GeriFuat BOL Acıma; acınırsın!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Acıma; acınırsın!

Yarın 15 Temmuz; aşağılık darbe girişiminin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen, FETÖ tehlikesi bitmiş değil. Dünyanın bu en sinsi terör örgütünün öyle kolay biteceğini beklemeyelim.

Takiyeciliği hayat düsturu olarak benimsemiş bu örgüt, bukalemun gibidir; her renge, her kılığa kolayca girer ve kendini gizler.

Sahte de olsa din temelli oluşu, masonluğu çağrıştırmaktadır. Masonluğa da girilir ama çıkılamaz. Aktif olmayan mason birader, ‘uyuyan’ olarak ilan edilir ve ancak zamanı gelince kendinden istifade edilmeye bakılır.

Destansı çapta verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu Batı, zoraki kabul etti ve aklı sıra bizim için bir plan yaptı. Bu plana göre, Türkiye’nin en iyi hali, Batı’nın gerisinde olacaktı. Hepsinden önemlisi, hemen her hususta devamlı kendilerine muhtaç olacaktık.

En ufak bir kıpırdanışta, kendimize gelişimizde, kendi ayaklarımız üzerine doğrulmaya yeltenişimizde tepemize bindiler.

Bu yüzden zaten vesayetle hastalıklı olan demokrasimizi, envaı çeşit darbelerle kuşa çevirdiler.

Her şeye rağmen direndik ve demokraside ısrar ettik. Lakin üzerimize çullanan dışarıdaki vesayet odaklarının derdi asla ve kata demokrasi değildi.

Onların kendi dışındaki ve özellikle Müslüman ülkeler için demokrasiden anladıkları, Afganistan’a ve Irak’a götürdüklerinden başkası değildir.

15 Temmuz’daki, onlara göre ‘altın vuruş’la Türkiye’de yapmak istedikleri de, Irak’takinden farklı değildi. Burada da içsavaş çıkartıp, ülkemizi paramparça edeceklerdi.

Planları, geçen asrın başındakiyle aynı, yani Türkiye’yi İç Anadolu steplerine hapsetmek, doğuda ve güneydoğuda Ermenistan ve Kürdistan kurmak, İstanbul ve Marmara’yı da ayrı özerk bir bölge haline getirmek.

Dünkü planlarını da, Atatürk’ün öncülüğündeki Türk’ün azim ve kararlılığı bozmuştu, bugün de aynı planı yine milletin azmi ve kararlılığı bozmuştur.

Dün de Amerikan yahut İngiliz mandalığını isteyenler vardı, bu günde iş, bürokratik elitlere kalsaydı dünkünden farklı olmayacaktı.

Zira asker ve sivil bürokratların birçoğu devşirilmişti ve düşmanın kılıcını sallamaktaydı. Nitekim bunların kahir ekseriyeti, uşağı oldukları ülkelere iltica edip, oralara sığındılar.

İşte bu tehlikeyi görüp yüreğinde hisseden Bahçeli ve MHP, kısır particilikten sıyrıldı ve bağımsızlık hareketinin yanında yer aldı.

Bahçeli, ülkemizin beka sorununu gördü ve başkanlık sisteminin getirilmesine öncülük etti. Böylece hainlerin çanına ot tıkadı.

Devletin her kademesine nüfuz etmiş FETÖ’yü görmemek ve anlamamak için ya serapa gafil ya da hain olmak gerekir.

ABD’nin kayığına binip FETÖ’nün borusunu öttürenlere ne demeli?

Yoksa bunlar, hâlâ ‘Yurtta sulh...’ teraneleriyle başbakanlık mı bekliyorlar?

Tankları çıplak elleriyle durduran bu asil millet durdukça, kıyamet sabahına kadar bekleseler de nafile.

Kurtuluş Savaşı’nda da Atatürk’ün emriyle; ‘hattı müdafaadan çıkıp sathı müdafaaya girişmiştik ve o satıh bütün bir vatandı’.

Aynı azim ve kararlılıkla Türkiye’nin nerelerde boy gösterdiğine dikkatinizi çekerim: Libya’dan Basra Körfezi’ne, Karabağ’dan Akdeniz’e Türk’ün gücü şahlanıyor.

Türk’ün oku yaydan çıktı; bu dem, onların sinmek, siperlenmek ve kaçmak zamanı.

Onlar istemeseler de 21. asır, Türk’ün asrı olacaktır.

Zira 100 yıldır yanan ocak hem kızıştı ve hem de sabır taşı çatladı!

Üstat Necip Fazıl’ın işaret ettiği gibi:

‘Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!

Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!

Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!

Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?’

Başta FETÖ’cüler olmak üzere, tüm darbecilere hadleri, kanun dairesinde bildirilmelidir. Vatana ve millete yapılabilecek en büyük ihanet darbeciliktir. Hainin affı yoktur!

Zira bugün haini affeden, yarın, aynı hainin hışmına uğrar!

X

Türkiye bölgesel güç

Malum, dost ve müttefik gözüken emperyalist güçlerin Türkiye’ye bakışları, ‘Ne öldüreceksin, ne olduracaksın!’ şeklindeydi. Bu durumun trajik ifadesi, alçak süründürmedir. Genlerimizdeki yükselme azmimizi bizden daha iyi bildiklerinden, yıllar yılı, bizi adeta ‘meşguliyetle tedaviye’ tabi tuttular.

Kurup, eğitip, donatıp ve destekledikleri envaiçeşit terör örgütlerini, içeriden ve dışarıdan üzerimize salarak, enerjimizi toprağa vermemize sebep oldular, olmaya devam ediyorlar.

Zira onlar, bizi bizden iyi tanıyor ve çok iyi biliyorlar ki; Türkiye, güçlenip ayağa kalktığında, mazlum kanıyla beslenen emperyalistlerin çanlarına ot tıkanacak ve kendilerini hesaba çekecek, yeniden bir ‘Molla Kasım’ gelmiş olacaktır!

Başlarına ne geleceğini ‘one minute’ ihtarıyla yüzlerine şamar gibi inen ve ‘Bebekleri öldürmesini çok iyi bilirsiniz’ sözlerine muhatap olarak görmüşlerdi.

O günden beri, ellerinden geleni artlarına koymadılar. Her çeşit aşağılık darbeyi denediler; istediler ki, dik duran bu ‘Uzun Adam’ı alaşağı edelim ve yerine eskiden olduğu gibi, kendilerine bağlı, uyumlu, uydu yönetimler getirelim.

Hâlâ daha bu durumdan umutlarını kesmiş değiller. Güçlerini de içimizdeki bendelerinden alıyorlar. İçimizdeki mahut birilerinin; dışarıdan bize diş bileyen düşmanla aynı dili kullanması ve aynı hedefe kilitlenmesi (‘Uzun Adam’ın düşürülmesi), sizce de tuhaf değil mi?

Daha dün ‘Türkiye’nin, Azerbaycan’a silah sevkiyatı yaptığı ve Suriye’deki cihatçı grupları Karabağ’a gönderdiği’ şeklindeki tezviratla, kendi ülkesini dünyaya jurnalleyen bunlar değil miydi? Dikkat edin; içerideki bu kirli ve zehirli dili, dışarıdaki düşmanlar bile kullanmıyor!

Bu zihniyet can Azerbaycan’ın, uğruna şehitler vererek kurtardığı Karabağ semalarında, Türk bayrağı dalgalanmasından rahatsızdır.

O halde deliye dönecekleri bir haber daha verelim: Kafkasya’da Türkiye-Azerbaycan ve Nahçıvan için yeni bir dönem başlıyor; Zengezur koridoru açılıyor ve Türkiye, karayoluyla Azerbaycan’a ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne bağlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Demokratik rüştün ispatı: 15 Temmuz

Türk halkı, inanç değerlerine bağlı olarak, tarihi gelişimi itibarıyla başa bağlı bir millettir.

Demokrasiye geçtikten sonra da bu özelliğini sürdürdü ve partiden ziyade bir lider etrafında bütünleşti. Nitekim CHP demek İnönü, DP demek Menderes, AP demek Demirel, ANAP demek Özal, MSP demek Erbakan, MHP demek Türkeş, AK Parti demek Erdoğan demektir.

Siyaset cahili Karamollaoğlu, apaçık olan bu durumu dahi kavrayamamış ve AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun, Abdullah Gül’ün ve Ali Babacan’ın AK Parti tabanından yüzde 20-30 dolayında bir kopuşu gerçekleştireceklerini vehmetmiş.

Türk halkı tarihinin en büyük travmasını geçen asrın başlarında, yıkımla biten Birinci Cihan Savaşı’nda yaşadı. İmparatorluğu savaşa, İttihat ve Terakki sergerdeleri soktu zira kukla haline getirilen padişahın (5. M. Reşat) ülkenin savaşa sokulduğundan haberi bile yoktu.

Sultan Abdülhamit’i tahtından indirip iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki maceraperest güruhu, Osmanlı coğrafyasında, kelimenin tam anlamıyla bir zulüm sistemi kurdu.

Zorba yönetim hem layüseldi (sorumsuz) ve hem de astığı astık, kestiği kestikti. Savaşın yıkıntıları altında kalan millet, zaten canından bezmişti. Zorba yönetim; canıyla, malıyla savrulan ve öz yurdunda itilip kakılan ve yurtlarından sürülen milleti sindirmişti.

Milletin bu ezik hali, cumhuriyet ve demokrasi ile tanışmasına rağmen sürdü. Zira ona yaşatılan demokrasi darbelerle hastalıklı ve vesayetle örtülü idi.

Millet, ne olduğunu anlayamadan, seçip başına geçirdiklerini darağaçlarında asılı görünce, yüreği kan ağlasa da yeise kapılmadı, ümitsizliğe düşmedi.

Her sandık önüne konduğunda, millet, rüştünü ispat etti; sandığa gitmemezlik yapmadı lakin mahut vesayet, seçilmişlere sürekli hadlerini bildirmekten de geri durmadı.

Yazının Devamını Oku

Bizdeki Taliban!

İngiltere’nin ya da ABD’nin vesayetine giren Türkiye, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Afganistan ve daha nice ülkelere bir bakar mısınız? Vesayet illeti, tüm bu ülkeleri çığrından çıkarmıştır. Vesayet baskısı altında ezilen bu ülkeler, kendilerinin dışında her şey olabilirler lakin asla kendileri olamazlar.

Nitekim olamadılar da.

Vesayet altındaki ülkelerde, sözde yöneticilerin borusu sadece kendi halklarına öter. Dışarıdaki ağababaları bunları kukla gibi oynatır ve kendi halklarına zulmettirir.

Tüm bu riyakârca oyunlar sergilenirken, bir taraftan da suret-i haktan gözükürler. Bu yüzden yalan makinesidirler. Doğruluk ve samimiyet bunların semtlerine bile uğramamıştır.

Vesayette birleşen yolların aslı dayatmadır; gerçek ifadesiyle faşizmdir.

Taliban Afganistan’ı ele geçirdi diye bizdeki tersinden özdeşleri hop oturup hop kalktılar. Taliban’ın özellikle kadınlara yaptıkları zulümleri ayyuka çıkararak bizdeki rejime, laikliğe övgüler düzdüler.

Bütün bunları da özgürlük ve insan hakları adına yaptıklarını söylediler ve söylemeye devam ediyorlar.

Çok değil, 15-20 yıl evvel ülkemizdeki başı kapalı kadınlara uygulanan yasak ve şiddet, hangi özgürlüğe ve insan haklarına sığardı?

Yıllar yılı, bu ülkenin başı kapalı kadınlarına zulmedilmedi mi? Eğitim hakları ellerinden alınmadı mı? Devlet dairelerinde ve üniversite kapılarında horlanıp aşağılanmadılar mı?

Yazının Devamını Oku

ABD ektiğini biçiyor!

Afganistan coğrafyası, emperyalistlerin hem foyalarını ortaya çıkardı ve hem de çöküşlerini hızlandırdı.

Kabil’deki patlamalardan sonra televizyon ekranlarına çıkan ABD başkanının döktüğü gözyaşları, kansere yakalanıp ölen oğlundan ziyade, dipsiz bir kuyuya doğru hızla yuvarlanan ABD içindi.

Malum ABD, 2. Büyük Savaş’tan sonra, dünyanın dizginlerini ele geçirmişti. 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılışından sonra ise dünyanın jandarması olarak tek başına kalmıştı.

Belli ki bu güç onu zehirledi.

ABD, dünya üzerindeki hegemonyasını, üzerine çullandığı ülkelerde kurduğu vesayet yönetimleri vasıtasıyla sürdürdü. Bu durum, anti demokratik ülkelerde nispeten kolaydı. Nitekim aynı ülkelerle ABD, adeta kedi fare ile oynar gibi oynuyor.

Türkiye gibi demokratik ülkelerde kurgulanacak vesayet yönetimi ise daha zordu. Diğer ülkelerdeki gibi, devşirilmiş beş-on insanla (bir aile veya aşiretle) vesayet gerçekleştirilemezdi. Bunun için de uzun soluklu bir plana ihtiyaç vardı.

Bunu da FETÖ gibi örgütler marifetiyle, ilgili ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarının kılcallarına değin nüfuz ederek başarmışlardı.

Emperyalistler, bütünüyle çökertmek istedikleri ülkelere karşı da vesayet savaşları başlattılar. Bu amaçla da çeşitli terör örgütleri kurdular. Bunları eğitip donattılar ve istedikleri ülkelerin üzerlerine saldılar.

Kendilerine hep söylendi; ‘Ateşle oynuyorsunuz, bunu yapmayın. Bu ateş, gün gelir sizi de yakar!’ lakin dinlemediler. Ateşle oynamaya devam ettiler.

Yazının Devamını Oku

Bin yıllık Türk yurdu Anadolu

Geçtiğimiz hafta cuma günü (20 Temmuz 2021), Okçular Vakfı’nın Başkanı ve aynı zamanda Beyoğlu Belediye Başkanı da olan Sayın Haydar Ali Yıldız’ın ve aynı vakfın Mütevelli üyesi olan Sayın Bilal Erdoğan’ın davetlisi olarak Kars (Ani) ye gittik.

Her ne kadar bize unutturulmuş olsa da Ani’nin Türk tarihinde önemli bir yeri var. Ani tarihi kenti, Kars’tan 42 kilometre uzakta gerçek bir tarihi hazine. İpek Yolu’nun üzerinde yer alan ve Anadolu platosunun giriş kapısında, Ermeniler tarafından 10. yüzyılda kurulan Ani, bölgenin en büyük, en zengin ve en stratejik kenti olarak tarihe geçmiş.

11. yüzyılda nüfusu 100 bine ulaşan bu kent, destanlarda 1001 Kilise diye anılıyor.

Anadolu’nun kapısı olan Ani, Selçuklu Beyi Alpaslan tarafında fethedildi (1064). Ani, böylece ilklere ev sahipliği yaptı. Türklerin Anadolu’da yaptığı ilk cami (Ebul Manuçehr Camii) Ani’de ve yine Türklerin Anadolu’da yazdığı ilk kitabe de burada bulunuyor.

Ani kenti 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetimindeki Ermenilerin hükmünde kalmış; bu tarihten sonra ise sırasıyla Selçuklu, Gürcü, Moğol ve Osmanlı egemenliğine geçmiş ve 16. yüzyıla kadar görkemliliğini korumuştur.

Birlikte olduğumuz gazeteci-yazar dostum Mahmut Övür, beraber vekillik yaptığımız kadim dostum Saffet Kaya ve arkadaşımız Süleyman Balcı ile caminin önünden biraz yürüdüğümüzde; 900’lü yıllarda Arpaçay’ın üzerine inşa edilen tarihi İpekyolu Taş Köprüsü ile karşılaşıyoruz. 15. yüzyıldaki büyük depremle kemerleri yıkılan bu köprünün bir ayağı Türkiye’de diğer ayağı ise Ermenistan topraklarında bulunuyor. Aradan geçen dere ise, Türkiye-Ermenistan sınırını belirliyor.

Kars valisi, Kafkas Üniversitesi Rektörü, Bilal Erdoğan, Haydar Ali Yıldız ve beraberlerindeki heyet olarak bizler, 5 km X 8 km büyüklüğündeki kentte hasar görmüş yapıların restorasyon çalışmalarını yerinde izledik ve daha yapılması çok şey olduğunu gözlemledik.

Ani’deki eserler onarıldığı gün, ortaya gerçekten şaheserler çıkacak ve turizm açısından büyük bir hazineye kavuşmuş olacağız.

Yazının Devamını Oku

Batı’nın kirli oyunu!

21. ASIR’la beraber Batı’nın yeni hedefi, Müslümanları kendi aralarında savaştırmaktır. Zira kendileri için, bundan daha ucuz bir savaş maliyeti yoktur.

Batılı girdiği veya işgal ettiği her yere fitne tohumlarını eker, bozgunculuk yapar.

Batı’nın asıl çıkmazı; tüm güçleriyle çalışmalarına rağmen, başkalarını Hıristiyan yapamadıkları gibi, kendi gençliklerinin de Deizme ve Ateizme sürüklenmelerine mani olamamalarıdır.

Bugün Batı’da kiliseler bomboştur ve batılı gençlik, büyük çoğunluğuyla kendini dinden soyutlamıştır.

Bunun yanında, dünyanın her yerinde İslamiyet’e büyük yöneliş vardır. Bu durum, Batı’yı ürkütmektedir. İşte bu korku, onları, Müslümanlar hakkında şeytani planlar yapmaya ve bunları uygulamaya zorladı.

Yapıp uygulamaya koydukları planın esasları şudur. Öncelikli işleri İslamiyet’i çığırından çıkarmaktır. Ya çok katı kuralları olan ve herkese korku salan, vahşi bir İslam modeli geliştirmek ya da İslamiyet’i sulandırıp ılımlı İslam diye karakuşi bir İslamiyet’i meydan yerine salıp bunları birbirleriyle kavga ettirmek.

İslamiyet diye geliştirip ortaya sürdükleri modellere bir bakar mısınız: EL-KAİDE, TALİBAN, DEAŞ, BOKO HARAM...

Batı’nın önceki hedefi, İran’ın önünü açmak ve Körfez boyunca Şii yayılmacılığını sağlamak ve böylece bir Şii- Sünni savaşı başlatmaktı. Şimdiye kadar bunu başaramadılar lakin bundan da büsbütün vazgeçmiş değillerdir.

Batılı, kendi gençliğinin Hıristiyanlıktan çıkıp İslamiyet’e yönelişini görünce, onları, İslamiyet diye DEAŞ gibi sapkın yollara sevk etti. Böylece hem kendi insanına ve hem de tüm insanlığa İslamiyet diye bu sapık terör örgütlerini gösterdi.

Yazının Devamını Oku

İbretlik sonlar!

ABD’nin ve topyekûn Batı’nın gerçek yüzünü görmeyenler, göremeyenler ve ısrarla görmek istemeyenler Afganistan’ın ve Afganlıların içine düşürüldüğü duruma bir baksınlar.

Batı’ya ve ABD’ye bel bağlayan Afganlıların nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görsünler. Yıllarca ABD’lilere ve Batılılara hizmet eden Afganlılar vardı ve bunlar için ABD ve Batı her şeydi.

ABD’liler ve Batılılar kendi köpeklerini ve içkilerini uçaklarıyla taşıdılar. Lakin aynı uçaklarda, bendeleri olan Afganlılara asla yer vermediler. Sadece 7 kişiyle kaldırdıkları dev uçağa bir tek Afganlıyı bile almadılar.

Çaresiz kalıp uçakların kanatlarına sığınanları da gözlerinin yaşlarına bakmadan yerlere attılar.

Bu demektir ki ABD’ye ve Batılı devletlere hangi hizmeti yaparsan yap, ne kadar sadık olursan ol ve sosyal hayatında hangi mevkide bulunursan bulun; tüm bu hizmetlerin değeri bir içki şişesi ve bir köpek kadar bile değildir.

Çünkü sen Müslümansın; Batının gözünde insan bile değilsin.

ABD, yirmi yıldır işgal ettiği Afganistan’dan çekiliyor, çekilirken ardında kaos, kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmıyor. Evet, ABD de tıpkı Sovyet Rusya gibi Afganistan’da hezimete uğradı lakin bu demek değildir ki çekildikten sonra, başta Afganistan olmak üzere, bu bölgeyi rahat bırakacaktır.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, İkiz Kuleler’in vurulmasından sonraki açıklamasında, ABD’nin yeni hedefini şu sözlerle ortaya koymuştu: ‘Bundan sonraki savaşlar Müslümanlar arasında olmalıdır!’

Dünya üzerindeki savaşlara bakın, hedeflerini ne denli gerçekleştirdiklerini apaçık görürsünüz.

Yazının Devamını Oku

Hop oturup hop kalkmak sırası onlarda!

Türk İHA ve SİHA’ları Amerikalıları çok rahatsız etmiş; bu cümleden olacak, bir kısım senatör, kendi yönetimlerine müracaatla Türkiye’nin üretiminin durdurulmasını istemişler.

İşte ABD’nin ve büyük çoğunluğuyla Batı’nın Türkiye’ye bakış açısı budur. Sittin senedir de bu şekilde bakmışlardır. Lakin bizdeki yöneticiler (asker-sivil) ABD’nin kayığına bindirildikleri için, bu denli bakışlardan hiçbir rahatsızlık duymamışlardır.

Aynı ABD, NATO’da, Fransa’nın da İngiltere’nin de Almanya’nın da müttefikidir; tıpkı Türkiye’nin olduğu gibi, değil mi?

Değildir! Türkiye’nin müttefikliği başka bir formattadır.

ABD, şimdiye kadar hiçbir NATO ülkesine “İHA-SİHA veya başka herhangi bir silahı üretemezsin” dedi mi?

Hayır!

Peki, Türkiye’ye neden diyor ve nasıl diyebiliyor?

Aynı lafı, sözgelimi İngiltere’ye dese; İngiltere’de yer yerinden oynamaz mı? İktidarıyla, muhalefetiyle tüm İngiliz halkı yöneticileriyle bir olur ve gök kubbeyi ABD’nin başına yıkarlar.

Bizde ne olduğuna bir bakar mısınız? Tüm

Yazının Devamını Oku

Felaket üstüne felaket!

Ülkemizin bir kısmı yangınlarla, diğer bir kısmı da sel felaketleriyle boğuşuyor.

Art arda gelen bunca felaket, can ve mal kayıpları, olayların bizzat yaşayanı veya dışarıdan gözlemcisi olalım hepimize zor günler yaşatıyor. Sosyal medyada tarananlar ile kaostan medet uman bir kısım nadanlar hariç tabii ki. Zira onlar, oh olsun dercesine avuç ovuşturuyor ve felaket tellallığı yapıyorlar. Kaplarında olanı sızdırıyorlar!

Devletimiz tüm imkânlarıyla, anında olay mahallinde olup selzedelerin imdadına koştu. İlgili bakanlıklar, seferberlik ruhuyla, gece gündüz demeden hummalı bir çalışmayla vatandaşın yaralarını sarıyor.

Haftalardır Ankara’ya gidemeyen bakanlar, bir felaket mahallinden diğerine koşuyor.

Allah için söylemek gerekirse; felaketlerden sonraki işleri, özenle ve büyük gayretlerle sürdürebiliyoruz. Ölenleri elbette geri getiremiyoruz ancak kalanları sahipsiz bırakmıyoruz.

Bizim asıl sorunumuz, felaket öncesindeki gerekli tedbirleri almayışımızdadır. Diğer bir ifadeyle felaketlere davetiye çıkarmamızdadır.

İnsanoğlunun kendi elleriyle meydana getirdiği ve adına ‘global iklim değişikliği’ dediği olgu sonucunda, dünyanın birçok ülkesi benzer felaketlerle baş etmeye çalışıyor ancak nafile!

Zira tüm bu felaketlerin geleceğini insanoğlu biliyor lakin gerekli önlemleri almakta ayak sürüyor. Buna da insanoğlunun kişisel hırsları ve bencilliği neden oluyor.

Karadeniz Bölgemiz iklim yapısı ve jeolojik özelliklerinden dolayı, şiddetli yağmurlara ve dolayısıyla sellere maruz kalıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye kötü dost sarmalında!

Devletlerarası ilişkilerde, bilinen manasıyla bir dostluktan bahsedilemez. Zira mahut dostluk (!) menfaat üzerine kurulmuştur.

Menfaat denilince, bunun, karşılıklı olduğu anlaşılır değil mi? Bu denli karşılıklı çıkar ilişkilerinde bir denge de olmayabilir. Yani taraflardan birinin az, diğerinin çok menfaati olabilir.

Ama gelin görün ki özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye’nin dahil olduğu hemen tüm ittifak ortaklıklarında amaç, Türkiye’yi çırak çıkarmaktır.

Daha açık ifadesiyle dost (!) ve müttefiklerimiz (!), malı hamutuyla götürmüş, Türkiye ise tabiri caizse nal toplamıştır.

İşin en vahim yanı ise Türkiye’nin dostları ve müttefikleri olduğuna inanması ve onlara güvenip bel bağlamasıdır.

1947 yılında ABD ile yaptığımız ikili anlaşmalar ile iki ülke arasında münasebetlerde kantarın topuzu kaçırılmış ve bilahare NATO’ya girdikten sonra ise ülke, tamamen ABD’nin güdümüne sokulmuştur.

Uluslararası ilişkilerde ilk düğme yanlış iliklenince, ondan sonraki tüm iliklemeler de, aynı yanlışı tekrarlayarak devam etmiştir.

Dışarıdan bakınca; NAT bir ittifak görüntüsü veriyor lakin içine girince, bunun bir ittifaktan ziyade; irili ufaklı hissedarlardan oluşan bir anonim şirketi olduğu görülür.

ABD patronajındaki bu şirketin yüzde 50’den fazla hissesi ve ayrıca altın hisse, bu büyük ortağın elinde bulunuyor. Diğer ortakların hepsi bir araya gelse bile bir karar alamıyor.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan, Özal’ın açtığı kapıdan girdi!

Demokrasi tarihimiz hep statükoyla mücadeleyle geçti. Sistem vesayete endekslendiğinden, tek başına iktidar olanlar bile muktedir olamadan çekip gittiler.

Horozu çok olan köyün sabahı geç oluyor; oysa eşkıyanın gece ne yapacağı belli olmuyordu!

Erken kalkan eşkıya darbeyi yapıyor; emeklemekte olan demokrasimizle birlikte memleketimiz de onlarca yıl geriye götürülüyordu.

Özal, 60, 71 ve 80 darbelerini yaşayarak ve onlardan gerekli dersleri çıkararak siyaset sahnesine atıldı. Dersler çıkardığını, partisini ‘dört eğilim’ üzerine kurmasından anlıyoruz.

Hemen herkesin dışlandığı bir zamanda, o, herkesi kucaklamasını bildi.

Zira son darbe (12 Eylül 1980), mevcut olan siyasi dört eğilimi de içeri tıkmıştı. Bu oluşumların liderlerine de siyaset yasağı getirmişti.

Demokratik açıdan işte böylesine kaotik bir ortamda Özal, siyaset sahnesine çıkmıştı.

Darbecilerin kurdurduğu Bülend Ulusu hükümetinde, Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Böylece hem eski işine (özellikle Demirel hükümetine aldırdığı ekonomik kararlara) sahip çıktı ve hem de darbeci generalleri yakından tanıma fırsatı buldu.

Nitekim o, bu tanışıklığı; başbakan olduğunda, törende Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Dertleri demokrasi değil, hâlâ anlamadınız mı?

Tunus’taki son darbe girişiminden sonra ‘Arap Baharı’ da kışa döndü.

Ne ABD’nin ve ne de AB’nin derdi demokrasi değildir. İslam ülkeleri veya haklarının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler, en totaliter, en baskıcı ve en zalim rejimlerle bile idare edilebilirler; yeter ki bu ülkelerin ipleri kendi ellerinde olsun. Onları diledikleri gibi sömürdükten sonra, rejimlerinin gayriinsani olmasının hiçbir kıymeti yoktur. Zira onların gözünde, bu ülkelerdekiler insan bile değildir.

Batı’nın İslam ülkeleri için prensibi şudur: Bu ülkelerdeki halklar, kendi idarecilerinin (kral, başkan, sultan, şah vb.) elinde tutsak, bütün bu zalim yöneticiler de kendilerinin elinde tutsaktır.

Böyle olmalıdır; böyleyse, rejimlerinin gayriinsani olmasının hiçbir sakıncası yoktur.

Tunus’taki darbe adeta bağırarak geldi. Batı ile müşterek hareket eden Suudi Arabistan, Mısır, BAE bu darbenin mimarlarıdır ve tamamen Libya’ya ve daha doğrusu Türkiye’ye dönük bir darbedir.

Dünya üzerinde Çin ile ABD’nin başını çektiği kıyasıya bir ekonomik savaş var.

Malum 2. Büyük Savaş’tan sonraki taksimin miadı sona erdi; dünya yeni bir taksimin eşiğinde.

Pandemi bile bu savaşı durduramadı; tüm sömürgeci güçler, nüfuz alanlarını genişletmek için çalışıyorlar.

Bu arada yükselen ve bölgesel güç haline gelen Türkiye’yi de kendi saflarına çekmek için adeta çırpınıyorlar. ABD, Türkiye’nin kolunu kanadını kırarak NATO’ya mahkûm hale getirmek istiyor. Türkiye’nin NATO’dan bağımsız hareket etmesi ABD’yi çıldırtıyor.

Yazının Devamını Oku

Bu yangınlar söner lakin...

Yalnızca Türkiye’yi değil, tüm dünyayı kasıp kavuran küresel ölçekteki yangınlarla karşı karşıyayız.

Sosyal medyadaki felaket çığırtkanlarına bakmayın; onların hemen hepsi belli merkezlerden idare edilen, bizi birbirimize düşürmek ve ülkemizi çökertmek için yapılan manipülatif hareketler.

Malum tipler için, dün de (Gezi olayları) mesele ağaç meselesi değildi; bugün de maksatları asla orman değildir. Öyle olmasaydı, koro halinde yangına körükle gitmezlerdi.

Her cepheden kuşatılmak istenen Türkiye, şimdi de orman yangınlarıyla da silkelenip hizaya sokulmak isteniyor.

Artık yeni savaş konsepti terör ve terörün bin bir çeşididir. Yangın da bunların en önemlilerinden biridir. İşte gördük; on iki, on altı yaşındaki çocuklara azmettirilerek koskoca ormanlar kül haline gelebiliyor.

Meslektaşımız Bercan Tutar Bey’in işaret ettiği gibi: ‘Ülkemizde de ormanlar ve diğer doğal varlıklar en stratejik milli savunma konsepti içerisine dahil edilerek terörizme karşı savaş anlayışıyla muhafaza edilmelidir. Bu çerçevede orman yangınları artık bir doğal afet sayılmamalı. Yangınlar birer ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri saldırı silahına dönüşmüş halde...’

Her daim pusuda bekleyen şer odakları, yangınlarla birlikte batarya ile ateşe başladılar. Sekiz milyona yakın sosyal medya hesabı açılarak (bunların çoğu sahte hesap) hükümete veryansın ediyor.

Felaket üzerinden bin bir çeşit yalan ve iftiralarla algı oluşturmaya çalışıyorlar.

Ülkemizin muhtelif yerlerindeki yangınlara karşı canhıraş bir mücadele yapılmasına ve eldeki tüm imkânlar seferber edilmesine rağmen her daim olduğu şekliyle, öküzün altında buzağı arayan birileri de, THK’yı dillerine dolayarak tüm çirkefliklerini sergiliyorlar.

Yazının Devamını Oku

Ateşe körükle gidenler!

Covid-19 belasını atlatamadan, felaket boyutuna varan yangınlara maruz kaldık. Yalnız biz değil, başta ABD olmak üzere Rusya, İspanya, İtalya, Yunanistan, Makedonya, Kanada vb. yangınlarla boğuşuyor.

ABD’deki yangınlar üç aydır devam ediyor, Rusya’nın Sibiryasında bir buçuk aydır devam eden yangınlarda beş Fransa büyüklüğündeki orman alanı kül oldu.

Başta ormancılarımız olmak üzere, belediyelerimiz ve hemen tüm kurum ve kuruluşlarımızla beraber vatandaşlarımız cansiperane bir mücadele veriyorlar.

Şimdiye kadar sekiz canımız gitti; onlarca itfaiye çalışanımız ve en az bir o kadar da vatandaşımız ateş çemberinden kurtarıldı. Ormanlarımızda yitirdiğimiz yabanın sayısını kimse bilmiyor.

Milli felaket denecek bir durumla karşı karşıyayız.

Böylesi tasalarda bir araya gelmeyeceğiz de ne zaman geleceğiz?

Yangınları PKK üstlendi; bu aşağılık örgüt, durumdan vazife çıkararak da böyle demiş olabilir! Eğer iddia edildiği gibiyse; Erdoğan’ın dediği gibi, onlar bizim ciğerlerimizi yakıyorlar, onların da ciğerlerini sökmek bizim boynumuzun borcudur.

Pusuda bekleyen her cinsten aşağılık mahluklar, yangınlara paralel olarak, sosyal medyada psikolojik savaş başlattılar. Milleti moral olarak yıkmak için ellerin gelen tüm adilikleri sergiliyorlar.

Tam bir psikolojik savaşla karşı karşıyayız.

Yazının Devamını Oku

Bu kafa yangından daha tehlikeli

Günlerdir ciğerlerimiz yanıyor, milletçe kan ağlıyoruz. Yurdumuzun çeşitli yerlerinde aynı anda çıkan veya çıkartılan yangınlar, aşırı sıcaklar ve rüzgârın da etkisiyle korkunç boyutlara ulaştı.

Devlet, tüm imkânlarını seferber ederek yangınla mücadeleyi sürdürürken, yangından etkilenen alanlar, ‘Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi’ ilan edildi.

Ne hazindir ki bu denli milli felaket günlerimizde bile bir araya gelemiyor, yangından, acıdan, ıstıraptan, gözyaşından bile siyasi rant devşirmeye çalışıyoruz.

Sorumsuz davranış ve beyanlarımızla, canları pahasına mücadele eden kahraman itfaiye ekiplerimizin ve onlara destek olan vatandaşlarımızın moral ve motivasyonlarını bozuyoruz.

Yangında, evvelemirde yapılması gereken şey yangını söndürmektir. Yangın esnasında birbirini suçlamanın kimseye faydası olmadığı gibi yangının söndürülmesine zararı vardır.

İnsanlar, canlarını dişlerine takmış alevlerle boğuşurken, had bilmez birileri maalesef taranmanın derdinde!

Kör siyaset vicdanları dumura uğratmış, bir kısım kendini bilmez aşağılık tipler, ‘ülke yansa da olur, yeter ki iktidar gitsin!’ diyecek kadar çukurlaşmıştır.

Kendi pislikleri içinde debelenen sosyal medyadan bahsetmiyorum; bu ve buna benzer nice hezeyanları, toplumun önündeki, anlı-şanlı medya mensuplarından, sanatçılardan, akademisyenlerden ve siyasetçilerden duyuyoruz.

Tam da böylesi bir kara günde, Konya’da iki aile arasında eski bir husumetten dolayı cinayet işleniyor ve yedi kişi öldürülüyor.

Yazının Devamını Oku

Besleme basın!

İçerisinden insanların devşirildiği ülkelerin başında geliyoruz. Şu hususun üstünü kalın çizgiliyle çizip belirtmeliyiz ki, dünyanın diğer tüm ülkelerinde insanlar, birer ikişer, bilemediniz beşer onarlı adetler şeklinde devşirilirken, bizim ülkemizde bu rakam binlerle ve hatta on binlerle ifade edilir.

Düşman, ülkemizin tarlalarını o kadar verimli gördü ki onlar sürmekten, bizler de devşirilmekten bıkmadık, usanmadık; utanmadık.

Hele de güç, kuvvet ve kudretten düşmeye başladığımız ve zayıfladığımız dönemlerdeki bu insan avı tüm ufkumuzu tutmuştu. Son dönem Osmanlı paşalarımız bile uşağı oldukları ülkelerle anılır olmuştu. Mahmut Nedim Paşa’nın “Nedimof”, Enver Paşa’nın “Enverland” (kölelik, kendisini ülke sahibi şeklinde isimlendirmeye kadar çıkarmıştı!) olarak anılması gibi.

Mustafa Reşit Paşa, mensubu bulunduğu İskoç Locası masonluğundan öylesine mutlu ve kendinden öylesine emindi ki, Osmanlı’nın Hariciye vekilliği ve Sadrazamlık görevlerini ifa ederken, kendine ikamet yeri olarak Londra’yı seçmişti.

Kurtuluş Savaşı’ndan önce de İngiliz, ve Amerikan muhipleri olduğunu ve bu kişilerin anılan ülkelerin mandalığını savunduklarını unutmayalım.

Ta Sultan Abdülhamit devrinde, Kraliçe’nin altınlarıyla beslenen Derviş Vahdeti isimli türedi de, tıpkı bugünkü F. Gülen gibi, sözde dini amaçlı bir örgüt kurmuştu. “Volkan” diye bir mecmua çıkarıyor, padişahı ve gidişatı telin ederek şeriat istiyordu!

Onun satılmış dergisinde, o günün sözde din adamları padişah Abdülhamit Han aleyhinde makaleler döşeniyordu.

Besleme basın, yalnızca bugünün sorunu değil; dünün karanlık dehlizlerinden gelen bu kirli ırmak, bugün çağıldayarak ve üstelik aleni olarak her kanaldan akıyor.

Tüm bu kirli kanalların çıkışı bir, akış yönleri farklıdır. Nitekim kâh milliyetçilik, kâh dincilik ve hatta mezhepçilik, kâh ilericilik, kâh özgürlük, kâh solculuk vb. kısaca geçer akçe ne varsa hepsinin adına, gürül gürül akıtılır.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın sağlığı

Politika sayesinde, ahlaki yönden ne kadar kötü sıfatlar varsa, hemen hepsini şiar edindik. Bu halimiz, inanç değerlerimizin ne denli erozyona uğradığının tipik göstergesidir.

Birbirimiz için yaşadığımız dönemlerde her şeye malik iken, bencilleşip yalnızca kendimiz için yaşadığımız bu dönemde neye malikiz ki?

İyilik yapmak zorunda olmasak da, kimselere kötülük yapmamak zorundayız.

Kimsenin kötülüğünü isteyemeyiz.

Bizim kültürümüzde bir başkasının uğradığı kötülüğe, sıkıntıya, hastalığa vb. asla sevinilmez. Zira kişi bilir ki, o sevindiği musibet kendi başına gelmeden ölmez!

“Gülme komşuna, gelir başına” diye boşuna söylememişler.

Politika, gözlerimizi öylesine kör etmiş ki ne herhangi bir değer tanıyoruz ve ne de gerçeği görebiliyoruz. Herhangi bir hadiseyi, politik olarak değerlendirmemizin özeti şudur: Ya iftira atıyor, ya olduğundan çok büyük gösteriyoruz ya da olduğundan çok küçük değerlendiriyoruz

Yani politik bakış açımız, şaşı.

Sayın

Yazının Devamını Oku

Yazar sorumluluğu!

Yazarlık, kamu sözcülüğü görevidir. Gazetecilikte haber kutsal, yorum hürdür. Buradaki hürlük, yazarın, sorumsuzca önüne geleni çalakalem yazması demek değildir.

Sorumluluk bilincinde, halkın sesi olmaktır yazarlık. Yazarın da elbette bir siyasi görüşü vardır lakin partici olamaz, olmamalıdır. Partici olmak demek, bir siyasi partinin her yaptığına ve her dediğine, şeksiz şüphesiz peki demektir.

Gazeteciliğin ve yazarlığın olmazsa olmazı doğruluktur. Bundan dolayıdır ki, gazeteci ve yazar doğruyu araştırıp bulmak zorundadır. İletişim fakültelerinde, haberin ‘5 N 1 K’ kuralı öğretilir.

Yazar da yorumunu doğru haberler üzerine yapar. Dedikoduyla haber üretilemeyeceği gibi, yalan habere dayalı da yorum yapılmaz, yapılmamalıdır.

Teknolojinin gelişmesiyle iletişim çağına girdik; artık haberlere ulaşmak çok kolaylaştı. Teknolojideki bu baş döndürücü ilerleyiş, beraberinde tembelliği ve bir o kadar da vurdumduymazlığı getirdi.

Sosyal medya denilen Gayya Çukuru’nu görüyorsunuz; kimse kimseyi dinlemiyor ve önüne gelen, muhatabını pervasızca kendi arenasında sırtlanlarına parçalattırıyor.

Yazarlık da, eski ciddiyetini ve hatta hüviyetini kaybetti. Bilmeden, okumadan, sorup araştırmadan; duyduğu veya okuduğu şey kendi ideolojisine uygunsa, onu sütununa alıp, sorumsuzca savunan yazarlar var.

Bir kısım yazarlarımızda, siyasilere karşı anlaşılmaz bir kin var. Halbuki siyaset, dünyanın en zor işidir. Dürüst ve kendini milletine ve devletine adayan siyasetçiye değer biçilemez.

Hal böyleyken; kötüleri örnek alarak, bütün bir siyaset dünyasını karalamak ve hatta bizdeki gibi aşağılamak yazarlık olmasa gerektir.

Yazının Devamını Oku

Şimdi onlar düşünsün!

Kıbrıs konusunda onca iyi niyetli girişimlerimize rağmen, sürekli oyalandık ve çözüm konusunda bir arpa boyu yol alamadık.

Başkan Erdoğan’ın dediği gibi, bir elli yıl bekledik, yeni bir elli yıl daha beklemeye tahammülümüz yok.

Bu duruma, Kıbrıs Rumunun şımarıklığı yanında, Yunanistan’ın küstahlığı, ABD ve AB’nin tamamen haksız ve hukuksuz tutum ve davranışları sebep oldu.

Kıbrıs Türkü Annan Planı’na evet dedi; Rumlar ise hayır dediler.

Bu durum karşısında AB ne yaptı? Kıbrıs Rumunu cezalandıracağına mükâfatlandırdı. Ve AB müktesebatına aykırı olmasına rağmen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni AB’ye dahil etti.

Ve üstelik tüm bu hukuksuzlar yapılırken, adanın kuzeyi resmen ve alenen dışlandı ve ambargoya tabi tutuldu.

Cenevre’deki müzakerelerde de masayı terk eden yine Rumlar oldu.

Artık bu saatten sonra tak sepeti koluna, herkes yoluna!

Kıbrıs, taksim olmuş iki egemen devletten ibarettir. Bundan sonra konuşulacak veya tartışılacak her şey, iki ayrı, bağımsız devletin varlığı kabul edilerek konu edilebilecektir.

Yazının Devamını Oku

Bayram lakin...

Öncelikle sevgili okuyucularımın Kurban Bayramlarını tebrik ediyorum ve bu kutsal günlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Ağız tadıyla bayram kutlayamadığımız uzun zaman oldu. Zaten son Peygamber Muhammed aleyhisselamdan bin yıl sonrası ‘Ahir zaman’ olarak belirtilmiştir.

Bu zamanda Cenab-ı Hak, daha çok ‘Celal’, ‘Kahhar’, ‘Cebbar’, ‘Mütekebbir’ sıfatlarıyla tecelli edecek ve tüm insanlık sıkıntıya düşecektir.

Zaten bu günlere, yevm-ül beter diye boşuna denilmemiştir. Her gelen yeni gün, geçen günü aratacaktır. Bundan dolayıdır ki, inançlı insanların ağzında; ‘Allah beterinden korusun’ duası eksik olmaz.

Allahü teala kullarını çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için, bazı günlere kıymet vermiş ve bu kıymetli zamanları kullarının affedilmesi için vesile kılmıştır. Kullar da, bu günlere değer verir ve günahlarına tövbe ederse (pişman olup bir daha yapmamaya azmederse) affedilirler.

Kullar, ibadetleriyle (her hayırlı iş ibadettir; yeter ki o bilinçle yapılsın) arınır ve Allah’a yaklaşırlar.

Hac ve Kurban ibadetleriyle de Mümin; dünyadan soyutlanır, Arş’ın etrafındaki melekler gibi Rablerini zikreder ve kendilerini, var eden ve her an varlıkta durduran Allah’a adarlar.

Böylece; melekler gibi ve hatta meleklerden daha üstün olarak Cenab-ı Hakk’a yakın olurlar.

Allahü teala, kudsi hadiste (manası Allah’tan, sözleri Peygamberden olan kutsal metin);

Yazının Devamını Oku