoğrafı da satılıyor.

Yazının Devamını Oku

Mesut Özil’in Osmanlı ‘şıklığı’

Türkiye’de futbol gündeminin birinci maddesi Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye transferi.

Halen futbolcusu olduğu İngiliz takımı Arsenal’le yollarını ayırmak üzere olan Özil’in Fenerbahçe ile masada olduğu söyleniyor.

Durum böyle olunca da bütün sarı-lacivertli camianın gözü doğal olarak Mesut Özil’in üzerinde.  

Özil’in dün Instagram hesabından eşi Amine Gülşe Özil ile birlikte fotoğrafını “Aşkımla kahve keyfi” notuyla paylaşması da bu transferle ilgili bir mesaj olarak algılandı ve bir Meksika dalgasına yol açtı sosyal medyada.



Eşiyle Türk kahvesi içtiği fotoğraf her ne kadar Türkiye’ye geleceği yönünde bir mesaj verse de yaşadıkları ortam, dekor tercihleri

Yazının Devamını Oku