Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar” romanından öğrendiği İsviçre’deki CERN adlı bilim merkezidir.

Prof. Engin Arık Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesidir. Ama en önemlisi, Türkiye’nin CERN’deki ATLAS çalışmalarını yürüten kişidir.

O gün onunla birlikte uçakta ölen 5 fizikçi daha vardır.

Araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan, Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve araştırma görevlisi Mustafa Fidan ile yüksek lisans öğrencisi Engin Abat...

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra
Prof. Dr. Serkant Çetin

BU ALTI KİŞİNİN ORTAK ÖZELLİĞİ

Bu öteki 5 kişinin de ortak bir özelliği vardır.

Hepsi de Prof. Arık’ın yönetiminde CERN’deki ATLAS ve CAST deneylerindeki araştırmalarda ve Türkiye’de kurulması için çalışılan Türk Hızlandırıcı Merkezi projesinde çalışmaktadır.

İşte CERN’e ulaşan haber budur.

Türkiye’nin dünya çapındaki CERN çalışmalarında yer alan bu ekibin tamamı kazada hayatını kaybetmiştir.

Bunun anlamı, üç CERN neslinin kaybolduğudur.

KAZA DEĞİL TÜRK CERN’İNİ YOK ETME KOMPLOSU MU

Bu ekibin ölümü beraberinde bugüne kadar bitmeyecek bir komplo teorileri tartışmasını başlatacaktır.

Tartışmayı TOBB ETÜ Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Saleh Sultansoy başlatacaktır. Prof. Sultansoy, kazada ölen Prof. Arık’la 1991’de tanışmış ve birçok projede birlikte çalışmıştır.

Ona göre bu bir kaza değildir. Uçak düşmemiş, yüzde 99 ihtimalle düşürülmüştür.

“O uçak düşürülmeseydi, Türkiye bugün CERN’de asil üye olurdu. Türkiye toryum yarışında dünyada liderler arasında olurdu. Türk Hızlandırıcı Kompleksi ve Türk Bilim Kenti kurulurdu” diyordu.

GİZLİ BİR EL UÇAĞIN İRTİFASI İLE OYNADI

Prof. Sultansoy sadece bununla da kalmamış, düşürülme tezini şöyle geliştirmişti:

“İrtifa ile oynama vardı. 2-3 saat içinde bir oynama var ve uydulardan gelen sistemden bizim bölgeye yanlış bilgiler gelmiş. Yani 500 metre civarında fark var. 500 metre fark, tam da dağa vurmak için yeterli. Bu konuda 1-2 kanaldan bilgi geldi.”

Ona göre 2007 çok önemli ve kritik bir yıldı. Türkiye “hızlandırıcı” çalışmalarında bir aşama daha yukarı çıkacaktı. Ancak Türkiye yanlış tercihlere ve teknoloji seçimine zorlanıyordu. Prof. Sultansoy, “Ben ve Arık hoca buna karşı çıkıyorduk” diyordu. Ancak düşen uçak, bunu yapacak ekibi tamamen yok etmişti.

Ancak bütün bunlar birer komplo teorisi olmaktan öte gidemedi. Kaza ile ilgili araştırma yapan ciddi kuruluşlar ve uzmanlar bunun tamamen yanlış yaklaşımdan kaynaklanan bir pilotaj hatası olduğunu kabul ettiler.

Dünya uçak kayıtlarına da böyle geçti.

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra
Prof. Engin Arık

KAZADAN BİR HAFTA ÖNCE İSTANBUL’DA BİR TARTIŞMA

Resmi kayıtlara göre o günkü meşum kazadan kurtulan yoktu. Ancak gayriresmi olarak bu uçaktan kurtulan bir kişi vardı. Ve o kişi de Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeki Türk Hızlandırıcı Merkezi projesi toplantısına giden CERN ekibinin “yedinci” üyesiydi.

Şimdi o yedinci bilim insanının hikâyesini öğrenmek için, o kazadan bir hafta öncesine dönelim.

O gece İstanbul’da bir evde genç bir karıkoca arasında tartışma geçmektedir.

Genç erkek, ertesi hafta Isparta’da yapılacak olan Türk Hızlandırıcı Merkezi projesinin yürütücü yardımcısı ve ekibin 7’nci üyesi Doç. Dr. Serkant Çetin’dir. Aslında CERN yedilisinin ertesi gün Süleyman Demirel Üniversitesi’nde katılacağı toplantının koordinatörü de odur.

Ancak psikolog olan eşi, Amerika’dan konferans vermek için davet ettiği bir meslektaşının karşılanması ve konferans hazırlıklarında ona yardımcı olmasını istemektedir. “Bu toplantı benim için çok önemli ve senin bulunmanı da çok istiyorum” der.

AMERİKALI PSİKOLOG ‘BEN BİR KAHRAMANIM’ DİYOR

Genç erkek sonunda karısının ısrarına dayanamaz. Arkadaşlarını arayıp “Ben öbür gün bir uçakla geleceğim ve toplantıya biraz geç katılacağım” der.

Eşinin ısrarı onun hayatını kurtaracaktır.

Türkiye’ye gelen Amerikalı psikolog, ülkesine döndüğünde arkadaşlarına şunu söyleyecektir:

“Ben orada bir fizikçinin hayatını kurtaran kahramanım.”

İşte o uçaktan kurtulan 7’nci bilim insanı bugün Prof. Serkant Ali Çetin’dir...

Belki kendileri kabul etmeyecek ama ben onlara “CERN Yedilisi” diyorum.

“CERN Yedilisi”nin hayattaki tek üyesi bugün Bilgi Üniversitesi’nde kurulan Yüksek Enerji Fiziği Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin başında bulunuyor.

BİR SUİKAST DEĞİLDİ AMA ORADA BİR KADER VARDI

O kazada komplo teorilerini haklı çıkaracak bir şey yoktu. Ama o uçakta kaderin 7 kişiye oynadığı tuhaf bir oyun vardı.

Düşen uçağı World Focus’tan kiralayan Türk şirketinin adı “Atlas Hava Yolları”ydı...

CERN’in en önemli deneylerinden biri de ATLAS adını taşıyor. Bu CERN deneyinin bugün Türkiye koordinasyonunu Bilgi Üniversitesi’ndeki araştırma merkezi yapıyor.

Ve Prof. Arık’ın yaptığı Türkiye ATLAS Projesi’nin koordinatörlüğünü de artık Isparta’da düşen Atlas Havayolları uçağından kurtulan bu yedinci üye sürdürüyor.

Türkiye o meşum kazada çok kıymetli 6 bilim insanını kaybetti.

Ama geriye kalanlar ve yeni nesil bilim mücadelesine devam ettiler.

Bugün Türkiye’nin CERN’de çalışan 130 bilim insanı var.

Ayrıca ülke olarak bu dünya merkezinin en büyük iki projesinde yer alıyoruz.

Ve ben de büyük bilim insanı Prof. Engin Arık’ın ve hayatını kaybeden arkadaşlarının hatırası önünde saygıyla eğliyorum.

Onun ve birlikte aynı kaderi paylaşan beş arkadaşının ruhu şad olsun.

TANRI PARÇACIĞINI KEŞFEDEN MERKEZ

ATLAS, İsviçre’deki CERN laboratuvarının yerin 100 metre altında yaptığı deneylerde elde edilen verilerin gözlemlendiği ve değerlendirildiği en önemli iki deneyden biri.

ATLAS bir tür “Görmeyen gözler”. Bu gözler, algıçlar yani algılayıcılar. Ancak tek tip algıç yok. Algıçların kimisi enerjiyi, kimisi konumu ölçüyor.

Bu çarpıştırıcıda dört noktada veri toplanıyor. ATLAS’ın kardeş bir deneyi daha var. Onun da adı CMS. Bu iki deney tamamen aynı amaca hizmet ediyor. ATLAS bütün dünyada “Tanrı parçacığı” olarak bilinen, “Higgs Bozonu”nu keşfeden iki CERN deneyinden biri. Bu keşif sayesinde 2013 yılı Fizik Nobel Ödülü’nü Higgs parçacığının varlığını öne sürenler aldı.

ATLAS’TA BUGÜN KAÇ TÜRK ÇALIŞIYOR

NİYE aynı işi yapan iki deney var diye sorarsanız cevabı şu:

Çünkü böyle büyük araştırmalarda en az iki noktada doğrulama beklenir. Birbirinden bağımsız iki gruba bağımsız tasarımlar ve üretimler yaptırılıp aynı yapıdaki veriyi alıp incelemeleri istenir. Prof. Çetin, “Bu kadar büyük skalada tam uçurumun ucunda bilim yaptığınız zaman tam sınırı zorladığınız zaman bu teyit şarttır” diyor.

Ama CMS de aynı şeyi keşfetti.

Türkiye bugün hem ATLAS hem de onun ikizi CMS’nin üyesi. Ve Tanrı parçacığını bulan ATLAS projesinde 30 Türk bilim insanı çalışıyor.

YARIN

‘CERN YEDİLİSİ’NİN SON ÜYESİNE SORDUĞUM 2 SORU

O kazadan 13 yıl sonra, geçen hafta, işte bu “CERN yedilisi”nin hayatta kalan son üyesi ile buluşup bu kazadan sonra dünyanın bu en gizemli araştırma sisteminde kapalı kapılar ardında yapılanları konuştum.

Yarından itibaren 13 yıl önce yarım kalmış bu hikâyenin puzzle’ını tamamlayacağız. Ve yedinci üyeye şu soruyu sorarak başlayacağım:

“Hocam 13 yıl boyunca yerin 100 metre altında ne aradınız, ne buldunuz, ne bulamadınız...

Söyleyin...

Kainatın yaratıldığı o ilk ana ne kadar yaklaştınız...”

KATKIDA BULUNANLAR

Sayfa Editörü: Firuzan Demir
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Şömine odununu 'uncut' seyretmek istiyorum

Halil Sezai olayına bilerek mi girmedim...

Yoksa içimden mi gelmedi pek karar veremedim.

Ama bu topa girenlerin yazdıklarını, Instagram ve Twitter’da oluşturulan sosyal medya jürisinin neredeyse oybirliğiyle aldığı “Tutukla” kararını görünce, doğrusu bir jüri üyesi olarak ben de görüşümü yazmadan duramadım.

İşte benim itiraz şerhim:

*

BİR: Sosyal medyaya yansıtılan görüntüleri seyrettim, olayı tam anlayamadım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Görüntüler ya çok yeteneksiz bir montajcının ya da çok manipülatif bir makasçının elinden çıkmış gibiydi.

*

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

Dünyada ne ilginç şeyler oluyor...

Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Bahreyn de İsrail’le diplomatik ilişkiler kurdu...

Yani...

Yanisi şu...

Türkiye’nin yıllarca önce yaptığı, bugün de yapmaya devam ettiği şeyi yapıyorlar...

Demek ki dış politikamızda serinkanlı bir akıl varmış...

*

Sırbistan ve Kosova...

Türkiye’nin Balkanlar’da en çok yardım yaptığı,

Yazının Devamını Oku

Cebimde kaç milyon şarkı var her gün kaç şarkı ekleniyor

Spotify Güney ve Doğu Avrupa Yöneticisi Federica Tremolada ile pandemi dönemi müziği sohbeti devam ediyor.

Hayatımda aldığım ilk şarkılar 78 devirlik üç plaktı.

Biri Erol Büyükburç’un ‘Little Lucy’si, öteki ise Paul Anka’nın ‘Diana’sıydı...

Üçüncüsü, Elvis Presley’in iki şarkısıydı...

İki tarafında birer şarkı olan 3 plağı eve getirirken otobüste kırmamak için harcadığım çabayı ve yaşadığım korkuyu hâlâ unutmadım.

Hepsi hepsi 6 şarkıydı...

Federica’ya sordum.

Bugün Spotify arşivinde toplam kaç şarkı var?

60 milyondan çok şarkı varmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemide en mutlu ayımız temmuz, en mutsuzu nisandı

“Welcome to Ertuğrul Özkök Pazar Show...”

Pazar şovuma hoş geldiniz. Bugün en sevdiğim konu ile karşınızdayım.

Müzik...

*

Müzik deyince de aklımıza artık “streaming” platformlar geliyor.

Spotify, Apple Music, Deezer, Fizy ve yeni oyuncu olarak Amazon ve ötekiler.

Şu an için Türkiye’de en tanınanı Spotify...

*

Spotify’ın artık Türkiye pazarını yöneten bir yöneticisi var.

Yazının Devamını Oku

Mutasyona uğramış bir FETÖ'cüyü nasıl tanıdım

‘Yumurtasından tanırsınız...’

Evet cevabı buymuş...

Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü ve şimdilerde büyük ilgiyle izlediğim YouTube kanalı yorumcusu Kemal Öztürk’ün bu hafta çıkan kitabında okudum.

Kitapta çok ilginç ve tartışılacak anekdotlar var...

Ama ben, bukalemun ruhuma uygun birini seçtim...

Çok vahim bir olayın eğlenceli tarafı...

Kemal Öztürk başından itibaren, o zamanki deyişi ile “Gülen cemaati”ne uzak durmuş.

Ama AA Genel Müdürü olunca, personel alımında FETÖ kesiminden çok baskı gelmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

12 No'lu hangarda 4 Ağustos günü ve öncesi

Her şey 2013 yılının kasım ayında Moldova bandıralı bir gemiye Ukrayna’dan yüklenen 2 bin 750 ton amonyum nitratla başlıyor.

Geminin sahibi, Güney Kıbrıs’ta yaşayan bir Rus...

Yükün gideceği yer Mozambik’te patlayıcı madde yapan bir şirket.

Mal kime aittir, kim yüklemiştir hâlâ bilinmiyor.

*

Ancak gemi Ürdün’den gelecek bir yükü almak üzere Beyrut limanına geliyor.

İşte ne oluyorsa orada oluyor...

Mozambik’teki şirket parayı ödememiştir.

İki avukat Lübnan adli makamlarına başvurarak gemiye el konulmasını istiyor...

Yazının Devamını Oku

Medya parkının albino boası, pandası ve orangutanları

Hemen her gün en az üç-beş kişiden şu eleştiri geliyor:

“Memleketin bunca meselesi varken sen neyle uğraşıyorsun...”

Dünyanın her yerinde vardır böyle eleştiriler...

Çünkü bazı insanlar sadece ve sadece “memleket meselesini” konuşmaktan zevk alır...

Ama bu defa itiraz hiç beklemediğim bir yerden, Serdar Turgut’tan geldi...

Galiba onunla hayatımız boyunca ilk defa ciddi bir meseleyi konuşacağız...

Umarım son olur, çünkü daha şimdiden bana sıkıcı gelmeye başladı.

*

Tam logomu değiştirdiğim gün

Yazının Devamını Oku

Turizm ve kültür şapkamla bu pandemi yazı nasıl geçti

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’la, yaz başında İstanbul’da buluşup nasıl bir pandemi yazı beklediğini konuşmuştuk.

Bakan turizmi çok iyi bilen, rahat konuşan, hiç öfkelenmeyen bir karaktere sahip.

O nedenle sohbet etmek keyifli oluyor...

*

Geçen cumartesi Bodrum’daki evinde buluşup geçen yazın sonuçlarını değerlendirdik.

Turizm konusunda ihtiyatlı bir iyimserlikle konuştu.

Çıkardığım sonuç, sezonun “beklenilenden ve umulandan iyi geçtiği” yolunda...

Yaz başında da sonunda da turizm konusunda en büyük coşkuyla konuştuğu konulardan biri Çeşme Yarımadası...

Yazının Devamını Oku

Heybeliada Sanatoryumu'nu görünce hatırladıklarım

Yıllar önce, Davos’a ilk gittiğim yıl kaldığım otelin adı Schatzalp’tı...

Toplantılara katılanlar hep aşağıdaki otellerde kalırken ben fünikülerle çıkılan tepedeki bu oteli tercih ederdim.

Çünkü o otel, hayatımın en önemli romancılarından biri olan Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ” romanını yazdığı yerdi.


Heybeliada’da çekilen Kelebeğin Rüyası filminden.

Roman, Hans Castorp isimli bir gemi mühendisinin verem hastası akrabasını ziyarete gittiğinde kendisinin de verem olduğunu öğrenip o sanatoryumda 7 yıl kalışını anlatır.

Thomas Mann romanı, 1912 yılında Davos’un tepesindeki, Dr. Friedrich Jessen’in Waldsanatorium’unda yazmaya başladı.

Karısı solunum yollarındaki bir hastalık nedeniyle orada yatıyordu.


Yazının Devamını Oku

Kızıl Frankenstein'ın üç maymunu ne oldu

1927 yılının bahar aylarında bir gün...

1. Batı Afrika’nın en Batı ucundaki Dakar şehrinden Fransa’nın Marsilya limanına giden bir gemide, yıllar sonra ortaya çıkacak esrarengiz bir ölüm olayı yaşanır.

Geminin yük taşınan bölümlerinde kafeslerin içinde bulunan üç maymundan ikisi ölmüştür.



*

Görevli personel bunu kaptana haber verir.

Yazının Devamını Oku

Tükürük hokkasında birkaç santimetreküp de...

Önce o sözde “tarikat”ın adından başlayayım...

“Uşşaki” diye bir isim...

Nereden bulmuşlar bu ismi derseniz, sıkı durun...

Anlamı “âşık” kelimesinin çoğulu olan “uşşak”tan geliyormuş...

*



Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin 'Amalfi' sahili tam burası mı

Mayıs sonundan itibaren Ege ve Akdeniz’deydim.

Yaz 2020 - 1

Daha önce gitmediğim veya gidip de fark edemediğim birçok yeri bu yaz keşfettim.

Bugün size pandemi gölgesindeki “2020 Türkiye yazı” ile ilgili gözlemlerimi aktaracağım.



*

Yazının Devamını Oku