2018’de, Google’da neler aradık neler!

Sene bitiyor tabi, bir ortalığı toparlayalım. Merak ettim ve sizler için baktım. Google Trends sayfasında, ülkelere göre ayrılmış bir şekilde, bir sene içerisinde en çok nelerin arandığı ile ilgili bir rapor var. Raporlar çok ilginç!

 

Başka ülkeler de var dedim ya, karşılaştırmalı olarak inceleyeyim dedim.

Tüm dünyada, ‘World Cup’ yani 2018’de gerçekleşen ‘Dünya Kupası’ aranmış. Bu bizde de böyle.

Gibi...

Çünkü bizde; birinci sırada ‘dolar’, sonra ‘soy ağacı’, sonra Dünya Kupası var.

Naapsın millet? Dolar bir anda fırlayınca, sabah kalkıp dolar yazmış, akşam yatarken dolar yazmış! Bir ara da e-devlet sitesinden kendi soyuna bakabiliyorduk ya malumunuz, ‘Biz de herhalde sahipsiz değiliz!’ kafasına geçmiştik hepimiz, soyumuzun köklerini araştırmaya girişmiştik. Onun sonuçları da bu olmuş...

Allahtan doların ateşi düştü de, dolar araması da gerilerde kaldı son günlerde. Allah aratmasın Google’larda doları 2019’da!

Daha sonraki sıralarda; hem dünyada, hem de bizim memleketimizde 2018 yılında kaybettiğimiz isimler var. Bu çok doğal. Buradan bir mevzu çıkarmayalım; kaybettiklerimize rahmet, kalanlara sabırlar dileyelim...

 

Herkesin derdi başka tabi. Kanada gibi refahın özütülmüş hali bir ülkeye bakınca; buz hokeyi takımları araştırmaları, efendim ‘Prens Harry kaç yaşında?’ gibi keyif soruları, Demi Lovato gibi gayet hayatta şarkıcılar önde gidiyor ve ‘Neden Yunanlılar tabak kırar?’ gibi rahata bağlanmış sorular göze çarpıyor.

Aynı kıtanın aşağılarına inip, ekonomik sıkıntıları olan ülkelere gelince; mesela Kolombiya’da ‘asgari ücret’ araması başa oynuyor doğal olarak.

Kahrolsun parasızlık! 

Avrupa da farklı değil. Paranın ve refahın sokakta el ele dolaştığı Danimarka’da ‘sanal makineler’ en üst sırada aratılmışken; ekonomik zorluklarla boğuşa boğuşa, artık parayla pulla pek işi kalmamış olduğu çıkarımını yaptığım Yunanistan’da, ‘Aşkın gücü’ en çok aratılan kelimeler olmuş.

 

Bizim liste biraz değişik.

Sen Anlat Karadeniz, Çukur, Ufak Tefek Cinayetler, Bir Zamanlar Çukurova, Erkenci Kuş en çok aranan diziler kategorisinde ilk beş.

Uzun ömürler diliyorum, hayatta olan ünlülerimizden en çok Ali Koç, Cenk Tosun ve Timuçin Esen aratılmış.

Sonra da yemek aratılmış bol bol! En çok aratılan ne biliyor musunuz? ‘Ziron nasıl yapılır?’

Cahilliğime verin, buna ben de katkıda bulundum az önce. ‘Ziron nedir?’ diye ama. Hazır yufkadan yapanı var, yufkayı evde açanı var. Silor diyen var, Siron diyen var. Kıymalı yapan var, tavukludan vazgeçmeyen var. ‘Bu yemek Bayburt’undur!’ diye haykıran var, ‘ziron bizim yörenindir, kimseye kaptırmayız!’ diye mevzuya dalan var. Bu kadar popüler bir yemek olduğunu bilmiyordum gerçekten.

Diğer en çok aratılanlar ise mıhlama, pizza, tiramisu ve brüksel lahanası olmuş.

Kendimizi yemeğe vermişiz belli ki...

Genel aramalarda, milyonlarca kişi beklenen bir şekilde ‘bedelli askerlik’ aratmış. Peki arkasında hemen hangi arama var biliyor musunuz? ‘Yeşil Uzaylı’

En çok da, Batman, Osmaniye, Şanlıurfa ve Burdur’dan aratılmış.

‘Ne oldu? Memlekette UFO ya da uzaylı gören mi oldu acaba?’ şeklinde şaşırmayın. Kalçasını sallaya sallaya dans eden bir yeşil uzaylı videosu var, nette dolaşan. Bizimkilerin pek hoşuna gitmiş demek, yana yakıla yeşil uzaylı aramışlar!

Sırf merakımdan baktım alfabetik listenin en sonundaki, ekonomik zorluklarla güreşen Afrika ülkesi Zimbabve’ye. Güreşen dedim, buna boğuşma denmez çünkü.

Geçtiğimiz yıl bir Amerikan Doları’nın otuz beş katrilyon(!) Zimbabve dolarına (sayıyla 1,00 Amerikan Doları = 35,000,000,000,000,000 Zimbabve Doları) yükselmesinden sonra, kendi parasını bırakıp yabancı para birimlerini kullanmaya geçen, işsizliğin yüzde doksanlara vurduğu Zimbabve’de; 2018 yılında en çok sorulan soru ‘Nasıl sevişilir?’ olmuş!

‘Nasıl öpüşülür?’ ikinci sırada, ‘Aşk nedir?’ üçüncü sırada.

Yani hem ekonomimiz fersah fersah daha iyi, hem de bu konulara oldukça hakimiz, insan inceden bir rahatlıyor...

 

2019 yılında sağlıklı, huzurlu, sevdiklerinizle birlikte neşeli günler geçirmenizi dilerim.

Aradığımız her zaman yanımızda olmayabilir, aramaya devam edelim elbet ama arada sırada da elimizdekine, sahip olduğumuz kıymetlere şükredelim!

 

Not: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @anlatanadam

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Tatilden sonra hayata alışma rehberi

Şehrin kalabalığını da yanınızda götürdünüz, otuz liralık yemeğe yüz otuz lira ödediniz, beach’lerde ikişer metre kare yer edindiniz, bin iki yüz kişi birlikte denize girdiniz, trafikte giderken ayrı, dönerken ayrı cinnet geçirdiniz, havaalanlarında bitmeyen kuyruklarda ömür tükettiniz ve nihayet harika geçen bir tatilden eve döndünüz!

Şimdi tatil dönüşü iş hayatına ve şehre alışma zamanı. Peki nasıl olacak bu?

Böyle bir tatil dönüşü, en önemli problemlerden biri yorgunluk. Tatil mi yaptınız, dokuz gün inşaata kum mu çektiniz belli değil.

Kiminiz ıstakoz misali yanık, kiminiz gece hayatından bitik, kiminizin dönüş yolundaki trafik yüzünden kafası gidik.

*

Dokuz gün aradan sonra ev biraz havasız ve kimsesiz kalmış olabilir ve hatta başkasının eviymiş izlenimi verebilir. Giderken atmayı unuttuğunuz çöp fena yapmıştır ortalığı, iyice bir havalandırın ve eve girer girmez yatay pozisyona geçin. Acele yok; evde bir, iki güne her şey normale dönecek, merak etmeyin.

O yüzden mümkünse hemen temizlik, çamaşır işlerine girişilmemeli ve pazar gecesi erkenden yatılmalı! Bu tatil yorgunluğu anca bir hafta aktif dinlenmeyle atılacak zaten, dinlenmeye hemen başlanmalı.

Giderken muhteşem bir düzenle hazırlanan valizlerin, dönüşte karman çorman ve sıkış tepiş gelmiş olması da içinizi karartmasın. Yavaş yavaş hepsi olur... İçinden çıkartırken size acı verecek olan nemli mayoları ve kapağından biraz akmış olan güneş kremini alın yeter. Çok üzücü ama o valizdeki hiçbir şey size bu hafta lazım olmayacak!

*

Yazının Devamını Oku

Şimdi İstanbul’da olmak vardı!

E, dokuz günlük bayram tatili içerisindeyiz. Ya vardınız gideceğiniz yere, oh ne güzel, ya da ‘cumartesi herkes yolda olacak, biz pazar gidelim’ şeklinde beyin oyunları yaptınız. Bir baktınız ki herkes sizin gibi düşünmüş meğer!

 

Bayramda bir yere gidemeyenlerden misiniz? O da çok normal, durumumuz malum. Ortalık sakinledi, şimdi bayrama şehir dışına tatile gidenler düşünsün! Bari ona sevinelim, oturduğumuz şehri doyasıya değerlendirelim!

*

Melike Demirağ’ın şarkısı geliyor bayram tatillerinde hep aklıma.

…Püfür püfür bir vapurun yan tarafında Yeni camide mısır atmak kuşlara... Köprüde balık ekmek yemek, Dolmuşa hadi gidelim demek. Ver elini Yenikapı, ver elini Bebek, Tarabya Şu anda oralarda olmak vardı ya... Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım...

*

Çeşmenin pahalı havası, Bodrum’un araba, Alaçatı’nın insan trafiği, dört saat sürecek yedi saatte alabilmek, dönerken otobanlarda kontak kapatarak beklemek insanın nasıl da gözünde büyüyor!

Alaçatı sokaklarında insan seline kapılmış yürürken, Bodrum’da 34 plakalı arabalardan oluşmuş trafiğin içinde dururken, on masalı salaş restoranın önünde yüz kişinin sırada olduğunu duyarken, gitmeye tenezzül etmeyeceğiniz yerlerin pazartesiden cumaya rezervasyonların bittiğine tanık olurken, bir park yeri uğruna başka bir bayramcıyla ciddi ciddi tartışırken, bir şişe sodaya on lira yazan bir beach’te iki metre kare yer bulduğunu Instagram’dan sevinçle paylaşırken, tatilin bitimine dört gün kala ‘Acaba hangi gün dönsek şehre giriş yapabiliriz?’ planlarını kafada döndürürken, her bayram tatilinde ‘Şimdi İstanbul’da olmak vardı’ derim içimden.

Yazının Devamını Oku

Analar mutlu, evlatlar var olsun!

Baba olunca anladım çocuk sahibi olmanın ne demek olduğunu, anlatılanlar yetersizmiş meğer. Sonsuz ve karşılıksız sevmenin, her koşulda arkasında olmanın birinin, sadece iyi olmasını dilemenin gücünü hissettim. ‘Öyle yüce bir duygu ki’ falan diye keyifle anlatırken, ‘sen anne olmak ne demek bilir misin?’ deyiverdiler! Üflediler, söndüm!

 

Bilmem mi? 

Kendi anacığımdan bilirim. Çocuklarımın anası, can karımdan bilirim.

Sadece bir zamanlar ben de çocuk olduğumdan değil, Allah uzun ömürler versin, bu yaşımda hala bir ananın küçük oğlu olduğumdan bilirim.

*

Telefondaki sesimden farkı anlar; hasta mıyım, moralim mi bozuk, yoksa kafama bir şey mi takılmış? Ben kendim anlayamam farkı bazen, sadece canım mı sıkkın yoksa grip olduğumdan mı hayat enerjim düşük?

Bin bir türlü yüz filtresi içinden seçip kullandığım bir resmi paylaşır paylaşmaz sosyal medyada, telefona mesaj düşer, ‘Yorgun görünüyor gözlerin, iyi misin?’

Bir küçük başarıya koşarım; belli değil olacak mı, olmayacak mı? Benden daha çok istediğini bilirim başarmamı anamın. Ben sevinince daha çok sevindiğini, ben üzülünce daha çok üzüldüğünü görürüm. Bu yüzden ben, biraz da anneciğim sevinsin diye başarmak isterim.

Yazının Devamını Oku

Like’lar kalkıyormuş, şimdi ne yapacağız!

Instagram yeni bir karar almış, artık bir paylaşıma gelen beğenileri sadece hesabın sahibi görebilecekmiş. E, şimdi elalemin bir paylaşımını kaç kişi beğenmiş nereden anlayacağız? Ne olacak bundan sonra? Nasıl uyum sağlayacağız bu yeni duruma!

Onu da anlamayıverelim kardeşim, hayatımız ‘like’ oldu zaten!

Instagram kararın gerekçesi olarak ‘bir paylaşımın ne kadar beğenildiğinin değil, ne paylaşıldığının önemsenmesini’ öne sürmüş.

Yorumum mu ne? Kafalarına göre yönlendiriyorlar insanları. Budur.

Bir algoritmadır tutturmuşlar; ne olduğunu, nasıl çalıştığını da bilmiyoruz. Bir paylaşım yapıyorsun beş bin kişiye gösteriyor, bir paylaşım yapıyorsun otuz beş bin kişiye gösteriyor. Neden ikincisini daha çok insana gösterdin diye soramıyorsun. İkinci daha çok beğeni alıyor diye mi gösterdin? Daha çok insana gösterdiğin için mi daha çok beğeni aldı yoksa?

Benim on üç bin takipçim var, senin bir milyar kullanıcın. Beni daha çok insana göstersen ne kaybedersin? Algoritma mı var? Nereden biliyoruz algoritmanın adil olduğunu? Ya da bir şey soracağım, ‘Acaba bazı insanların paylaşımlarına kıyak geçiyor ve onları hızlıca ünlü yapıyor musun?’ Bu işin elinde olduğu kesin sayın Instagram bey!

*

‘Yaptığımız bir paylaşım beğeni alsa ne olur, almasa ne olur?’ şeklinde antik çağlara ait bir düşünce mi geçti aklınızdan bir ara?

Orada biraz duralım!

Yazının Devamını Oku

Harika vakit geçiriyoruz!

Bayılıyorum Google’ın trendler bölümünde gezinmeye. Bizim memleketin anlık düşüncelerini, tüm dünyaya yaklaşımını, olaylar karşısında duyduğu merakı, insanımızın ilgisini anlatıyor. Hızlı bir fikir veriyor.

Google’ın Trends diye bir bölümü var. Tüm dünyadaki ülkelerin anlık, günlük ve haftalık olarak ‘Google’da en çok arananlar’ listesini açıklıyor. En çok arananlara göz atabiliyor, isterseniz detaya da girebiliyorsunuz. Kim ne aramış, aradığını hangi kelimeyi sorarak aramış?

Yine açtım Google Trends’i bugün, dedim ki neler yatıyor acaba insanımızın gönlünde bu hafta? Başka hiçbir yerden öğrenemediğin bilgiyi hap gibi alıyorsun. Memleket nelerle uğraşıyor?

*

Haftanın başında yapılan tüm aramalarda Notre Dame kilisesinin yangını başrolde. Notre Dame nerede? Katedral nedir? gibi sorular çok revaçta olsa da genelde millet yangını merak etmiş. Pazartesi günü Notrdame, notar dam, nötr dam, noter dame, notardame yaza yaza bir hal olmuş insanımız.

Tabi pazartesi günü Game of Thrones dizisinin sekizinci sezonunun bir gece önce başlaması da çok meşgul etmiş Google arama motorunu. Diziyi internetten ücretsiz izlemek isteyenler ‘Game of Thrones sekizinci sezon birinci bölüm izle’ ve versiyonlarını yazmış durmuşlar. Google, GoT’un şikayetlerini birinci sıraya almış olsa gerek, aramaların sonucunu merak edenler, sadece ‘bu link şikayet üzerine kaldırılmıştır’ uyarısıyla karşılaştılar. Nereden mi biliyorum? Ne alakası var kardeşim, bir arkadaşım söyledi!

Salı gününe damgasını vuran konu memlekette şampiyonlar ligi olmuş. Öyle ki, memleketin başka hiçbir konusu yokmuşçasına, en çok ‘Juventus’ kelimesi aranmış! Hatta Türkiye’nin gündemini belirleyen ilk beş aramada ‘Barcelona’ ve ‘Barcelona Manchester United’ da var. Çok güzel kafamız var bizim gerçekten!

Çarşamba günü Ekrem İmamoğlu’nun mazbatayı alıp almadığı en çok merak edilen konu olmuş. Aldı mı? Alacak mı? Kimdir? Nerelidir? Karısı kim? Karısı nerelidir? Mazbata nedir? Nasıl alınır? Kim verir? Didik didik didiklemişler. Sonra Türkiye genelindeki en yüksek arama yine klasik, ‘Manchester City Tottenham maçı’ ne zaman, nereden izlenir, kaç kaç bitti?

Geçtiğimiz perşembenin anlam ve önemi başka memlekette. Malum Berat Kandil’iydi. O yüzden Google aramaları ilk beşi sayıyorum sizlere: Berat Kandili, BİLSEM sınav sonuçları, Berat Kandili mesajları, Akşam ezanı, Namaz vakti.

Yazının Devamını Oku

Ne karadelikmiş arkadaş!

Yıllar önce sosyal medyanın olmadığı günlerde olsa, yine bilim insanları sekiz değil on sekiz teleskopu birbirine bağlasa, karadeliğin bulanık bir fotoğrafı yerine biyometrik vesikalığını çekse; anca üniversite koridorlarında kendini bilime adamış iki, üç kişi konuşurdu bu mevzuyu. Ama şimdi öyle mi?

 

Twitter’da bir önceki paylaşımında Şeyma Subaşı’nın nafakasına hasetlenen oğlan, karadeliğin resminden sonra içinde kütleçekimsel eğrilik ve ışık tayfı kelimeleri olan tweet atıyor. 

Oh be nihayet Einstein’ın Genel Görelelik kuramı kanıtlandı diye sevinen var!

Hayatını, yaşadığı ilçeyle memleketi arasında geçiren adam, elli beş milyon ışık yılı uzaklıktaki karadeliği dünyaya yakın buluyor ve endişelerini paylaşıyor.

Cüzdanındaki deliği göremeyen amcayla sokakta röportaj yapıyorlar, NASA’nın karadelikleri incelemek için son yirmi yılda ayırdığı bütçeyi sorguluyor.

Televizyonda, tulumba tatlısı tarifi veren, bir yemek kaşığı tereyağını bir su bardağı tel şehriyeyle karıştıran teyzenin altından ‘Karadelik kıyamet alameti mi?’ altyazısı geçiyor.

Mavrasını yapan da çok tabi ama benim en çok beğendiğim ve güldüğüm, sevgili Kaan Sezyum’un Kenan Doğuluyu da etiketleyerek attığı ‘Deliyim, gözü karadeliğim’ tweeti oldu.

Mevzuyu küçümsemiyorum, yanlış anlaşılma olmasın. Dünyada bu seviyede gelişmeler olurken, adamlar gözlerini galaksilerin ötesine dikmişken, kadınlar bu sistemi oluşturmak için geçmişte örneği olmayan algoritmalar yazarken, başka memleketler sadece dünyayı değil tüm evreni anlamaya çalışırken, biz nelerle uğraşıyoruz! İşte buna kafam bozuluyor.

Yazının Devamını Oku

Anneme Youtuber olduğumu söylemeyin!

Bu başlıktan kitabı hatırlayanınız var mı? Jacques Seguela’nın bir dönem ellerden düşmeyen bir kitabıydı. Okuduğum dönemde çevreme heyecanla anlattığım alıntılar içeriyordu. İş dünyasını, reklamcılığı, o dönemin reklama yaklaşımını detaylı ve ilgi çekici cümleler ve hikayelerle anlatıyordu, ‘Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin... O beni bir genelevde piyanist sanıyor!’ adlı kitaptan bahsediyorum.

Sonra her şey farklılaştı. Görsel reklamcılık evrildi. Televizyon geride kaldı. Üstten bakan, trendleri belirleyen, peşinden koşulan konumundan, var olmak için mücadele veren pozisyonuna geriledi. Bir dönem evinde televizyon açmadıklarını söyleyenlere tuhaf bakarken, salonlarında televizyonu olmayanlara ucube muamelesi çekerken, zaman değişti.
 

‘Artık hiç televizyon izlemiyoruz şekerim’ cümlesi havalı bir cümle olmaktan çıktı, alım gücü olan kitlelerde genele yayıldı. Bu da reklamcılık anlayışını kökten değiştirmeye başladı.

*
Instagram başlı başına bir reklam mecrası konumuna oturdu. Instagram’ın fenomenleri dünyada tek paylaşıma milyon dolar almaya başladılar. Bizim memlekette de ciddi paralar telaffuz edilir oldu. Ajanslar ‘Ne var yahu, bir resim paylaşacaksın!’ zihniyetlerinden kurtulmaya, ünlülere para dökmeye başladılar. 

Eski ve demode olmakla suçlanan Facebook, hala online reklamda dünya lideri. Bizim memlekette bile, televizyonla ulaşamadığın tam 44 milyon insanı elinde tutuyor.

...ve şimdi Youtube yandan ataklarla liderliği eline alıyor!

Alacak da...

Yazının Devamını Oku

Heyecan fırtınası dinince

Siz bu satırlarımı okurken, güzel memleketimizde seçim fırtınası dinmiş, oylar kullanılıyor olacak. Sakin, huzurlu, saygı ve sevgi dolu bir şekilde geçiyor olmasını umut ediyorum. Şimdi televizyonların karşısına oturacağız ve ilgiyle, merakla izleyeceğiz. İnşallah kardeşlik, dostluk ve komşuluk kazanır!

*

 

Seçimlerin geride kalıyor olmasını çok büyük bir mutlulukla karşılıyorum. ‘Dur bakalım, şu seçim geçsin de’ cümlesini duymaktan bıkmıştım!

 

Bindiğim her takside tüm yol boyunca politika konuşmak zorunda kalmaktan, her arkadaş grubunda ‘İstanbul’u şu alır, Ankara’yı bu alır’ diyenlerle ‘mümkün değil abicilerin’ arasında sıkışmaktan, ya bir bankada memur olduğundan ya da iki kuruş doları köşeye koyduğundan global ekonomiye yön verdiğini düşünen Twitter kalemşörlerinin seçim sonrası dolar yorumlarından, seçimi bahane edip ödeme geciktirenlerden, belediye seçimini her cümlenin öznesi haline getiren arkadaşlardan fazlasıyla sıkılmıştım.

 

*

 

Yazının Devamını Oku

Heyecan fırtınası dinince

Siz bu satırlarımı okurken, güzel memleketimizde seçim fırtınası dinmiş, oylar kullanılıyor olacak. Sakin, huzurlu, saygı ve sevgi dolu bir şekilde geçiyor olmasını umut ediyorum. Şimdi televizyonların karşısına oturacağız ve ilgiyle, merakla izleyeceğiz. İnşallah kardeşlik, dostluk ve komşuluk kazanır!

 

Seçimlerin geride kalıyor olmasını çok büyük bir mutlulukla karşılıyorum. ‘Dur bakalım, şu seçim geçsin de’ cümlesini duymaktan bıkmıştım!

Bindiğim her takside tüm yol boyunca politika konuşmak zorunda kalmaktan, her arkadaş grubunda ‘İstanbul’u şu alır, Ankara’yı bu alır’ diyenlerle ‘mümkün değil abicilerin’ arasında sıkışmaktan, ya bir bankada memur olduğundan ya da iki kuruş doları köşeye koyduğundan global ekonomiye yön verdiğini düşünen Twitter kalemşörlerinin seçim sonrası dolar yorumlarından, seçimi bahane edip ödeme geciktirenlerden, belediye seçimini her cümlenin öznesi haline getiren arkadaşlardan fazlasıyla sıkılmıştım.

 

Biraz daha kardeşlik, biraz daha komşuluk, birliktelik, dostluk, huzur ve mutluluk konuşup, bir seçim detoksuna girmek istiyorum artık.

Kim nereyi kazandıysa kazandı; şimdi önümüze, daha da çok yanımızdakine bakalım. Kazananlardan dürüst ve çalışkan olmalarını bekleyelim. Görevlerini hakkıyla yerine getiremeyenleri bir daha seçmeyelim. Vatandaş olarak sorumluluğumuz budur. Biz esas, yanımızdakileri önemseyelim, kollarına girelim, birbirimize kenetlenelim!

*

Memleketi işgalden kurtaran, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuran, tüm kurumlarıyla bir devlet, yeni baştan bir millet yaratan, o günün şartlarıyla tüm dünyayı ve hatta düşmanlarımızı bile kendine hayran bırakan Atatürk bile, 1935 senesinde

Yazının Devamını Oku

Yeni Zelanda’ya hayran oldum!

Bir gün, bir başka ülkeye temelli taşınmak istesem, gitmek isteyeceğim yerlerin başında geliyordu Yeni Zelanda. Çok uzaktı, ha deyince gidip gelinecek bir yer değildi, ‘Ne olur gel, seni bekliyoruz!’ da demiyordu. Zaten bir yere gitme niyetim de yoktu da! Mesela yani! Fakat İngilizce konuşulması, yüksek standartları, ekonomik eşitlikteki başarısı, insan hakları yaklaşımı göz kamaştırıyordu. Sonra ne oldu?

 

Çıktı bir tane ırkçı cani, Yeni Zelanda’nın Müslümanlarına acımasız bir saldırıda bulundu. Bu insan sevmez, halden anlamaz, kanı bozuk ırkçı düşüncenin sadece Avrupa’da değil, Avusturalya ve Yeni Zelanda’da da yükseldiğini öğrenmiş olduk.

Sadece dedesinin dedesi senden daha önce geldiği için, bulunduğu yeri kendi yeri belleyen ve başkasını istemeyen, kendi ırkı dışından olanları küçümseyen, onlara yaşam hakkı tanımayan pis bir zihniyet bu. Sarışın, yuvarlak kafalı ve renkli gözlü olman da yetmiyor bunlara. Bir Avrupa ülkesinde doğmuş olmak da. İlla ki onunla aynı ırktan olacaksın. Bir de üstüne din farkı konusunu ekledin mi, harika bir ırkçılık senaryosundasın demektir!

 

Bütün Avrupa ülkelerini sardığı için, ‘Paramız olursa bir gün, çocukları şu ülkeye okumaya yollarız’ hayali de kurmuyordum artık. ‘En değerli varlıklarımı, insan olarak istenmedikleri, aşağılandıkları bir yere neden göndereyim?’ kafasına geçmiştim. 

Ama Yeni Zelanda öyle değildi. Herkesin refah içinde yaşadığını düşündüğüm, modern, eşitlikçi, saygı ve sevgi dolu bir topluma sahip, vatandaşlarına çok kaliteli bir yaşam vadeden bir ülke gibi görünüyordu.

 

Önce tek bir katil bütün Yeni Zelanda Müslümanlarının kalbine bir bıçak sağladı. Evlerini kederle doldurdu. Bir de yaşattığı bu korkunç acıyı canlı yayınla izletti herkese. Irkçı bir terör eylemini, olabilecek en büyük sosyal medya kaosuna dönüştürdü. Bu yarattığı şok dalgası, Yeni Zelanda’nın karizmasını sildi attı. Bir anda kişisel silahlanma oranının çok yüksek olduğunu öğrendik Yeni Zelanda’da. Irkçılığın dipten bir dalga halinde var olduğunu da.

Yazının Devamını Oku

Nereden sakınacağımızı şaşırdık çocukları

‘Aman online oyunları oynamasınlar, bağımlılık yapıyor. Kiminle oynadıkları belli değil, kiminle chat odalarında muhabbete girecekleri belirsiz. Karşısındaki yaşıtı mı? Kırk yaşında adamın teki mi? Sakın Youtube’da korku videoları izlemesinler, gece uyuyamıyorlar. Mavi Balina mı? Allah korusun!’ derken, bir de Momo belası çıktı karşımıza...

 

Bir defa çocuğun eline telefonu, tableti verip rahat edenlerdenseniz sonra dizinizi döversiniz, benden söylemesi! 

‘Eskiden biz sokaklarda oynardık, gecenin karanlığında bakkala yollarlardı, hiç korkmadan giderdik. Ama şimdi öyle mi canım? Kapı dışarı çıkartamıyoruz çocukları, ortalık tehlike dolu...’ dediğinizi duyar gibiyim. Herkes böyle konuşuyor neredeyse. O yüzden çocuklar eve hapis; anaların, babaların kafalar davul gibi. Yeter ki azıcık sussunlar, evde birkaç saat huzur hakim olsun, ekrana bakmazlarsa duvardan duvara sekiyor bunlar!

*

Haydi, ver eline telefonu, tableti.

Biraz da oyun indirmesine müsaade et, ‘Oh be! Bizim de bir hafta sonumuz var sonuçta!’

*

İşte öyle değil sevgili dostlar mevzu...

Yazının Devamını Oku

Galatasaray kazandı, insanlık kaybetti

Futbolun fanatiği değilimdir, pek maça gitmem, hararetli futbol tartışmalarında pasif kalırım. Kim kimi almış, yeni transferimizin bonservisi kaç paraymış, bizim takıma gelmeden önce hangi takımlarda nasıl oynamış bilmem. Anca Galatasaray’ın maçlarını evden izlerim ve izlerken de pek heyecanlanırım. Takımım kazansın isterim, kalbim pır pır atar, yenilince pek üzülürüm, yenince çok sevinirim. Fanatik değilim yani ama kendimce bir taraftarım ben de!

Ne zamandır çocukları ve eşimi alıp bir maça gitmek istiyordum. Bizim ufaklık sekiz yaşında ve futbola çok meraklı. Sabahtan akşama kadar Youtube’da futbol videosu izliyor, bazı Avrupa takımlarının kadrolarını sayıyor, kimi futbolcularla kendini özdeşleştiriyor. Bir Ronaldocu oluyor, bir Messici. ‘Baba ben uzun uzun düşündüm taşındım, artık Messi olmaktan vazgeçtim’ diye bir fikri oluşuyor mesela. Kafa yoruyor yani bu işe...

Galatasaray futbol okullarından birinde top da oynadığı için, çocukları alıp bir maça götürmek istedim. Hayatımızda ilk kez bir maça gitmek istedik yani ailecek.

Sevgili arkadaşımız Hakan Ünsal’dan rica ettik ve bize Galatasaray – Akhisar maçında şöyle güzelinden bir yer ayarladı sağ olsun. Pek de özeniyoruz, heyecanlıyız, sonuçta ilk kez bir maça gidecekler hayatlarında. Bu kadar büyük bir yapının içinde ilk kez olacaklar, stadyumun büyüsünden etkilenecekler, on binlerce insanı ilk kez bir arada görecekler, bu büyük kalabalığın bir ağızdan tezahürat yaptığına şahit olacaklar...

Ben onlardan, onlar adına daha çok heyecanlandım.

*

Futbol Federasyonu stadyumda küfür edilmesine pek müsamaha göstermiyor diye duyuyoruz, okuyoruz. Küfür yüzünden sahalar kapatılıyor, takımlara para cezaları geliyor. Eskisi gibi değil artık diye düşündüm açıkçası, kafam rahat, sahayı tam ortadan gören, çok da şahane bir yere oturuyoruz. Tam da böyle hayal etmiştim, sağ olsun Hakan Ünsal diye konuşuyoruz. 

Hava buz, rüzgar sert, kar yağıyor, kar taneleri rüzgarla birlikte havada anaforlar oluşturarak yüzümüze çarpıyor. Buna rağmen çok mutluyuz, iyi ki gelmişiz, çocuklarla ne güzel bir deneyim bu!

*

Yazının Devamını Oku

Trene binmek için kredin yetiyor mu kardeş?

Bir buçuk milyar insanı canı çektiği gibi kontrol edebilmek için, George Orwell’in 1984 adlı romanını aratmayacak fikirleri hayata geçirmeye çalışan Çin hükümeti, 2020’de geçeceği ‘Vatandaşlık Kredi Sistemi’ni pilot bölgelerde uygulamaya başlamış bile!

 

Kredi deyince aklınıza para pul gelmesin hemen, Çin’de sosyal kredi sistemi diye bir cin fikir buldular, onun adı bu. Hayatta yaptığın her şeyle ilgili kredi toplayacağın, yapmadığın ya da yapmaman gereken hareketlerle de kredi notunun düşeceği bir tuhaf sistem. 600 milyon kamera, sosyal medya ağları ve kişisel şikayet sistemiyle, bir bireyin tüm hareketlerinin izlenmesini ve bir yapay zeka tarafından değerlendirilmesini içeriyormuş. Ne kadar boğucu!

2020 yılından itibaren, cümbür cemaat bir sayısal tabanda puanlanacak olan Çin halkından örnek vatandaş olacak davranışlar sergileyenlerin, bazı kurum ve imkanlara özel erişimleri olacakmış. Yanlış davranışlarda bulunanlar ise eğitim, ulaşım ve internet gibi ana kaynaklara erişim sağlayamayacaklarmış. Bravo, süper fikir gerçekten!

Trende birinin yerine mi oturdun? Kırıldı işte puanın! Hastanede sıraya mı kaynadın? Gitti bir puan daha! Uçağa turşu mu sokmak istedin? Puanlar düştü dostum!

*

Bu davranışları yüceltiyor değilim, yanlış anlaşılma olmasın. Toplumun bir düzen halinde olması, birbirine saygılı bireyler içermesi, kimsenin kimseyi ezmediği, herkesin bir diğerine adaletli, dürüst ve kibar davrandığı, insanların çevresine ve hayvanlara sevgiyle yaklaştığı bir dünyada kim yaşamak istemez?

Sorun başka. Bu işin sınırı ne? Puan değerlendirmesini yapan yapay zekaya ne kadar güvenilir? Yasa gibi herkese açık ve yazılı değil ya bu sistem, avukatı yok. Yaptım ama sor bak niye yaptım şeklinde itirazı yok.

*

Yazının Devamını Oku

Organize İşler bunlar!

Dün akşam bir ilk yaşandı memlekette. Hala vizyonda olan ve bir müddet de vizyonda kalacak gibi görünen Organize İşler: Sazan Sarmalı filmi Netflix’ten yayınlandı. Sosyal medyada herkes birbirine girdi haliyle!

 

 

*

 

Her şeyi yeni deneyimlemekten yorgun insanlara dönüştük bu arada biz de!

 

Yeni bir oyun çıkarıyor firmanın biri dünyanın bir ucunda, 250 milyon insan indiriyor dünya çapında. Sonra bir bakıyorsun ki İstanbul’da bir okul bahçesinde, bütün çocuklar aynı anda, aynı şekilde dans ediyorlar. Merak edip soruyorsun, meğer Fortnite dansıymış bebişlerin robot gibi aynı şekilde fıkırdamasının sebebi. Aslında bir savaş oyunu, oyundaki karakterlerin özelliği bir dans bu. Çeşitli vesilelerle bir araya geldiğimiz bütün ebeveynler, pek de anlamadıkları online oyun mevzularını konuşuyorlar bıdır bıdır.

 

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyanın neresindesiniz?

Bütün dünyadaki tüm dijital verileri bir raporda sunan ‘We are Social 2019’ raporunu okuyup, işin içindeki arkadaşlarla didik didik tartışıyoruz bu aralar. Bir bakın bakalım, siz bu ortalamaların neresinde duruyorsunuz?

 

Bir defa rahatlatıcı bir girişi var raporun. 2018’den bugüne internet ve mobil kullanıcılar büyük bir artış göstermemiş. Yani sardırdıkça sardırmıyoruz bu işe demek ki.  Artmış artmasına da nüfus da artmış yani!

Türkiye özelinden bakınca mevzuya, size birkaç rakam vereyim. 

İnternet kullanım oranımız %72 olmuş, dünya ortalamalarına çok yakın. Mobil kullanım ise tahmin ettiğimden çok yüksek, %93 gibi ciddi bir rakam var ortada ve geçen seneye oranla %20 de artmış. Akıllı telefon kullanan, elindeki telefonla internete giren insan sayısı çok yükselmiş. Ne demek bu? Bir iş yapıyorsanız ve mobilden sizin internet sitenize ulaşılamıyorsa, yazık ediyorsunuz çabalarınıza demek. 

Aktif olarak sosyal medyayı kullananlar ise 52 milyon kişi olarak yer almış raporda. Ne yapıyorsan yap, sosyal medya ayağı olmalı diyor bu rakam da bize. Peki hangi sosyal medya kullanılmalı, nasıl ulaşacağız bu insanlara?

Dünya genelinde Facebook ve Instagram belirgin artış göstermiş. ‘Artık kimse Facebook kullanmıyor’ gibi bir izlenim var içimizde bir yerlerde. Demek doğru değil! Siz de Facebook’u gözden çıkaranlardansanız, belli kitlelere ulaşmak için hala çok gözde bir yer olmayı devam ettirdiğini söyleyebilirim.

 

Instagram’ın tüm dünyada önlenemez yükselişi devam ediyor. Benim de en popüler uygulamam Instagram.

Yazının Devamını Oku

Vallahi iyi para!

Bugünkü haset konumuz Instagram paylaşımlarından para kazanan ünlüler. Tabi ki konuyu global olarak inceleyeceğiz. Bizim kendi ünlülerimizin bir paylaşımdan aldığı, alacağı üç, beş kuruşta gözümüz yok!

*

 

İyice değişik bir iş haline geldi bu mesele. ‘Aman sahip olduklarını gösterme, nazar değer’ zihniyetinin hakim olduğu doğu ülkelerinin aksine, kapitalizm rüzgarının en sert estiği batı ülkelerinde ‘Göster, daha çok olsun!’ fikri öne çıkıyor.

 

Kim ne derse desin, bu sistemin bütün dünyadaki yaratıcısı Paris Hilton’dur. Kendi deyimiyle, genç yaşlarından itibaren New York partilerinde dolanmaya başladığı günlerde ve ailesinin servetini reddeder ama bir o kadar da gösterir tavırlarıyla herkes tarafından takip edilen biri olup çıkmıştı yıllar önce. Paris Hilton’a kadar ünlüler; kameralardan kaçan, şapkalarını yüzlerine kadar çeken, yakalarını kaldırıp arabalarına koşturan tiplerdi. Paris, ‘Gelin ve beni çekin!’ furyasını başlattı. Bir, iki defa çok özel videolarının basına sızmasıyla sarsılsa da bu yaşına kadar markasını çok iyi yöneten biri oldu hep. Parayla paylaşım yapmanın ve aracı olmaksızın direk markayla çalışmanın da mucidi olduğu söyleniyor. Bir anlamda sosyal medyanın divası yani kendisi.

 

*

 

Yazının Devamını Oku

Yarıyıl tatilinde önceliğimiz çocuklar olsun

Çoluklu çocuklu olunca; hayatın odak noktası çocuklar, okul ve eğitim oluyor insanın ister istemez. Başka konular yana kayıyor, çocukların öncelikleri öncelikleriniz oluveriyor. Bu hafta önceliğimiz de tatil! Diyoruz ama...

Tatilde ne yapılır ki? Deli gibi çalışıyoruz. Yetmek için, yetiştirmek için. Yine de denkleştiremiyoruz çoğu zaman. Tatilde çocukları alıp şöyle bir Uludağ’a gitmek istemez mi insan? Ya da bir yurtdışı mı yapsak acaba? 

Nerede! (Bu nerede kelimesini ‘nerdeeeee’ şeklinde yazmak gerekiyor, içimdekini tam ifade etmek için) Nasıl kalkıp gideceksin?

Çocuklar tatil, biz değiliz bir kere. Hadi parayı denkleştirdin, kredi kartına dayandın, birkaç gün kaçıp gittik. İşlere ara verip ya da izin alıp gitmeye kalksak; ekmek aslanın küçük bağırsaklarına doğru süzülmüş durumda, tatilden dönünce iyice sıkıntı olacak bu sefer.

Ne yapacağız peki çocuklarla evde? Bebişler enerji topu gibi maşallah, bütün gün duvardan duvara sekiyorlar. Hafta sonu kafamız zoruna kaldırıyor, pazartesi işe gitmek kafayı dinlemek haline gelebiliyor. On beş gün evde nasıl geçecek?

Okul zamanı bin türlü bahanemiz hazır. İşten geç geldim, işe erken gitmem lazım, geldim ama çok yorgunum derken çocuklara kısacık zaman ayırmak ve göz göze bakmak için kısıtlı bir vakit kalıyor. Bu durumda da hayata söylenerek haklı çıkartıyor insan kendini. ‘Daha ne yapayım kardeşim? Canımı dişime takmış çalışıyorum işte! Hep çocuklar için, hep...’

‘Mutlaka çocuklara zaman ayırmam lazım’ duygusu insanın içini tatil günü daha çok kemiriyor. Çocuklar için çok çalışıp, çocuklarını göremeden hayat geçiren ve çalışmanın anlamını yitiren insanlarız çoğumuz. Bu duygu çocukların evde bizi bekledikleri bir zaman diliminde, gittikçe daha çok koyuyor insana. 

Vakit geçirmeliyiz çocuklarla kesin.

Daha iyi bir kıyafet için, daha çok oyuncak için, bir AVM’de yenecek hamburger için, birlikte gidilecek bir animasyon filmi için çalışmıyoruz bu kadar çok aslında ama sonuçta buna geliyoruz hepimiz.

Yazının Devamını Oku

Sadece evde oturan ben miyim?

Böyle bir haset, böyle bir kıskançlık biçimi var mı kardeşim? Herkes geziyor, tozuyor, eğleniyor, her şeyin en güzelini yiyor, en tatlısını içiyor, en baba yerlerde fink atıyor. Sadece ben evde oturuyorum. Nereden mi çıkardım? Instagram’a bakarsan öyle!

*

 

Tarihi hatırlatarak nostaljiye sürüklemeyeceğim sizi. ‘Hiç aklınıza gelir miydi elinizde telefon olmadan yaşayamayacağınız?’ da demeyeceğim. Çektiğin resmi paylaşmadan duramadığın günleri de anımsatmayacağım. Bunlar en fazla Facebook zamanlarından hatırlayabileceğimiz, sıradan, naif günlerimizdi. Artık geride kaldılar...

 

*

 

Şimdi işler öyle değil! Instagram diye bir alışkanlığımız var ve bizi mahvediyor!

 

Yazının Devamını Oku

Ebeveynlerin yeni belası: FORTNITE

Bu kadar spesifik, herkese hitap etmeyen bir yazıyı neden mi yazıyorum? ‘Fortnite ne arkadaş, hayırdır?’ diyenler çıkacaktır ama yazıya buyurun; kesinlikle ne olduğunu biliyor, hatta her gün görüyorsunuz.

 

Önce internette vakit geçirebilecek yaşta çocuğu olmayanlara, Fortnite’ı neden bildiklerini anlatayım. Hani sekiz, on yaşından itibaren bütün bebeler sopa gibi tuttukları kollarını sağa, sola, arkaya öne sallayarak; neredeyse büyüklerin taklit bile edemediği, popolarını kıvıra kıvıra bir dans ediyorlar ya? İşte bu dans, Fortnite denilen bir bilgisayar oyunundan çıkma. Çevrenize bir bakın, boşta duran bir sürü çocuk bu ‘The Floss’ denilen dansı yapıyor, boş boş etrafına bakınarak.

Fortnite, hayatta kalma amaçlı, oldukça popüler bir strateji oyunu ve gördüğümü söyleyeyim, ebeveynlerin de başının belası. Çünkü anneler, babalar çocuklarını bu oyundan alamıyorlar resmen!

Oyunda amaç, dövüş silahları ile karşı oyunculara saldırmak ve ateş etmek. Ayrıca, oyun online olduğu için, oyuncular takım arkadaşları ile bir şeyler inşa ederek düşmanlara karşı da korunabiliyorlar.

Bütün dünyada çok popüler şu aralar tamam da bizim memleketin evlerinde çocukların gözleri ekranlardan ayrılmıyor, nasıl olacak? Çocuklar Fortnite dışında başka bir şey konuşmuyor. Üç, beş çocuk bir araya gelince; anasının, babasının telefonunu alan, tableti yanında getiren, evdeki konsolu kapan hep birlikte grup kurup Fortnite oynuyor.

Kendi aralarında, çocuk derdi ve gürültüsü olmadan, rahat rahat muhabbet etmenin özgürlüğünü yaşayan ebeveynler de bu meseleye biraz çanak tutuyorlar. Kimse kusura bakmasın...

Bir defa, tüm online oyunlarda olduğu gibi; kontrolsüz ve zaman sınırı olmaksızın oyunun dibine düşen bebişlerin bağımlı olma ihtimali çok yüksek. Fortnite oynamadıkları zaman mutsuz olan, okulda ellerinde cihazlar yokken bile bahçede kendi kurdukları toplu, tüfekli Fortnite oyunları oynayan, boş kaldıklarında Youtube’dan Fortnite dansları izleyip taklit etmeye çalışan, tek tip çocuklara dönüşüyorlar.

Konuştuğumuz öğretmenler, evlerde Fortnite oyununa kendini kaptırmış çocukları, okul teneffüslerinde diğer çocuklardan hemen ayırabildiklerini söylediler geçen gün. Daha çok şiddet içeren, vurmalı ve öldürmeli oyunlar oynadıklarını gözlemlemişler.

Yazının Devamını Oku

Bir tepki biçimi olarak: Günaydın!

Sabah uyanıyorsun, herkes gibi senin de kafanda kırk sevimsiz mesele, kuyrukları birbirine dolanmış kırk iki tilki, okulun taksiti, evin kirası, üzümün çöpü, armudun sapı... Evden çıkar çıkmaz biri omuz atıyor yanlışlıkla, sen dönüyorsun ‘Pardon!’ demek için, adam yüzüne bile bakmadan yoluna devam ediyor.

 

Asansöre biniyorsun, önceden kabinde olan iki kişi sanki birbirine küs, ikisi de zıt yönlere bakıyor. Sana bir ara gözlerini dikiyorlar, kısa bir bakış fırlatıp başka yönlere dalıyorlar yine, asansörde geçecek kısacık bir vakti yemeye çalışarak.

 

Metronun merdivenlerinde sırt çantasını sırtına heybe gibi atıyor öndeki delikanlı, çanta ağzının ortasına vuruyor insanın. Ağzından geri sekiyor çanta, demiyor ki ‘Bu çanta neye çarptı da sırtıma oturmadı?’ İstifini bozmadan çantayı bir daha yerleştiriyor sırtına yine savurarak. Sen yüzünü sakınıyorsun artık ikinci hamleden.

 

Metronun kapısı açılıyor, içerdekiler dışarı çıkıyorlar doğal olarak ama ne mümkün! Kapılar bloke, çünkü dışardakiler içeriye girmek için metroya hücum ediyorlar. ‘Bana ne kardeşim, iki durak sonra in!’ havasında herkes. İtiş kakış, birbirlerinin içinden geçerek, çokça söylenerek, yapış yapış sürtünerek, yer değiştiriyorlar.

 

Adamın biri gözünü dikiyor sana metroda. Çift kapılı buzdolabı kolisi gibi olmasan, kadın olsan mesela, haklı olarak ürkersin.

Yazının Devamını Oku