GeriBülent KATARCI Sağlık kapınızı çalıyor duyuyor musunuz?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sağlık kapınızı çalıyor duyuyor musunuz?

DÜNYA Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 600 milyon işitme engelli birey var. Türkiye’de ise her yıl dünyaya gelen 1.3 milyon bebeğin yaklaşık 3 bin 900’ü işitme kaybı ile doğuyor. Yenidoğan bebeklerde işitme kayıplarının önlenebilmesi ve bebeğin fiziksel, ruhsal gelişim sürecini olumsuz etkilememesi adına doğum sonrası yapılan yenidoğan işitme taramasının önemi büyük.


İnsan sağlığını koruyabilmek için öncelikle organizmasının nasıl çalıştığını ve değişik organların birbiriyle nasıl etkileşimde bulunduğunu bilmemiz gerek. Bu anlamda bir vücut bölümünün yararına olabilecek bir önerinin, başka bir bölüme olumsuz etki gösterebileceği uyarısında bulunan İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Odyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bülent Şerbetçioğlu, bakın neler söylüyor.
Ülkemizde hastanelerde doğan her bebek elektronik cihazlar yardımıyla birkaç gün içinde işitme taraması testlerinden geçiyor. Ancak doğduktan sonra bebekleri hiç tarama testlerinden geçmemiş veya testlere tabi olduğu halde testlerden geçmemiş annelerin bu yönde bilinçli olmaları ve bebeklerini referans merkezlerine götürmeleri gerekir. En uygun ve başarılı tedavi ancak tanının erken konulması halinde hayata geçirilebilir. Doğduktan sonra çıkabilecek orta veya iç kulak kökenli hastalıklarda anne ve babaların duyarlı davranarak KBB uzmanlarına veya odyologlara başvurmaları gerekir. Bir bebeğin konuşmayı öğrenebilmesi için doğar doğmaz sözlü diyaloğa başlatılması ve çevresindeki konuşmalara tanık olması şart.

ÇOCUKLARDA BUNLARA DİKKAT
Ebeveynlerin üst solunum yolu enfeksiyonlarının ardından çocuklarında bir tür vurdumduymazlık oluşuyor veya konuşmaları duyma zorluğu hissediyorsa dikkatli olmaları gerekir. Çünkü bunlar çocukta orta kulak kökenli işitme kaybının belirtileri olabilir. Temel olarak iki tip orta kulak hastalığından söz edebiliriz. İlki, kulak ağrısına ve ateş yüksekliğine neden olabilen orta kulak hastalığıdır (tıbbi adı akut süpüratif otitis media). İkincisi ise ağrı ve ateş gibi sistemik yakınmalara yol açmadan sinsi şekilde orta kulakta sıvı birikimi ve işitme kaybıyla seyreden orta kulak hastalığıdır (tıbbi adı effüzyonlu otitis media). Her ikisi de anne-babaların farkında olmaları gereken hastalıklar olup KBB hekimlerinin kontrolünde tedavisi önerilir. Bu tip işitme kayıplarının bebeğin konuşmayı öğrenme becerisini sekteye uğratacağı bilinerek doktor kontrolunda tedavisini geciktirmemek gerekir.

ORTA VE İLERİ YAŞLARDA
Orta ve ileri yaşlarda yetersiz veya dengesiz beslenmenin vücudumuzu kanser, osteoporoz gibi hastalıkların yanında işitme kaybına yakalanma riskini artırdığı düşünülüyor. Koklea dediğimiz işitme organımızın kılcal damar ağının zengin olmamasından ve hücrelerinin enerji üreteci işlevi bulunan mitokondriden fakir olmasından dolayı özellikle kokleayı korumak gerekir. Genellikle bir hastalık işitme organımızı etkilemedikçe işitme kaybının oluşmasını önlemek gündeme gelmez. Orta yaşlarda beliren ani işitme kaybının altında yatan nedenler arasında kontrol altına alınmayan tansiyon yüksekliği, düşük yoğunluklu kolesterol yüksekliği, sigara alışkanlığı, kontrol altına alınmayan şeker hastalığı sayılabilir. Bu olumsuz faktörlerin bir araya gelmesi, risk faktörlerini daha da yoğunlaştırır. Bu koşullarda özellikle orta yaşlarda işitme kaybı kuşkusu doğduğunda, ilk 24 saatte doğrudan işitme testinin uygulanabildiği KBB kliniklerine başvurulması tedavide başarı için şarttır. Acil servislere başvurmak uygun olmaz.
İç kulaktaki işitsel görevi bulunan hücrelerimizde oksijenin varlığında yağ ve karbonhidratların (glukoz) yıkımında enerji açığa çıkar. Ancak bu yıkım fazlalaştığında hücrelerde elektron yönünden dengesiz ve zincirleme reaksiyonlara girmeye hazır serbest radikaller birikir. Şeker, yağ ve alkolden zengin beslenme tarzının serbest radikal üretimini çok fazla artırdığı düşünülmektedir. Bu olumsuz tabloyu olumluya çevirmek için dengeli beslenmenin dışında ayrıca antioksidandan zengin gıdaların tüketilmesi önerilmektedir. Antioksidanlar serbest radikalleri zararsız hale getirebilen moleküllerdir. Yukarıda tanımlanan nedenlerle özellikle ileri yaşlarda A, C, E ve B vitaminleri içeren bitkisel gıdalarla beslenmek gerekir. Bazı bitkisel ürünler sadece vitamin değil, antioksidan yönünden de zengindir. Örneğin; çilek, yaban mersini, kiraz, turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, havuç, domates ve zeytin gibi gıdaların hem vitaminle antioksidan içerikleri, hem de düşük glisemik indeksleri nedeniyle düzenli olarak tüketilmesi uygun olur. Bunlardan ayrı olarak kronikleşmiş stress de işitme sağlığını olumsuz etkiler.

X

Diş eti kanaması ve alzheimer ilişkisi

AĞIZ-diş sağlığının genel sağlığımızı koruma ve sürdürmede çok ama çok büyük bir önemi var. İltihaplanmayı hızlandıran önemli problemlerden birinin de diş ve dişi çevreleyen dokuların iltihabi hastalıkları olduğu bilinen bir ayıbımız, önemli bir eksiğimiz. Çoğumuz diş sağlığımızı, daha da önemlisi bir bütün olarak ağız sağlığımızı yeteri kadar ciddiye almıyoruz. Bu konuda bakın dişhekimi Emre Aksu ne diyor?

Ülkemizde genellikle dişhekimine dayanılmaz düzeyde bir diş ağrısı olduğunda başvurulmaktadır. O döneme kadar çoğunlukla kişi ağrı kesiciler ve hatta antibiyotiklerle ağrısını gidermeye çalışmakta, artık kendi başına üretebileceği çözümleri tükettikten sonra dişhekimine son çare olarak gelmektedir. Bu nedenle, sorun diş çürüğü kaynaklı ise dişin canlı pulpa odasına kadar ulaştığından kanal tedavisi gibi kompleks tedaviler veya diş çekimi gibi o kadar uzun süredir hastaların çektiği ağrı nedeniyle tereddütsüz tercih ettiği seçenekden başka çıkar yol kalmamaktadır. Bir de erken yaşlardan itibaren daha yavaş ilerleyen, diş eti kanaması gibi daha az belirti veren ama bir noktadan sonra geri dönüşü olmayan diş eti problemleri ülkemizde sıklıkla rastlanan bir sorun olarak gözükmektedir. Hastalarımızdan sürekli şu yakınmayı duyarız: “Dişlerimde tek bir çürük yoktu, birden sallanmaya başladı, artık yemek bile yiyemiyorum ne yapabilirim?”

ASLINDA YILLARIN İHMALKARLIĞI
Bu noktaya aslında kişi yıllar içinde gelmiştir. Diş eti hastalığı dişi çevreleyen ve destekleyen dokuları etkileyen bir enfeksiyon hastalığıdır. Diş çevresi destek dokular; diş eti, diş kökü, çene kemiği ve dişin kökünü çene kemiğine bağlayan liflerdir ve bu yapı “periodonsiyum” adını alır. Enfeksiyonun sadece diş etini etkilediği durumlar “gingivitis” olarak isimlendirilir. Gingivitis kırmızı, şiş, parlak, yumuşak kıvamlı ve kolay kanayan diş eti ile kendini gösterir. Genellikle ağrısız seyrettiği için belirtileri hasta tarafından zor fark edilir. Bu durumu önemseyip dişhekimine başvurup detertraj (diş üzerinde yapışık diş taşlarının ve yumuşak bakteri plaklarının uzaklaştırma işlemi) yaptırması sonrasında da evde gerçekleştireceği diş bakımını uygun ve düzenli bir şekilde yapması, sonrasında da detertraj işlemini 6 ayda bir yapması gerekmektedir. Böyle yapılmadığı takdirde enfeksiyon yıllar içinde ilerleyerek yalnız diş eti ile sınırlı kalmaz, dişi çevreleyen destek dokulara da yayılır. Artık şimdi tablo “periodontitis” olarak adlandırılan diş etinde kanama, kırmızı veya mavimsi-morumsu renk değişikliği, diş eti çekilmesi, diş eti büyümesi, dişlerde yer değiştirme, aralanma, uzama, sallanma, apse oluşumu, hassasiyetle kendini gösteren hale gelmiştir. Bu noktadan sonra eski sağlıklı diş etine geri dönüş çok zor ve pek çok vakada imkansızdır. Halen yapılabilecek periodontal cerrahi operasyonlar ve ileri periodontal tedavi imkanları vardır ama olay tüm dişleri kapsamışsa çoğunlukla yaygın diş kayıplarıyla sonuçlanır.

DİĞER HASTALIKLARLA BAĞLANTILI
Ne yazık ki, diş eti hastalıklarının sonucu yalnız dişlerin kaybedilmesi değildir. Diş eti enfeksiyonlarının sistemik pek çok etkisi de vardır. Diş eti iltihabı ve buna bağlı gelişen bağışıklık yanıtının organları etkilemesiyle ilgili ilk mekanizma diş etindeki mikropların organlarda doğrudan çoğalması olarak tanımlanabilir. Yani diş etlerinden kaynaklanan tüm mikrobiyal organizmalar ve ürünleri dolaşım yoluyla vücutta gezinebilir. “Sepsis” ya da “septisemi” olarak açıklanan bu mekanizma kanda bakteri varlığıyla kendisini belli eder. İkinci mekanizma ise diş eti iltihabı sonucu oluşan mikropların sebep olduğu sistemik enflamasyondur. Diş eti rahatsızlıklarıyla şeker hastalığı, kalp hastalıkları, gebelik komplikasyonları ve romatoid artrit gibi diğer hastalıklar arasında ilişki olduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Diş etinde meydana gelen enflamasyonun akciğer hastalıkları, bağırsak hastalıkları ve kronik böbrek hastalığı için risk faktörü olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Son yapılan çalışmalar diş eti iltihabı ile alzheimer arasında ilişki olabileceğine de dikkat çekmektedir. Alzheimer hastası veya şüphesi taşıyan canlı veya ölmüş hastalardan alınan beyin dokusu, omurilik sıvısı ve tükürük örneklerini inceleyen bilim insanları ilgi çekici sonuçlara ulaştı.

YÜZDE 70 ORANINDA DAHA FAZLA
Science Advances Dergisi’nde yayımlanan bir çalışma kronik diş eti iltihabına yol açan “porphyromonas gingivalis” adlı bakterinin alzheimer hastalarının beyninde hasta olmayanlara göre daha yüksek seviyelerde görüldüğünü ortaya çıkardı. Hastalığın nedeninin belirlenmesi üzerine yapılan araştırmalar, tedavisini sağlayabilmek açısından büyük önem taşıyor. Bu bakteriyel enfeksiyonu temizlemek ve beynin bozulmasını önlemek için bir ilaç üzerinde çalışılıyor. Diş eti iltihabına neden olan bakterinin beyni nasıl etkilediği henüz bilinmiyor. Diş eti iltihabına yol açan bakteri ve bunların salgıladığı zararlı proteinler alzheimera yol açmak yerine onun sonucu da olabilirler. Bu konuda Tayvan’da yapılan bir başka araştırmada 10 yıl veya daha uzun süreli kronik diş eti hastalığı olanların alzheimer olma ihtimalinin yüzde 70 daha fazla olduğu görülmüştür. Bütün bunlardan kurtulmanın aslında çok kolay olduğunu belirtmek isterim. Günde iki kere hekiminizin önerdiği gibi diş bakımını gerçekleştirin ve 6 ayda bir diş hekiminize diş ve diş eti sağlığını için muayene olmayı ihmal etmeyin. Sağlıkla kalın.

Yazının Devamını Oku

Kemik, eklem ve kas sağlığı

KAS ve iskelet sisteminin kuvvetli olması yaşamsal fonksiyonların yerine getirilebilmesi için son derece önemli.

 Sağlıklı beslenmek, kiloyu korumak ve hareket en basit kurallar. Günümüzde insan sağlığına verilen önemin artmasıyla ortalama yaşam süresinin de uzamaya başladığı bilinen bir gerçek. Yaşam kalitesini artırmak ise bu süreyi iyi ve yaşanır kılmak adına son derece önemli. Özellikle belli bir yaştan sonra kimse günlerini ağrıyla geçirmek istemez. Bu nedenle edineceğimiz alışkanlıklar ileri yaşlara geldiğimizde daha yaşanır günler bulmamız için kritik öneme sahiptir. Yaşam kalitesini belirleyen bazı ölçüler vardır. Kişinin duygu dünyası, sosyal hayatı ve psikolojisi bunlar arasında sayılabilir. EMOT Hastanesi’nin kurucularından Dr. Sait Ada, bakın neler söylüyor:

SAĞLIK İÇİN HAREKET ŞART
İnsanoğlunun evriminde iki ayaklı konuma geçmesi çok önemli bir olaydır. Bu, vücudun temelini oluşturan iskelet sisteminin, hareketi sağlayan kasların ve bunların eşgüdümünü gerçekleştiren santral sinir sisteminin gelişmesiyle olmuştur. Ayağa kalkan insanoğlu avlarını daha iyi görmüş, yiyeceklere daha kolay ulaşmış ve gelişmesini sürdürmüştür. Sağlıklı insan hareket ederek yaşayabilir. Hareketle tüm organlarımız çalışır, kan dolaşımı düzenli olur, ruh sağılığı ve uyku düzeni daha iyi olur, kilo sorunları olmaz. Hareketi sağlayan yapıların başında kemiklerin sağlıklı ve dayanıklı, eklemlerin sağlam ve ağrısız; omurganın sağlam, ağrısız ve esnek olması gerekir. Tüm bu koşulların sağlanması için de doğumdan ölüme kadar geçen sürede sağlıklı beslenme ile vücudun gereksinimi olan temel gıdaların dengeli alınması, egzersiz yapmak ortopedi ve travmatolojik hastalıkların oluşmasını engelleyen en önemli faktörlerdir. Kas iskelet sisteminin gelişiminde çocukluk çağından itibaren alınan kalsiyum ve D vitamininin ayrıca önemi vardır. Süt ve süt ürünleri bu konuda bilinen en zengin kaynaktır. Alınan kalsiyumun kemiklerde tutunması için D vitaminine ve magnezyuma da gereksinim duyulur. Kötü beslenme, hareketsiz yaşam, alkol ve sigara kemiklerimizin düşmanıdır.

VÜCUDUMUZUN MENTEŞELERİ
Eklemler vücudumuzun menteşeleridir. Hareketli ve kaygan yüzeylerdir. Ömür boyu çalışan eklemlerimiz özellikle diz ve kalçada yıpranabilir, halk arasında ‘kireçlenme’ denilen sorun ortaya çıkabilir. Sağlıklı bir eklem için kaslarımızn güçlü olması ve kilomuzun fazla olmaması gerekir. Ayrıca zorlayıcı oturmalar, diz üstü çalışma şekli (yer silme vb işler), aşırı ağır kaldırma gibi nedenlerle eklemlerimiz bozulabilir. Çağımızda artan şişmanlık sorunları, hareketsiz yaşam tarzı ve masa başı oturuşlar eklemlerimize, boyun ve bel omurlarında şiddetli hastalıklara yol açabilir. Bazı ailevi nedenlerle de eklem bozuklukları görülebilir. Eklemlerin esas yapı taşı olan kıkırdak dokusu bozulduktan sonra vücut tarafından orjinali gibi yeniden yapılamamaktadır. Eklemimizin sağlıklı kalması için kilo almama, egzersizle kasların güçlendirilmesi ve aşırı zorlamalardan kaçınmak en doğru yoldur. Eklem bozukluklarında son çare ameliyattır. Kaslar ise vücudumuza hareket veren uzama ve kısalma yetenekleri olan yapılardır. Kaslarımızın hem güçlü, hem esnek olması sağlıklı bir yaşam için çok önemlidir. Bu nedenle yine düzenli egzersiz önem kazanır. Yürüyüş en yaygın ve en basit önerilebilecek egzersizdir. Ayrıca, kasları esnetme ve güçlendirme yine her yaşta yapılabilir. Yoga ve pilates gibi hareketler önerilebilir. Bizim kültürümüzde olan, “Bu yaştan sonra bir şey olmaz” düşüncesi doğru değildir. Spor ve egzersiz hayatımızın önemli bir parçası olmalıdır.

ONLAR DA BİZİM DEMİRLERİMİZ
Vücudumuzun adeta inşaatın demirleri görevini gören kemiklerimizin sağlam olması gerekir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda kemiklerde zayıflama ve kırıklar sık görülür. Kalça kırıkları özellikle yaşlılarda hayatı tehdit eden olaylardır. Bu nedenle düşmelerden korunmak gerekir. Yaşlıların kaldığı evlerde halı ve kilimler kaldırılmalıdır. Yine yaşlı yaşayan bir evde özellikle gece ışık düzeninin iyi olması gerekir. Ev dışında ülkemizde hala iş ve trafik kazaları çok yoğundur. Kurallara uymaya, emniyet kemeri kullanmaya, sürüş esnasında cep telefonu kullanmamaya dikkat edilmelidir. İş kazalarının da birçoğu dikkatsizlik, önlem alınmaması ve bilgisizlikten olmaktadır. Sonuç olarak, sağlıklı kalma bir bilinç işidir. Bu konuda bize düşen görevler daha fazladır. Özetlersek; kemik, eklem ve kas sağlığı için egzersiz, doğru beslenme ve vücudu doğru kullanma çok önemlidir. Vucudumuza iyi davranmalı, onu iyi korumalı ve kullanmamalıyız. Sağlık üretilen değil, tüketilen bir şeydir. Tüketimi azatmak için çaba sarf etmeliyiz. Bunun için de alkol ve sigaradan uzak, spor yaparak ve kilo kontroluna dikkat ederek bir yaşam tercih etmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Sağlıklı yaşam-sağlıklı deri

SAĞLIKLI, uzun bir hayat istiyoruz. Bunun tek yolu var, kendimize iyi bakmak.

 

Sağlıklı bir hayat bizim elimizde. Peki bunun için ne yapmalıyız? Estetia Estetik ve Plastik Cerrahı, Özel Tınaztepe Galen Hastanesi Konsültan Hekimi Prof. Dr. Atay Atabey, sağlıklı yaşamın şifrelerini anlattı:
Sağlıklı bir yaşamın en iyi göstergesi sağlıklı ve canlı görünen deridir. Deri en büyük organımız ve bizi dış etkilere karşı koruyan bir bariyerdir. Derinin üst tabakası sürekli değişir, bu süreç her ay tekrarlanır. Yaşam biçimi, beslenme alışkanlıkları, zararlı maddelerle olan ilişkiler, çevre şartları ve genetik yapı deri kalitesini ve sağlığını etkileyen faktörlerdir. Sağlıklı bir deri genel vücut sağlığının ayrılmaz parçasıdır. Genel olarak sağlıklı ve güzel bir cilt için doğru beslenmek, zararlı etkenlerden uzak durmak ve genetik altyapı çok önemlidir.
Deri dış çevre ile organizmamız arasında fiziksel ve kimyasal bir bariyerdir. Vücut ısısını ayarlamada, dışarıdan gelen zararlı etkenleri engellemede ve D vitamini sentezlenmesinde önemli rol oynar. Deri diğer organlardan farklı olarak hem vücut içindeki olaylardan, hem de dış çevredeki olaylardan etkilenir. Vücudumuzdaki dengeyi iyi anlayıp ona göre hareket etmemiz organizmanın daha düzenli çalışmasını sağlar. Vücudumuz yaşadığımız ortamla, yediklerimizle, çevresel etkenlerle, vücuda giren maddelerle, duygularımızla, genlerimizle ve sosyal çevremizle sıkı bir bağ içindedir. Organizmamızda ters giden olaylar deride belirtiler verebilir. Örneğin, karaciğer bozuklukları deride kızarıklık veya akne türü olaylara yol açabilir. Deri muayenesi yapılarak birçok iç sistem patolojilerinin tanısı konabilir.

DERİYE ZARAR VEREN ETKENLER
Sıvı eksikliği: İnsanlar günlük yaşam çabası içinde su ve diğer sıvıları kısıtlı almaktadırlar. Oysa su, deri hücrelerinin yapı taşıdır. Unutmayalım ki, susamadan su içmek gerekir. Erişkin bir insan günde 2-3 litre su içmelidir. Susuz kalan deri pürüzlenir, kırışır, canlılığını ve parlaklığını kaybeder. Su içmenin yanında deriyi nemlendirecek diğer ajanları (kremler gibi) da kullanmalıyız.
Güneş-solaryum hasarı: Güneşten gelen ultraviyole ışınlar ve çevreden gelen diğer ışınlar DNA hasarına yol açmaktadır. Ayrıca, bu ışınlar hücrelerdeki antioksidan, C ve E vitamini sevilerinin düşmesine yol açarak savunma sistemlerini bozmaktadır. Bunun sonunda deride güneş yaşlanması (fotoyaşlanma) denilen olay sonucunda kırışma, gevşeme ve kalınlaşmalar olmaktadır. Güneş ışınlarının her üç deri kanseriyle ilgili (bazal-yassı hücreli ve malign melanom) aktive edici etkisi bilinmektedir. Solaryum uygulamalarının da (UV ışınları yapay uygulaması) aynen aşırı güneşe maruz kalma gibi hücre hasarı ve deri kanserleriyle ilişkisi saptanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Etil yerine metil yaşam yerine ölüm

SAHTE içki kabusu geri mi dönüyor? Nedir bu kaçak rakı? Neden zehirli ve öldürücü? Neden göz göre göre zehirleniyoruz? İçerken zehirli olduğu anlaşılmıyor mu? Peki zehirlenmek ve ölümden nasıl korunalım? Her şeye rağmen bilmeden içip zehirlendiysek ne yapalım? Halk arasında “kaçak rakı” olarak bilinen içkinin içilmesi, kalıcı körlük ve ölümle sonuçlanan zehirlenme türüdür.


Bu soruların cevaplarını Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürkan Ersoy anlattı:

MESELE SANAYİ ALKOLÜ
Kaçak rakı, kelime anlamı olarak, alkollü içkilerde alkol olarak ‘etil’ yerine ‘metil’ alkol kullanılmasıdır. Normalde alkollü içkilerde (rakı, votka, vs.) alkol olarak ‘etil alkol’ kullanılır, fakat etil alkolün üretim ve satışı devletimizin çok sıkı denetimi altındadır. Fiyatı yüksek, temini zor ve özel izinlere tabidir. İnsan sağlığını gözetmeden, ucuz ve kısa yoldan para kazanmak isteyen, kötü ve art niyetli kişiler, son derece kirli ve ilkel ortamlarda (bodrum, merdiven altı vs) kaçak alkollü içki üretmekte ve içine etil alkol yerine çok daha ucuz olan ‘metil alkol’ (ispirto olarak da bilinir, yanlışlıkla içilmesin diye piyasada renklendirilerek satılmaktadır) koyarlar. Metil alkol de, bir tür alkoldür. Etil alkole göre daha ucuz ama çok zehirlidir.

METİL NERELERDE BULUNUR
Metil alkol sanayide solvent (eritici), boya çıkarıcı, vernik, arabalarda antifriz sıvısı, cam yıkama sıvıları, ucuz kaçak kolonya, ispirto gibi maddeler içinde bulunmaktadır. Etil yerine metil kullanımında
ilk ve en ciddi belirti; geri dönüşü olmayan körlüğe kadar giden görme bozukluğudur. Aynı zamanda kan değerlerimizi bozarak, hastamızda asidoz denilen, ağır bir klinik durum ortaya çıkar ki bu durum, kalbimizin durmasına, dolayısı ile ölüme neden olur. İşte bahsettiğimiz formik asit bu olayların nedenidir.

BELİRTİLER 3 EVREDE

Yazının Devamını Oku

Korona soruları kafalar karışık

 Aşı, aslında insan sağlığını korumanın en ucuz ve en etkili yöntemi. Bu haftanın da sağlık gündeminin bir numaralı maddesi Kovid-19 aşıları olacak. Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, aşı ile ilgili kısa ve öz şu bilgileri verdi:

 

HANGİ cins aşı yaptırmalıyım? Bebeğimi emziriyorum, aşı yaptırabilir miyim? Hamileyim koronavirüs aşısı olabilir miyim? Şeker, kalp, böbrek, astım, romatizma, kronik hastalığım var, alerji bünyeliyim aşı yaptırabilir miyim?
Öncelikle şunu belirtmeliyim; hamileliğin ilk 3 ayı dışında emziren anneler dahil herkes koronavirüs aşısı yaptırabilir. Kanser tedavisi gören hastalar, bağışıklık baskılayıcı ilaç kullananlar, kronik bir hastalık nedeniyle sürekli hekim kontrolünde olanlar, kendilerini izleyen doktorlarıyla görüşerek hastalığının evresine göre aşı yaptırabilirler.

BEBEKLERİNİ DE KORURLAR

Koronavirüs aşısını yaptıran emziren anneler, sütleri aracılığıyla bebeklerine de koruyucu antikor ve çeşitli maddeler vererek, onları koronavirüsten korur. Kalp, tansiyon yüksekliği, şeker, böbrek hastalığı, astım, alerjik bünyeli olmak, kronik hastalık bulunmak genelde aşı olunmasına engel değil. Hatta bu çeşit hastalığı olanların öncelikle aşı yaptırmalarında yarar var. Ancak alerjik bünyeli olanlar aşı merkezine gittiklerinde mutlaka doktorlarına alerjilerini belirtmeli. Alerjik bünyeli olan kişiler aşı yapıldıktan sonra en az yarım saat aşı yapılan merkezde kalmalı ve daha yakından izlenmeli.

ALMAN MI ÇİN AŞISI MI?

Hangi cins koronavirüs aşısını yaptırmalıyım sorusuna gelince... Ülkemizde şu an Alman Pfizer firmasının Biontech aşısı ve Çin Sinovac firmanısının Koronovac aşısı uygulanıyor. Her iki aşı da güvenli. Her iki aşının da koruyuculuğu yeterli. Hastaneye yatacak kadar ağır hastalıkların yüzde 100’ünü önlemektedirler.

Yazının Devamını Oku

Güneş ve D vitamini

GÜNEŞ olmadan, güneşlenmeden, cildi güneşle buluşturmadan yeteri kadar D vitaminine sahip olmamız mümkün değil. Cildin D vitamini üretmesini sağlayan UVB ışınları kapalı, güneşsiz, bulutlu havalarda cildimize yeterince ulaşamaz. Pencere veya araba camı gibi bir engelle temas ettiğinde de o engelleri yeteri kadar aşamaz. Bu nedenle D vitamini üretmek için açık havada güneşlenmek zorundayız. DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevgi Akarsu, bakın neler söylüyor:

 


Çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalarda güneş ışınlarının yararlarından faydalanma ve zararlarından korunma yollarıyla ilişkili olarak bazı toplumsal çelişkiler ve yanlış inanışlar var. Güneş ışınları öncelikle D vitamini yapımı yoluyla bağışıklığı artırarak enfeksiyonlara ve çok sayıda kronik sistemik hastalıklara yatkınlığı azaltıyor. Metabolizma hızını artıran D vitamini, insulin direnci, şeker hastalığı, karaciğer yağlanması ve obeziteye karşı koruyucu. Kemiklerin daha uzun ve güçlü olmasını sağlayarak bebek ve çocukların gelişimine katkıda bulunuyor. Doğal gün ışığına düzenli olarak maruz kalmak melatonin hormonu aracılığıyla uyku-uyanıklık döngüsünü korumaya ve daha iyi bir gece uykusu için günlük ritimlerin düzenlenmesinde rol oynuyor.

KANSERDE BİLE ETKİLİ
Ayrıca; doğal stresi ve mevsimsel duygu bozukluğunu azaltmaya yardımcı olurken, hafif depresyonla baş etmek için vücuttaki serotonin hormonunun düzeyini artırabilir. Güneşe maruziyet vücuttaki miktarı yükselen D vitamini ve nitrikoksitler aracılığıyla kan dolaşımını artırarak kan basıncını ve kolesterol düzeylerini düşürerek kalp sağlığını geliştirir, inme riskini azaltır. Yine son yıllardaki araştırmalarda güneş ışığı sayesinde vücudumuzda sentezlediğimiz D vitamininin başta kolon kanseri olmak üzere, böbrek ve göğüs kanseri gibi belirli kanserlerin oluşumunu önlediği gösterilmiş, hatta diğer kanser tedavileriyle birlikte verilen D vitamini takviyesinin kanser seyrini olumlu şekilde değiştirdiği gözlenmiştir. Ek olarak D vitaminin yaşlılarda körlüğün en yaygın nedeni olan yaşa bağlı sarı nokta oluşumunu önleyebildiği bildirilmiştir.

KONTROLSÜZ GÜNEŞLENME
Güneş ışınlarının bu faydalarının yanında zararları da var. Ülkemiz güneş ışığı açısından son derece zengin. Bu nedenle güneş ışınlarının hem kısa, hem de uzun dönemde zararlı etkilerinin farkında olup bunlardan kaçınmak gerekir. ‘Sağlıklı bronzlaşma’ diye bir kavram yoktur ve bronzlaşmak güneş yanıklarına karşı koruyucu değildir. Kısa süreli ciddi güneş yanıkları ve uzun süreli kontrolsüz ve korumasız güneş maruziyeti foto yaşlanma ve deri kanseri gelişimine katkıda bulunmaktadır. Dış kökenli deri yaşlanmasının yüzde 90’ından fazlası uzun süreli güneş hasarına bağlı oluştuğu için, doğal sürecin dışında gözlenen yaşlılık belirtilerine ‘foto yaşlanma’denilmektedir. UV’nin fazlası hücrede hasara yol açan kimyasal reaksiyonları başlatarak DNA mutasyonlarına ve sonuçta bazal hücreli kanser, yassı hücreli kanser ve melanom gibi deri kanserlerinin oluşumuna neden olur.

DAHA ÇOK D VİTAMİNİ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Erkekler de, kadınlar da risk altında

EĞER yediğinize, içtiğinize, aktivite düzeyinize, uyku kalitenize ve stres yönetiminize dikkat ederseniz kanserlerin pek çoğunu önlemeniz mümkün. Kanserde erken tanı çok önemli. Teşhis erken konulduğunda tecrübeli tıbbi bir ekip ve güçlü teknolojik altyapıyla mükemmele yakın sonuçlar alınabiliyor. Tınaztepe Hastanesi Genel Cerrahi Profesörü Mehmet Füzün, kısa ama öz kolorektal kanseri anlattı.


Kalınbağırsak, sindirim sistemimizin son 150 santimetresini oluşturan tüp şeklinde bir organdır. Tıp dilinde bunun son 15-20 santimetresini oluşturan bölümüne rektum, onun üzerindeki bölümüne ise kolon adı veriliyor. Bu yüzden kalınbağırsak kanserlerine tıp dilinde, kısa adı KRK olan ‘kolorektal kanser’ deniliyor. Prof. Dr. Füzün, erkeklerde akciğer ve prostat, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserinden sonra üçüncü sıklıkta rastlanan KRK’nin sık görülen bir kanser türü olduğunu söyledi. Dünyada her yıl yaklaşık 1 milyon kişide KRK ortaya çıktığını kaydeden Prof. Dr. Mehmet Füzün, bunların yüzde 90’dan fazlasının 50 yaşından sonra görüldüğünü ifade etti. En sık da 60’lı, 70’li yaşlarda ortaya çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Füzün, son yıllarda görülme sıklığında artış olmakla birlikte KRK’den ölümlerde azalma tespit edildiğini, bunun da koruyucu önlemlerin etkin kullanılması sonucunda olduğunu kaydetti.
KRK NASIL OLUŞUR?
Hangi şekilde olursa olsun sonunda KRK’nin genlerdeki değişim veya bozulma (tıp dilinde mutasyon) sonucu ortaya çıktığını dile getiren Prof. Dr. Mehmet Füzün, şu bilgileri verdi: “Yani genlerdeki bozulma, polipozis sendromları, kanser ailesi sendromu gibi kalıtsal olarak doğuştan mevcut olabileceği gibi, sonradan diyet gibi çevresel faktörlerin etkileriyle de olmaktadır. KRK’lerin yüzde 70’i genlerde sonradan oluşan değişim veya bozulma, mutasyon sonucu ortaya çıkar. Yani yaşam tarzımızın ve çevresel faktörlerin etkisiyle olur. Doğuştan genetik bozukluğa bağlı olanlara az rastlanır. Bunlarda da her aile bireyinde kanser görülecek diye bir şey yok. Şöyle ki, ailesinde KRK hiç çıkmamış bir şahsın hayatı boyunca KRK olma ihtimali binde 6’dır.”
RİSK FAKTÖRLERİ NELER?
KRK’nin genetik ve çevresel faktörlerin etkileri altında uzun bir süreç sonrasında geliştiğini ifade eden Prof. Dr. Füzün, genel olarak risk faktörlerini şöyle sıraladı: Yaş (50’den ileri), uygunsuz beslenme (yağdan zengin, posadan fakir diyet gibi), sendanter hayat ve hareketsizlik, sigara-aşırı alkol tüketimi, iltihabi bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, chron hastalığı), bireysel veya ailesel genetik yatkınlık (kişide polip veya kanser geçmişi olması, polipozis sendromu, ailesel kanser sendromları gibi).


Yazının Devamını Oku

Yaza formda girmenin sırları

 UZUN kış dönemi ve pandemi süreci ile birlikte evde geçirilen süre arttı. Bu dönemde alınan fazla kilolar rahatsızlık vermeye başladı. Sağlıklı ve formda bir yaz geçirmek ise herkesin isteği. Bu dönemde bağışıklığınızı güçlendirerek pratik çözümlerle yazı formda karşılayabilirsiniz. Diyetisyen Berna Danacı, hem sağlıklı, hem de formda olmak için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı.


1. Aç kalmadan forma girin! Popüler diyetlerden, tek tip beslenmekten uzak durun. Metabolizmanızı hızlandıran size özel hazırlanmış bir beslenme programı ile besin çeşitliliğini artırın.
2. Bedeninizin ihtiyaçlarını ve tokluk hissinizi değerlendirerek size özel öğün sayısını belirleyin. 6 öğünlü bir beslenme programı, 2 öğünlü aralıklı oruç sistemi veya 3-4 öğünlü bir sistem uygulayabilirsiniz. Temel nokta, iştah kontrolü sağlayabiliyor olmanız ve düzeninize sadık kalmanız. Kan şekeriniz dengede olduğu sürece otokontrol mekanizmanız devrede olacaktır. Kahvaltınızı güçlendirip, sizi tok tutacak bir beslenme planı ile diyetinize uyumunuz artacaktır. Örneğin; yumurta, tahıllı ekmekler, mevsim sebzeleri, ceviz gibi yiyeceklerle tüm gün enerjik olabilirsiniz.
3. Yeterli protein alımına özen gösterin! Düşük yağlı protein kaynaklarıyla tokluk hissiniz artacak, ayrıca besinleri harcarken kullandığınız enerji artacaktır. Ancak bu konuda dikkatli olmalı, fazla protein almaktan kaçınmalısınız.
4. Gece yemelerinden uzak durun! Yatmadan 2-3 saat önce yeme işlemini tamamlayın. Alınması gereken toplam kalori gün içinde sağlanmalıdır. Gece yemeleri melatonin hormonu salgısını azaltır, uyku kalitesini ve kilo verme hızınızı düşürür.
5. Su tüketiminizi artırın. Sabah uyanır uyanmaz 1 bardak su ile metabolizmanızı canlandırın. Kilogram başına 30-35 ml su içmeye özen gösterin. Yemeklerle birlikte değil, öğün aralarında ve yudum yudum içmeye çalışın. Hem daha kolay kilo verecek, hem de ödem sorununu çözeceksiniz.
6. Yağ yakan yağlar beslenmenizde mutlaka bulunsun. Doymamış yağ asitlerinden Omega 3 tam bir yağ yakıcıdır. Ceviz, balık, avokado, keten tohumu, semizotu gibi besinler kilo kaybına destek olur ve formda kalmanızı sağlar.

Yazının Devamını Oku

Tınaztepe’ye tersine beyin göçü ve yeni inme merkezi

PROF. Dr. Çağın Şentürk, girişimsel nöroradyoloji konusunda üst uzmanlık eğitimini Belçika ve İspanya’da tamamladı.Madrid’de, İspanya ve Avrupa’nın beyin anevrizmaları (baloncuk) ve beyin ve omurilik damar yumaklarının tedavisi konusunda en önemli referans merkezlerinden birinde uzman doktor olarak çalıştı.


ABD’de, Kaliforniya Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak davet edilen ve aynı üniversitede girişimsel nöroradyoloji bölümü direktörlüğü yapan, burada doçentlik unvanını alan Şentürk, 2014-2016 arasında Özel Tınaztepe Hastanesi’nde girişimsel radyoloji bölümünü kurdu.
Böylece Özel Tınaztepe Hastanesi, İzmir ve Ege Bölgesi’nde beyin damar hastalıklarının girişimsel yöntemlerle tedavisinde referans merkezi haline geldi.
Daha sonra Kaliforniya Üniversitesi’ne dönen Prof. Dr. Çağın Şentürk, bu üniversite hastanesi ve Orange County’de farklı hastanelerdeki inme merkezlerinde girişimsel nöroradyoloji alanında çalıştı.

YENİDEN İZMİR’E DÖNDÜ
Prof. Dr. Şentürk, yaklaşık 6 ay önce ülkemizde az rastlanan tersine beyin göçünün bir örneği olarak ABD’den İzmir’e dönerek, Tınaztepe Üniversitesi ve Galen Hastanesi’nde girişimsel ve nöroendovasküler radyoloji bölüm başkanı olarak çalışmaya başladı.
Aynı zamanda İzmir Tınaztepe Üniversitesi’nin Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Tıbbi Görüntüleme Teknikleri Bölüm Başkanlığı görevlerini de yürütüyor.

Yazının Devamını Oku

Kalbiniz sizin için çalışıyor siz de biraz onun için çalışın

EĞER kalbiniz yorulup bıkmadan, durup dinlenmeden hep aynı güçle kan pompalayabilirse hücrelerinize ihtiyacı kadar oksijen ve besin maddesi ulaşır. Günün 24 saati, haftanın 7 günü bıkmadan size sonsuz bir sadakatle hizmet eden bu küçücük ve duygusal organın kendisinin de oksijene ve enerji kaynağı besinlere ihtiyaç duyduğunu sakın unutmayın! Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği Kalp Damar Cerrahı Prof. Dr. Tahir Yağdı, kısa ve öz bir şekilde kalbimizi anlattı.

DURMADAN, YORULMADAN

Bir makine düşünün. “Başla” düğmesine bastığınız andan itibaren hiç durmadan ve yorulmadan çalışsın. Üstelik her makinenin ihtiyaç duyduğu periyodik bakımları da yaptırmamış olun. Üstelik o işini yaparken, siz ona engel olacak her türlü kötülüğü yapın. Şimdiden yanıtınızı biliyor gibiyim ama yine de soracağım: Böyle bir makine üretilmiş olabilir mi? Var ise nerede ve fiyatı nedir?
Evet, “Olmaz öyle şey” diyeceksiniz ama göğsümüzün sol tarafına yerleşmiş olan, vücudumuza göre küçücük olan kalbimiz tam da bu tarife uyan bir makine aslında. Dakikada yaklaşık 60-100 arası bir ritimle dünyaya gözümüzü açtığımız anda çalışmaya başlıyor ve gözümüzü ne zaman kapayacağımıza da o karar veriyor. Bütün organlarımız ihtiyacı olan oksijen ve besinlere onun bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi sayesinde sahip oluyorlar. Bu enerji bize koşma, görme, konuşma, büyüme, nefes alma ve yüzlerce diğer bedensel işlevleri yerine getirebilme yetisi veriyor. Kısaca, yaşam enerjimizin kaynağı.

PEKİ, BİZE DÜŞEN NE?
Peki, bu kadar hizmetine karşın biz ona nasıl davranıyoruz? Öneminin farkında mıyız? Bize daha iyi bir yaşam sunması için bizim yapmamız gerekenler nedir? İsterseniz kısaca kalp sağlığımız için yapmamız gerekenleri gözden geçirelim.
Stres: Stresi özellikle ilk sıraya koydum. Yaşamdan alacağımız keyfi bozan faktörlerin başında gelir. Sakin, kendiyle ve çevresiyle barışık bir insan aslında kalbiyle de barışıktır. Ancak; yoğun iş temposu, ailevi ve sosyal sorunlar, ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı gibi pek çok faktör birey üzerindeki stres yükünü artırarak bu barış ortamını bozar. Aşırı stres sadece kalp sağlığını değil, fiziksel ve ruhsal sağlığı da olumsuz etkiler. Kalp sağlığımızı korumak için bizi olumsuz etkileyen stres faktörlerini hayatımızdan çıkarmaya, en azından etkilerini azaltmaya çalışmalıyız.
Hareketsiz yaşam: Düzenli ve bilinçli kalp hastalığının gelişmesine karşı elimizdeki en önemli silahlardandır. Düzenli egzersizle hipertansiyon, diyabet ve hiperkolesterolemi gibi metabolik rahatsızlıkların kontrol altına alınması daha kolay olur. Bunun yanında sağlıklı ve fit bir görünüm bireyin moral motivasyonunun artmasını da sağlar. Hareketli bir yaşam için sporcu ya da genç olmak gerekmez. Bunu bir hayat tarzı olarak benimsemek gerekir. Haftada 4-5 kez yapılacak yarım saatlik egzersiz kalp hastalıklarına yakalanma olasılığını azaltmada çok etkilidir.

Yazının Devamını Oku

Alzheimer önlenebilir mi?

SADECE beslenmenizde yapacağınız değişimlerle alzheimer hastalığını önleyemezsiniz ama doğru beslenip akılcı hayat tarzı değişimleri yapar ve onları keyifli alışkanlıklar haline getirebilirsiniz muhtemel veya mevcut bir alzheimerın gelişimini geciktirmeniz mümkün olabilir

 Yaşam biçiminde yapacağımız değişikliklerin bizi depresyon, alzheimer, parkinson gibi pek çok hastalıktan koruduğunu ve başa çıkabilirliğimizi artırdığını ifade eden nöroloji uzmanı Dr. Aysel Gürsoy, aynı zamanda bakım verenin yükünü de hafiflettiğini söyledi. Beyin hücrelerinin zamanla ölümüne bağlı olarak hafıza kaybı, bunama (demans) ve genel anlamda bilişsel fonksiyonların azalması şeklinde gelişen tıbbi durumun alzheimer hastalığı olarak adlandırıldığını kaydeden Dr. Gürsoy, şöyle dedi:
ZAMAN İÇİNDE İLERLİYOR
“Nörolojik bir hastalık olan alzheimer aynı zamanda en yaygın görülen demans türü. Hastalığın bulunduğu kişilerde beyinde beta amiloid plaklarının görülmesi söz konusu. Başlangıç evresinde yalnızca basit unutkanlıklarla kendini belli eden hastalık zaman geçtikçe hastanın yakın geçmişte yaşadığı olayları unutmasına ve aile fertleriyle yakın çevresini tanıyamamasına kadar ilerleyebilir. Hastalığın daha ileri evrelerinde ise hastalar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanarak bakıma muhtaç duruma gelir.”
BUNLARA DİKKAT EDELİM
Bilimsel çalışmaların sağlıklı yaş almak için egzersizin (yürüme-yüzme), müzik (söylemek-dinlemek) faaliyetlerinin, sağlıklı ve yeterli beslenmenin, sosyal ilişkilerin ve yeni bilgiler öğrenmenin çok önemli olduğunu gösterdiğini vurgulayan Dr. Aysel Gürsoy, dans etmenin (özellikle tai-chi), saat 16.00’ya kadar 4 kahve içmenin, bitter çikolata yemenin de beynin faaliyetleri üzerinde olumlu etkileri bulunduğunu gösterdiğini dile getirdi. Dr. Gürsoy, “Yeni yer görmek, yeni insanlarla sohbet etmek, parmaklarımızı sıkça kullanmak, soysal problemlerin çözümüne katılmak beynimizde yeni kök hücre üretimini ve beyin hücreleri arasındaki bağlantıları artırıyor” diye konuştu.


YENİ BİR ‘HUZUR’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Sağlık ve mutluluk için 3 başlık

VİRÜS saldırısına muazzam bir mutsuzluk dalgasının eklendiği kesin. Hepimiz istisnasız mutsuzluk hastasıyız. Peki, bu mutsuzluk hastalığının bir ilacı var mı? Nasıl mutlu olabiliriz? Bu soruların cevabı, özellikle yaşadığımız günlerde çok ama çok önemli. Oysa insan mutlu olmalı, yaşamdan keyif almalı, aldığı her nefesin değerini bilmeli. Mutluluğa giden yolların neler olduğunu merak ediyorsanız, Dr. Murat Altınörs, anlattı:


Modern toplumumuzun en büyük sorunlarından olan fast-food tüketimi ve henüz genç yaşta başlayan internet, sosyal medya bağımlılığı hayatımızı nasıl etkiler? Mutlu olmak için sağlıklı olmaya ihtiyacımız var mı, yoksa sağlık bize beraberinde mutluluğu getirir mi? Aslında bunun cevabı oldukça basit. Mutluluk kişiye göre değişken bir kavram olduğuna göre fast-food yiyecek tüketmekten ciddi miktarda alkol ve sigara içmekten mutlu olan kişilerin sayısı toplumumuzda oldukça fazla. Hepimiz biliyoruz ki, bu gibi yapay ve zararlı şeylerin oluşturduğu mutluluk kısa süreli olmakla birlikte vücudumuzda geri dönüşü oldukça zor olan hasarlara yol açıyor. Biz de bu yazımızda alt başlıklar halinde nasıl daha sağlıklı bir birey olacağımızı ve bu sağlığın bize getireceği mutluluktan bahsedeceğiz.

1. DENGELİ BESLENME
Vücudumuz gece uykumuz boyunca harcadığımız enerjiyi geri kazanabilmek için düzenli beslenmeye ihtiyaç duyar. Özellikle uykunun ardından gelen kahvaltı kişi için en önemli öğündür. Kahvaltı sırasında aldığımız besinler vücudumuzun gece boyunca kaybolan dengesini toparlayarak güze zinde başlamamızı sağlar. Bu gibi düzenli beslenme alışkanlıklarına sahip kişiler sabah işlerine giderken bile oldukça mutlu olduklarını söylerken, bu alışkanlığa sahip olmayıp sabah yalnızca kahve içenler hayatlarının düzensiz olduğunu kabullenip gittikleri işten mutlu olmazlar.

2. DÜZENLİ UYUMAK
Düzenli uyku kişi için hayatın en vazgeçilmez ihtiyaçlarından biriir. Uyku sırasında vücudumuz fizyolojik olarak rahatlama ve arınma sürecine girer. Gün boyunca yaşanan sinir ve stres gibi vücudu yoran duyguların arınma sürecinin başladığı en önemli andır uyku. Bir uyku düzenine sahip olmayan ve günde gerektiğinden çok daha az uyuyan kişiler, vücut dirençlerini ve en önemlisi hayata karşı olan güçlerini kaybetme eğilimine başlarlar. Dengeli beslenme başlığı altında da söylediğimiz gibi güne zinde başlamak ve hayattan keyif almak adına atılacak ilk adımlardan biri de sağlıklı bir uyku düzeni olmak zorundadır.

3. VE SPOR YAPMAK

Yazının Devamını Oku

D vitamini, çocuk ve güneş

GÜNEŞ ışığından mahrum kaldığımız bu dönemde D vitamini düzeyinin düşük olması hastalıklara yakalanma riskini artırıyor. Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Pandemi döneminde virüsten korunmak için vücut direncimizi artırmak ve bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için daha çok D vitamini alınabileceğini söyleyen çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı Dr. Yılmaz Bay, bugünlerde balkonların en güzel güneşlenme alanı olduğunu belirtti.


Güneşlenme konusunda önemli bilgiler aktaran Dr. Bay, güneşten yeterli D vitamini almak için, dik geldiği, gölgenizin boyunuzdan küçük olduğu saatlerde kol ve bacaklar açık, güneş kremi kullanmadan 15-30 dakika güneş altında kalınması gerektiğini kaydetti. Çocukların ekim-nisan arasındaki kış döneminde güneşin göründüğü saatlerde dışarı çıkarılması gerektiğini ifade eden Dr. Yılmaz Bay, yazın ise tıpkı büyüklerde olduğu gibi öğle saatlerinde koruyucu krem kullanmadan güneşlenmelerini önerdi. Güneşte kalma süresinin 2-3 dakikadan başlayarak ve her gün 2-3 dakika artırılarak 10-15 günün sonunda 10-30 dakikaya çıkarılmasının doğru olacağını paylaşan Dr. Bay, 3 yaşın altındaki çocukların ise hiçbir zaman çıplak olarak güneşin altında bırakılmaması uyarısında bulundu. Kolları ve bacakları açıkta bırakan giysiyle güneşlenmenin yeterli olacağını dile getiren Dr. Yılmaz Bay, “Çocukların derileri çok hassas olduğu için gölgede de olsa sudan ve kumdan yansıyan güneş ışınları derilerini yakabilir. Uzun süreli deniz kenarında olacaklarsa şemsiye altında değil, mutlaka güneşten ve yansıyan güneş ışınlarından uzak bir ortamda olmalılar” dedi.

RAŞİTİZM TEHLİKESİ
Türkiye’nin bir güneş ülkesi olmasına rağmen D vitamini eksikliğinden kaynaklanan ‘raşitizm’in çocuklarımız için sağlık sorunu olarak güncelliğini koruduğunu hatırlatan Dr. Bay, anne sütü dahil ağızdan alınan hiçbir besinin D vitamini eksikliğini gideremediğini, mutlaka deri yoluyla güneşten alınması gerektiğini vurguladı. Çocukların yeterli D vitamini depolarıyla doğması için anne adaylarının çocukluğundan itibaren güneşten yeterince yararlanması, özellikle hamilelik döneminde açık havada, güneşli ortamda fazla giyinik olmadan dışarıda dolaşması, sık sık ve uzun yürüyüşler, açık hava gezintileri yapmasını öneren Dr. Yılmaz Bay, şöyle devam etti:

BUNLARA DA DİKKAT!
“Çocuğunuzda sıcak hava nedeniyle terleme ile aşırı sıvı kaybı olabilir. Bu dönemde çocuklara bol su ve sulu gıdalar, özellikle süt, yoğurt, ayran ve taze sıkılmış meyve suları verilmeli. Aşırı yağlı, tuzlu ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalı. Hazır gıdalar, konserve gıdalar ve kızartmalardan mümkün olduğunca uzak durulmalı. Çocuğunuzun derisi ince ve hassas olduğundan çabuk kurur. O nedenle güneşten önce ve sonra deriyi beslemek için nemlendirici kremler sürülmeli. Güneş yanığında ciltte kızarıklık, ağrı, hatta yanığın derecesine göre su toplaması olabilir. Birkaç gün içinde soyulma da görülebilir. Güneş yanıklarında kızarmış bölgeye bol su dökülmeli. Çocuğun vücuduna oda sıcaklığında ıslak bir bez uygulanmalı. Serinletici bir losyon ya da deriyi besleyici, nemlendirici merhem sürülmeli. Ayrıca, güneşte aşırı kalınması durumunda beyinde vücut ısısını ayarlayan mekanizmalar bozulur. 37–37.8 derece arasında olması gereken vücut ısısı 39-40, hatta 41 dereceye kadar çıkabilir. Üşüme, titreme, vücutta su kaybına bağlı olarak halsizlik, bitkinlik, iştahsızlık, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı, nabızda hızlanma, ciltte kuruma, bazen de algılama, görme bozukluğu olabilir. Bazen de bu tablo bilinç kaybına kadar gidebilir. Güneş çarpmasında çocuklar serin ve hava akımı olan bir yerde tutulmalı. Bol su ve sulu gıdalar verilmeli. Ateş varsa basit bir ateş düşürücü kullanılmalı. Ilık bir duş aldırılmalı. Kusma, ateş ısrarla devam ediyorsa ve bilinç değişikliği varsa acil olarak doktora başvurulmalı.”

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 beynimizi çok seviyor

KOVİD-19 her zaman herkeste farklı seyir gösterebilen bir enfeksiyon ama genelde hastalığın süresi iki, bilemediniz üç hafta ile sınırlı.Eğer herhangi bir nedenle hastalıkta ağırlaşmaya yol açabilecek ilave bir sorun ortaya çıkmaz ise çoğu vakada iyileşme 2-3 haftada tamamlanıyor.Ne var ki, yeni bazı gözlemler beklenenden daha çok olguda Kovid-19’da iyileşme sürecinin haftaları, hatta ayları bile bulabileceğine işaret ediyor.***Özel Tınaztepe Galen Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Egemen Vardarlı, “Kovid-19 beynimizi çok seviyor” dedi ve şunları anlattı

 

:Kovid-19 pandemisi global ölçekte hepimizin sağlığını tehdit eden bir kriz yaratmıştır.Temelde enfeksiyona ve solunum sistemi etkilenmesine bağlı bulgular yaratmaktadır.Kuru öksürük, ateş, solunum sıkıntısı en sık görülen şikayetlerdir.Bu semptomlar çok hafif veya çok şiddetli olabilmektedir.Beyin tutulumunun sık olması nedeniyle nöroloji hekimlerince de takip edilebilmektedir.Kabaca söyleyecek olursak virus insan vucuduna girdikten sonra yaygın iltihabi bir reaksiyon yaratmakta ve semptomlar buna bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.Koranavirüslerin tümünde olduğu gibi Kovid-19 da beyin hücrelerine girip etki etme yeteneğine sahiptir.Beynimize bazen burundaki koku hücrelerini, bazen de sistemik kan dolaşımını kullanarak girmektedir.Bu tür viruslere ‘norotropik virusler’ denmektedir.Sistemik iltihabi reaksiyonla birlikte maalesef beyin hücrelerinde kayıp yaratmaktadır.Kalp ve solunum sistemini yöneten beyin hücrelerinin fonksiyonlarının olumsuz etkilenmesiyle birlikte kalp ritim bozuklukları ve solunum yetmezliği ortaya çıkmakta veya şiddetlenmektedir.

Ayrıca, beynin hafıza ve günlük işleri yürüten bölgelerinin etkilenmesiyle nörolojik ve psikiyatrik bulgular ortaya çıkmaktadır.Hafif hallerde sadece baş ağrısı, durum daha da şiddetlendiğinde ise beyin iltihabı, epileptik nöbetler ve beyin damar hastalıklarına bağlı felçler, koma hali ortaya çıkabilmektedir.Sigara içenlerde beyin tutulumu çok daha sık olmaktadır.Hastaneye yatırılan Kovid-19 hastalarının yüzde 15-25’inde nörolojik semptom ve şikayet görülmektedir.En sık karşılaşılanları baş dönmesi ve baş ağrısıdır.Beyin damar hastalığına bağlı felç, beyin kanaması, şaşkınlık-ajitasyon hali, epileptik nöbetler ise ciddi nörolojik tutulum bulgularıdır.Periferik sinir sistemi tutulduğunda ise koku ve tat kaybı en sık karşılaşılan bulgulardır.Kadınlarda daha fazla görülmekte, uzun haftalar sürebilmektedir.Koku kaybı beyne virus girişinin ön belirtisi olabilmektedir.Koku hücreleri beynin hafıza hücrelerinin bulunduğu yere doğrudan bağlanmaktadır.Bu kapıdan giren virus öncelikle hafıza hücrelerimize saldırmaktadır.

Şiddetli veya hafif düzeyde el ve ayaklarda güç ve duyu kaybı yaratan periferik nöropatilere de rastlanılmaktadır.İskelet kası tutulumu (miyopati) da çok sık görülmekte, şiddetli kas ağrısı ve daha ileri vakalarda kas kaybına bağlı güçsüzlük olabilmektedir.***Hastaneye yatırılmadan Kovid-19 geçirenlerde nörolojik olarak uzun dönemde en sık görülen durum bilişsel-zihinsel yavaşlama ve bozulmadır.Maalesef tehlikenin bu kadarla kalmadığını gösteren yeni çalışmalar da yavaş yavaş bildirilmektedir.Elimizdeki bilgiler genellikle hastaneye yatırılarak tedavi edilenlere ne olduğu ile ilgilidir.Hastaneye yatmadan tedavi edilenlerde uzun dönemde neler olduğunu yavaş yavaş, yaşayarak öğreneceğiz.

Hafif ve geçici solunum semptomları ile hastalık tanısı almış ve hastaneye yatması gerekmeyen, zatürre olmayan, oksijen seviyesi düşmeyen hastalarda aylar sonra da devam eden ve hayatlarını olumsuz etkileyen kalıcı etkiler var mıdır?Bu soruya “Evet’ yanıtı veren hastalarda en sık görülen 10 nörolojik şikayet şöyle bulunmuştur:1. Bilişsel-zihinsel bozulma veya yavaşlama (yüzde 81)2. Baş ağrısı (yüzde 68)3. Uyuşma karıncalanma (yüzde 60)4. Tat alma bozukluğu (yüzde 59)5. Koku alma bozukluğu (yüzde 55)6. Kas ağrıları (yüzde 55)7. Sersemlik, baş dönmesi hissi (yüzde 47)8. Ağrı (yüzde 43)9. Görme bulanıklığı (yüzde 30)10. Kulak çınlaması (yüzde 29)Nörolojik olmayan ve aylar sonra devam edebilen şikayetler; yorgunluk (yüzde 85), depresyon-anksiyete (yüzde 47), nefeste daralma hissi (yüzde 46), göğüs ağrısı (yüzde 37), uykusuzluk (yüzde 33), tansiyon ve nabız hızında değişiklik (yüzde 30), mide-bağırsak şikayetleri (yüzde 29). ***Son söz:Kovid-19 daha 2 yıllık bir kabustur.

Kovid-19’un beynimize saldırabildiğini de gayet iyi bilmekteyiz.Bu hastalığı geçirenlerde nörolojik hastalıkların takip eden yıllarda daha sık olup olmayacağını, bu kişilerin demans, parkinson gibi dejeneratif nörolojik hastalık risklerininin ne kadar arttığını, ileride daha fazla oranda felç geçirip geçirmeyeceğini, epilepsi oranlarının ne olacağını takip ederek göreceğiz.Şahsi kanaatim maalesef olumsuz sonuçlarla karşılaşacağımızdır.“Ben gencim, nasılsa hafif geçiririm” diyorsanız belki haklı olabilirsiniz ama erken orta yaşlarda sizi olmadık nörolojik hastalıkların pençesinde görmek istemeyiz.Maske, mesafe ve hijyen kurallarına her zaman çok dikkat edin.Aşı ile ilgili fikrime gelince:Önünüzde iki seçenek var ya aşı olacaksınız ya da önünde sonunda Kovid-19.Tercih sizin...

Yazının Devamını Oku

Çocuklarda göz tembelliği

KİŞİNİN meslek yaşamı dahil tüm hayatını etkileyecek bir durum olan göz tembelliği, çocukluk döneminde belirli nedenlere bağlı olarak normal gelişimini tamamlayamayan gözlerde meydana geliyor. Sorunun genelde tek gözde görüldüğünü ancak bazı durumlarda iki göz de bulunabildiğini aktaran uzmanlar, bu hastalığın toplumda her 10 kişiden 2 ya da 3’ünde bulunduğunu ifade ediyor. Peki, göz tembelliği nedir? Göz hastalıkları uzmanı, Atasağlık Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Safiye Yılmaz, göz Tembelliğini şöyle anlattı:



Ambliopi göz tembelliği olarak anılan ve görme keskinliğinde tek veya iki taraflı belirgin düşüklükle karakterize olan bir durumdur. Eğer bir göz, gözlükle ve ameliyatla düzeltilmesine rağmen tam göremiyorsa ve iki göz arasında iki sıra ve daha fazla görme gücü farkı varsa göz tembelliğinden bahsedilir ve kişinin üç boyutlu görmesi bozulur. Sonuç olarak ambliopi, görmenin organik bir lezyon olmaksızın tek veya iki taraflı azalmasıdır.

NEDENLERİ NELERDİR?
Ambliyopi erken çocukluk döneminde normal görsel gelişimini tamamlayamamış göz için kullanılan bir terimdir. Gözlerin normal kullanılmasını ve gelişimini engelleyecek durumlarda ortaya çıkmaktadır. Her 100 kişiden 2’sinde göz tembelliği görülebilir. Bu hastaların bir kısmında genetik bir yatkınlık bulunmaktadır. Bu yüzden özellikle ailesinde ambliyopi hikâyesi bulunan çocukların erken yaşlarda göz doktorunca muayene edilmesi önemlidir. Ambliopi için kritik dönem hayatın ilk 3 ayıdır. Hassas dönem ise görsel gelişimin tamamlandığı 9 yaştır. Doğduğumuzda çok yakın mesafeyi seçebilecek kadar görüyoruz. Görme duyumuz sonrasında gelişiyor. Konuşmayı öğrendiğimiz gibi görmeyi de öğreniyoruz. Görmeyi öğrenme sürecinde de görsel çevremizin tam aydınlanmış ve berrak olması lazım. Bunu engelleyen herhangi bir neden ambliopiye neden olabilir.

NASIL TEŞHİS EDİLİR?
Bu çoğu kez zor bir durumdur. Çünkü çocukların görme muayeneleri 3-4 yaş öncesinde oldukça güçlük arz eder. Aile bireylerinin ambliyopiyi tanıması genellikle pek mümkün olmaz. Bir çocuk bir gözünün iyi, diğerinin kötü gördüğünü sıklıkla fark edemez. Muayene sırasında çocuğun gözlerinin ayrı ayrı gösterilen objelere fiksasyonunun nasıl olduğu, bu objeleri takibi ve takibinin süresi değerlendirilir. Sıklıkla çocuklar ambliyopik olan gözleriyle bakmak istemezler. Ambliopik gözün doktor tarafından elle kapatılması halinde tepki verirler.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Yazının Devamını Oku

Smarthome’larda sürdürülebilir sağlık dönemi

MEDİCAL Park İzmir Hastanesi’nden Dr. Zeki Hozer, Dünya Sağlık Örgütü’nün, sağlığı, bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan tam bir iyilik hali olarak tanımladığını hatırlatarak, sağlığımızı etkileyen ana unsurların yüzde 15 kalıtsal nedenler, yüzde 8 tıbbi etkenler, yüzde 10 sosyal, yüzde 7 iklimsel koşullar, son olarak da yüzde 60 yaşam stili olduğunu ifade etti.

 

Endüstriyel atıkların oluşturduğu çevre, hava, su kirliliğinden GDO ve gıda kontaminasyonuna giden geniş bir yelpazenin günümüz insanını ciddi risklere maruz bıraktığını dile getiren Dr. Hozer, bunlara yanımızdan hiç ayıramadığımız cep telefonlarının SARS etkisi ve teknolojilerin kolaylaştırıcılığının getirdiği olumsuz etkileri de eklemek gerektiğini vurguladı, geleceğe ilişkin öngörülerini paylaştı:

HER EV BİR MİKROHASTANE
Hastalıklardan korunma, yaşam süresini uzatma ve beden ile ruh sağlığını korumak koruyucu hekimlik ve halk sağlığı bilim dalının ortak çalışma konuları. Bugünler, tıp, sağlık, tanı ve tedavi kavramlarının yeniden tanımlandığı bir geleceğin başlangıcı. Neredeyse her gün yeni tıbbi terminolojilere aşina oluyoruz. Etik ve hukuki kavramlar yeni yorumlara yelken açıyor. Bebekler artık birer proje. Doğumlar toplumsal ya da kamusal yarar anlayışı içinde planlanıyor ve daha doğmadan hastalıklı genlerin ayıklandığı bireylerden oluşacak bir toplum modellemesinin ayak sesleri işitiliyor. Ana tema sürdürülebilir sağlıklılık. Aslolan, hastalık oluştuktan sonra tedavi etmek değil, hastalığın oluşmasını engellemek. Artık tedavi hizmetinden pasif yararlanan hastalar yok. Tüm süreçlere etkin olarak katılınan, giderek güç dengesinin hastalar lehine arttığı bir gelecek söz konusu. Günümüzde müşteri hakları olarak sıklıkla dile getirilen olgu artık hasta haklarına dönüştü. İnsanlar sağlıklı yaşama odaklanıyor. Gereksinim duydukları bilgi parmaklarının ucunda. Karşımızda bilinçli ve etkin bir hasta profili var. Bu hastalar için kişiye özel tıpla genetik mühendisliği ve DNA rekombinant teknolojisi kullanılarak hastalıklı genlerin ayrılması ve kişiye özel ilaç ve tedavi sistemlerinin uygulanmadığı bir tedavi neredeyse çöp vasfında. Ev ortamına adapte edilebilecek MEMBS denilen uzaktan erişimli tıbbi sistemlerin mikrohastane vasfında entegre edildiği smarthome’larda yaşayacak insanların da daha azı ile yetinmesi mümkün görülmüyor.

HARCAMALAR SÜREKLİ ARTIYOR
Devletler de giderek artan kamusal sağlık harcamalarından mustarip. Ülkelerin total bütçeleri içinde sağlık harcama oranları (GSYİH) Kıta Avrupası’nda yüzde 10’ların altında seyrederken, Amerika ve Japonya’da yüzde 15’lere kadar çıkıyor. Buna paralel olarak kişi başı harcamalar da örneğin ABD’de 5 bin doları bulurken, Almanya, Fransa ve İngiltere’de 2 bin 500 dolar seviyelerinde. Ülkesel bazda total sağlık harcamalarının finansmanı Avrupa ülkelerinde yüzde 80 gibi kamu tarafından sağlanırken, ABD’de kamu finansman oranı maksimum yüzde 50’yi buluyor. OECD verilerine göre sağlık hizmeti alan kişilerin kendilerinin yaptığı harcamalar ise total meblağın yüzde 10’u ile yüzde 40’ı arasında değişiyor. İlaç masrafları ise sağlık bütçelerinin yüzde 20’sini oluşturuyor. Kişi başı da 100 ila 600 dolar arasında değişiyor. Küresel sağlık harcamaları her yıl ortalama yüzde 5 artıyor. Bu yıl itibariyle 11 trilyon doları aşmış durumda. Son noktada ülkelerin sağlık bütçeleri devasa boyutlara ivmelenirken, koruyucu hekimlik, infeksiyon hastalıkları, geriatri, nörolojik hastalıklar, plastik ve rekonstrüktif cerrahi ile sibernetik bilimlerin ön plana geçeceği bir gelecekte biz insanlara düşen, ideal kilomuzu korumak, bol egzersiz yapmak ve organik beslenmeye dikkat etmek şeklinde özetlenebilir.

Yazının Devamını Oku

İzmirli hekimlerden Covid-19 kitabı

Son yıllarda öğrenci kampüslerinin çevrelerine önemli yatırımlar yapıldı. Yurtları, siteleri, kafeleri, restoranları, spor salonları, kırtasiyeleri, kuaförleri ve moda mağazalarıyla adeta küçük birer öğrenci şehirleri yaratıldı.

Şimdi hepsi boş, sağlıklı günlerin geri gelmesini bekliyor. Ama en önemlisi, yıllarca üniversite hayalleri kuran öğrencilerin yaşamlarının en güzel dönemini kampüs yerine ekran başında geçirmek zorunda kalması. Yüz yüze eğitimin canlılığı olmasa da üniversitelerde online eğitimle öğrencilerin öğrenmede kaybı fazla olmadı. Geliştirilmiş özel yazılımlarla bilgisayar üzerinden adeta sınıfta gibi eğitim yapılabiliyor. Başka üniversiteleri bilemiyorum ama benim ders verdiğim Yaşar Üniversitesi’nde bunu gördüm.

KAMPÜS ORTAMINI YAŞAYAMADILAR
Ancak sorun, öğrencilerin sosyalleşmeleri için en önemli ortam olan kampüste buluşamaz hale gelmeleri. Öğrencilik döneminin dostlukları her zaman daha sahici kabul edilir. İş ve özel yaşamdaki gelecekteki dostlukların çoğu buralarda filizlenir. Toplumun değişik kesimlerinden, hatta değişik ülkelerden gelen öğrenciler kampüs ortamında yeni bir dünya ile tanışır, sosyal ve kültürel açından zenginleşir. Şu anda üniversite eğitimi alanlar maalesef bu fırsatı kaçırıyor. Örneğin, geçen yıl üniversiteye başlamış iki yıllık ön lisans eğitimi alan meslek yüksek okulu öğrencileri sadece üç ay üniversiteye gidebildi. Sonra yasaklar başladı. Haziranda ise mezun olacaklar. Bu yıl eğitime başlayanlar ise kampüs ortamını hiç yaşamadı. Belki de birbirlerini sadece sanal ortamda tanıyarak mezun olacaklar. Korkarım salgının günümüz gençliğinde yarattığı sosyal ve psikolojik tahribat hayli ağır olacak.

Korona, Seçkin Bey’i de aldı

BİLMİYORDUM, İzmir Urla doğumluymuş. Hürriyet Gazetesi’nin önceki genel yayın müdürlerinden Seçkin Türesay’ı da virüs aramızdan aldı. Aynı Türkiye’de 30 bin, dünyada 2 milyon 700 bin kişiyi aramızdan aldığı gibi... Seçkin Bey’le İstanbul’da bir dönem farklı gazetelerde ama aynı grubun çatısı altında çalışmıştık. Gerek beyefendi kişiliği, gerek mesleki becerileriyle bende hep örnek alınacak gazeteci izlenimi bırakmıştı. Böyle bir insanın virüsle mücadeleyi kaybetmesini kabullenmek zor.
Salgının başladığı ilk aylarda gelinimin babasını da İstanbul’da kaybetmiştik. Önümüzdeki ay dünürüm Eşber Güneş’in aramızdan ayrılışının birinci yılı dolacak. Daha 68 yaşındaydı ve tam 40 yıl çalıştığı Lutfthansa’dan henüz 2 yıl önce emekli olup dinlenmeye başlamıştı. Hiçbir sağlık problemi olmayan, hayat dolu bir insanın bugün bizimle olamamasına hala inanamıyoruz.

HER BİRİ AYRI HAYAT

Yazının Devamını Oku

Mizah, stresi kahkahaya boğar

ENERJİ psikolojisi, EFT master eğitmeni Uzm. Dr. İnci Erkin, biz kendimize yardım etmezsek, kronik yorgunluk sendromu, otoimmun hastalıklar, kanser, artrit, fibromyalji, huzursuz bağırsak sendromu, panik atak gibi aslında bedenimizin yardım çığlığı olan ama hastalık adını verdiğimiz rahatsızlıklardan kurtulmakta çok zorlandığımızı söyledi.

 

“Stres ve içinde debelendiğimiz mutsuzluk-huzursuzluk denizinin tsunami dalgaları tansiyon yükselmesinden şeker hastalığına, uyku bozukluklarından çeşitli kronik fiziksel hastalıklara, başarısızlıklara doğru bizi savuruyor” diyen Dr. Erkin, üstelik torba torba ilaçlara rağmen hem hastaların, hem de doktorların kronik hastalıklara karşı çaresiz kaldığını vurguladı. Fobilerin, takıntıların, panik atakların eskisinden çok daha fazla kişiye yaşamı zehir ettiğini dile getiren Uzm. Dr. İnci Erkin, sadece gülebilmenin bile ne kadar büyük fark yaratabileceğini şöyle anlattı:

GÜLMEYİ UNUTTUK
Einstein görecelik kavramını anlatırken, “Sıcak bir sobanın üzerinde 1 dakika oturmak 1 saat gibi gelir. Oysa ki, güzel bir kadınla geçen 1 saat 1 dakika gibidir” demişti. Havaların sert değişimleri, ekonomik krizin devam etmesi, küresel iklim değişikliklerinin etkileri, bizleri mutsuz kılan pek çok olayı yaşıyor olmak hepimizi sıcak soba üstünde oturuyorcasına yakıyor. TV’lerde özellikle sabahları yayınlanan ‘reality show’larda sıkça vahşi cinayet haberleri var. Minicik çocuklar, kadınlar öldürülüyor, dövülüyor, “Neler oluyor bize?” diyoruz. Tüm bu nedenlerle neredeyse gülmeyi unuttuk. Oysa gülmeye hasret kalınca bağışıklık sistemi bile çöküyor. Gülmek, kahkaha atmak insanoğlunun en temel gereksinimlerinden biri. Bilimsel araştırmalara göre normal şartlarda bir erişkin günde yaklaşık 17 kez gülüyor. Gülmek, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bir eylem, mizaha verdiğimiz fizyolojik bir yanıt. Güldüğümüz zaman beynimiz her iki yarım küresini birlikte o kadar güzel kullanıyor ki... Hatta sadece yüz kaslarımız değil, ellerimiz, kollarımız ve göğüs kaslarımızda bu keyifli hareketlere katılıyor.

NE MUTLU SİZLERE
Etrafınızdaki mizah duygusundan yoksun ve tepkisiz insanların ciddi sağlık problemleri olabilir. İnsan elbette her zaman kahkahalarla gülmek durumunda değil... Hepimizin sıkıntılı, üzüntülü dönemleri var. Ama gülmemeyi alışkanlık haline getirmiş, suratı bir karış insanlardan da uzak durmakta yarar var. Gülme fakiri olanların da kişisel gelişim programlarıyla kendilerine yardım etmeleri ve mutlu olmayı öğrenmeleri olası. Gülmek, stresle baş etmede bizlere son derece yardımcı. Üstelik, gülerken verdiğimiz zihinsel molaların yararları pek çok. Hatta harp, yokluk, sıkıntı durumlarında devreye giren karamizah dahi bize bu yararlı molaları sağlayabiliyor. Mizahı algılayışımız yaşanmışlıklar ve yaşla birlikte değişiyor. Çocuklar etraflarındaki dünyayı henüz keşfederken pek çok olay onlara saçma ve komik geliyor. Kendi bedensel faaliyetleri bile (gaz çıkarma gibi) onlara eğlenceli geliyor, kıkır kıkır kıkırdıyorlar. İşte o nedenle çocuklar hep şen. Gülmek, stres hormonlarını azalttığı için bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. Demek ki; kahkaha sadece pirzolaya eşit değil, antikor, antibiyotik ve kemoterapi gibi de etki gösterebiliyor. Kahkahalarla güldüğümüz zaman bazen hıçkırmaya ve öksürmeye başlıyoruz, bu da solunum sistemimizdeki mukus tıkaçlarını sulandırıp atmamıza yardımcı oluyor. 100 kez kahkahalarla gülmek, egzersiz bisikletinde 15 dakikada harcadığınız efora eşdeğer. Hatta güzel gülüyor, şen kahkahalar atabiliyorsanız, diyafragm, karın, solunum, yüz, bacak ve sırt kaslarınızı o kadar güzel çalıştırmış oluyorsunuz ki, ayrıca aerobik egzersize gerek kalmıyor. Gülmekten karnı ağrıyanlar: Ne mutlu size!

Yazının Devamını Oku

Meme kanseri riski

GENEL cerrahi uzmanı Prof. Dr. Engin Ok, kadınlarda en ölümcül kanser türleri arasında üst sıralarda yer alan meme kanserini ayrıntılı bir şekilde anlattı.

 

ABD’de her 8 kadından birinde, yani yüzde 12.5’inde meme kanseri geliştiğini ve meme kanserinden ölme riskinin yüzde 3.4 olarak hesaplandığını ifade eden Prof. Dr. Ok, kadınlarda en sık görülen kanser tipi olmakla beraber, mamografik tarama ve erken tanı sayesinde 1998-2007 arasında meme kanserinden ölümlerin her yıl yüzde 1.9 azaldığını, böylece kanser ölümleri sıralamasında ikinciliğe gerilediğini söyledi.
Sağlık Bakanlığı ve Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri verilerine bakıldığında ülkemizde kadınlarda en sık görülen kanser tipinin meme kanseri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Engin Ok, “Görülme sıklığı ise 2009-2014 arası yüzbinde 45.9. Epidemiyolojik çalışmalar meme kanseri için çeşitli risk faktörleri belirlemiş durumda. Üreme öyküsü ve hormonsal faktörler, obezite, alkol, fiziksel aktivite, östrojen düzeyleri ve maruziyet süreleri üzerinden etki eden risk faktörleri. İngiltere’de yapılan çalışma meme kanserinin yaklaşık yüzde 27’sinin değiştirilebilir yaşam tarzı ve çevresel faktörlerle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu rakam ABD için yüzde 38 olarak bildiriliyor” dedi, şu bilgileri verdi:
Kadın cinsiyet, erkeğe göre 100 kat artmış riski ifade eder. Yaş ilerledikçe risk artar. 50-55 yaşlarında eğri düzleşirken, 80 yaşından sonra hafif bir düşme eğilimi görülür. Bir kadının yaşam boyu meme kanseri olma riski 8’de 1’dir (Yüzde 12.56).
Üremeyle ilgili faktörler ve meme kanseri riski: Yumurtalık hormonları meme gelişimini başlatır, menstruel döngü meme hücre çoğalmasına neden olur, pubertede hormonlardaki artış hücrelerin çoğalmasını artırmak yönündedir ve bu hücre bölünmesi menopozla birlikte son bulur. Bu anlamda meme kanseri riskini etkileyen üreme faktörlerini şu alt başlıklarda incelemek doğru olacaktır.
İlk adet yaşı (menarş): Erken ilk adet yaşı artmış meme kanseri riskiyle beraberdir. İlk adet yaşındaki her 5 yıllık gecikmenin meme kanseri riskinde yüzde 22 azalma yaptığı tahmin edilmektedir. 19’uncu Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren gelişmiş ülkelerde ortalama ilk adet yaşı 16-17’den 12-13’e düşmüştür. Bu yaşlardaki iyi beslenme ilk adet yaşını düşüren başka bir faktördür.
İlk doğum yaşı: Hiç doğum yapmamış kadınlarda meme kanseri riski, doğum yapmış olanlara göre daha yüksektir. İlk tam süreli gebeliğin erken yaşlarda olmasının yaşam boyu meme kanseri riskini azalttığı birçok epidemiyolojik çalışmada belirtilmektedir. Hiç doğum yapmamış kadınla 30 yaşında ilk doğumunu yapmış kadının meme kanseri riski aynıdır. Dolayısıyla 30 yaşında ilk doğumunu yapmış bir kadının 20 yaşında ilk doğumunu yapmış bir kadına göre meme kanseri riski yüzde 30 daha fazladır. Hiç doğum yapmamış kadınlarla kıyaslandığında risk azalması hemen değil, ilk gebeliği izleyen 10-15 yıl içinde ortaya çıkmaktadır.

Yazının Devamını Oku