GeriCengiz ÇANDAR Bilderberg’den Gezi’ye Selam!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bilderberg’den Gezi’ye Selam!

Kendimiz, Kopenhag’da, “Bilderberg”deyiz. Gönlümüz, İstanbul’da. Gezi’de.Demokrasi ve özgürlüğün yanındayız.

KOPENHAG- Herhalde dünyada yan yana gelebilmesi düşünülemeyecek iki sözcük akla gelebilirse, bunlar “Bilderberg” ve “Gezi” olabilir. Ne var ki, pekâlâ bir araya gelebileceklerini Bilderberg toplantısı vesilesiyle ben görebildim.
Soğuk Savaş döneminde Transatlantik İttifakı’nın bir “beyin fırtınası” mekanizması olarak oluşmuş ve yılda bir kez ABD ya da Batı Avrupa ülkelerinden birinde toplanan Bilderberg toplantılarının 62’ncisi bu kez Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da. Ben de katılımcılardan biriyim. Türkiye’den katılan az sayıdan birisiyim. Mustafa Koç, Ümit Taftalı, CHP’nin yakın döneme kadar genel başkan yardımcılarından biri olan Umut Oran, Paris’ten gelip katılan, yakın dönemde Paris’te Legion d’Honneur ödülüyle onurlandırılan tanınmış sosyoloğumuz Prof. Nilüfer Göle, bu yılın Nobel Barış Ödülü’nü, merkezi Lahey’de bulunan Kimyasal Silahların Önlenmesi Örgütü adına almış olan Büyükelçi Ahmet Üzümcü’nün dışında bir de Türk olarak ben bulunuyorum.
Günlerdir sosyal medyada isimlerimiz Bilderberg’e ilişkin yaygın komplo teorileri ile ilgili olarak dolaşıyor. Durumdan haberdarım. İsimlerimizin elde edilmesinde esrarlı bir yan yok; çünkü internete giren herkes www.bilderbergmeetings.org sitesine girdiği takdirde katılımcıların kimler olduğunu ve bu yılki Bilderberg toplantısının konularının ne olduğunu kolaylıkla öğrenebilir.
Sosyal medyada sanki esrar perdesini kaldırıyormuş havasıyla benimki de dahil, çeşitli isimler hakkında spekülasyon yapanlar, yukarıdaki internet sitesinden isimlerimizi öğrendiler.
Bilderberg, benzeri birçok toplantıda olduğu gibi, toplantıların içeriğini yani kimin, neler söylediğini kamu önünde paylaşmıyor. Bir de Soğuk Savaş yıllarından gelen “imajı” ve komplo teorilerini her yılda olan meraktan ötürü, her yerde tepkilere neden oluyor.
Nitekim, Kopenhag’da toplantının yapıldığı Marriott Oteli’nin karşısında da protestocular, üç gündür toplanmış vaziyetteler. Sayıları, Bilderberg toplantısına katılanların (140 kişi) sayısından daha az. Otelin camlarından görülebilen kocaman bir pankart, herkes gibi, benim de gözüme çarptı. Şöyle yazıyordu: “Bilderberg=A secret government in a democracy. No thanks!”
Yani, “Bilderberg=Bir demokraside gizli hükümet. Hayır, teşekkürler!” Buradaki, “teşekkürler” sözcüğü “Hayır, almayayım” anlamına geliyor tabii ki.
Kendi payıma, “dünya gizli hükümeti” gibi çarpıtılarak sunulan Bilderberg toplantısına katılmaktan da Bilderberg karşıtı gösterilerden de hiçbir sıkıntım, şikâyetim yok. Hatta önceki gün, öğle yemeğinde yan yana düştüğüm İspanya Kraliçesi Sophia ile göstericiler konusunda şakalaştık da. O, “Biz daha kalabalığız. Elimizde kameralar, onların fotoğrafını çekmek için yürüsek, ne olur acaba?” diye takıldı.
Türk grubu, dün öğle yemeği için, otelin dışına çıkarken, “You are criminals. We do not want you here” diye bağırıyordu, az sayıdaki kalabalık. İstanbul’da aynı saatlerde Gezi Parkı ve Taksim’e gitmesi engellenenler arasında yer alan LBGT bayrağının aynısının altında bağırıyorlardı. Nilüfer Göle’ye şaka yollu seslendim: “Bizim ‘Gezici’ olduğumuzu söylesene onlara...”
Bilderberg’e katılmış olmaktan hiçbir sıkıntım ve şikâyetimin olmamasının bir nedeni, önceki gün akşam yemeğinde yan yana denk geldiğim, 91 yaşını devirmiş olan ama kafası bir İsviçre saati gibi mükemmel işlemeye devam eden Henry Kissinger ile birkaç cilt kitap okusam, elde edemeyeceğim bilgi ve bakış açısını kazandığım bir hararetli sohbete koyulmam. Bir de Bilderberg’in sabahtan akşama kadar süren oturumlarında izlediğim oturumları.
“Ukrayna”, “Rusya”, “Ortadoğu’nun Yeni Mimarisi”, “Avrupa’nın Geleceği”, “Demokrasinin Geleceği ve Orta Gelir Tuzağı”, “Çin’in Siyasi ve Ekonomik Bakış Açısı”, Snowden ve WikiLeaks gibi gelişmelerle ortaya çıkan –bizdeki tapeler konusu gibi- “Özel Hayat Var mı?”, “İstihbarat paylaşımı”, “Teknoloji ve İstihdamda Büyük Dönüşümler” gibi konu başlıkları altında çok çarpıcı “beyin fırtınaları”nın yer almış olması.
Buralarda yer alanlar, birkaç ülkenin toplam ekonomik gücünden daha fazla gücü olan Airbus, BP, Shell, Nokia, Goldman Sachs, Fiat, Google, Microsoft gibi uluslararası şirketlerin CEO’ları ve en üst düzey yöneticilerinden, İsveç ve İspanya dışişleri bakanlarına, AB Komisyonerlerinden Amerikan Hazinesi’nin başında dünya ekonomisini etkileyen kararlara imza atmış olan Lawrence Summers, Robert Rubin gibi isimlere, yakın döneme dek ABD’nin Siberuzay Komutanı ve NSA Başkanı olan Keith Alexander ile İngiliz Gizli Servis Başkanı John Sawers’a, İspanya’da demokrasi mücadelesinin başını çekmiş olan El Pais Genel Yayın Yönetmeni, sosyalist Juan Luis Cebrian’dan yakın döneme dek Fransa’nın ünlü Le Monde’unun başında bulunan Natalie Nougayrede’ye, Financial Times’ın Martin Wolf’una kalburüstü basın mensuplarına, Hollanda Prensesi ile İspanya Kraliçesi’nden, IMF’nin başındaki Christine Lagarde’dan Dünya Bankası’nın eski başkanları James Wolfensohn ve Robert Zoellick’e, Harvard’ın MIT’nin önde gelen profesörlerinden, çeşitli Avrupalı siyaset adamlarına, ABD’nin Obama’dan sonra ikinci siyah başkanı olma ihtimali en yüksek kişisi sayılabilecek Atlanta Belediye Başkanı Kasim Reed’e, İngiltere’nin iktidardaki maliye bakanı ile muhalefetin gölge maliye bakanına, NATO Genel Sekreteri Rasmussen’den SACEUR yani NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı General Philip Breedlove’a, Irak ve Afganistan tecrübelerini taşıyan emekli General David Petraeus’a ve benzeri nice isimlere uzanan, bu isimlerin dışında kalan ve bu isimlerin birçoğuyla eşdeğer ve düzeyde, yaklaşık 140 kişi.
Bilderberg aleyhinde gösteri yapanların, toplantıya bakanların kimliklerine bakarak, “dünya gizli hükümeti” toplantısı yapıldığından kuşkulanmalarına imkân verecek kadar “güç ve sıfat birikimi” söz konusu gerçekten de.
İşin ilginç tarafı, Bilderbergcilerin kendi aralarındaki “eşitlik”. Bilderberg’in bir kuralı var: Katılan herkes sıfatlarından bağımsız biçimde eşitleniyorlar. Bunun belirtisi öğle ve akşam yemekleri. Herkes sıraya giriyor. Yemeğini alıyor ve istediği, boş olan masaya oturuyor.
Bu arada bir Bilderberg izlenimi: Türkiye, Batı dünyasının gündeminde pek gözükmüyor. Bir “değer erozyonu” dikkat çekiyor. Yani, Türkiye’nin Bilderberg’de konu olmaması, Türkiye açısından pek hayırlı bir işaret değil.
Bu satırları yazdığım şu anda, Bilderberg’de “Demokrasinin Geleceği ve Orta Gelir Tuzağı” başlıklı oturum başladı. Oturum başkanı Freedom House raporlarına gönderme yaparak, 2014’te “demokrasinin Rusya, Mısır ve Türkiye’de geri gittiğini” söyledi.
İşte Türkiye’nin Batı’daki fotoğrafı bu nedenle böyle.
Ve şu an, “İstiklal Caddesi’nin karıştığı” haberleri geliyor. Kopenhag’da yüksek güvenlik önlemleri gerektiren katılımcıların bulunmasına rağmen Bilderberg protestocularına kimse saldırmazken, İstanbul’da yine “çirkin” ve “saldırgan” manzaralar.
Türkiye’ye Batı’dan bakıldığında görülen bu “çirkin” fotoğraf.

X

Ankara, İstanbul ve 'terörün sıradanlaşması' tehlikesi...

Ankara’daki kanlı terörist saldırının ardından, İstanbul’da benzeri bir eylemin gerçekleşmesinden ciddi olarak kaygılıydım.

İktidar yanlısı çevrelerin biraz “tepki”, biraz “alaycı” biçimde ortaya koydukları, “terör saldırısı ihbarı üzerine”  Alman okullarının tatil edilmesi ve Alman Başkonsolosluğu önünde olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmış olmasının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyordum.

 

Batılı istihbarat kuruluşlarının kendi vatandaşlarını korumaya öncelik vererek, aldırdıkları önlemler, tabii ki, İstanbul’da bir “terörist eylem/ler” ihtimalinden endişe duymak için yeterli ve başlı başına bir nedendi.

 

Ciddi devletler, öncelikle kendi vatandaşlarını koruma dürtüsüyle hareket eden devletlerdir ve her ne siyasi ya da karşıtlığınız olabilirse olsun, ABD ve Almanya gibi devletler ciddi devletlerdir. Ankara’da geçen pazar günü gerçekleşmiş olan terörist saldırıdan önce, ABD Büyükelçiliği’nin vatandaşlarına Kızılay’a gitmemeleri uyarısı yapmış olduğu biliniyor.

 

Ankara’nın kalbinde bir ay içinde gerçekleşmiş kanlı terörist saldırısından hemen sonra, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın dibinde sayılan Alman Başkonsolosluğu’nda ve yakınlarındaki Alman Lisesi ve benzer Alman kurumlarında “istihbarat bilgilerine dayalı” olarak önlem alınmış olması, İstanbul merkezinde bir terör eyleminin gerçekleşme ihtimalinin çok yüksek olduğuna dair, tartışma götürmez bir “sinyal”di.

 

Yazının Devamını Oku

Unutulmuyor...

Süleymaniye- Halepçe Katliamı’nın 28. yıldönümünde saat tam 11:40’da, kürsüdeki genç adam konuşmasını kesti. 

“Sizi ayağa kalkmaya davet ediyorum. Barış için elele tutuşun” dedi.

 

Bütün salon ayağa kalktı. Kürsüde Halepçe Katliamı’na dair bir hikaye anlatmakta olan iki genç adamın karşısında elele tutuştular. Türkiye’de saat 10:40’ı gösterirken, bundan 28 yıl önce, Halepçe’de 5000 kişinin canını alan kimyasal silahlarla şehrin bombalanması başlamıştı.

 

O yıl yani 1988’de, Halepçe Katliamı’ndan kısa bir sonra dönemin başbakanı Turgut Özal ile gayet tatsız geçen ve iki ülke arasında bir krizle sonuçlanan Bağdat ziyaretine ben de katılmıştım.

 

Turgut Özal’ın Saddam ile yaptığı konuşmayı, “kaynak belirtilmemek şartıyla” o görüşmede bulunan Dışişleri Müsteşarı Nüzhet Kandemir (daha önce Bağdat Büyükelçisi idi), Reşid Oteli’ndeki odasında kelime kelime, bana ve Yalçın Doğan’a anlatmıştı.

 

Yazının Devamını Oku

Terörizmi lanetlemek ve “rehin kalmak”…

Türkiye’nin canı çok acıdı.

Ankara’daki 10 Ekim terörist saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı neredeyse üç misliydi.  Ankara bundan daha üç hafta kadar önce şehrin orta yerinde bir büyük terör saldırısına daha tanık olmuştu. Ama bu son terörist saldırı kadar Türkiye’nin canını acıtanı olmamıştı.

 

Zaten dünkü cenazeler, Türkiye’nin her yerinin canını nasıl acıdığını gösteren yürek burkan sahneler ile doluydu.

 

23 yaşında bir üniversite öğrencisi Tokat’ın Turhal’ında toprak verilirken, 19  yaşındaki bir başka üniversite öğrencisi, üstelik en yakın arkadaşını 10 Ekim’de yanıbaşında kaybetmiş olanı Gaziantep’te toprağa veriliyordu.

 

Ve 19 yaşında, iç güzelliği ve saflığı yüzüne vuran bir genç kız, bir başka üniversiteli Giresun’da, 16 yaşındaki, annesinin karnındayken babasını yitirmiş olan bir bahtsız, bir başka güzel, ismi gibi bir Peri kızı Ankara’da, aynı yaştaki bir akranı, liseli bir delikanlı Kütahya’nın Domaniç ilçesinde.

 

Yazının Devamını Oku

Suriçi 'canımın içi'...

Kendisiyle ilk kez birlikte olduğumuzdan bu yana kesintisiz süren ilişkimde en uzun süreli ayrılıklardan birinin ardından ayak bastım Diyarbakır’a.

Uçaktan iner inmez, kendime verdiğim sözü yerine getirdim. Önce Tahir’e uğradım. Sevgili dostum Tahir Elçi, isminin üzerine “Barış Elçisi” sıfatı yazılı bir mezartaşının altında, Yeniköy Mezarlığı’nda. Havaalanından çıkıp, Bağlar’a varmadan orada yatıyordu…

 

 

Özgür Gün Televizyonu’nda “Haber Nöbeti” için Diyarbakır’a gelmiş arkadaşlarla birlikte katıldığım programda da söyledim; 45 yıl önce Diyarbakır’a Nevruz sonrası bir akşamüstü ilk kez ayak bastığımda, Sur’dan içeri girdiğim anda hissettiğim “ilk görüşte aşk” idi.

Kadim kentin özel bir kişiliği olduğunu hemen görmüştüm. Capcanlıydı. Ve de oturaklı. Sokakları her yöne hareket eden enerjik insanlarla doluydu. Tuhaf bir büyüsü vardı.

Beni de büyülemişti. Gece yarısını geçene dek, sokaklarında amaçsız biçimde, ama onunla birlikte olmayı yeterli bulan bir amaçla, bir o yana bir bu yana yürüyerek zaman geçirmiştim.

Diyarbakır’la ilişkim öyle başlamıştı. Öyle sürdü. Diyarbakır, zaten Sur demekti. Yenişehir, Ofis, Kayapınar, Hamravat, hepsi o günlerden bugünlere zaman içinde ortaya çıktı. Tarihi Diyarbakır, Sur’un kendisiydi.

Yazının Devamını Oku

“Büyük Lider” ve “Felâket için Yol Haritası”...

İsmini ilk kez 2007 yılında, Amerikan ölçülerinde bile ,büyük bir meydan okuyuş ve gerçekten entellektüel cesaret gerektiren “The Israel Lobby and US Foreign Policy” (İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası) adlı, o konuda yazılmış eşsiz kitabın iki yazarından biri olduğu vakit duymuştum.

Stephen Walt, John Mearsheimer ile birlikte tuğla kalınlığındaki o yapıt ile ismini, duymamış olanlara duyurdu. O gün bugündür, yazılarını ve çalışmalarını dikkatle izliyorum. Harvard’ın en önemli bölümlerinden Kennedy School of Government’ta Uluslararası İlişkiler Profesörü.

 

2015’in Eylül ayında Tarih Bölümü’nün konuğu olarak konuşma davetiyle Harvard’da bulunduğum sırada şahsen tanıştık. Konuşmayı büyük bir dikkatle izledi. Sorular yöneltti. Ardından akşam yemeğinde de beraber olduk.

 

Stephen Walt’ın Türkiye’yi de yakından izlediğini, 1 Kasım seçimlerinden önce bir kez daha geleceğini o vesileyle öğrendim. Dış politika yaklaşımında, “Realist” okula mensup sayılır.

 

Foreign Policy’da geçen hafta (4 Mart) çıkan “Büyük Liderleri İzlemekten Vazgeçmenin Zamanı Geldi” (It’s Time to Abandon the Pursuit for Great Leaders) başlıklı yazısı, Türkiye’nin insanlarını da özellikle ilgilendiren çarpıcı bölümler içeriyordu.

 

Yazının Devamını Oku

Ankara ile Brüksel arasında “jeopolitik-realpolitik tango”...

“Dönüm Noktasındaki Türkiye”... Bu başlık. Bir de üst başlığı var: “Yeni bir Ortadoğu mu?”

Amerika’nın etkili haftalık dergilerinden The American Interest’in, Türkiye’de son günlerin üç gelişmesinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı yazısının başlığı ve üst başlığı.

 

Nedir o birbiriyle doğrudan bağlantılı üç gelişme:

 

 

İlk ikisi, “zincirin en önemli halkası” olan üçüncüsüne yani dün sabaha karşı, 12 saat süren görüşmelerden sonra sonuçlarının alınması bir hafta daha bekleyecek olan “Brüksel Zirvesi”ne bağlanmıştı.

 

Tümünün

Yazının Devamını Oku

Demokrasi tabutuna faşizm çivisi...

İlerde Türkiye’nin tarihini yazacak olanlar, “faşizmin başlangıç tarihi” üzerinde anlaşamayabilirler.

Ama “nasıl yerleştiğine” ilişkin bir görüş ayrılığı olmaz. Çünkü onu yazmak gerekmiyor. Bu konudaki görüntüler yeterli.


Ülkenin en büyük yayın organlarından birine hiçbir şekilde delillendirilmemiş bir iddiaya dayanarak, üçü de AKP aday adayı olmuş üç kayyum atayacak bir pervarsızlık ve kayıtsızlıkla sulh ceza mahkemesi kararı çıkartılıyor ve gece yarısı polis biber gazı kullanarak, gazete binasına girip, el koyuyor.


Yıl 2016, aylardan Mart. Gün, Cuma (4 Mart), aynı gün, Türkiye’nin büyük sanayicileri arasında, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Boydak Holding’in yöneticileri gözaltına alınıyor, ikisi eşbaşkan, 5 HDP milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarını sağlayacak yani 1994 yılının o “utanç günleri”ne geri dönülmesine yol açacak, o “utanç”ın yeniden canlandırılmasına gidecek (ve belki de 1990’lardan çok daha ağır sonuçları beraberinde getirecek) gelişmeler için düğmeye basılıyor.


Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, gün içinde sosyal medya üzerinden “demokratlara dayanışma” çağrıları yapıyor.


Yazının Devamını Oku

Dresden 1945’ten Cizre 2016 adındaki “mezarlığa”...

Dresden, Almanya’da Saksonya eyaletinin tarihî merkezidir.

İkinci Dünya Savaşı sonunda bir şehri yerlebir eden hava bombardımanlarının örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Aşağıdaki fotoğraflar, 1945’te savaşın son günlerinde Dresden’in bombalandıktan sonraki halini gösteriyor...

 

 Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise, tarihte Botan beylerinin merkezi Ceziret-ül Omar’ın, yani “Nuh’un mezarı”ndan “Mem û Zin’in mezarı”na dek eşsiz tarihî mekânlara ev sahipliği yapan Cizre’nin 2016 Ocak görüntüleri. Dresden’in havadan bombalanması ile Cizre’nin karadan vurulması, birbirine çok yakın sonuçlara yol açmış. Yıkım, neredeyse, aynı derece tüyler ürpertici...




Yazının Devamını Oku

“Hukuk devleti”nden ne kaldıysa…

Anayasa’nın 153. Maddesi gayet açık. Maddenin son satırı aynen şu şekilde:

“Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

 

Yani, kim olursanız olun, Cumhurbaşkanı da olsanız, hatta adınız Recep Tayyip Erdoğan da olsanız, Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır.

 

Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’ın"Anayasa Mahkemesi, bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım ama kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum" demesinin pratik bir karşılığı yoktur.

 

Zaten, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan da, Cumhurbaşkanı’nın o sözlerine ilişkin açıklamasında, “herkesi bağlar” diyerek, 153. Maddeyi hatırlatmıştır.

 

Yazının Devamını Oku

Akıl tutulması... El İnsaf...

Can’ın (Dündar) ve Erdem Gül’ün üç ayı aşkın süreden beri bulunduruldukları demir parmaklıkların ardından çıkan, “açık hava”ya kavuşmaları, kuşkusuz, harikûlâde bir gelişme. Özellikle, kendileri ve en başta da aileleri, yakınları ve sevenleri için.

Dündar-Gül tahliye kararının, Türkiye’de adalete inanan, demokrasi ve özgürlük yanlısı herkes için, gelecek açısından iyimserlik duyulacak bir gelişme olduğunu düşünenler olabilir.


Ama, orada durmak gerekiyor. Söz konusu gelişme, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut yapısı sayesinde elde edildi. Anayasa Mahkemesi’nun bu kararı, ne yazık ki, Türkiye’de anti-demokratik gidişatın yön değiştirmesi, demokrasi ve özgürlükler yönünde bir keskin virajın dönülmesine işaret etmiyor.


Karar, “yandaş” ve “troll” diye nitelendirilen kimilerinde infiale yol açtı; “Abdullah Gül’ün mahkemesinin utanç verici kararı” olarak değerlendirildi. “Havuz”dan “Türkiye’de artık casusluk serbest” gibisinden sözde “ironik”, ipe sapa gelmez manşetler atıldı.


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, “beraat etmemiş olduklarını” hatırlatma gereği duydu. Dahası, Batı dünyasında Wikileaks ile ilgili uygulamalardan söz etti, Julian Assange’ın kovuşturma altında bulunduğu için Londra’da Ekvador Büyükelçiliği’ne sığınmış bulunduğunu söyledi.


Yazının Devamını Oku

Suriye’de 'Kaybet-Kaybet'...

Tayyip Erdoğan karşısına muhtarları aldığı vakit, dur durak bilmiyor. Belki içtenlikle, ama ciddi dış politika tavrına hiç uymayacak şekilde, bir tür “geyik muhabbeti” kıvamında konuşuyor.

Şayet, “Türkiye Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyor olmasa, nasıl isterse öyle konuşmasında bir sakınca olmazdı. Ama hem Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatını taşır, hem de dünyanın bir numaralı sorunu Suriye’ye ilişkin olarak öyle konuşursanız, bunun can sıkıcı siyasi sonuçları olur.

Tayyip Erdoğan, dün cumhurbaşkanı olalı beri, Beştepe’de 21. kez biraraya gelen muhtarlara ilerde mutlaka ciltler halinde yayımlanması beklenen ve bu bakımdan “tarihî değer” taşıdığı düşünülebilecek olan “Nutuk”unda Suriye konusuna da girdi. İki gün sonra uygulanmaya başlanması söz konusu olan “Suriye’de ateşkes”e ilişkin, uygulanması imkânsız bir de “öneri” getirdi. Şöyle dedi:

“... PYD ve YPG de, tıpkı PKK gibi, Daeş gibi, el-Kaide gibi terör örgütüdür. PKK’ya nasıl bakıyorsak, PYD ve YPG’ye de aynı şekilde bakmaya devam edeceğiz. Bizim ısrarla terör örgütü dediğimiz bir örgüte çok daha ısrarlı bir şekilde ‘Terör örgütü değildir’ denmesi müttefikliğin ruhuna yakışmaz. Bu iş için Türkiye için bir beka meselesidir. Müttefiklerin yol ayrımına geldiğini anlatmak için meseleyi nasıl anlatabiliriz, inanın anlamakta zorlanıyorum. YPG ve PYD de ateşkes kapsamının dışında olmalıdır. PYD ve YPG Rusya’yla bir olup muhaliflerin belini kırarak Daeş’in en büyük destekçisi olmuştur.”


Suriye’de, 27 Şubat’ta yürürlüğe girmesi öngörülen “ateşkes”, bir “Amerika-Rusya uzlaşması”nı yansıtıyor. “Uluslararası siyasi irade”yi yansıtan bir dizi dayanağı var: 


Yazının Devamını Oku

“Aydın müsveddesi” dostların ardından...

Ölümünü öğrendiğimde, “gündem”in ne olduğuna bakmaksızın, yazının başına oturmuştum.

Yazıya “Requiem” başlığını koymuştum. Zaman hızla akıp gidiyor; aradan bir yıl geçmiş bile. “Requiem”e düşmüş olduğum şu satırları bir kez daha okudum:

 

Bir de Eric Rouleau eklendi Yaşar Abi’nin yokluğuna. Benim açımdan çifte travma; ‘bir devrin kapanışı’, ama öyle bir kapanışı ki, sanki kapısının üzerine açılmasını imkânsız kılmak için ‘çifte kilit’ vurulmuş gibi…”

 

Eric Rouleau’nun ölümünden haberdar olduğum dış başında çıkan bir yazıya gönderme yapmışım:

 

“Eric Rouleau’nun ölümünü öğrendim… Yazının başlığı ‘Final Act’ yani ‘Son Sahne’ idi ve başlık altında da ‘Perde gazeteci Eric Rouleau’nun üzerinde indi’ deniyordu. Yazıda, Eric Rouleau’nun ölümünün, Ortadoğu’da bir tarihi dönemi kapatan simgelerden biri olduğunu anlatılıyordu. Yani, Eric Rouleau, koca bir tarihi dönemi simgeleyecek kadar büyük bir isim sayılıyordu…

 

Yazının Devamını Oku

Yurtta iflas, cihanda iflas…

Türkiye, mevcut iktidarın akıl almaz yanlış politikaları sonucunda, Suriye’de siyasi planda PYD ve “simgesel” olarak ise onun askeri kolu sayılan YPG karşısında yenik düşmüştür.

PYD ve YPG ile mücadele, aslında, Washington’a karşı verilmiştir. “Ya ben, ya o” biçiminde “siyasi-diplomatik arena”da yürütülmüştür. Ve, o “arena”da Washington’a karşı kaybedilmiştir.

 

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, bir süredir Washington’u muhatap alarak “PYD, YPG, PKK’dır. Teröristtir. Ya ben, ya o” diyor; Washington ise Dışişleri sözcüleri aracılığıyla “Biz öyle görmüyoruz. Suriye’de müttefikimizdir. Desteklemeye devam edeceğiz” açıklamalarıyla Ankara’ya karşı koyuyordu.

 

Washington ile PYD-YPG’ye ilişkin olarak sürdürülen polemik, Ankara’daki son büyük terör saldırısıyla sorumsuzca araçsallaştırılmak istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar daha dağılmadan Ahmet Davutoğlu, dünyanın en acemi başbakanından beklenmeyecek bir aculluk ile, müthiş bir inandırıcılık zaafı sergileyerek “Fail YPG’dir” olarak açıklamasını yaptı.

 

Durumun ciddiyeti ve kaybedilen canların acısıyla yapılmış vakur bir konuşma ile hiçbir ilgisi olmayan, Washington’a dönük “hadi artık ama, ya o ya ben” konuşması sayılabilecek, acemice ve “propaganda savaşı” niteliğinde bir açıklama yaptı.

 

Yazının Devamını Oku

Göz göre göre…

Ankara’daki son kanlı terörist saldırı, “artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak” ölçüsünü koymaya çok uygun, Türkiye’miz için son derece trajik ve bir o kadar tehlikeli bir gelişmeyi ifade ediyor.

Böyle bir terörist saldırıdan daha kötü, daha tehlikeli ne olabilir diye sorulsa cevap, herhalde şu olabilir:

 

“Bu olayın bile “sıradanlaşması”, bunun gibi daha birçok “terörist saldırının gerçekleşmesi”…

 

Son Ankara terörist saldırısından sonra yapılan açıklamalara, ortaya gelen tepkilere bakılırsa, maalesef, “beterin beteri” ihtimali ciddi olarak mevcut.

 

Önceki günkü saldırıyı, benzeri “terörist saldırılar”dan farklı, özel ve önemli kılan yanları var:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın "Fırat'a düşen senaryoları"...

Önceki gün “Stratejik Derinlik” isimli kitabın yazarı Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu Ukrayna’da (15 Şubat)  Suriye konusunda “kükrerken” dinledim.

Ateşli sözlerini filtreden geçirince, ortaya çıkan, aslında, Türkiye’nin “stratejik derinliği”nin 15 kilometreye indirilmiş olduğu hazin gerçeğinden başka bir şey değildi.

 

Türkiye’nin başbakanı bir “özgüven maskesi”nin arkasında PYD-YPG’ye ilişkin şu sözleri sarfetti:

 

“Türkiye’nin müdahalesi olmamış olsaydı şu anda Tel Rifat ile Azaz’ı ele geçirmiş olacaklardı. Azaz’a bir buçuk kilometre kadar yaklaştıkları için uyardık… YPG’yi uyardık. Fırat’ın batısına geçmeyeceksiniz, Azaz’a da yaklaşmayacaksınız. Şimdi de uyarıyoruz yaklaşmayacaklar.”

 

Bilmeyenler için belirtelim: Türkiye sınırı ile Azaz (ya da Azez) arası 15 kilometre kadar. Tel Rifat 25 kilometre. Geçtiğimiz cuma-cumartesi (12-13 Şubat) Afrin’den doğuya ilerleyen YPG’nin eline geçen Menag hava üssünden güneydoğusundaki Tel Rifat’ın arası 6 kilometre. Dolayısıyla Azaz da yaklaşık aynı uzaklıkta.

 

Yazının Devamını Oku

Suudilerle “aşk”-PYD ile düşmanlık...

Türkiye, dün, sınır ötesinde PYD’yi 40 kilometre menzilli toplarla döverken,“bomba” sayılması gereken açıklama Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’ndan geldi.

 “S.Arabistan uçaklarının İncirlik’e geldiğini” söyledi ve “Suudi Arabistan’la Suriye’de kara operasyonuna girebiliriz” dedi.

 

Böyle bir açıklamanın büyük yankı yapması gerekirdi. Ancak, Türkiye’ye Tayyip Erdoğan bildiğimiz şekliyle hükmetmeye başlayalı beri, ne başbakanın, ne de dışişleri bakanının sözlerinin bir hükmü yok. Sıfatlarının gerektiği gibi ciddiye alınmıyorlar.

 

Konu Suriye’yle ilgili olunca, “Suudi Arabistan ile birlikte savaşa giriyoruz” açıklamasını bizzat Tayyip Erdoğan bile yapsa, bu adımın atılabileceğinden kuşku duymak gerekiyor.

 

Ne kadar ciddiye almak gerekeceği tartışmalı bile olsa, Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’nun sözlerini önce bir kaydedelim:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Halep açmazı

Münih’te dün kimilerince Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana en önemli “uluslararası karar” sayılan adım atıldı ve Amerikan ve Rus dışişleri bakanları John Kerry ile Sergei Lavrov’un başını çektiği Uluslararası Suriye Destek Grubu (ISSG-International Syria Support Group) “Suriye’de hasmane faaliyetlerin durdurulması ve insani yardım sağlanması”  üzerine anlaşmaya vardı.

Suriye savaşını bitirebilecek sürece dönüşmesi umut ediliyor.

 

ABD ve Rusya’ya ek olarak, AB, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Çin, İran, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, S.Arabistan ve Türkiye ve ayrıca Arap Birliğıi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın yer aldığı “ISSG”nin altına imza attığı kararın uygulanmasına bir hafta içinde başlanacak.

 

Karar metninde yer alan “cessation of hostilities” yani “hasmane faaliyetlerin durdurulması” sözcükleri, Amerika’nın “derhal ateşkes” ile Rusya’nın “1 Mart’ta yani üç hafta sonra yürürlüğe girecek olan ateşkes” diye farklı pozisyonlarda üzerine bir “uzlaşma formülü” olarak ortaya çıktı. “Ateşkes”e oranla daha zayıf bir hali ifade ediyor.

 

Nasıl uygulanacak, uygulanabilecek mi; önümüzdeki birkaç gün içinde ortaya çıkacak.

 

Yazının Devamını Oku

Washington’dan istiskal, Ankara’da iflâs…

Türkiye’nin uluslararası sistem içinde konumunun ne kadar zayıfladığını anlamak istiyorsanız, son günlerde Ankara ile Washington arasındaki, Suriye Kürt örgütü PYD üzerinden yürütülen polemiğe bakmak yeterli.

Önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yen önemli “stratejik” açıklamalarını hep yaptığı gibi “havada” konuştu ve Latin Amerika dönüşü uçağına aldığı gazetecilere şunu söyledi:

 

“PYD, YPG terör örgütüdür. PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslararası örgütlere taşıyacağız. Taşımadığımız her an bizim için kayıptır. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa, geç kalırız. Ve bakın, Biden yanında bir yardımcısı ile geldi. Obama’nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Cenevre temsilcilerinin olduğu dönemde PYD gelemiyor, o kalkıyor Kobani’ye gidiyor. Kobani’de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz. Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?”

 

 Daha ne desin? Daha açık biçimde nasıl söylesin?

 

“Ben miyim senin ortağın, yani NATO müttefikin; yoksa Kobani’deki teröristler mi, yani PYD?” diye sorarken, aslında Amerika’ya “seçim yap” demiş oldu; “Suriye politikanda ya benimle olacaksın, ya da PYD’yle!”

 

Yazının Devamını Oku

Mardin şakası, Halep ciddiyeti

Bir ülkenin başbakanı, o ülkenin en önemli, en yakıcı, her gün can alan, kan dökülen, ülkenin birliğini ve bütünlüğü doğrudan ilgilendiren sorununa ilişkin “10 başlıklı eylem planı” açıklar da, üzerinde bu kadar mı durulmaz?.. 

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başına gelen bu. Yine de konuya eğilmek, üzerinde durmak isteyenler oldu. İşte Hasan Cemal. Bir de üşenmemiş “eski defterleri” karıştırmış... “Allah akıl fikir versin” başlığıyla T24’te yazı yayımladı. Yazının giriş bölümü:

 

“Televizyonda Başbakan Davutoğlu’nu izliyorum, Mardin’de hükümetin bölgeye dönük ‘eylem planı’nı açıklıyor.

 

Google’a giriyorum.

 

Eski yazılar karşımda.

 

Yazının Devamını Oku

Devlet Aklı-Akıl Tutulması (1925-2015)

“Çözüm Süreci” boyunca İmralı’da Abdullah Öcalan ile BDP’li ve HDP’lilerin gerçekleştirdikleri görüşme zabıtları, Almanya’da Mezopotamya Yayınları tarafından “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (imralı notları)” adıyla kitaplaştırıldı.

Söz konusu kitabın bir bölümüne daha önce değinmiştik. Aşağıdaki bölüm ise kitabın 88. ve 89. sayfalarından. İmralı’da 24 Haziran 2013 tarihli görüşmenin zaptı.

 

Tarih ilginç. “Çözüm Süreci” başlayalı yarım yıl olmuş; Öcalan’ın “tarihî” diye nitelenen Nevruz mesajının üzerinden üç ay geçmiş; silahlı PKK’lılar “sınır ötesine çekilme”ye bir buçuk ay önce başlamışlar; yani Türk medyasının Kandil’i adeta “yol geçen hanı”na çevirdiği günlerin daha kırkı çıkmamış ve en önemlisi Gezi olaylarının sert biçimde bastırılmasının topu topu iki haftalık bir geçmişi var.

 

Öcalan kızgın bir uslûpla, Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’a hitaben konuşuyor: (Sırrı Süreyya Önder, Gezi’deki görüntüsünden ötürü, Başbakan’ın gazabına uğramış, görüşmede o yok.)

 

“… Yüzyıllık sorunu çözmek kolay mı? Bakan’la görüşüp söyleyin, gerekirse elli yasa çıkaracaklar. Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet, tabii ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar. Böyle yürümez, kör dövüş devam eder, yazık olur. Anlamıyorlar bunlar.

 

Yazının Devamını Oku