Aslı Erdoğan’ın cezaevindeki 136 günü

Herkesin bildiği bir yazar değil. Ama bildiğiniz pekçok kişiden daha iyi yazar.

Kitapları, ‘Çağdaş klasik’ olarak nitelendirilen yapıtlar.

Ve Le Monde, Frankfurter Allgemeine, Die Welt gibi dünya çapındaki gazete ve dergilerde kitapları üzerine yüzden fazla makale ve çalışma yayımlandı. Onu Kafka ve James Joyce ile kıyaslayanlar bile oldu.

Aslı Erdoğan o.

Biraz ürkek, biraz yabani, çok içe dönük, gerçek bir sanatçı. Ve bütün sanatçılar gibi delilik ve dâhilik arasında gidip gelen biri. Ama kimseye zarar verebilecek biri değil. Hayatı boyunca şiddete karşı olmuş birinden söz ediyoruz. Hayat boyu yalnızlığı tercih etmiş birinden söz ediyoruz.

Hep yazıp çizmiş bir kadın.

3500 kitap ve 10 bin kâğıt arasında yaşayan biri. Ruhunun yaralı bir tarafı da var, bir sürü travma yaşamış.

Ama bu kadın aynı zamanda ultra zeki bir kadın. Robert Kolej’de okuyor, sonra ver elini Boğaziçi hem bilgisayar mühendisliği hem fizik.

Böyle zehir gibi bir kadın.

CERN’de iki yıl çalışıyor.

Tanrı parçacığı üzerine tez hazırlıyor.

Ama kendini en iyi, yazarak ifade ediyor. Aslı Erdoğan bir yazar, bir mühendis ve çok çok güzel dans eden biri. Bale, modern dans, tango, salsa, klasik müzik âşığı. O, bu dünyaya ait değil.

Özgür Gündem’in danışmanı olduğu için, orada yazılar yazdığı için tutuklandı.

10 gün önce tahliye edildi.

Aslı Erdoğan, bakın içeride geçirdiği 136 günü nasıl anlattı.

Aslı Erdoğan’ın cezaevindeki 136 günü

Fotoğraflar: Emre Yunusoğlu

Aramıza hoşgeldin. Nasıl hissediyorsun kendini?

- Sudan çıkmış balık gibi! Girmenin şoku ayrı, çıkmanın ayrı. Hiç beklemiyordum çıkmayı. Bir günde seni alıyorlar, bildiğin tanıdığın yaşamdan koparıyorlar, sonra yine, “Hadi hayata dön!” diye tekmeyi basıyorlar. Koğuş kapısı açılıyor, sen dışarıda kalıyorsun, sonra ‘şak’ diye üzerine kapanıyor. Böyle oldu yani. Ama ben, ruhen yüzde 70 hâlâ içerideyim.

 İnsan içeride en çok neyi özlüyor?

- Ah her şeyi. Ağacı mesela. “Bir ağaç görebilsem” diyorsun. Avluda gözlerim filan yaşarıyordu. Bir dakika bile duramayacağın bir mekânda, çirkin, renksiz bir betonun içinde 4 buçuk ay kalıyorsun. Sonra çıkıyorsun, birdenbire, bir tane değil, binlerce ağaç görüyorsun.

 Ve fazla mı geliyor? Kalabalık mı geliyor?

- Evet. İçeride 20 kişi, aylarca birliktesin, birbirinin yüzündeki en ufak kıpırtıyı bile hissedecek bir alanda, o kadar yakındık. Şimdi binlerce milyonlarca kişiyle birlikteyim, ama bir o kadar uzağım. Telefonlar, akan bilgi, karmaşa, kaos, enformasyon... Fazla geldi. Bir körün, gözlerinin açılması gibi. Alışmaya çalışıyorum. Denize bile, üçüncü bakışta, “Deniz!” diyebildim. Bir de yavaş hazmeden biriyim.

 Peki tahliye edilmeyi bekliyor muydun?

- Hayır hiç.

 Tahliye kararını duyduğunda aklından geçenler...

- İnanmak istemedim. Daha önce bir tahliye sevinci yaşadığım, sonrasında hayal kırıklığı hissettiğim için, “Kanma bunlara!” dedim. Ama hâkim, gerçekten de “Tahliye!” dedi. Topluluk önünde kendimi tutmam lazımdı, tuttum. Sonra jandarmaların arasına çöküp, hıçkırarak ağladım.

ADAM GİBİ VEDALAŞAMADIM

 Şimdi de ağlıyor musun evde yalnızken?

- Ağlıyorum. Koğuş arkadaşlarıma ağlıyorum. Onların hikâyelerine ağlıyorum. Kendime ağlıyorum. Ülkeme ağlıyorum. Ağlıyorum yani.

 Tahliye edilince, cezaevine eşyalarını toplamaya gittin değil mi?

- Evet.

 Koğuş arkadaşlarınla vedalaşabildin mi?

- İşte o tam istediğim gibi olamadı! Her şey çok hızlı gelişti. Alıştığın bir yerden, bir mekândan, bir evden taşınırken bile vedalaşırsın. Bir ritüelin vardır kendince, bir durursun, anılarını paketlersin. Ama benim 4 buçuk ay kaldığım yerden toparlanmak ve birlikte yaşadığım insanlarla vedalaşmak için sadece yarım saatim vardı. Gardiyanlar sürekli “Hadi hadi!” diyordu. Adam gibi vedalaşamadım.

 “Hiç çıkmayacağım buradan” diye düşündüğün oldu mu?

- Olmaz mı? O his herkese geliyor. Bana da geldi. İntiharlar da, en çok ilk haftalarda olurmuş cezaevinde.  Neredeyse emindim hiç çıkamayacağımdan. İstediğim şey de neydi biliyor musun? Bir falcı. “Şu şu tarihte çıkacaksın” dese inanacaktım ama öyle bir falcı da imkânsızdı.

 Astrolojiyle ilgilenen birileri de yok muydu, yıldız haritana filan baksalardı...

- Yıldız haritam felaket! Kâbus!

 Nerden biliyorsun?

- Yıldız haritamı kendim çıkardım. Hiç inanmazdım astrolojiye. Elime bir kitap geçti. Yıldız haritamı çıkardım ne de olsa fizikçilik de var.

YILDIZ HARİTAMDA HAPİS ÇIKTI

 Eeee?

- E’si yıldız haritamda cezaevine gireceğim yazıyordu.

 Hadi canım...

- Gerçekten öyle. Yıldızlarım mükemmel bir şekilde dağılmış ama bir yıldız haritasında olabilecek en korkunç çelişki de vardı haritamda. Plüton, yani ölüm yıldızı, ölümün evindeydi. Susan Miller’a yazdım, “Ölüm, ölümün evinde. Bunu nasıl yorumlarsınız?” Kadın sağ olsun cevap yazdı. “Bütün sevdiklerinizi kaybedeceğiniz anlamına geliyor, cezaevi, intihar, travma üstüne travma” diye yorumladı. Hatta, “God bless you” (Tanrı sizi korusun) diye bitirmiş mektubu. O kadar acıklı yani.

 Ay çok fena...

- Evet, o da yetmezmiş gibi, yıldız haritamda Plütonum, Güneş’le, yani yaşam gezegenimle, 180 derece ters açı yapıyor. Bunu da sordum. Bu, bir yıldız haritasında olabilecek en sert açılardan biriymiş. Hayatla ölüm, 180 derece birbiriyle zıt. Bu çelişki de kimde varmış biliyor musun?

 Kimde?

- Nietzsche’de varmış! Yorumu: “Ya intihar ya delilik.” Hiçbir insan, ölümle hayatın bu kadar birbiriyle savaştığı bir kişiliği bu kadar uzun süre taşıyamazmış.

 Belki ‘deha’ olarak da yorumlanabilir...

- Erkeklerde ‘deha’ olarak yorumlanabiliyor, ama kadınlarda ‘delilik’ diye genelde! Diyeceğim, cezaevi de vardı yıldız haritamda ve gerçek oldu.

 “Her an tekrar alabilirler” hissi var mı?

- Ne yazık ki evet! İster istemez bir korku oluyor. Şimdi annemin evinde kalıyorum. Kapı çalıyor, “Polis mi?” diye fırlıyorum.

BAZEN BALE YAPIYORDUM

 Nasıl bir hayat kurdun kendine cezaevinde? Kimlerle kalıyordun?

- Eskiden ‘siyasi suçlular’ denirdi ya, şimdi gerçi bu terimi bile esirgiyorlar bizden, ‘terör suçlusu’ diyorlar, işte onlarla kalıyordum. Bence buradan başlıyor devletin bakışı. Ben, adli suçluları da merak ediyordum ama sonra görünce, dedim ki, “Orada sağ kalamazmışım!” Çok kavga, gürültü...

 Siyasi koğuşun farkı ne?

- Bir komün hayat var. Ben tam dahil olmadım. Çocukluğumdan beri tek başıma yaşamaya alışmış biriyim. Komün hayatın getirdiği bir disiplin vardı. Belli sessizlik saatleri, eğitim saatleri vardı. Ben katılmıyordum eğitimlerine ama sessizlik iyi bir şey.

 Nasıl geçiyordu hayat?

- Her gün, birbirinin tekrarıydı. Komünal bir düzen olduğu için, her gün sırayla biri nöbetçi oluyordu. Hem komünün parçası olmadığım için hem de yaşa saygıdan galiba beni nöbetçi yapmadılar. Nöbetçi 7’de kalkıyor, 20 kişiye kahvaltı hazırlıyor, ekmek gelirse ekmeği alıyor. Saat 8’de, “Arkadaşlar çay hazır!” diye bağırıyor. Aynı zamanda cezaevinde, “Bayanlar, sayım başlamıştır!” komutu anons ediliyor. Kahvaltıya iniyoruz, tir tir titriyoruz bu arada, buz gibi çünkü. “Günaydın” diyecek hali yok kimsenin. Kahvaltı zamanı gardiyanlar geliyor çatkapı. Sonra günün diğer rutinleri. Bütün gün televizyon açık oluyor. Dışarıyı çok iyi izliyor mahkûmlar. Haberler hiç kaçmaz mesela. 9 buçukta sessizlik saati... Herkes çalışmalarına gidiyor.

 Sen peki, yazıp çizebildin mi?

- Pek değil. İç dünyam bana ait değil gibiydi. Okuyordum bazen. Bazen de bale yapıyordum. Avluda bale yapayım derken az kalsın zatürre oluyordum. İçeride hastalanmak büyük sorun.

 Dışarıya çıkar çıkmaz yapmak istediğin şey neydi?

- Pek çok şey var. Ama kendime bir söz verdim, önce onu tutacağım. Acilen bir dövmeci bulacağım. Hani Yahudi mahkûmların kollarının sol üst tarafına numaralarını damgalarlardı ya, benim tutuklanmam da o kadar keyfi ki, kendimi bir toplama kampı mahkûmu gibi hissettim, gidip koluma, tutuklandığım tarihi 16.08.2016’yı yazdıracağım. Belki bir de “Görüldü” diye yazdırırım. Neyi özlediğime gelince; denizin sesini özledim. Yazın tam “Yüzmeye gideyim” derken tutuklandım. Kafeye gidip kahve içmeyi çok özlemiştim. Sonra klasik müziği. Cezaevinde müzik yok.

 Neden?

- Öyle işte. 2000’den beri cezaevlerinde pek çok şey değişmiş. Eskiden teyp vardı cezaevlerinde. Şimdi teyp yok, CD yok, yemek pişirmek bile yasak. Sen ne diyorsun, OHAL diye minderimiz bile yoktu. Minderleri bile basıp, gardiyanlar topluyorlardı!

 İyi de neden?

- Kış günü plastik sandalyelerde otur diye! Yarım saat otur, karın ağrısından ölüyorsun. Ortak alanda sadece sandalye ve beyaz masalar var. Ben bütün gün de yataktan çıkmayabilirdim ama tecrübeli mahkûmlar uyardı, “Sakın yapma. Hareket et. Kalk spor yap. Temizliğe katıl. Yoksa depresyona girdin mi çıkamazsın! Kedi gibi büzülür kalırsın” dediler. Zaten yatağın da sıcak değil ki. Son haftalarda hava çok soğuduğu için, çamaşır suyu şişelerine kaynar su koyup, onları yatağa alıyordum.

TARİFİ OLMAYAN BİR DOSTLUK  

Şaşallara sıcak su konduğunu duymuştum.

- Kızlar onu yapıyordu. Ben, iki litrelik domestosları tercih ediyordum. Plastiği daha kalın. Ama ne yaparsan yap, 2-3 kullanımda akıtmaya başlıyor kapaktan. Mahkemeden iki gece önce yine yattım kaynar sularımla, Allah’tan patlamamış ama damla damla akmış. Ve ben hissetmemişim. Sabah uyandım, titriyorum. Çünkü bütün su yatağa akmış, yatak, yorgan hepsi çekmiş suyu.

 Felaket!

- Evet. Dişlerim birbirine vuruyordu. Moralim de bozuldu. Ama işte koğuşun kadınları arasında müthiş bir dayanışma var. Hemen biri fark etti, “Aslı Hoca, ne oldu? Suratın beş karış” dedi. Durumu anlattım, “Yatak sırılsıklam, nasıl kuruyacak bilmiyorum!” dedim. “Amaan, o da sorun mu!” dediler. Biri, yatağı sırtladı, dışarı attı. Diğeri, yorganı dışarı çıkardı. Öbürü, çarşafları kuruttu. Sonra işi gırgıra vurdular, “Mahkeme heyecanından altına kaçırdın değil mi Aslı Hoca?” filan. Ben de gevşedim, gülmeye başladım. Tarifi olmayan bir dostluk var içeride...

 Ne güzel! Bana sanki her yeri, kendine benzetebilirsin gibi geliyor. İçeride bu olabiliyor mu?

- Bak işte o olmuyor! Cezaevinde kendi dünyanı yaratamıyorsun. Çünkü mekân senin değil, zaman senin değil. Bütün sistem de, sana, bunu belli etmek üzere kurulmuş. Bir şey yazmaya başladın değil mi, çatkapı giriyorlar, hadii asker araması. Paldır küldür 30 tane gardiyan dalıyor içeri. Bir şey yaratacak ruhu, enerjiyi zor buluyorsun. Öyle roman yazmak filan da mümkün değil.

 Peki ne kadar kitap okuyabildin?

- OHAL’le birlikte yeni bir kural koymuşlar. Mahkûm başına 15 kitap. Daha fazlasını tutamıyorsun. Allah’tan bizim siyasi kızların toplu bir kütüphanesi vardı. Kitap bulabiliyordum.

 Toplam kaç gün kaldın?

- 136.

 Bu geçen süreyi, hangi sıfatlarla tanımlarsın?

- Koyu gri bir karanlık.

Aslı Erdoğan’ın cezaevindeki 136 günüARTIK DAHA CESURUM!

İçeride yemek yapılabiliyor sanıyordum...

- Hayır, yasak! Ama tabii mahkûmlar çok yaratıcı. Gelen yemekten, ne bileyim buğday çorbasındaki buğdayı bile ayıklayıp, ayrı bir yemek yapabiliyorlar. Yemeği nerede yapıyorlar? Eski, bozuk bir semaverin içinde. Ocak yok. Gerçekten yaratıcılar, yani ne pastalar yapıldı o koğuşta. O kantinden gelen ya da idarenin verdiği çoko kremlerden ne mozaik pastalar çıktı...

 Ooo güzelmiş...

- OHAL’den sonra bir sürü şey değişmiş. Bizim koğuştaki kızlar avluda yıllarca uğraşıp çiçek yetiştirmişler. OHAL’den sonra yasaklandı. Paldır küldür bir baskın! Gardiyanlar o yıllarca emek verdikleri çiçekleri söktüler, cezaevinin dış avlusuna atıp, ölüme terk ettiler. Nasıl bir matem havası anlatamam. Ama kızlardan biri, çiçeğini tuvalete sakladı, aklınca kurtardı. Bir sonraki aramada, o da gitti! Sonra içimizden biri, bir tohum buldu bir yerlerden, ama toprak yok. İnanır mısın önce toprak yaptık. O süreç de haftalarca sürüyor. Her gün demlenmiş çay içiliyor ya, o çaylar gazeteye seriliyor, güneşte kurutuluyor. Çayın içine yumurta kabuğu kırılıyor ki, azot, toprağı beslesin, o da bitkiyi. Sonra çiçek ekildi. Derken minik minik uç verdi. Biraz da çirkin bir bitkiydi. Ama olsun, gözümüz gibi bakıyorduk. Her aramada, saklanıyordu filan. 20 kadının emeğiyle uç vermişti.

 Küçük Prens’in gülü gibi...

- Hakikaten öyleydi! Dışarı çıkarılıyordu güneş alsın diye. Sonra “Yağmur suyu alsın biraz” deniyordu. Ama o bitkimiz de, yakalandı sonunda! Onu da aldılar elimizden!

ŞİMDİ FARKLI BİR ASLI’YIM

 Peki neden böyle yapıyorlar?

- Bilmiyorum, bundan zevk alıyorlar. Gardiyanlar, “Bulduk, çiçeeek” diye bağırıyorlardı. “Ne zaman yetiştirdiniz kızlar?” diyorlardı, alaycı bir sadizmle. Bizim çiçeğimiz 4 ay dayandı, sonunda gitti.

 Bütün bu anlattıkların çok acayip! Kurguya bile gerek yok, doğrudan roman.

- Koğuşa ilk geldiğim günlerde moralim çok kötüydü, “Ben çok dayanamayacağım, intihar edeceğim!” gibi şeyler söylüyordum. Ve bunu da ilke olarak savunuyordum. Tabii kızlar dehşet içinde kalıyorlardı. “Nasıl yani?” diyorlardı. Akılları almıyordu. Ben de, “Felsefi açıdan bakarsak, bu benim temel hakkım!” diyordum. Uzun uzun tartışmalara girdik böyle. Çıkmamdan birkaç gün önce onlardan özür diledim. Dedim ki, “Ben sizden çok önemli bir şey öğrendim. Sizin, bir çiçek yetiştirmek için 4 ay nasıl uğraştığınızı gördüm. Ve ben intihar derken nasıl bir şımarıklık yaptığımı şimdi çok daha iyi anlıyorum! Sayenizde...”

 İçeride olmak sana en çok ne öğretti?

- Küçücük bir çiçeği yaşatmak için aylarca verilen mücadele beni çok etkiledi. Hayata bir başka saygı. O kızlardan çok şey öğrendim, en çok da direnmeyi.

 İçeri girenle çıkan aynı Aslı mı?

- Kendimde bunu tespit etmem zor ama sanırım iki ayrı kadın söz konusu. Çok farklı bir Aslı’yım şimdi. Bazı travmalar var ki, onu yaşayanla, yaşamayan sanki sonsuza dek birbirinden ayrılıyor. Yani cezaevine girenler birbirini tanıyorlar bir şekilde.

 Hayatına ne kattı bu korkunç deneyim?

- Ben daha sinik bir insandım. “Direnmek, dayanmak, şudur budur” gibi sözcükleri hiç sevmezdim. Tamam yazılarda filan dayanışırsın, direnirsin ama gerçek hayatta böyle şeylere çok mesafeli bakardım. Yalnızlığım, en kutsal şeydi. Birdenbire yaşayabilmek için dayanışmayı, direnmeyi, biri gelip de çiçeğini aldığında hemen ertesi gün yenisini ekebilmeyi, yıkılmamayı öğrendim. Ki ihtiyacım vardı. Ben çabuk pes ederdim. Biraz daha cesur oldum sanki. Elimde olsa bu deneyimi yaşamak istemezdim. Yaşamayı da ben seçmedim. Yapabileceğim tek şey, bunu zarifçe taşımak. Ama itiraf etmem gerekiyor ki, yaşadıklarım derin bir tortu bıraktı bende. 20 kadın tanıdım. Başka hangi koşullarda 20 kadın tanıyıp hayat hikâyelerini dinleyecektim. Özlüyorum onları. Bu kadar özleyeceğimi de tahmin etmiyordum.

Aslı Erdoğan’ın cezaevindeki 136 günü

HÜCREDEN İP SARKITIYORDUM

 Peki koğuşa, başta hemen uyum sağlayabildin mi?

-Hayır.

 Yabancı, eğreti, misafir gibi mi kaldın?

- Evet. Çünkü ben hayatta hep öyleydim. Nereye gitsem hep bir eğreti yanım var. Bir panele girdiğimde de, “Aslında ben buraya ait değilim!” izlenimi uyandırırım. İçeride de başta öyleydi. Ama kızlar inanılmaz destek oldular. Özellikle de ilk beş gün hücrede kaldığım zamanda. İlk gelenler bir gün hücreye konuyormuş, beni biraz uzun tuttular, 5 gün. 4-5 metrekarelik küçücük bir odada kaldım. Çok pisti, temizleyecek bir şey de vermediler, hadi onu geçtim, iki gün de su vermediler.

8 GÜNDE 5 KİLO KAYBETTİM

 Neden?

- Hiçbir fikrim yok. Soruşturma açılmasını filan talep ettim, su vermediklerini reddettiler ama pekâlâ biliyorlardı. “Musluktan içseydin!” dediler, su sarı akıyordu, korktum sarılık olurum diye. Odada idrar vardı. Leş gibi kokuyordu. O 5 gün içinde, yemeği de bazen veriyorlardı. Ama susuzluk en fenasıydı. Çay yok, sigara yok.

 Ne yaptın peki? Ne kadar kadar kilo kaybettin?

- İlk 8 günde herhalde 5 kilo. İşte o dönem ip sarkıtmayı öğrendim.

 Nasıl yani?

- Ben yukarıdan ip sarkıtıyordum, hücremden aşağı, alt kattaki mahpus, o ipe su bağlıyordu. Hatta, kaynar su ve çay yolluyordu bana yukarı. Yemek da yolladılar, sigara da, radyo da. Okuyacak bir şeyler de...

 İpi nereden buldun?

- Onlar yukarı attılar, ben de tuttum. Ama şişedeki çayı, tabii demir parmaklıkların içinden dikkatlice alman gerekiyormuş. Ben beceremedim kaynar çayla yandım.

 Film karesi gibi. Sürreel bu anlattıkların...

- Evet, ilk günler, o sürreel his, çok yoğundu. Sanki yaşadıklarım, benim hayatım değilmiş de, ben cezaevinde geçen bir filmin içine düşmüşüm gibiydi.

ERKEKLER YAYA KALDILAR

 Baban yurt dışında yanılmıyorsam, haberleştin mi hiç?

- Babamla görüşmüyoruz.

  Annen inanılmaz dik durdu. Aranızdaki ilişkide boyut farkı oldu mu?

- Olmaz mı? Biz öyle çok tipik bir anne-kız ilişkisi kuramamıştık. Ailem, ben 18’ken parçalandı. Sonrasında pek çok travma yaşadım. Değer verdiğim bir sürü insan öldü. Ama cezaevinde bir şey daha öğrendim: Şu hayatta, dostluğu kadınlardan beklemek gerekiyor. Erkekler kusura bakmasın, mangalda kül bırakmazlar ama böyle zamanlarda yaya kalıyorlar. Sadece sevgili olarak kastetmiyorum. Profesyonel ilişki içinde olduğum bazı erkekler de, “Aman bizi de PKK’lı diye alırlar!” diye ortadan kayboldular. Kadınlardan da hayal kırıklığına uğradıklarım oldu ama tek tüktür. Kadınlar bu olayda da sağlam durdular, en başta annem. Anne-kız olmayı bu süreçte öğrendik.

 İçerideyken üç ödül aldın, nasıl bir duygu?

- Güzel bir his ama n’apabilirsin ki? Plastik masada oturup, 20 kız çekirdek çitleyip, masalara vura vura şarkı söyleyerek kutladık. O hafta kolalar çekirdekler bendendi. Çikolata da alacaktım, kızlara söz vermiştim ama param bitti. Edebiyatıma değer veriyorlar ama benden daha iyi eserler de çıkabilir. Hakikaten Paris’te bir kadın yazar olamamanın getirdiği şanssızlık bu. Bu topraklar böyle. Bu toplum beni ilk kez aşağılamıyor. E ben ekonomik nedenler olmasa, bu köşe yazarlığına hiç girmezdim ki. Öyle çok okurum olsun derdinde değilim. Bu süreçte, bir yandan da tuhaftır ki köşe yazılarım, edebiyatımı öne çıkardı.

  Sen yurt dışında, Türkiye’den daha meşhursun, daha çok değer veriliyor sanki.

- Sanmıyorum. Ben o kadar meşhur bir yazar değilim. Hiçbir zaman bir Elif Şafak’ın ününe ulaşmadım. Ben hep “küçük, saygın, iyi bir yazardır” diye tanınırdım. Cezaevi süresince dış basında bu kadar haber olmama ben de şaşırdım...

BAŞIMA GELEN KÖTÜ BİR ŞAKAYDI

 Otomatik olarak, tutuklu kardeşliği mi oluyor içeride?

- Evet! Hem de inanılmaz.

 Dışarıda bu kadar yakın arkadaşların var mı?

- Hiç olmadı. Şöyle anlatayım: İnat edip soğuk havada bale yaptığım günün ertesi sabahı ateşim çıkmış. Konuşmaları duydum, “Aslı Hoca çok hasta, hiç sigara içmedi!” diye. Sonra uyumuşum, biri sıcak su torbası koymuş, öbürü yorganını örtmüş. Gün boyu nane, kekik çayları gelmiş. Bir bebeğe nasıl bakılır, 3-4 kadın öyle baktı bana.

 İçeride hâlâ arkadaşların var. Onlara ne mesaj vermek istersin?

- Çok özledim onları. Hep kafamın içinde, koğuşta birlikte söyledikleri, benim de ritm tutarak katıldığım şarkılar var. Dışarıda asla yakalayamayacağın bir ruh var orada.

 Cezaevi yöneticileri senin gerçekten, iddia edilen o suçları işlediğine inanıyorlar mıydı?

- Yok canım. Bu, kötü bir şakaydı bunu herkes biliyordu. Evime gelen polisler bile bir süre sonra, “Sizin hayatınız, sadece okumak ve yazmakla geçmiş bir hayat!” dediler. Allah aşkına, 50 yaşında yazar bir kadının PKK yöneticisi olduğuna kim inanır? Akıl var mantık var. Ahmet Şık’ın DHKP, FETÖ ve PKK üyesi olması ne kadar inandırıcı değilse, bu da o kadar sürreal.

 Tüm dünya destek verdi sana...

- Hepsi tabii içeri yansımadı ancak avukatım aracılığıyla öğreniyordum. Şaşırdım, bu kadarını beklemiyordum. Yazarların beni destekleyeceğini biliyordum ama böylesine halka halka yayılacağını, Margaret Atwood’dan, Coetzee’den mektuplar filan alacağımı hayal bile edemezdim. 1200 tane mektup var yanıtlanmayı bekleyen...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku