GeriAyşe ARMAN ‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi

Sizi bilmem ama benim tüylerim diken diken oldu.

Ağladım da...
Haluk Levent’in ‘İzmir Marşı’ klibinden söz ediyorum.
Ortalığı ayağa kaldıran, milyonların izlediği klip.
O marş, yani İzmir Marşı, bir ‘anahtar’ gibi...
Birdenbire, Kurtuluş Savaşı’nın kapısını açıveriyor insana...
O müthiş süreç, insanın gözünde canlanıveriyor.
Bugün özgür yaşıyorsak, o olağanüstü mücadele sayesinde olduğunu bir kere daha kavrıyoruz.
Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını saygıyla,
minnetle anıyoruz.
Haluk Levent’e son günlerin en çok konuşulan klibini sordum...

‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi
Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

İzmir Marşı klibiyle kalpleri fethettin. İzlenme rekorları kırdın, kırıyorsun... 

- Teşekkür ederim. Beğenilmesi hoşuma gidiyor, ben de severek yaptım çünkü. Kalpten...

 Bu klibin öyküsü ne?

- Marşın içindeki şiir, 20 senedir konserlerimde okuduğum şiir. Biraz daha uzundur. Yöresel bütün renkleri barındırır içinde. “Kürt Ahmet’ten, Laz Ayhan’dan, Boşnak Cemil’den selam olsun...” der. Ben hep Çanakkale Türküsü içinde okuyordum, bu sefer İzmir Marşı içinde okumak istedim...

 Özel bir sebebi var mı?

- Valla içimden geldi. Bir de çok sevdiğim bir marş İzmir Marşı. Yine konserlerime gelenler bilir, eskiden beri söylerim. Son dönemlerde, çok acı ki neredeyse sesi kısılan bir marş oldu, bu da benim sinirime dokunuyordu. Neden sesi kısılıyor? “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” dendiği için mi? Tabii ki böyle diyeceğiz. Bu ülkenin kurucusu o! Ama işler öyle bir hale geldi ki, neredeyse Mustafa Kemal’in adından bile rahatsız olunuyor. E bu da çok üzücü. Ben de kendi kendime, “Daha önce Çanakkale Türküsü’nün içine koyduğun şiiri, İzmir Marşı’nın içine koy, bi de güzel orkestra toparla!” dedim. Çok içimden gelerek, çok heyecan duyarak yaptım...

 Yani bu tamamen senin aklına gelen bir şey. Sipariş filan değil...

- Tabii ki değil. Ne sipariş ne sponsor ne firma. Tek başımayım. Parasını da tek başıma karşıladım. Yönetmen arkadaşım Kemal Başbuğ’la görüştüm. O da heyecanlandı. Normalin üçte biri ücret aldı. Bir de orada 55 kişilik orkestra var, onlar da almaları gereken paradan çok daha azını aldılar. Herkesin ortak emeği yani, herkes kalbini koydu. Zaten izleyince o enerji geçiyor insana...

Orkestra, beni bu ülkenin geleceği için umutlandırdı

 Evet, orkestra da çok iyi, onlar kim?

- Opera ve senfonide çalan genç arkadaşlarımız. Ücretli çalışan sanatçılar ama bu klip için masrafına geldiler. Başka yerlere gittikleri fiyatları biliyoruz, verdiğimiz para onun yanından geçmez. Sağ olsunlar, bizimle saatlerce ve gönülden çalıştılar. Baştan açık açık söyledik, “Kusura bakmayın, gerçek ücretinizi ödeyemeyeceğiz, çok az verebileceğiz, gelmeyebilirsiniz” diye. Hepsi, “Daha neler, seve seve geleceğiz!” dediler. Bu da beni bu ülkenin geleceği için umutlandırdı...

 Nerede çektiniz?

- Haa işte orada bir sorun oldu. Bu klibi, Ataşehir’deki Zübeyde Hanım Hizmetiçi Eğitim Enstitüsü’nde çekmek istedik. Eskiden öğretmen eviymiş. Parasıyla kiralayacaktık tabii. Ama Türkiye öyle bir yer oldu ki, Mustafa Kemal klibi çekmek istiyorsan, herkes bir duruyor. Onlar da durdu. Maalesef e-mail’imize yanıt bile alamadık. Bunu da çok acı buluyorum. Tekrar ediyorum, bu ülkenin kurucusundan söz ediyoruz. Tabii ki kendilerini savunacaklardır, “Mail sayfamız yenilenmişti, o arada yollamışsınız, görmedik” filan falan. Ama olan şu: Son güne kadar yanıt gelmeyince, Bakırköy Belediye Başkanı’ndan rica ettik, bizi kırmadı, Leyla Gencer Opera Salonu’nu verdi.

Muhalifliğimden değil, sevdiğim için okuyorum

 Demek ki gerçekten Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir şey yapmak zor.

- Evet yapamıyorsun. Beni en fazla kahreden de bu! Klibi çekeceğimi söylediğimde 100 kişinin 99’u, endişeli bir ifadeyle yüzüme baktı ve “Emin misin?” diye sordu. “Senin geçmişten gelen sıkıntıların var, mahkemelerin var. Şimdi işlerin de iyi gidiyor, bir sürü yurtdışı konseri yapıyorsun, niye başına bela alıyorsun, yapma, etme, karışma” dediler. “Yahu!” dedim, “Siz deli misiniz! Bunun bir tık sonrası, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu ülkede artık yargılanacak hale gelmesi ve onun torunlarının da vatan haini ilan edilmesi! Böyle bir durumda, ben yanacaksam yanmam lazım...” Bu arada İzmir Marşı’nı da muhalifliğimden değil, sevdiğim için okuyorum. Şiire gelince, dediğim gibi 20 küsur yıl önce yazdığım şiir...

 Peki klip çekildi... Sonuçtan sen de memnun musun?

- Evet. İzlerken tüylerim diken diken oldu. O yıllarda cepheye silah götüren anneleri, kadınları görüp etkilenmemek mümkün mü? Nice insan ölmüş bu topraklar uğruna. Hepimizin atası, dedesi, ninesi ölmüş... Ben şunu söylemeye çalıştım: Son dönemlerde öyle bir ayrışma noktasına gelindi ki, eğer ‘hayır’ çıkarsa, PKK’yla aynı yöndesiniz, FETÖ’yle aynı yöndesiniz deniyor... Olacak şey mi bu? Biz hepimiz biriz. Biz hepimiz Atatürk ve silah arkadaşlarının torunlarıyız. İster ‘evet’ dersin, ister ‘hayır’. Suçlamak, neredeyse vatan hainliğiyle bir tutmak niye? Hepimiz şehit çocuklarıyız. Ben belki kendimi felsefi olarak sosyalist diye tanımlayabilirim ama o önemli değil. Benim dedem ve dedemin kardeşleri de şehit olmuş. Dedem savaşmış. Bizler bu ülkenin kurucu değerlerini yok sayamayız...

Dedem savaştan geldiğinde 29 yaşındaymış

 Yani sen ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye bir vurgu yapmıyorsun...

- Kesinlikle yapmıyorum! Bu bir ‘hayır’ klibi değil! Bu, hem ‘evet’çilerin hem ‘hayır’cıların, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkesin klibi. Türkiye’nin yüzde 47’si ‘evet’ dese bile, ben o yüzde 47’nin Mustafa Kemal düşmanı olduğuna inanmam, inanamam.

 Dedene ithaf etmişsin... Dedenin bir hikâyesi var mı?

- Yıl 1914. Dedem henüz 14 yaşında. Askere alınıyor. Ben Genelkurmay’a kadar gittim, Milli Savunma Bakanlığı’nın arşivlerine kadar araştırdım. Dedem önce Yemen’de savaşmış. Orada esir düşmüş, Suudi Arabistan çöllerinde bayağı bir bekletilmiş. Sonra kurtulmuş. Derken Kurtuluş Savaşı olmuş, orada da savaşmış. Bir kardeşi Çanakkale’de savaşmış. Ahmet Gani ismindeki kardeşi, gözünün önünde top mermisiyle parçalanarak şehit olmuş. Bir diğer kardeşi Yunus, vücuduna isabet eden mermiyle 40 yıl boyunca yaşamış. Dedem savaştan 29 yaşında geliyor. İkinci evliliğini yapıyor. Çünkü ilk karısı ölmüş. 63 yaşında o da vefat ediyor. Ama bu 30 küsur yıl içinde 8 çocuk yapıyor. Ne yazık hiç tanıma fırsatı bulamadım, ben doğduğumda ölmüştü...

Biz feci ötekileştirildik, bunun son bulması lazım

 Peki bu klibi yaptın... Hiç olumsuz şeyler düşünmedin mi?

- Düşündüm. Ben bunları söylemenin sakıncalı olduğunu biliyorum. Önemli değil, sakıncalı olsun. İşlerim mi durur? Dursun. Sıkıntılar da yaşanabilir. En fazla ne olacak? Hakkımda soruşturma mı açılacak? Başka bir olay bahane edilip içeri mi alınacağım? İçeri atılırım ya da iş yapamaz hale gelirim, yıpratılırım... Olabilir. Yeter ki bu şarkı, binlerce kez, milyonlarca kez dinlensin. Benim dedemler, orada paramparça olmuşlar. Onlar dünyanın kahrını çekmişken, bu kadar eziyet görmüşken, ben içeri girmişim, yıpranmışım, iş kaybetmişim çok mu? Yemin ederim umurumda değil...

 Nasıl tepkiler aldın?

- Güzel tepkiler aldım. AKP’ye oy ve gönül vermiş insanlar da izledi. Mutlu oldum o yüzden. Biz feci ötekileştirildik. Bunun artık son bulması gerekiyor. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Türkiye’deki muhafazakâr kesime sanki karşıymış gibi gösterilmesi beni üzüyor. Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarına bakın. Sütçü İmam’dan, Makbule Ana’dan bahsediliyor. Beş vakit namaz kılan insanlar. Biz onların torunlarıyız. Kimi AKP’ye oy veriyor, kimi CHP’ye, kimi Saadet Partisi’ni tutuyor, kimi HDP’yi, kimi de MHP’li. Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir ama hepimiz bu Cumhuriyet altında demokrasi sınırları içinde, özgürce yaşayabiliriz, yaşayabilmeliyiz... Bunu savunamıyorsam, susuyorsam, zaten tarihe gömüleceğim demektir!

‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi

ÇOCUKKEN SAKIP AĞA’NIN TAKLİDİNİ YAPIYORDUM

İlkokulu ve ortaokulu Adana’da Sakıp Sabancı Ortaokulu’nda okudum. Rahmetlinin de en popüler olduğu yıllardı. Sürekli televizyonlara çıkıyordu, zaten tek kanal vardı. Ben de hep onun taklidini yapıyordum.

Bir gün Adana’da Sabancı Kültür Merkezi’nde rahmetliyi gördüm. Bizi okul olarak kütüphaneye götürmüşlerdi. Birkaç işadamıyla beraber, orda ayakta duruyordu. Arkadan geldim, elini tuttum. Küçüğüm ama... Dedim ki, “Ben senin taklidini yapıyorum!” Güldü, “Yap bakalım!” dedi. Çok hoşuna gitti, kahkaha attı. “Ben” dedim, “büyüyeceğim, seninle kebap yiyeceğim!” Dedi ki, “E sen zaten büyümüşsün gardaş! Ne zaman istersen yeriz...” Sonra beni öptü, gönderdi.

Yıllar geçti, ünlü bir tiyatrocunun cenaze töreninde, ben çıplak sesle türkü söyledim. Baktım karşımda Sakıp Sabancı. Beni ayakta alkışladı. Ama bilmiyor tabii o çocuk olduğumu. Nereden bilecek.

İki hafta geçti, ben ‘Kedi Köprüsü’ diye bir kitap yazmıştım. Denemeler. Ortaköy’de bir yerde imza günüm var, baktım sırada Sakıp Sabancı! Oradan geçiyormuş, Haluk Levent yazısını görünce, “Durun!” demiş, “O gün türküsünü dinlediğim hemşerimin imza günü, ben içeri gireceğim!” Bana büyük mutluluk yaşattı. Allah rahmet eylesin. O gün ona çocukken karşılaştığımızı ve bana nasıl iyi davrandığını anlattım. Güldü. O vefat ettikten sonra ben, hani akrostiş denir ya, başharfleriyle aşağı doğru şiir yazılır, “Sakıp Ağa Yemek Yiyecektik” cümlesini içeren bir akrostiş yazdım. O şiirin bir şarkısı da vardır, hâlâ durur...

TEKRAR GÜNDEME GELMEK İÇİN YAPMADIM

Son albümlerin, ‘Yollarda’ gibi, ‘Arkadaş’ gibi dağıtmadı ortalığı... Sence neden? Buna üzülüyor musun?

- YouTube’dan izlediğim kadarıyla sayıları diğer albümlerden çok farklı değil ama her albüm başarılı olacak diye bir şey de yok. Metallica’nın da, Michael Jackson’ın da çok tutmamış albümleri vardı. Doğal. İnsanız, her zaman her şey iyi gitmeyebilir. Ben de öyle dönemler yaşadım. Albümlerdeki satışlar azalsa da konserlerimdeki satış azalmadı. Hiçbir zaman. Son dönemde sosyal medyada “Haluk Levent, İzmir Marşı’yla tekrar gündeme geldi” diye yazılar okudum. Üzüldüm. Yahu kardeşim ben daha üç ay önce Berlin’de 1100 bilet sattım. Gecenin 12’sinde, dışarıda 350 kişi içeri girmeye çalışıyordu. Yıllardır benim konserlerim tıklım tıklım dolar. Bunların hepsi de İzmir Marşı’ndan önceydi...

MAĞDUR EDEBİYATINA GEREK YOK BORÇLARIN HEPSİ BENİM SUÇUM

Başın bir dönem bir türlü borçtan, tefecilerden, polislerden ve gözaltına alınmaktan kurtulamadı. Nedir o hikâye?

- Sana mağdur edebiyatı yapmayacağım kardeş! Hepsi benim suçum. Kendim yaptım. Sıkıntıları kendim yarattım. Çok serserice davrandım. Ben aslında o anayasa kitabının fırlatıldığı dönemdeki devalüasyonda battım. Zannettim ki kurtulurum, muhasebeci tutmadım, avukat tutmadım. O çeki oradan aldım, buraya verdim, bu çeki buradan aldım, oraya verdim. Sonu da felaket oldu tabii! Kimsenin suçu yok. Hepsi benim şapşallığım. Tefeciden para aldım, onu da ödeyemedim. Bu işte polisin de suçu yok. Evet beni aldılar. Çünkü kanun öyle emrediyor. Bir tek içim şuna yanıyor, bazı gazeteler işi çarpıttı. Ben dolandırıcılık yapmadım, kimseyi kandırmadım, sadece borcumu ödeyemedim. Herkesin başına gelebilir, benim de geldi... Borçları, 7 katı faiziyle ödedim, hâlâ ödüyorum. Benim hatam, özür diliyorum. Dinleyicilerimden, kitlemden, bu haberlerle meşgul ettiğim herkesten...

 Şu an durum ne?

- Yüzde 80’ini ödedim. Kalan bölümünü de taksitlere bağladım. Kısmen rahatladım.

‘Evet’çilerin ya da ‘hayır’cıların değil herkesin klibi

BİRBİRİMİZE TAHAMMÜL EDEREK BÜYÜYECEĞİZ

Sen sadece Anadolu Rock’ın bu ülkedeki en önemli isimlerden biri değil, duruşun ve sosyal olaylara tavrınla da öne çıkmış birisin... 1999 depreminde gittin çadır kurdun, insanlara yardım ettin... Hasta çocuklar için konserler verdin... Gençler uyuşturucu, bonzai kullanmasın diye farkındalık kampanyaları yaptın... Akkuyu Nükleer Santralı protestolarına katıldın... Bu klip de, bu duruşun devamı mı?

- Bu klibin bir hafta öncesinde ben Suruç’ta IŞİD tarafından bombalanan gençlerden Güneş Erzurumlu’nun yararına Frankfurt’ta bir konser verdim. Dışarıdan bakıldığında, nasıl konser verir denebilir? Ben sosyalistim. Onların çizgisi, benim düşüncemle aynı mı? Değil. Ama o kız, yaşam savaşı veren pırıl pırıl bir kız. Tabii ki konser vereceğim onun yararına, iyileşsin diye. Ondan iki hafta önce ise Zürih’te İsmail Korkmaz Vakfı yararına, çocuklar okutulsun diye bir konser verdim. Oraya da Ali İsmail Korkmaz’ın annesi geldi, sarıldık. Ben bir şey yaparken, “Aman bu benim fikrime yakındır, uzaktır!” diye bakmıyorum. Ben insanım ya... Ondan iki hafta önce de Berlin’de AKUT yararına konser verdim. Ha onlarla aynı siyasi fikirde miyim? Yine hayır. Ama yarın deprem olduğunda biliyorum ki, AKUT koşacak yardımımıza. AKUT, Güneş ya da Ali İsmail, hepsi bizim değerlerimiz. Ben bu ülkeyi, ülkücüsüyle de seviyorum, sosyalistiyle de seviyorum, ulusalcısıyla da seviyorum, dindarıyla da seviyorum. Bu ülke böyle büyüyecek zaten. Biz, birbirimize tahammül ederek büyüyeceğiz...

Ne güzel söyledin! Zaten bir Adanalının başka türlü davranması mümkün değil, di mi?

- Tüm bunları Adanalılığa bağlamak şovenlik olacak ama doğru... Adanalı olmanın getirdiği şeylerden biri budur. “Hele gelin gardaş!” dedi mi bitti...

Durmamak, üç maymunu oynamamak lazım!

Sen mazlumun yanında bir sosyal demokrat olduğunu söylüyorsun... Aynı zamanda özgürlüklerden yana cumhuriyet savunucususun, “Çokkültürlü bir toplumda herkes kendini ifade edebilmeli!” diyorsun... Peki bu söylediklerin günümüz Türkiye’sini yansıtıyor mu?

- Tabii ki yansıtmıyor. Yansıtmayabilir de. Önemli olan herkesin şu dönemde bir şeyler yapması. Durmamak, üç maymunu oynamamak, zordayken bir şeyler yapmak lazım. Birimiz yanıyorsa, biz de yanmalıyız çünkü bizi bu noktaya getiren insanların tamamı yandı!

DOKUZ KARDEŞİZ BİZ, BEN SEKİZ NUMARAYIM

Müzik maceran ne zaman başladı?

- Kendimi bildim bileli, şarkı söylerim, şiir okurum. Müzik hep tutkum oldu fakat mesleğim olacağını bilmiyordum. Üniversiteden sonra bilgisayar programcısı oldum. Müzik hobi olarak devam ediyordu ki, bir gün sahnede buldum kendimi, bir anda elime gitar verdiler. Şarkı söyledim ve çok alkış aldı. Sonra da gerisi geldi. İstanbul’daki barlarda çıkmaya başladım, albümler yaptım. Konserler derken, 20 yıl oldu... Hâlâ devam...

Sen Adana’da fiilen kaç yıl yaşadın?

- 23 yaşıma kadar...

Nasıl bir çocukluk?

- Ooooo! Büyüdükçe özlemini duyduğum bir çocukluk. Dokuz kardeşiz biz, ben sekiz numarayım. E bu kadar kalabalık olunca eğlenceli oluyor. Zorluklar içinde geçti çocukluğum ama yaşım ilerledikçe, daha çok geriye gitmek istediğim bir hayat. Büyüdükçe yalnızlaşıyoruz çünkü. Ben de geriye dönüp, tekrar o sıcaklığı hissetmek, bütün kardeşlerime sarılmak istiyorum.

Hızlı yemeyi öğreniyorsun yavaş yersen kalmıyor!

Dokuz kardeş nasıl oluyordu bir evin içinde?

- Güzel oluyordu. Gırgır şamata. Bir de hızlı yemek yemeği öğreniyorsun! E yavaş yersen kalmıyor çünkü...

 Aranızda senden başka öne çıkan biri oldu mu?

- Ali ve Nural şu an İngiltere’de. 20 küsur yıldır Londra’da yaşıyorlar. Bir diğer kardeşim Berkant, Türkiye’nin en önemli organizatörlerinden biri oldu. Konserler, vs. düzenliyor. Diğerleri ise benden çok büyüklerdi. Ben 1967 doğumluyum. Onlar 1965, 1963 diye gidiyor. Neredeyse artık torun sahibi olacaklar. Hatta ikisi oldu. Adana’da yaşıyorlar. Ara ara bir araya geliyoruz, hep birlikte çok güzeliz.

HEP MAZLUMUN YANINDAYDIM

İfade özgürlüğüne takıksın sen...

- Hem de nasıl. Biliyorsun, 1997’de Recep Tayyip Erdoğan, belediye başkanı olarak Siirt’te bir şiir okudu. O şiir yüzünden hapse girdi. Aynı dönemde Eşber Yağmurdereli de bir konuşma yaptı, o da içeri atıldı. Ben de konserlerimde şarkı söylerken, “Şu anda içeride bulunan Tayyip Erdoğan ve Eşber Yağmurdereli için gelsin!” diyordum. Neden? Ben onların fikirlerini paylaşmıyorum. Biri komünist, diğeri dindar. Fakat fikirlerini bu ülkede özgürce söyledikleri için içeri atılmalarını doğru bulmuyorum. Ve daha sonra Cumhurbaşkanımızla Ankara’da karşılaştığımızda, rahmetli Erol Olçok aracılığıyla teşekkürlerini iletti bana.

Peki şimdi ne düşünüyorsun?

Diyorum ki Cumhurbaşkanımız yarın iktidardan düştüğünde, hukuk çerçevesi dışında ona bir şey yapılacağı zaman da, ben şarkılarımla yine onun yanında olacağım. İstiyorum ki, bu ülkede hepimiz kendimizi özgürce ifade edebilelim, rahatlıkla konuşabilelim. İnsanlar düşündükleri, yazdıkları şeyler yüzünden içeri girmesinler.

Aynı fikirde olmam gerekmiyor

Sen 28 Şubat’ta başörtülü kızları da desteklemiştin değil mi?

- Evet. Onlarla da aynı fikirleri taşımıyorum. Beş vakit namaz da kılmıyorum. Ama ortada bir haksızlık vardı, “Buna bir çözüm bulunmalı, eğitim almak isteyen insanların başı kapalı diye bu hakkı onların elinden alamazsınız!” dedim. Benim durumum açık: Ben hep mazlumun yanındayım ama yanında olmam, onunla aynı fikirleri paylaştığım anlamına gelmiyor.

 

ADANA KENDİ BAŞINA BİR CUMHURİYETTİR

Sen diyorsun ki, Adana, bütün Türkiye’de başka bir kültürü temsil eder… Ne demek bu?

-Şu demek, Adana’da enteresan hava vardır. Adana Belediye başkanı MHP’li mesela, ben Haluk Levent olarak hiçbir yerde bir MHP’li belediyeyle daha önce çalışmamışken, Adana Belediye Başkanı’nın MHP’li oluşu mesela beni ilgilendirmez. Adana, siyaset üstü bir yer, orada siyaset işlemez, orada hepimiz Adanalıyız. “Abim nasılsın?” dersin. Bu kadar. Çok az yerde gördüğüm bir özgürlük, hoşgörülülük vardır. Çocukluğumda hatırladığım Adana da öyledir mesela, Kürtmüş, Arapmış, Aleviymiş, ben duymadım, herkes kucaklaşır. İşte yüzden hep “Adana, kendi başına bir cumhuriyettir!” derim. Biri, “Hele gel gardaş!” dedi mi, bitti…

Senin en has Adanalı özelliklerin neler?

-Herhalde boğazım! O tatları aldıktan sonra, kebabıydı, şalgamıydı, bici bicisiydi, vazgeçemiyorsun. Bir de Adana’da sokak samimiyet vardır. Ben onu başka yerlerde de yaşatmaya çalışıyorum. Bir de Adanalı gibi konuşurum ben. “Ya işte k’ları öyle söyleme!” derler. Niye kardeşim Adanalıyım ben, böyle konuşuyorum, kendimden farklı bir adam olmaya çalışmıyorum ben, neysem oyum.

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku