GeriAyşe ARMAN Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

Hani o güzel çocuk var ya...

Uzun saçlı, hayat dolu, cennet gülüşlü...

Futbolcu olmak isteyen...

Anneannesine simit aldıran, “Evladım niye yemiyorsun!” dediğinde, “Ben simitçi amcaya yardım olsun diye almanı istedim anneanne” diyen o vicdanlı, merhametli çocuk...

Galatasaraylı çocuk...

Hani ölümüyle hepimizi perişan eden çocuk...

Oğuz Arda...

Çorlu’daki tren faciasında, ihmaller silsilesi yüzünden öldü!

O Allah’ın belası rayı döşeyen ya da döşemeyen kim ise, denetlemeyen kim ise, onarım ihalesini iptal eden kim ise, ödenek olmadığını sebep gösteren kim ise...

Onlar suçlu! Hepsi suçlu! Dibine kadar suçlu!

Kaza maza değil bu. Sorumluları var.

Günahsız insanlar bir trenin camından uçtu, balçıklara bulandılar.

Pırıl pırıl gelecekleri vardı, çamura gömüldüler.

Dokuz yaşındaki Oğuz Arda’nın gülüşü de, hayatı da, hayalleri de yarım kaldı.

Annesinin kuzusu cennete gitti.

Delirmez mi insan? İsyan etmez mi?

Nasıl olabilir böyle bir şey!

İhmal var, ortada bariz suç var ama bir tek kişi bile yok sorumluluğu alan, herkes vınnnn.

Niye TCDD Genel Müdürü yerinde? Nasıl olur? Yetmezmiş gibi “Sevdiklerinize kavuşturmanın sevinciyle” diye bayram mesajı atar...

40 gün önce senin trenin kaza yapmış, onlarca insan ölmüş.

Onların daha kanı kurumamış.

Oğuz Arda’nın annesi Mısra Sel Öz’ün anlattıkları derinden üzdü beni. Acısını kalbimde hissettim. Kendime gelemedim. Allah hepimizin yavrusu korusun. Ve sorumluların cezasını versin.

Bu, acının ve acı karşısında duyarsızlığa isyanın röportajı...

 Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

---------RÖPORTAJ BAŞLIYOR-------------

Nasıl denir, ne denir bilmiyorum... Başınız sağ olsun! Sizinki, bir insanın hayatta başına gelebilecek en korkunç şey! Tam 55 gün önce, Çorlu’daki o tren faciasında, en değerli varlığınızı, oğlunuz Oğuz Arda’yı ve eski eşinizi kaybettiniz. Hepimiz kahrolduk. Bütün bir ülke ağladı. Siz bu acıyla nasıl başa çıkıyorsunuz?

- Çıkamıyorum! Tam yedi haftadır yavrumun “Anne” dediğini duyamıyorum. En son o lanet olası trene bindiğinde beni görüntülü aramıştı. Orada duymuştum sesini. Orada görmüştüm gülümsemesini. Herkes evladını sever. Ben de aşırı düşkündüm. Ben onu “Yanağı pembem, dudağı kirazım” diye severdim. Saçının teline kıyamazdım oğlumun. Kıyamadığım için kesilen saçlarını sakladım. Bana şimdi onlar kaldı, saçları ve döktüğü süt dişleri. Tabii ki bu acıyla başa çıkamıyorum. İçim oyuluyor.

Her sabah uyandığınızda, hâlâ hayattaymış gibi geliyor mu?

- Hayır. Her sabah kocaman bir yokluğa uyanıyorum! Ve ne diyorum biliyor musunuz? “Allahım, yarattığın hangi canlıyı sevmedim de oğlumu benden aldın? Hangi gün duasız kaldı kalbim? Hangi gün şükretmedim sana?” Biz Oğuz Arda’yla her gece birbirimize sarılır şükrederdik. Baş etmesi imkânsız bir travma! Bu acının tarifi yok. Bedenimi kızgın ateşe atsalar acı hissetmem, bu hissettiğim acının karşısında.

Yaşadığınız ne kadar büyük bir boşluk?

- Elim yok, kolum yok, canım yok... Büyük bir boşluk! Hayat yok, anlamı yok! İlk doğduğunda karnımdan çıktığı için günlerce, gecelerce ağlamıştım. Kimse anlam verememişti. Çünkü benimleydi karnımda, ben onu her yere taşıyordum, “Neden çıktı içimden?” diye ağlamıştım. Şimdi düşünüyorum da, acaba oğlumun erken gideceğini bilip mi ağlamışım? Hayatım anlamını yitirdi. Hayallerim yok oldu. Yaşam amacım yolundan saptı. Artık bana biçilen nefes sayısını tüketmekten başka şey ifade etmiyor bu dünya.

En yoğun hissettiğiniz duygu hangisi?

- İliklerime kadar özlem. Çok özlüyorum yavrumu.

“Neden ben, neden benim oğlum?” diyor musunuz?

- Evet, çok soruyorum bu soruyu. Bir cevap bulamıyorum tabii. Hâlâ arıyorum. “Bu kadar acı çekiyorsam, bu acının bir manası olmalı. Ve bu mana bende zuhur edip ortaya çıkmalı!” diyorum. Sonra da “Sadece benim oğlum değil ki’’ diyorum, “Ne evlatlar, canlar gitti!” Böyle deyip acıyı ortak yaşamaya çalışıyorum.

 
Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

KEŞKELERİN İÇİNDE BOĞULUYORUM

 

“Keşke o sabah gitmeseydi babasıyla” diyor musunuz?

- Neler demiyorum ki... Üç ayrı programları vardı. Tekneyle açılmak, havuzda yüzmek, trene binmek... “Keşke” diyorum. ‘Keşke’lerin içinde boğuluyorum!

Nasıl bir ilişkiniz vardı?

- Biz ‘her şey’dik onunla! Ben oğlumla büyüdüm. Birbirimizi büyüttük biz. Sakin biri olmayı onunla öğrendim. Empati kurmayı onunla öğrendim. Detaylı düşünmeyi onunla öğrendim. Gözüme baktığı zaman anlardı: Üzgün müyüm? Endişeli miyim? Mutlu muyum? Ona göre davranırdı. Erkek gibi top oynardım onunla, maç izlerdim. Sıkılır yürüyüşe çıkardık. Sohbet ederdik uzun uzun. Dinlerdi. Fikir verirdi bana. Ben de onu dinlerdim.

Birbirinize duyduğunuz aşk mıydı?

- Hem de çok büyük bir aşktı! Aynı zamanda hayranlık. Ben çoğu zaman ona bakar, içimden geçirirdim: “Allahım bu ne yakışıklılık! Benim mi bu çocuk?” O da bana, “Benim ne güzel bir annem var. Ben çok şanslıyım’’ derdi. Oğlum benim günümün, gecemin ışığıydı. Çok sevdim diye mi aldı Allah oğlumu benden? Ama ona bakıp şükretmediğim bir anı bilmem. Bazen cevabı olmayan sorular soruyorum.

Hangi özellikleri Oğuz Arda’nın kimselere benzemezdi? Biraz anlatır mısınız nasıl bir kişiliği vardı?

- Futbol oynarken rakibi düşse kaldırırdı. Bu yüzden hakemler ve hocaları “Centilmen” derdi ona. Evde yol yapmış karıncaları bana elletmeyip belgesel gibi izlerdi.  Vicdanlıydı. Aşırı espriliydi. Tatilden dönünce, “İlk insan kim anne?” diye sordu. “Âdem ve Havva” dedim. “Onlar birlikte olup bir çocuk yaptılarsa, diğer insanlar nasıl oldular? Tek çocuk kiminle birleşti?” dedi. Cevap veremedim. Her şeyi soran bir çocuktu. 4-5 yaşlarındayken, anneannesinden simit istemiş, almış annem. Yememiş. “Aldırdın, şimdi neden yemiyorsun?” demiş. “Simitçi amcaya yardım olsun diye almanı istedim anneanne!” demiş. Gönül gözü açık bir çocuktu. Hiç bir zaman IQ’sunu ölçtürmedik ama önde gittiğini söylüyordu pedagoğu. 10 adım sonrasını planlıyordu. Bizi ve hayatı gözlemliyordu. Duygusal zekâsı çok yüksekti. Say say bitmez özellikleri.

Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

Eşinizle nasıl tanıştınız?

- Ben halkla ilişkiler mezunuyum, sağlık sigortası uzmanıyım. Çalıştığım şirkette tanıştık. Onun çalıştığı bölgeye bakmaya başlamıştım. Tanır tanımaz etkilendim. Yaşımdan büyük bir aşktı. Ben o zamanlar 23 yaşındaydım, o benden sekiz yaş büyüktü. Onunla yaşamak, büyümek, yaşlanmak istemiştim. Bir kadına geliyor o his, “İşte bu adam, çocuğumun babası!” demiştim. Güven duygusunu gözlerinden, ellerinden alıp hep kalbimde hissetmiştim. 10 yıl evli kaldık. Ama sonra yorulduk. Birbirimizi tüketmeye, yıpratmaya başladık. Daha fazla yıpranıp Oğuz Arda’ya zarar vermekten korktuk. Bu durumu bile pedagoğuyla konuşup öyle karara bağladık. Kazadan bir yıl önce boşanmıştık.

Baba-oğulun ilişkileri nasıldı?

 - Çok çok iyi. Aksi mümkün değil ki, biz de kötü ayrılmadık. Sürekli görüşüyorlardı. Hatta biz boşandıktan sonra daha güçlü bir bağları oldu. Buluştukları her hafta sonu dolu dolu geçiyordu.

Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

Oğuz Arda hem Barcelonalıların hem de Galatasaraylıların sevgilisi oldu. Futbol merakı nereden?

- Dayısından... Ama GS ruhu aileden. Doğduğu gün, hastane odasının kapı süsü GS formasıydı. GS’li olmayan tek kişi yok ailemizde. Futbol eğitimine GS’nin futbol okulunda başladı. Daha sonra Barcelona’nın İstanbul’daki futbol akademisinin seçmelerine katıldı. Seçildi. Üç yıldır da orada futbol eğitimine devam ediyordu. Her yıl seçmeler olur, Barcelona’ya turnuvaya gitmek için. Çok çalıştı, çok istedi. İnandı. Azmetti. 38.5 derece ateşle Beylikdüzü’nden Maslak’a antrenmana gittiğimizi bilirim kış günü. “Seçileceğim” dedi ve seçildi. Arkadaşlarıyla Türkiye’yi temsilen Barcelona’ya turnuvaya gitti. Büyük gururdu. Ve biliyor musunuz tüm hocaları Uzunköprü’ye cenazeye geldi. Son yolculukta oğlumu da beni de yalnız bırakmadılar. Minnettarım hepsine.

Galatasaray camiasının onu onore etmesi karşısında neler hissettiniz?

- Hem onur duydum hem duygulandım. Stada ilk kez gittim. Çoğunlukla babası, dayısı ve amcasıyla giderdi. Oğlumun duygularını hissetmeye çalıştım orada. Maça gittiği zaman neler hissettiğini, neden futbolcu olmak istediğini... Hissettim de... Oğlumu statta resmen hissettim. Orada fotoğrafı var, arkada “Çocukluk aşkımsın” marşını söylüyor taraftarlar. Telefonuma mesajlar yağıyor, “Oğlunuz bu akşam bizimle” diye. Kalbim sıkıştı, ağlamaktan içim çıktı.

Oğuz Arda, bir gün çok ünlü olup adından söz ettireceğini söylemiş. Doğru mu?

- Evet. “Bir gün o statta benim adım yazacak ve siz en güzel yerden izleyeceksiniz!” demişti. Gerçekten de öyle oldu. Takımı ve sevenleri oğlumu unutmadı. Gidişinin 42. gününde oğlum için gittiğim ve kalbinin orada attığını söylediği yerde onu hissettim. Şimdi tribünlerde iki eksik, cennette iki fazla var.

Takımlar baş sağlığı diledi. Peki ya devlet? Türkiye Devlet Demir Yolları?

- Beni kimse aramadı. Kemal Kılıçdaroğlu, eşi Selvi Hanım, Canan Kaftancıoğlu ve Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu evime taziyeye geldi. O kadar...

Sizce bu duyarsızlığın sebebi ne?

- Daha önemli işler var! Sıra gelmedi bizlere. İnsan sonradan geliyor önem sırasında.

 
Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

HAYIR EFENDİM KAZA DEĞİL, KATLİAM

 

TCDD’nin bayram tebriğine tepki duymanızın sebebi ne?

- Bir ülkede 25 vatandaş hayatını kaybetmişse, 25 kişinin sevenlerinin de hayatı bitmişse, aynı ülkede bu kazada yaralanan 318 kişi varsa ve bu yaralıların çoğu hâlâ ağır yaralı şekilde hastanede tedavi görüyorsa, kocaman bir acı vardır. Bu kadar acı varken ‘bayram’ olmaz! Tebriği de olmaz! İnsan bu acı karşısında bir şeyin sevincini yaşayamaz.

‘Sevenleri birbirine kavuşturmanın sevinciyle herkese iyi bayramlar diliyoruz’ cümlesi sizi delirtti tabii.

- Elbette! Çünkü benim gibi birçok kişinin sevenlerinden ayrılmasına sebep olan bir katliam bu! Daha 40 günleri dolmamış. Daha kanları kurumamış, gözyaşımız dinmemiş. Neyin kavuşturmasının sevincini hissediyorsun? Nasıl hissedebiliyorsun?

Sizce bu yaşanan bir kaza mıydı?

- Hayır efendim, bu bir katliam! İhmal zincirlerinin katil olduğu bir katliam. O hatta döşenen rayların denetimsizliği, menfezlerin onarımı için sunulan ihalenin iptali, yol bekçilerinin kaldırılmış olması, daha pek çok ihmal sayabilirim. Yani söylendiği gibi Allah’tan filan değil! Diyemem ben böyle. Allah’a saygısızlık olur. Bu katliam, ihmaller yüzünden! İnsan elinin sebep olduğu hiçbir olay zaten Allah’a yüklenmemelidir. Ama o trene binmeleri kader.

Şu anda herkes topu birbirine atıyor...

- Aynen öyle! Sorumluluk almak, suçu üstlenmek erdem meselesidir. Onurlu bir davranıştır. Zordur da aynı zamanda. Herkes yapamaz. Yapanı da görmedim bu ülkede. Duyarlı olunsaydı bu kaza olmazdı. Duyarlı olunsaydı, olaya sahip çıkan olurdu. Duyarlı olunsaydı, bir günde menfez yapılıp tren seferleri açılmazdı.

Ortada bu vahim olayın herhangi bir sorumlusu var mı?

- Bir değil, bir kaç sorumlusu var. Ama dediğim gibi ortada yoklar!

Siz hesap soracaksınız da kimden soracaksınız?

- Kim işini eksik yaptıysa ondan soracağım! Bu rayı döşeyen ya da döşemeyen kim ise, denetlemeyen kim ise, onarım için ihaleyi iptal ettirenden tutun da, ödenek olmadığını sebep gösteren kurum ya da kişiden... Daha var da onlar şimdilik bende kalsın. Zamanı geldikçe açıkça bu olayın seyrini paylaşacağım zaten. Önce sorumluların çıkması lazım. Sonra da hesap verme kısmını birlikte yaşayacağız. Adalet olması gerektiği gibi işlerse, hesabı soran da olur, hesabını veren de olur.

En azından kurumun başındaki insanın istifa etmesi gerekmez mi?

- Çok yerinde bir davranış olurdu da... Neden etsin ki? Ne oldu ki? Yerinde kalıp bayram sevinci yaşamak daha haz verici!

Siz ne düşünüyorsunuz? Bu olay doğal afet kabul edilip üstü örtülerek unutulacak mı? “O faciada Oğuz Arda diye güzel bir çocuk da vardı. O da öldü!” denilip geçilecek mi?

- Üstü örtülür örtülmez bilemem. Bu biraz vicdani sorumlulukla da ilgili. Ama ben unutturmayacağım! Başka işim ne? Zaten “Oğuz Arda öldü!” de dedirtmeyeceğim. Adını yaşatacağım. Bir ormanda yaşayacak adı. Bir okulda, belki bir gün bir vakıfta... Başladı bile yaşamaya yavaş yavaş. Zaten adını gören unutmayacak, hatırlayacak. Oğlumun adıyla aldığım her dua, benim ahım ile büyüyüp yerini bulacak. Bir kez doğru ceza uygulansa, bir kez yaptırım uygulansa, bazı şeyler daha ciddiye alınarak yapılır. Yakın zamanda İtalya Cenova’da çöken köprü mesela... İtalya Ulaştırma Bakanı, “Medeni bir ülkede köprü çökmesi nedeniyle ölünemez!” deyip köprüyü işleten şirketin yöneticilerinin istifasını istedi. Ciddi ve insana değer veren yönetim şekli bence bu.

Diğer mağdur aileler adına da siz mi sözcülük yapıyorsunuz? Onların durumu ne?

- Onlar da kendilerini ifade ediyorlar, ben de dile getiriyorum. Yönlendiriyorum da elimden geldiğince... Ama işte 55 gün oldu hâlâ bu durumdayız.

Bu duyarsızlık karşısında içinizden çığlık atıp saçınızı başınızı yolmak geçmiyor mu?

- İçimden de dışımdan da çığlıklar atıyorum! Saçlarımı da yoluyorum. Kafamı da vuruyorum duvarlara...

 
Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

ADALETE İNANMAK İSTİYORUM

 

Oğlunuzu yanınızda hissediyor musunuz?

- Evet. Bileğimde, kazadan gelen bilekliğini taşıyorum. Saçlarını saklardım. Kolye yapılıyor saçlarından şimdi. Üzerimde, içimde, yanımda hep oğlum var.

Geceler nasıl geçiyor?

- Geçmiyor!

Adalete inancınız ne kadar? Sizce, inatla bu sürdüreceğinizi söylediğiniz davaya kazanabilecek misiniz?

- Adalete inanmak istiyorum. Herkes çok umutsuz, herkes çok inançsız. Ben inançsız başlamak istemiyorum. “Bu ülkede bazı şeyler gerçekten değişiyor, bu olayda örnektir!” diyebilmek istiyorum. İstenirse olur!

İnsanların davanıza karşı tutumları nasıl?

- Kocaman yürekler var bana destek veren! Sanki ailem gibiler. Herkes ama herkes destek!

 

MISRA OĞLUYLA TOPRAĞA GÖMÜLDÜ

 

O sabah, oğlunuzu gönderdiğiniz sabah nasıl bir sabahtı? İçinizde bir huzursuzluk var mıydı?

- Bende yoktu. Ama Arda’da vardı. Boynuma sarıldı. Yüzümü avuçlarının içine aldı. Gözleri doldu, sarıldı. Babası da, “Oğlum, gurbete mi gidiyoruz? Akşama göreceksin anneni’’ dedi. Cennete gittiler. Göremedi.

Nereye gidiyorlardı?

- Sırf trene binmek için Uzunköprü’ye gittiler. Babaanne ve dedesini görüp döneceklerdi.

Birkaç gün önce de tatildeydiniz sanırım?

- Evet. Kuşadası’na gitmiştik. Annem, Oğuz Arda ve ben.

Şimdi geriye dönüp düşündüğünüzde bir gariplik fark ediyor musunuz?

- Evet. Mesela hamakta sallanırken bir fotoğrafı var, orada çok düşünceli bir ifadesi var. Dönüşte ikimizin bir fotoğrafı var, Gölyazı’da. Orada da ifadesi bir tuhaf. Ve çok durgundu. Son gün de öyle sarılması...

Son telefon görüşmeniz trenin içinden miydi?

- Evet. Görüntülü konuştuk. Trenin hareket edişini gösterdi bana, oturdukları yeri. “Saat 19.00’da ineceğiz” dedi. Öpücükler yolladık birbirimize. Kapadık. Sonra televizyonda haber çıktı. Kapıkule-Halkalı diye. Trende olduklarını bildiğim için seferlere baktım. Öyle bir sefer yok. Uzunköprü-Halkalı var. Onların treni olduğunu anladım.

Hemen ulaşabildiniz mi?

- Hayır. Trenin yanına gitmek imkânsızdı zaten. Bir traktör yardımıyla gittim. Kabus gibiydi.

Ama söz çocuk... Sana söz... Hesabını soracağız

O facia alanına ulaşırken insan ne diyor, “Allahım lütfen onlar ölmesin. Oğlumu bana bağışla” mı?

- Evden çıktığımda ölü yoktu haberlerde. Yolda giderken gördüm “10 ölü” diye. O zaman dua etmeye başladım. “Ne olur onlar olmasın!’” diye. Haberi aldığım saate kadar bildiğim tüm duaları okudum. Ambulans da geç geldi. Bu da başka bir ihmal.

Erken gelse bazı hayatlar kurtulur muydu?

- Kurtulabilirdi! Ambulansa traktörler taşıdı yaralıları. Ben sağlamken bile o traktörde içim dışıma çıktı gidene kadar. Yaralı bir insan nasıl dayansın?

Ne zaman onların öldüğünü kabul ettiniz?

- Toprağa konulduklarında. Eşimin vasiyetiydi bana. “Ölürsem memleketime göm beni” derdi. İkisi aynı anda gidince, bana uzak olsa da, oğlumu babasından ayırmak istemedim.

Nasıl vedalaştınız?

- Tabutuna sarıldım camide. Sonra da mezarına sarıldım. Toprağa... Öyle...

Artık başka bir insan mısınız?

- Evet, Mısra oğluyla toprağa gömüldü! Bu Mısra, tanıdığım bir Mısra değil. Bu hayat da benim değil.

 

SENSİZ BİR GÜN GEÇMEZKEN BİR ÖMÜR NASIL GEÇER BİLMEM

*Gülüşü umut veren… Gülüşü ömrümü güldüren… Gülüşü cennet bahçesi… Gülüşü yarım kalan… Oğuz Arda, sensiz bir gün geçmezken, bir ömür nasıl geçer bilmem…

*Kedilerin ve biz sensiz kaldık… Biz, sen gidince sessiz kaldık… Soluksuz kaldık…

*Uyuman gerek yer, yanım olmalıydı. Biz, her gece uyumadan sohbet ederdik. Dertleşirdik. Bazen kitap okur bazen masal uydurur, bazen hayal kurardık. Ünlü olurdun hayallerinde. Sonra da dua okuturdun bana. Bir gece bile duasız yummazdın gözünü. Hem okur hem saçlarını okşardım. Saçların… Kokun… Sıcaklığın… Nefesin… Şimdi her gece, seni görme umuduyla uyuyup, seni görmeden uyandığım günden nefret ediyorum. Sensiz başlayan her günden nefret ediyorum. Çok özledim...

*Biliyor musunuz, bu vicdanlı çocuk öldü… Vicdan öldü! Biliyor musunuz bu ülkede çocuklar ölüyor! Ve kimse bir şey yapmıyor…

*Uçsuz bucaksın cennet bahçelerinde oyna anneciğim… Bu dünyanın yeşili bile kırmızı artık! Sen ve seni gibi masum canların kanlarıyla bulandı yeşil çimlerimiz, mavi gökyüzümüz… Ama söz çocuk… Sana söz! Hesabını soracağız!

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku