GeriAyşe ARMAN Dünyayı değiştirmek için yazdım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dünyayı değiştirmek için yazdım

Önce, “Kim okuyacak bu tuğlaları?” dedim... Ama o kadar çok methini duydum ki... Okumadan edemedim. Fi, Çi ve Pi. 2015 yazımı şenlendirdi. Su gibi aktı, gitti. Baştan çıkaran, insanı içine alan, “Boşver ya gel takılalım birlikte” diyen bir dil... Sıkmıyor, kolay okunuyor, bir sürü de bilgi veriyor. Varoluşu okuyorsunuz aslında. Hayatı okuyorsunuz. Roman örgüsünde yazılmış, bugüne kadar okuduklarımızdan farklı bir kişisel gelişim kitabı. İlginç olan şu: Daha önce hiç kitap yazmamış biri tarafından kaleme alındı.Bir şekilde insanlar deli gibi okudu, ilk kitap 130 bin sattı, ikinci kitap 100 binde, geçen ay piyasaya çıkan üçüncü kitap Pi ise 90 binde... Üçleme hâlâ en çok satanlar listesinde. Yazarın yarattığı karakterler de dedikodu konusu oldu, romanın kahramanı terapist o mu, şu mu, bu mu diye... Roman, sinema senaryosu gibi yazılmış, sekiz seks sahnesi var, onlar da çok konuşuldu, tartışıldı. Esas olarak yazarın dilediği kavramlar insanı çarpıyor. “Kim bu kadın?” dedim.

Adı Akillah Azra Kohen. Meğer Akillah müstear ismiymiş, ilk kitabı öyle çıkarıyor ama sonra bir şekilde kim olduğunu açıklamak zorunda kalıyor. İzmirli bir kadın. Çok güzel. Öyle böyle değil. Angelina Jolie kadar güzel. Çok âşık olduğu bir adamla tam 14 yıldır evli ve dünya tatlısı bir oğlu var, altı buçuk yaşında. İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu. Halit Refiğ’e asistanlık yapmış. Sonra ver elini Kanada... Ottawa Üniversitesi’nde 3. Dünya Ülkelerine Yardım Ekonomisi bölümünü bitirmiş. Yetmemiş, Boğaziçi Üniversitesi’nde çeşitli programlara katılmış.
Şimdi de Liverpool Üniversitesi’nde Davranış Bilimleri üzerine uzmanlık eğitimine devam ediyor. Ebedi öğrenci... “Bu dünyaya öğrenmek için geldik!” diyecek kadar... Üniversite ve hapishanelerden davet alıyor. Sadece konuşup yazmıyor; dünyaya geliş amacına hizmet etmek için çiftlik kuruyor, insanlara temiz enerji fikrini aşılamaya çalışıyor. Bu kitapları yazmasının asıl sebebi de o zaten.

 

Dünyayı değiştirmek için yazdım

 

Hayatınızda ilk kez kitap yazıyorsunuz, üstelik bir üçleme. İlk iki kitapta editörünüz bile yok. Ve yazdıklarınız bestseller oluyor. 130 bin basıyor. Nasıl oluyor? Siz hep yazar mı olmak istemiştiniz?

 

- Umurumda bile değil yazarlık ve edebiyat! Hâlâ kendimi yazar olarak görmüyorum. Başka dürtülerim yazmaya dönüşmek zorunda kaldı. Yazmak benim için bir ihtiyaçtı, yazmasaydım çatlardım! İçimden taştı. Ama demek ki, yazdıklarımı okuma ihtiyacı duyanlar da varmış ki 130 bin sattı.

 

Mutlu musunuz şu anda?

 

- Yanında kendim olabildiğim bir adamla evliyim, zaten mutluydum. Ama sokağa çıktığımda kendimi yapayalnız hissediyordum. Artık öyle değil. Yazdığım kitaplar sayesinde kendi türümden insanlarla buluşmaya başladım.

 

Peki nasıl oldu bütün bunlar? Bu başarıya nasıl ulaştınız?

 

- Samimiyetimin evren tarafından ödüllendirildiğini düşünüyorum. En çıplak haliyle hissiyatım bu. Bir de tabii dersimi iyi çalıştım, çok araştırma okudum. Onları da insanları baymayacak şekilde kitaba yerleştirdim.

 

Sahi bu kitapları niye yazdınız? Dünyayı değiştirmek için mi?

 

- Böyle söyleyince çok romantik geliyor di mi?

 

Sadece romantik değil, hafif çılgın da geliyor...

 

- (Gülüyor) Bu kitapları yazdım çünkü daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ettiğime inanıyorum. Altı buçuk yaşında bir çocuğum var, o da daha iyi bir dünyada yaşamayı hak ediyor. Ben, insanları uyandırmak istedim. Ama bunu, beyne fazla yüklenmeden yapmaya çalıştım.

 

Nasıl yani?

 

- Çok yüklenince, çok fazla bilgi yığınca, beyin kendini korumaya alıyor, kapanıyor, Türkçesi uykunuz geliyor! Ama benim kitaplarımı okurken sıkılmazsınız. Roman yazmak bir matematik, ben de çok çalışarak bunu öğrendim.

 

Alınmayın ama bir şey söyleyeceğim: Bazı açıklamalarınızı okuyunca deli misiniz dâhi mi anlayamadım... Siz nesiniz?

 

- (Gülüyor) Bu sorunun cevabını ben veremem. Çünkü ikisi arasında çok ince bir çizgi var.

 

Ama hatırlatırım ki, dünyayı etkileyen bütün delilere, 50 yıl sonra dâhi dendi!

 

İNSAN DOĞULMAZ, İNSAN OLUNUR!

 

Neden hepimiz yaptığımız en iyi şeyi bulmak ve onu yapmak zorundayız?

 

- Çünkü dünyayı değiştirebilmenin yolu bu! Her birimizin yaptığı çok iyi bir iş var. Fakat maalesef içine doğduğumuz sosyal yapı ve eğitim sistemi yaptığımız en iyi şeyi bulmak için dizayn edilmemiş. Tam tersine, bizi prototip bir yaratığa dönüştürüyor. Gittikçe kendimizden uzaklaşıyoruz. Halbuki dünyayı değiştirenler yaptığı en iyi şeyi keşfeden ve yapanlar.

 

Sizin yaptığınız en iyi iş nedir?

 

- Çiftçilik! Ben çok iyi bir çiftçiyim. Oraya giderken yolda uğradım yazarlığa. Buradan da geçmek zorunda kaldım. Ama yaptığımız en iyi şeyi bulmak o kadar da kolay değil. Hepimiz üretmek için dizayn edildik. En iyi yaptığı şeyi keşfedip yapanlar, sistemi etkileyen varlıklar haline dönüşüyorlar. Eğer hepimiz en iyi yaptığımız şeyi bulur ve bir araya gelirsek ‘biz’ olacağız ve Tanrı’nın suretindeki insan öyle doğacak. Şu an insan bile değiliz.

 

Neyiz peki?

 

- Biz şu an bakteriler gibi hareket ediyoruz! Bakın insan doğulmaz, insan olunur. Bizse insan doğduğumuzu sanıyoruz! Hayır, insan bedenine doğuyor olmamız insan olduğumuz anlamına gelmiyor. Bizler bir enerji devrimi seçeneğinin ortasındayız. Ya petrolü seçip bütün savaşlara tamam diyeceğiz, parazit olarak hayatımızı sürdüreceğiz ya da olmamız gereken şeye uyup öncelikle ‘temiz enerji’ye geçeceğiz. Yani güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi. Kurtuluşumuz bu sayede olacak.

 

Dünyayı değiştirmek için yazdım


Fİ, Çİ VE Pİ


Fi, altın oran demek. İnsan beyninde, güzelliğin kodlandığı bir oran var. Baktığımız her şey, eğer o oran varsa gözümüze güzel geliyor. Bu, sehpa için de, bir kızın yüzü için de geçerli. Fi’de ihtirası anlatıyorum. Niye mi güzellikten yola çıktım? Çünkü güzellik, ihtirası tetikleyen ilk şey. Bizim ilkel beynimiz, doğal olarak görme duyu organımıza takmış durumda. Görme duyu organımız, düşüncelerimizi çok güzel yönlendiriyor. Gördüğümüz her şeyde, hoşumuza giden şeyleri bulmak istiyoruz. Varsa ne âlâ, o insanı kendimize daha yakın buluyoruz. Birinci kitapta yola çıkış noktam burası. Çi ise, yaşam enerjisi. Çi’de aslında motivasyonunu kaybetmiş bir insanlık anlatılıyor. Motive olabilmek için uyuşturucuya, içkiye, ayakkabı ve çanta bağımlılığına sığınıyorlar. Güzellikten girip yaşam enerjisine geçtim. Sonra da Pi geldi. Gittiğin yol ne kadar uzuyorsa, kapsadığın alan da o kadar büyüyor. İnsanları denedikleri yüzünden kınamayın. İlle de kınayacaksak birbirimizi, almadığımız derslerle kınayalım. Benim hikâyede anlattığım, terapist Can Manay’ın iflah olmazlığı üzerine. Ama dersini alan insanlar da var orada. Öğrenen insana daima çok güzel kapılar açılıyor ve cevaplar veriliyor.


DÜNYADA EN ÇOK KENDİMİ SEVİYORUM


Sizin için hayattaki en değerli kişi kim?

 

- Benim! Oğlum da soruyor, “Dünyada en çok kimi seviyorsun?” diyor. “Kendimi!” diyorum. Oysa bütün anneler, “Seni!” derler çocuklarına. Benimki bencil bir cevap gibi duruyor, öyle değil halbuki. Kendini seven insan, kendini bilen insan olur. Kendini bilen insan, değer verir.

 

Birey olmakla bencil olmak arasında bir fark var mı?

 

- Olmaz olur mu? Birey olan insan zaten var olan herkesin aslında kendiyle bağlantılı olduğunu bilir. Birisine yol verdiğinizde, kendinize yol açıyorsunuzdur. Ben size yardım ediyorsam, kendime yardım ediyorumdur. Hayat o kadar zincirleme bir reaksiyonla birbirine bağlı ki. Belki bir saniye sonra bana geri dönmüyor ama eninde sonunda dönüyor.

 

Eşiniz ve çocuğunuz sizin için ne ifade ediyor?

 

- Oğlum, rehberlik yapmak zorunda olduğum bir varlık. Ondan çok şey öğreniyorum. Ben önce, onun öğretmeni olacağımı zannettim. Bir baktım ki o benim öğretmenim oldu. “Çocuk karmadır!” der dururlardı, ben de anlamazdım. Doğruymuş. Çocuk, sizi omurganızdan yakalayan bir varlık. Yanlış yaptığınız bütün davranışları, ayna gibi çocuğunuzdan görüyorsunuz. Ben oğlumda törpülemek istediğim davranışların köklerinin direkt kendi omurgama bağlı olduğunu çok net görüyorum. Eşim ise takım arkadaşım. Değişmeme gerek kalmadan, olduğum haliyle yansıyabileceğim, beni dengede tutmak için emek veren kişi...

 

NEYLE BESLENİYORSAN ONA DÖNÜŞÜYORSUN

 

Neyle besleniyorsan ona dönüşüyorsun. Eğer sen, temiz enerjiyle beslenirsen, muhteşem bir varlığa dönüşebilme olasılığın var. Bu kuracağım çiftlikle insanlara ilham vermek istiyorum. İstiyorum ki güneş enerjisiyle, rüzgâr enerjisiyle, yenilenebilir enerjiyle kendini idame ettirsin ve insanlara örnek olsun.

 

EDEBİYAT DÜNYASININ SAÇMALIKLARI BENİ İLGİLENDİRMİYOR

 

Siz ‘Hadi Derneği’ni kurdunuz ve bir çiftlik projeniz var...

 

- Evet. Kuracağımız çiftlik, tamamen güneş enerjisiyle çalışacak. Kapalı devre bir ekolojik sistem kuracağız: ‘Aqua phonics.’ Beslediğimiz balığın dışkısından gübre yapıp, suladığımız tarlanın artezyeninden balıklara mineral vereceğiz. Bizim gibi yaşamak isteyenler, kendilerine bu modeli uygulayabilecekler. Dünyanın en temiz enerjili şehri Freiburg’un enerji danışmanından yardım alıyoruz. Benim asıl görevim bu. Ama bunun ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğunu fark ettirmem lazımdı önce, işte bu yüzden bu kitapları yazdım. Yoksa edebiyat dünyası saçmalıkları umurumda bile değil!

 

Dünyayı değiştirmek için yazdım


SEKİZ SEKS SAHNESİ

 

Birinci kitapta sekiz seks sahnesi var. Ama öyle bir yansıtıldı ki, sanki dünyanın en acayip sevişmelerini yazmışım, bu da bir seks kitabıymış gibi. Alakası yok. “Bir kadının, bir erkeğin duygularını bu kadar iyi yazabilmesi de enteresan!” dediler. Yine alakası yok. İyi analiz ediyorsan ve hayatı analiz ederek yaşıyorsan, her şeyi anlayabiliyorsun. Ben de anlamak istiyorum. Anlamak için emek veriyorum.


Biz dünyaya niçin geldik?

 

- Bence insan olmayı öğrenmek için geldik. Burası bir laboratuvar...

 

Bir tek hayatla insan olmayı öğrenmek mümkün mü? Siz reenkarnasyona inanıyor musunuz?

 

- Evet ama şu değil: Ölüyorsun, öteki dünyaya gidiyorsun, orada bir defter var, açıyorlar, “Hımm ... ırkıymışsın, hadi bakalım bu sefer zenci olarak doğ!” Böyle değil. Çok daha zekice oluyor. Bir bilgiyi, bir sistemi algılayabilmek için o bilginin derinine inebilmek gerekiyor. Maalesef biz dizilerle uyuşturulmuş varlıklar olduğumuz için bu kolay olmuyor.

 

Yaşadığımız sürece öğreniyor muyuz?

 

- Evet. Ama öğrenme problemimiz varsa acı çekerek öğreniyoruz.

 

Peki, Özgecan cinayetinde olduğu gibi çocukları öldürülenler var. O zaman bu da o çocukların ailelerine bir ‘ders’ mi? Böyle düşünmek çok acımasız değil mi?

 

- O ‘ders’ sadece onlara gelmiyor ki, aslında hepimize geliyor... Bakın, bu dünyada ‘görevli’ler var. Ölen o bazı gençler de ‘görevli’ ama dünyadaki en büyük kitlesel kötülükleri yapanlar da ‘görevli.’ Kitlelere öyle dersler veriyorlar ki, dünyanın evrimine, gelişimine ve tekamülümüze çok büyük katkıları oluyor. Ben bu kadar bilgiye, büyük görevliler sayesinde uyandım. Bazen de kötülük öğretiyor. Düşünsenize, cennetteyiz, hiç kötü görevli yok etrafta. Hedonizmin doruklarındayız. Üzümlerimizi yiyip çiftleşiyoruz, çocuklarımıza bile biz bakmıyoruz, cennet ya orası, başkaları bakıyor... Çekilir şey mi bu?

 

Diyorsunuz ki cennet de sıkıcı olabilir yani! Peki yaşadığımız iyi-kötü her tecrübe bizi geliştirmek için mi?

 

- Kesinlikle! Ama sen, hayatta, dayak yemeden gelişebilecek bir evrim düzeyine geldiysen, o zaman acıların daha kısıtlı, daha sınırlı oluyor... Ama eğer sen, aynı dersi almaktan bıkmamışsan, hâlâ öğrenemiyorsan, o dersler sana daha büyüyerek geliyor. Sen altında ezilene kadar! Kitapta şunu söylüyorum ben, “Öğrenemiyorsan, gerekiyorsa hayat seni öldürür! Ölür, yeniden doğarsın... Ta ki öğreninceye kadar!”

 

Bizi geliştirmeyecek insanlardan uzaklaşmamız mı gerekiyor?

 

- Bizi hedonizme sürükleyecek insanlarla periyodik aralıklarla görüşmemiz gerekiyor! Nedir hedonizm? Bir insanın keyifte hal bulmasıdır. Benim için cehennem. Hedonizmde, ‘belgesel mod’a geçiyorum.
Bazen birtakım yemeklere katılmak zorunda kalıyorum. Konu, ayakkabı-çanta mevzularına gelince ben belgesele bağlıyorum. “Acaba evinde ne yaşıyor? Kocasıyla ilişkisi nasıl? Yarım saattir bir ayakkabıdan söz etmesinin sebebi ne olabilir? Nasıl bir doyumsuzluk yaşıyor ki, bu saçmalığı ayakkabı-çantayla gidermeye çalışıyor?”

 

Dünyayı değiştirmek için yazdım

 

ÇATLAMA CESARETİ GÖSTEREN TOHUMLAR

 

Her birimiz, içimizde ulu ağaçların potansiyelini taşıyan küçücük tohumlarız. Eğer çatlayabilirsek, önce filize, sonra fidana, ağaca ve en sonunda da o ağacın meyvesinin içindeki tohuma kadar giden bir varoluş yoluna gireceğiz. İnsanın, hakiki insan olma yolculuğudur hayat. Sahip olmak için değil, deneyimlerimizin analizini yapabilecek seviyeye çıkabilmek için var olduğumuzu ve ana rahminden çıkmakla değil, kimlik bilincine uyanmakla gerçek doğumun olduğunu anladığımızda, insan olmaya başlayacağız. Şimdilik, insan bedeni içinde, dokunduğu her şeyi tüketen parazitleriz. Ancak, çatlayıp filiz olmayı göze alabilirsek, yolculuğumuz başlayacak. Ama filiz, tohumun ölümüdür aynı zamanda. Bir şeylerin yitip gitmesine izin vermezsek doğum olamaz.

 

HEPİMİZ GÖREVLİYİZ

 

Nihai hedefiniz ne?

 

- En basit haliyle söyleyeyim: Sohbet ederken sıkılmayacağım insanlar olsun istiyorum etrafımda. En basit, en bencil amacım bu. En yüksek amacıma gelince, diyorum ya hepimiz görevliyiz. Ben de kendi üzerime düşeni yaparak gitmek istiyorum bu gezegenden. Çünkü bir söz vermişim gibi hissediyorum. Ama eksiklerim var, çalışmam gereken bir sürü dersim var. Onları tamamlayacağım ve ölene kadar da bu amaç için çabalayacağım. İnsanlara da aynı şeyi söylüyorum, siz de kendi hedefinizi bulun ve o yolda yürüyün. Kendinizi, televizyon önünde uyuşturmaktan vazgeçin. Hedonizme de kapılmayın. Dünyanın her yerinde benim gibi düşünen insanlar var. “Bu olmazsa yaşayamıyorum! Var olamıyorum” diyen insanlar bunu yaymakla görevli hissediyorlar
kendilerini.

 

HAYATLA AİKİDO YAPMAK

 

İyi anneler, çocuklarıyla dövüşen değil, aikido yapan anneler. Çocuktan gelen enerjinin karşısında dikilmek, onunla inatlaşmak, onu zorlamak marifet değil. O enerjiyi alıp, başka bir şeye dönüştürmek önemli. Hayatla kurduğumuz ilişki de böyle olmalı.

 

ANTİDEPRESANLARA KARŞIYIM

 

Antidepresanlara neden karşısınız? Ne zararı var insanlığa?

 

- Depresyon, hayatımızda değiştirmek zorunda olduğumuz şeyleri değiştirmediğimiz zaman hissettiğimiz bir şey. O şeyi değiştirmeyip de antidepresan alırsanız sürekli uyuşturmuş olursunuz kendinizi. Antidepresan dediğin şey sadece semptom giderici. Ben her türlü semptom gidericiye karşıyım. Çünkü gerçek problemi gidermiyor, o orada kalıyor...

 

BİR ANNENİN ÇOCUĞUNA VEREBİLECEĞİ EN DEĞERLİ 3 ŞEY

 

Bir annenin çocuğuna verebileceği en değerli üç şey nedir?

 

- Birincisi iyi bir baba. O yüzden bir kadın, çocuk yapacağı erkeği doğru seçmeli. Çocuğuna doğru bir baba vermeli.

 

İyi de her kadının böyle bir şansı var mı?

 

- Tabii var. Yoksa daha kadın olmamış demektir. Seçimi, cinsel ilişkinin dozajına bakarak yapmamalı.

 

İkincisi?

 

- İyi bir beslenme alışkanlığı. Bu da annenin evladına vermesi gereken en değerli şeylerden biri. Psikolojik rahatsızlık kategorisinde belirlenen her bozukluk, bence beyindeki kimyasal dengesizliklerin uzantısı. Vücudun kimyası da tamamıyla yediklerinizden gelir.

 

Mesela kişinin bipolar olması da beslenmesiyle mi alakalı?

 

- Yüzde yüz! Hamilelikte ve çocuk iki yaşına gelinceye kadar paketlenmiş gıdaların içinde bulunan maddeleri ve doymuş yağları fazla fazla tüketiyorsa otizme kadar yolu var... Ama tabii ki tüm bu hastalıkları sadece beslenmeye bağlamak doğru değil. Ben Liverpool Üniversitesi’nin biyopsikososyal ekolünden geliyorum. Biz hiçbir şeyi tek bir şeye bağlayamıyoruz. Bir olgunun hem psikolojk hem biyolojik hem de sosyolojik
etkileri var. Hepsi bir bütün.

 

SEN SEVİŞTİĞİN HALİN GİBİSİN

 

Çeşitli reklam filmleri vardır, “Sen, taktığın saatsin! Giydiğin ayakkabısın! Yediğin yemeksin!” filan der. Yok, sen bunların hiçbiri değilsin, sen seviştiğin halin gibisin! Biz, akıllı organizmalarız. Kamufle olmayı çok iyi beceriyoruz ama kamuflemizin açığa çıktığı bir yer var. O da orgazm olmaya yaklaştığımız anlar. O, bizim en çıplak halimiz. Bedenen değil, ruhen de kamuflaj yok orada.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku