Bak kardeşim... Ahmet'e dediğimi sana da diyeceğim

Türkiye’nin en ünlü aktörlerinden birisin... Sinemadan, reklamdan, oradan buradan çok iyi para kazanıyorsun...

Haline, tavrına, edana, duruşuna baksan, modern bir insan gibi duruyorsun...

*

Nedir bu yahu...

Kadın dövmek... İnsana saldırmak...

Hangi bahaneyi uydursan kalkamazsın altından...

Hangi gerekçeye sığınmaya kalksan sığmazsın o elbiseye...

Bak kardeşim... Ahmete dediğimi sana da diyeceğim

Bak kardeşim... Senin ciddi bir öfke sorunun var... Daha önce gazetecilere yaptığını gördük...

Şimdi kadına... Beni şaşırtmadı...

*

Daha önce Ahmet Kural’a söylediğimi sana da söyleyeceğim...

Tavsiyem, hiçbir bahaneye sığınma... Çık, amasız mamasız özür dile...

Sonra bir öfke kliniğine yat. Eline, diline, yumruğuna, tekmene, tokadına hâkim oluncaya kadar çıkma oradan.

Görünme insan içinde...

HAYIRDIR İNŞALLAH RÜYAMDA KAMA SUTRA GÖRDÜM İYİ Mİ

Biliyorum aranızdan bazıları “Çüşşş... Hâlâ mı” diyecek...

Durun hemen acele etmeyin...

Gördüğüm rüya, hemen aklınıza gelen “aganiki Kama Sutrası” değil...

Bak kardeşim... Ahmete dediğimi sana da diyeceğim

Ama önce şunu söyleyeyim. Pandemi olayından sonra eve kapatılan bir “65 plus” olarak psikolojimde bazı değişiklikler oldu.

Mesela sanata, müziğe, sinemaya, operaya, her tür sahne eserlerine ilgim çok daha arttı.

Bir de çok rüya görmeye başladım...

Bazıları “psychedelic” denilecek türden...

Bazıları kâbusun sınırında dolaşıyor...

*

Şimdi geleyim dün gece rüyamda gördüğüm Kama Sutra’ya...

Aslında Hintli yönetmen Mira Nair’in “Kama Sutra” filmini gördüm...

Ben o filmi alıp devasa bir operaya çevirmişim...

Hindistan’da tabiatın ortasında bir yerde neredeyse 5 kilometreye yayılan devasa bir alanda sahneye konuyor.

Muazzam büyüklükteki orkestrayı Zubin Mehta yönetiyor...

*

Bütün gece, çeşitli bölümleri seyredebilmek için bu 5 kilometre boyunca hep koştum ve sabah bitkin şekilde uyandım. Şimdi rüya tabircilerine soruyorum...

Nasıl yorumlamalıyım bu rüyayı.

KAMA SUTRA YÜZÜNDEN BAŞIMA GELEN BİR OLAY

Mira Nair’in “Kama Sutra”sı bir sinema şaheseridir.

Hayatımda seyrettiğim en güzel aşk ve kıskançlık hikâyelerinden biridir.

Erotik sahneleri de öyle zannedildiği kadar açık saçık değildir. Tabii bir kadın yönetmen gözüyle bunu seyretmek daha güzel oluyor.

Yıllar önce, Hürriyet’in kültür ve sanat yazarı İhsan Yılmaz yurtdışına gidiyordu. Ondan bana “Kama Sutra”nın DVD’sini almasını rica ettim.

Getirdi ve akşam evde büyük keyifle seyretmeye başladım. Ama ne göreyim, basbayağı bir porno... Meğer DVD satıcısına “Kama Sutra” filmini sorunca, Mira Nair’in filmini değil, bunu vermiş. Resmen bir porno DVD’si... Neyse ki televizyonun karşısında yalnızdım.

BİR GÜN ANAYASA’YA ŞU MADDEYİ KOYSAK

Evet, bugün veya yarın veya bir gün... Anayasamıza şöyle bir madde koysak: “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir inanca ait hiçbir mabet, bir başka inancın mabedi haline dönüştürülemez...”

*

İşte bu maddeyi koysak...

Ve kendi kendimize sorsak...

Millet olarak büyür müyüz, küçülür müyüz...

İnançlı inançsız, dünyanın bütün insanları gözünde daha mı iyi mi görünürüz daha kötü mü...

İnsanlığın ortak kültürel ve kutsal mirasına karşı daha saygılı mı oluruz, daha mı hoyrat...

Başka ülkelerdeki İslamın kutsal mabetlerine ve eserlerine sahip çıkmada daha mı güçlü duruma geçeriz... Yoksa daha mı güçsüz...

Ama her şeyden, bütün bunların hepsinden daha çok...

İyi bir Müslüman olarak kendimize ve dinimize olan saygımız artar mı azalır mı...

Dinimizi daha yüceltir miyiz...

Yoksa daha antipatik hale mi getiririz...

*

Şunu da unutmayalım.

Yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz...

Bu yüzyılın başında dünyaya büyük umutlar vererek kurulan “Medeniyetler İttifakı”nı hâlâ yaşatmaya çalışanların başında biz varız.

Ve yanlış bilmiyorsam bu güzel işbirliğinin hâlâ eşbaşkanlığını sürdürüyoruz...

*

O nedenle diyorum ki... Bu ülkenin bütün makul ve iyi insanları bu soruları kendi kendine sorup vicdani cevabını vermeli...

BİZ HİÇ KAVGA ETMEDİK ONLAR 26 KADIN ÖLDÜRMÜŞ

Pandemi sırasında, karımla 50 yıldan beri ilk defa 90 gün aynı evde yaşadık.

Vallahi yemin ediyorum, bir kere bile sesimizi yükseltmedik, tartışmadık.

Dün İngiltere polisinin açıkladığı rakama bakınca şaşırdım. Pandemi ev hapisleri sırasında İngiltere’de evlerde 26 kadın cinayete kurban gitmiş.

BYLOCK KADAR TEHLİKELİ BİR YAZILIM: ‘ENCROCHAT’

AVRUPA polisi önceki gün çok ilginç bir açıklama yaptı.

Uyuşturucu kaçakçılığı yapan yüzlerce kişi tutuklanmış.

Bunu da polisin bir cep telefonu yazılımının şifresini kırması sayesinde başarmış.

Yazılımın adı “EncroChat”...

İlk defa görünen bir yazılımmış bu...

Dışarıdan birileri sizi hack’lediği, sizin şebekenize sızdığı zaman uyarıyormuş.

Bu yazılım özellikle kamerası, mikrofonu, ses kayıt sistemi ve GPS’i olmayan telefonlarda kullanılıyormuş.

Polis sadece İngiltere’de hack’lediği telefonlar sayesinde 75 kişiyi tutuklamış.

BUGÜNLERDE ŞUNU YAPMAK İSTİYORUM

KULAKLIĞIMI takıp Rolling Stones’un “Walking in the Ghost Town” şarkısını dinleyerek, dünyanın bütün hayalet şehirlerinde volta atmayı hayal ediyorum. Özellikle de Venedik’te...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Sharon Stone... Patti Smith... Joan Baez... Jennifer Garner... Jennifer Lopez... Kristen Bell... Reese Witherspoon... Kate Hudson... Stevie Nicks... Barbra Streisand.. Annie Lenox... Dünyaca tanınmış sanatçılar...

Dünyaca tanınmış siyasetçiler... Bütün bu insanlar önceki gün ve dün Instagram’da bir kadının ardından veda mesajları attılar...

Bugün size, erkek heykelleri altında oturan bu iki kadının hikâyesini anlatacağım...



*

Hikâyeme, önce sağdaki kadından başlayacağım.

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın

Yazının Devamını Oku

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

Dünyada ne ilginç şeyler oluyor...

Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Bahreyn de İsrail’le diplomatik ilişkiler kurdu...

Yani...

Yanisi şu...

Türkiye’nin yıllarca önce yaptığı, bugün de yapmaya devam ettiği şeyi yapıyorlar...

Demek ki dış politikamızda serinkanlı bir akıl varmış...

*

Sırbistan ve Kosova...

Türkiye’nin Balkanlar’da en çok yardım yaptığı,

Yazının Devamını Oku

Cebimde kaç milyon şarkı var her gün kaç şarkı ekleniyor

Spotify Güney ve Doğu Avrupa Yöneticisi Federica Tremolada ile pandemi dönemi müziği sohbeti devam ediyor.

Hayatımda aldığım ilk şarkılar 78 devirlik üç plaktı.

Biri Erol Büyükburç’un ‘Little Lucy’si, öteki ise Paul Anka’nın ‘Diana’sıydı...

Üçüncüsü, Elvis Presley’in iki şarkısıydı...

İki tarafında birer şarkı olan 3 plağı eve getirirken otobüste kırmamak için harcadığım çabayı ve yaşadığım korkuyu hâlâ unutmadım.

Hepsi hepsi 6 şarkıydı...

Federica’ya sordum.

Bugün Spotify arşivinde toplam kaç şarkı var?

60 milyondan çok şarkı varmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemide en mutlu ayımız temmuz, en mutsuzu nisandı

“Welcome to Ertuğrul Özkök Pazar Show...”

Pazar şovuma hoş geldiniz. Bugün en sevdiğim konu ile karşınızdayım.

Müzik...

*

Müzik deyince de aklımıza artık “streaming” platformlar geliyor.

Spotify, Apple Music, Deezer, Fizy ve yeni oyuncu olarak Amazon ve ötekiler.

Şu an için Türkiye’de en tanınanı Spotify...

*

Spotify’ın artık Türkiye pazarını yöneten bir yöneticisi var.

Yazının Devamını Oku

Mutasyona uğramış bir FETÖ'cüyü nasıl tanıdım

‘Yumurtasından tanırsınız...’

Evet cevabı buymuş...

Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü ve şimdilerde büyük ilgiyle izlediğim YouTube kanalı yorumcusu Kemal Öztürk’ün bu hafta çıkan kitabında okudum.

Kitapta çok ilginç ve tartışılacak anekdotlar var...

Ama ben, bukalemun ruhuma uygun birini seçtim...

Çok vahim bir olayın eğlenceli tarafı...

Kemal Öztürk başından itibaren, o zamanki deyişi ile “Gülen cemaati”ne uzak durmuş.

Ama AA Genel Müdürü olunca, personel alımında FETÖ kesiminden çok baskı gelmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

12 No'lu hangarda 4 Ağustos günü ve öncesi

Her şey 2013 yılının kasım ayında Moldova bandıralı bir gemiye Ukrayna’dan yüklenen 2 bin 750 ton amonyum nitratla başlıyor.

Geminin sahibi, Güney Kıbrıs’ta yaşayan bir Rus...

Yükün gideceği yer Mozambik’te patlayıcı madde yapan bir şirket.

Mal kime aittir, kim yüklemiştir hâlâ bilinmiyor.

*

Ancak gemi Ürdün’den gelecek bir yükü almak üzere Beyrut limanına geliyor.

İşte ne oluyorsa orada oluyor...

Mozambik’teki şirket parayı ödememiştir.

İki avukat Lübnan adli makamlarına başvurarak gemiye el konulmasını istiyor...

Yazının Devamını Oku

Medya parkının albino boası, pandası ve orangutanları

Hemen her gün en az üç-beş kişiden şu eleştiri geliyor:

“Memleketin bunca meselesi varken sen neyle uğraşıyorsun...”

Dünyanın her yerinde vardır böyle eleştiriler...

Çünkü bazı insanlar sadece ve sadece “memleket meselesini” konuşmaktan zevk alır...

Ama bu defa itiraz hiç beklemediğim bir yerden, Serdar Turgut’tan geldi...

Galiba onunla hayatımız boyunca ilk defa ciddi bir meseleyi konuşacağız...

Umarım son olur, çünkü daha şimdiden bana sıkıcı gelmeye başladı.

*

Tam logomu değiştirdiğim gün

Yazının Devamını Oku

Turizm ve kültür şapkamla bu pandemi yazı nasıl geçti

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’la, yaz başında İstanbul’da buluşup nasıl bir pandemi yazı beklediğini konuşmuştuk.

Bakan turizmi çok iyi bilen, rahat konuşan, hiç öfkelenmeyen bir karaktere sahip.

O nedenle sohbet etmek keyifli oluyor...

*

Geçen cumartesi Bodrum’daki evinde buluşup geçen yazın sonuçlarını değerlendirdik.

Turizm konusunda ihtiyatlı bir iyimserlikle konuştu.

Çıkardığım sonuç, sezonun “beklenilenden ve umulandan iyi geçtiği” yolunda...

Yaz başında da sonunda da turizm konusunda en büyük coşkuyla konuştuğu konulardan biri Çeşme Yarımadası...

Yazının Devamını Oku

Heybeliada Sanatoryumu'nu görünce hatırladıklarım

Yıllar önce, Davos’a ilk gittiğim yıl kaldığım otelin adı Schatzalp’tı...

Toplantılara katılanlar hep aşağıdaki otellerde kalırken ben fünikülerle çıkılan tepedeki bu oteli tercih ederdim.

Çünkü o otel, hayatımın en önemli romancılarından biri olan Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ” romanını yazdığı yerdi.


Heybeliada’da çekilen Kelebeğin Rüyası filminden.

Roman, Hans Castorp isimli bir gemi mühendisinin verem hastası akrabasını ziyarete gittiğinde kendisinin de verem olduğunu öğrenip o sanatoryumda 7 yıl kalışını anlatır.

Thomas Mann romanı, 1912 yılında Davos’un tepesindeki, Dr. Friedrich Jessen’in Waldsanatorium’unda yazmaya başladı.

Karısı solunum yollarındaki bir hastalık nedeniyle orada yatıyordu.


Yazının Devamını Oku

Kızıl Frankenstein'ın üç maymunu ne oldu

1927 yılının bahar aylarında bir gün...

1. Batı Afrika’nın en Batı ucundaki Dakar şehrinden Fransa’nın Marsilya limanına giden bir gemide, yıllar sonra ortaya çıkacak esrarengiz bir ölüm olayı yaşanır.

Geminin yük taşınan bölümlerinde kafeslerin içinde bulunan üç maymundan ikisi ölmüştür.



*

Görevli personel bunu kaptana haber verir.

Yazının Devamını Oku