Yatırım indirimi davalarında mutlu son

<B>KURUMLARDA</B>, Yatırım İndirimi uygulamasının yapılması halinde, vergi matrahından indirilen tutar Gelir Vergisi Stopajı'na tabidir.

Bu konudaki hüküm kanunda yer almakta, yapılacak stopajın oranı ise kararnamelerle ilan edilmektedir. Son kararnameye göre stopaj oranı % 18'dir buna bir de % 1,8 oranında fon payı ilave edilmektedir.

1999 yılında kanunda bazı değişiklikler yapılırken yeni kanun metninde, istisnaları yanında, Yatırım İndiriminde de stopaj yapılacağı açıkça belirtilmemiş ancak, oranların ilan edildiği kararname metnine, Yatırım İndirimi ifadesi eklenmiştir.

Böylece Maliye Yatırım İndiriminde stopaj yapılmaya devam edileceği şeklinde uygulamayı sürdürmek istemiştir. Ancak, durumu ve buradaki açığı fark eden bazı kuruluşlar, kanunda açık bir şekilde yer almayan bir vergi mükellefiyetinin kararname ile konulamayacağı görüşüyle, kararnamenin iptali için Danıştaya başvurmuş ve açtıkları davayı kazanmışlardır. Bunun üzerine Maliye Bakanlığı Danıştay Dava Daireleri Başkanlar Kurulu'na (DDDBK) başvurmuştur. DDDBK, önce yürütmeyi durdurma kararı vererek Danıştayı haklı bulmuş sonra nihai kararında, bir oy farklı ekseriyetle, Danıştay Kararını iptal etmiştir.

Ancak, bu arada 1999 yılı kazancından Yatırım İndirimi yapan mükellefler Danıştayın lehte verdiği karara dayanarak stopaj ödemek istememişler ve Muhtasar Beyannamelerini ‘‘İtirazi Kayıtla’’ vererek, stopaj beyanında bulunmuşlar ve bu beyan üzerine yapılan tahriyata karşı dava açmışlardır.

DANIŞTAY'A BAŞVURU

Açılan Davalar Vergi Mahkemelerinde kazanılmıştır. Vergi daireleri de vergi mahkemeleri kararlarına karşı Danıştaya başvurmuşlardır.

Bu arada DDDBK'nın Maliye lehine verdiği kararı yayınlamış ve bu sebeple danıştayın muhtelif daireleri çelişkili kararlar vermişlerdir.

Bunun üzerine, bazı kuruluşlar Danıştay Başkanlığına ‘‘İçtihatların Birleştirilmesi’’ talebiyle müraccatta bulunmuşlardır.

Bu müraccatları dikkate alan Danıştay Başkanlığı, konuyu İçtihatları Birleştirme Kurulu'nda görüştürmüş ve kurul, 18. 07. 2002 tarihinde, 1999 yılı için uygulanan Yatırım İndirimlerinin stopaja tabi olmadığı yönünde karar vermiştir.

Bu ihtilaf sadece 1999 yılı ile ilgili olarak doğmuş ve böylece mükellefler lehine sonuçlanmıştır. 2000 yılı ve sonrasında, kanunda değişiklik yapılıp, kanun metnine Yatırım İndirimi ifadesi eklendiğinden, ihtilaflı durum ortadan kalkmış ve stopaj uygulaması devam ettirilmiştir.

Dava bitmiştir, ama bir kelimenin kanun metnine yazılmasının unutulması, ihmali, ya da önemsenmemesi yüzlerce davaya, binlerce işleme, muazzam zaman ve para kaybına neden olduğu gibi bir de telafisi mümkün olmayan adaletsizlik doğmuştur.

Çünkü sonuçta dava açanlar vergi ödememişler, sayıları az da olsa devlete güvenip, iyi niyetle vergisini itirazsız ödeyenler ise telafisi mümkün olmayan haksızlığa muhatap olmuşlardır.

Bu çok tipik olay ve sonuçları, umarız herkese ders olur ve bir daha yaşanmaması için dikkatli davranılır.
X

‘Nereden Buldun’ ertelenecek mi?

<B>BİLİNDİĞİ</B> gibi, Sayın <B>Zekeriya Temizel</B> tarafından 1998 yılında çıkarılan ünlü <B>‘‘Nereden Buldun’’</B> Yasası, kopan kıyamet üzerine 31.12.2002 tarihine kadar ertelenmişti. Yani, yeni bir erteleme, ya da iptal yasası çıkarılmadığı takdirde, bu yasa 2003 yılı başından itibaren yürürlüğe girecek.

Yasal durum böyle de, uygulama gerçekten başlar mı?

Bu yasanın bir yıl daha ertelenmesi için, bir süre önce olağanüstü olarak toplanan Meclis'ten alelacele bir yasa çıkarılmaya çalışıldı. Gerekçesi ise 3 Kasım seçiminden sonra, erteleme kanunu çıkarılması için zamanın yetmeyeceği endişesi idi.

Yani, erteleme nasıl olsa yapılacak da, bunun zamanını usulüne uygun olarak ayarlamak gerekir, gibi bir çabaya girildi.

Sonuç alınamadı. Bunun anlamı, ertelemenin hiç yapılmayacağı mıdır?

Bu sorunun cevabını biz biraz da iddialı olarak vermek istiyoruz.

BENCE ERTELENİR

‘‘Nereden Buldun’’
yasası önümüzdeki yıl uygulanmaya başlamaz. Bize göre ertelenecektir.

Bizi böylesine iddialı cevaba yönelten sebepler ise şunlardır:

1) Bildiğimiz kadarıyla, yasanın uygulanması için Maliye Bakanlığı'nda ciddi bir hazırlık yoktur. Her ne kadar, yüksek vasıflı bazı komisyonlarda konu tartışılmış, önemli raporlar hazırlanmışsa da, raporlarda önerilen hususların gerçekleştirilmesi için ortam müsait değildir.

2) ‘‘Nereden Buldun’’ yasasını uygulamak için yeni bir ‘‘Mali Milad’’a ihtiyaç vardır. Bu yasa ile ilgili ilk mali Milad 30 Eylül 1998 tarihi idi.

Aradan dört yıl geçti, o tarihteki durum ve beyanları esas alarak, bu kanunu uygulamaya koymak, sayısız problemi de peşinen kabul etmek anlamına gelir.

O tarihteki beyanlarda dahi çözülemeyen bazı sorunlar vardı. Örneğin, altın ya da kıymetli taşlara dayanan beyanların değerlendirilmesi gibi. O sorunlara hálá gerçekçi çözümler bulunduğunu sanmıyoruz.

Ayrıca, sağlıklı bir ‘‘Nereden Buldun’’ uygulaması için yeni bir stok affına, belki de, kapsamlı bir genel mali affa ihtiyaç vardır.

Ne yeni Mali Milad için, ne de herhangi bir af için gördüğümüz kadarıyla ne bir hazırlık, ne bir hava ve bu tarihten sonra ne de yeterli bir zaman vardır.

3) Hislerimiz bizi yanıltmıyorsa, bizde ne olduğu ve kimlerin yönettiği pek belli olmayan bir ‘‘Derin devlet’’ misali galiba bir de ‘‘Derin millet’’ var. Ekonomi ve özellikle vergi konularında en kritik zamanlarda devreye girip, olayları bazı çevrelerin isteği doğrultusunda yönlendiriyorlar.

Bize öyle geliyor ki, ‘‘Derin millet’’, ‘‘Nereden Buldun’’ yasasına, en azından şimdilik sıcak bakmıyor.

Yeni seçim, yeni hükümet, yeni oluşumlar ne getirir bilinmez, ama bu şartlarda biz gecikmeli de olsa ‘‘Nereden Buldun’’ yasası ertelenir diyoruz.
Yazının Devamını Oku

Bankalar beyannameleri ne zaman verecekler?

4389 Sayılı Bakanlar Kanunu'nun geçici 4. Maddesi uyarınca yapılacak Bağımsız Denetim Esasları hakkındaki yönetmelik 1 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yönetmeliğe göre düzenlenecek 2001 yılı ile ilgili mali tablolar üç aşamalı bir denetimden geçecek ve Bakanlar Genel Kurul toplantılarını yapıncaya kadar, hiçbir şekilde açıklanamayacaktır.

Yönetmelik esaslarına göre mali tabloların düzenlenmesi ve bunların üç aşamada denetim görmesi 4-5 aylık bir zaman gerektirdiğinden, bankaların 15 Şubat'a kadar vermeleri gereken 4. dönem Geçici Vergi Beyennameleri, 30 Nisan'a kadar verilmesi gereken Kurumlar Vergisi Beyennameleri ve 20 Mayıs'a kadar verilmesi gereken stopajla ilgili Muhtasar Beyannamelerin zamanında verilmesi imkansız hale geldiği için, söz konusu beyannamelerin verilme süresinin uzatılması zorunluluğu doğdu.

Süre uzatımı için Vergi Usul Kanunu'nda iki imkan vardır.

Birisi 17. Madde'de yer alan zor durum hali, diğeri ise 3. Madde'de yer alan mücbir sebep halidir.

Zor durumda süreler, kanuni sürenin bir katına kadar uzar, mücbir sebepte ise mücbir sebep kalkıncaya kadar süreler durur.

Bakanlık önce bu olayda zor durum maddesini uygulamış daha sonra süreler yetmeyince mücbir sebep hali hükümlerinin uygulanmasını görmüş ve mücbir sebebin bankaların genel kurullarını yaptıkları tarihe kadar sürmesini kabul etmiştir.

Yönetmeliğin yayın tarihinden itibaren 6 ayı aşkın bir süre geçmiş, denetimler tamamlanmış ve çoğunluğu temmuz ayı içinde olmak üzere bankaların bir bölümü genel kurullarını yapmışlardır.

Her banka için genel kurul tarihleri itibariyle mücbir sebep hali sona ermektedir. Bunda bir kuşku yoktur. Ancak, mücbir sebep halinin ne zaman başlamış sayılacağı ve geçici vergi, Kurumlar Vergisi Beyannamesi ve stopajla ilgili muhtasar beyannamelerin ne zaman verilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur.

GEZGİN'İN DEĞERLENDİRMESİ

Bu konuda, Boğaziçi Kurumlar Vergi Dairesi Başkanı Burhan Gezgin'in, bir özel değerlendirmesi var. Bu değerlendirmeye göre;

1- 2001 yılı Ekim Kasım - Aralık dönemi (4. dönem) Geçici Vergi Beyannamesinin bir görüşe göre, Genel Kurul tarihini takip eden 10 gün içinde, bir başka görüşe göre ise 15 gün içinde verilmesi gerekmektedir.

2- 2002 yılı Kurumlar Vergisi Beyannamesi, Genel Kurul tarihini takip eden 30 gün içinde verilmelidir.

3- İstisna kazançlar için stopajla ilgili Muhtasar beyanname, Genel Kurul tarihini takip eden 50 gün içinde verilmelidir.

4- 2002 yılı Ocak, Şubat, Mart dönemi Geçici Vergi Beyannamesi ise Genel Kurul tarihini takip eden 45 gün içinde verilmelidir.

Bu hususta ileride, büyük sorunlar çıkmaması için Maliye Bakanlığı'nın süratle konuya bir açıklık getirmesinde ve bu arada bankaların da yukarıda belirttiğimiz süreleri aşmadan, gerekirse Maliye Bakanlığı ile temasa geçerek, gecikmiş beyannamelerini sürelerini geçirmeden vermelerinde fayda vardır.
Yazının Devamını Oku

A, B ve C formlarına dikkat

<B>1997 </B>yılından beri Gelir ve Kurumlar Vergisi mükellefleri (A) (B) ve (C) olarak adlandırılan formları doldurmakta ve bunları yılda bir kez vergi dairelerine vermektedirler. (A) ve (B) formlarını bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, (C) formlarını ise işletme defteri esas tutan ticari kazanç sahipleriyle serbest meslek kazancı elde edenler düzenlemektedir.

Bu formlar Haziran ayına ait KDV beyannameleriyle birlikte 25 Temmuz akşamına kadar verilecektir. Formun verildiğinin ispatı için KDV beyannamesi üzerine not düşülmesi veya formun bir yazı ile verilmesinde fayda vardır.

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin, mal ve hizmet alımlarına ilişkin bilgilerin yer aldığı (B) formuna mal ve hizmet alımlarından belirli bir sınırı aşanlar yazılacaktır. Bu sınır bu ay verilecek formlarda 15 milyar lira olarak uygulanacaktır. 15 milyarın hesabında, bir firmadan 2001 yılı içinde alınan bütün mal ve hizmet bedellerinin KDV hariç tutarları dikkate alınacaktır.

Bildirimleri belirlenen sürede vermeyenler ile eksik veya yanıltıcı olarak verenlerden, 1. sınıf tüccarlar ile serbest meslek sahipleri, 530 milyon lira, 2. sınıf tüccarlar ise 260 milyon lira Özel Usulsüzlük Cezası ödemek zorunda kalacaklardır.

ZAMANINDA VERİN

Bu formlar, serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavir veya yeminli mali müşavirlere imzalatılacaktır.

Bu formlar, Maliye Bakanlığı'nca, bilgisayarlara yüklenmekte ve çeşitli şekilde değerlendirilmektedir. Bu değerlemelerden birisi de şudur:

Bilindiği gibi sahte (naylon) veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyen veya kullanan mükellefler, tesbit edilip kara listeye alınmakta ve bunlar da bilgisayarlara yüklenmektedir.

İşte bu iki bilgi karşılaştırılmakta ve kara listede yer alan firmaların isimlerine, (B) ve (C) formlarında rastlanırsa, bu form sahipleri otomatik olarak tesbit edilmekte ve sıradan incelemeye alınmaktadır.

Ayrıca, beyan eden ve beyan edilen firmalar da birbirleriyle karşılaştırılmakta ve uyumsuzluklar varsa onlar da incelemeye alınmaktadır.

İnceleme görmek tatsız bir olaydır. Vergi kanunlarımız yoruma açık hükümlerle doludur. Size doğru gelen başkalarına yanlış gelebilir. Bir incelemenin nasıl sonuçlanacağı hiç belli olmaz.

Bu bakımdan bu formları dikkatli bir şekilde doldurup, zamanında vergi dairesine vermekte fayda vardır.
Yazının Devamını Oku

Millilerin primleri vergiden muaf olsun

<B>MİLLİ</B> Futbol Takımımızın son başarısını yaratan sporcular, şüphesiz layık oldukları büyük çapta primler alacaklardır.

Eski yıllarda bu primler vergilendirilmezken, geçtiğimiz yıl biraz da yaratılan havanın baskısı ile nakit olarak ödenenler vergilendirildi.

Aldıkları çok başarılı sonuçlarla topluma moral, zevk ve gurur veren sporcuları vergilendirirken, kanun hükümlerini mümkün olduğu kadar, onların lehine yorumlamakta fayda vardır.

Eğer olaya, bu açıdan bakılsaydı bize göre milli futbolculara verilen başarı primlerinin vergilendirilmesi sözkonusu olmazdı.

Şöyle ki: Vergilendirme futbolcuların aldığı primlerin ‘‘ücret’’ sayıldığı var sayımına göre yapılmıştır.

Yazının Devamını Oku

KDV'de müteselsil sorumluluk bitsin

<B>BAZI</B> uygulamalar vardır, aslında yanlıştır. Ama yanlışlığın kimse farkına varmazsa ya da aldırmazsa o yanlış uygulama fiilen sürüp gider. Bize göre böyle bir yanlış uygulama, çok önemli bir konuda halen yoğun bir şekilde sürüp gitmektedir. Şöyle ki; Vergi Usul Kanunu'nun Vergi Kesenlerin Sorumluluğu başlıklı 11'inci Maddesi'nde yöyle bir hüküm vardır:

‘‘Mal alım ve satımı ve hizmet ifası dolayısıyla kesinti yapmak ve vergi dairesine yatırmak zorunda olanların, bu yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde verginin ödenmesinden alım satıma taraf olanlar ve hizmetten yararlananlar... müteselsilen sorumludurlar.’’

Maddenin başlığı ve metinden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi müteselsil sorumluluk ‘‘Vergi Kesintisi’’ yapılması ile ilgilidir. Vergi kesme olayında bir vergi sorumluluğu söz konusudur. Verginin mükellefi vergiyi kesendeğil kendisinden vergi kesilen kişidir. Burada vergi sorumlusu ile vergi mükellefi arasında bir müteselsil sorumluluk bağı kurulmuştur.

Bu hüküm karşısında, bu maddenin sadece Gelir Vergisi Kanunu'nun 94'üncü ve Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 24'ünce Maddesi'ndeki vergi kesintilerine tabi işlemlerle ilgili olması gerektiği halde Maliye bir emrivaki ile bu maddedeki müteselsil sorumluluğu Katma Değer Vergisi'nde de uygulamaktadır.

O BÖLÜMÜ İPTAL EDİN

Oysa, Katma Değer Vergisi tahsil etmek bir Vergi Kesintisi işlemi değildir. Burada mükellef de sorumlu da vergiyi tahsil eden kişidir. Vergiyi malı satan kişiye ödeyen alıcının, bu verginin vergi dairesine yatırılmamasından Vergu Usul Kanunu'nun 11'inci Maddesi hükmüne göre sorumlu tutulması bize göre mümkün değildir.

Burada kanun maddesinin ifadesi açık olduğu halde Maliye, önce herhangi bir tebliğ yayınlamadan KDV'de müteselsil sorumluluk uygulaması yapmaya başladı. Sonra kimseden aksi bir ses çıkmayınca 70 ve 84 numaralı tebliğlerle uygulmaya şekil vermek istedi. 70 numaralı tebliğ Anayasa Mankemesi tarafından iptale dildi, 84 numaralı tebliğ ise halen yürürlükte.

Kanun hükmüne dayanmayan bir tebliğ yayınlanamaz ve uygulanamaz. Burada açık bir şekilde kanuna dayanmayan bir tebliğ hütmü uygulamaya çalışılmaktadır.

Bu çok önemli bir yanlıştır. Bir an önce, ya kanun hükmü değiştirilmeli ya da tebliğin müteselsil sorumlulukla ilgili bölümü iptal edilip KDV'de bu uygulamaya son verilmelidir.
Yazının Devamını Oku

Ne yapalım mevzuat böyle

<B>BİR</B> ticari işletmede kazanç tespit edilirken, bilanço çıkarılırken, ilk aşamada vergi kanunları dikkate alınmaz ve bu şekilde hesaplanan kazanca <B>'Ticari Kazanç'</B> denir. Daha sonra vergi kanunlarına göre düzenlemeler yapılır. Bazı harcamalar ve karşılıklar ticari kára eklenip vergi matrahı yani 'Mali Kár' tesbit edilir.

Haklı veya haksız bazı masrafların vergi hesabında dikkate alınmaması Maliye'nin takdiridir. Ona bu aşamada bir sözümüz yok.

Ancak, bazı konular var ki, mahiyeti itibariyle 'gerçek' dönem kazancını artırma ve eksiltme fonksiyonlarına sahip oldukları halde Maliye tarafından gözardı edilir. Örneğin 'kur farkları'. Aslında kur farkları ne gelirdir, ne de gider ama yıllardır ticari işletmelerde bunlar vergi hasaplamalarında dikkate alınır.

Burada asıl üzerinde durmak istediğimiz konu 'vadeli çeklerde' reeskont işlemi yapılıp yapılmayacağı hususudur.

Aslında çek vadeli olamaz. Çek bir ödeme aracıdır ve ibrazında banka tarafından ödenmesi zorunludur. Ancak, ülkemizde uzun zamandan beri daha pratik olması ve Damga Vergisi'ne tabi bulunmaması (senetler binde 7.5 oranında damga vergisine tabidir) sebebiyle, çekler vadeli olarak düzenlenmekte ve tıpkı senetler gibi işlem görmektedir.

Bu işlem yıllardır tıkır tıkır yürümekte, resmi ya da gayrıresmi bütün mercilerce kabul görmektedir.

DÜZELTME YAPIN

Bir vergi döneminin sonunda elde eğer vadeleri ileriki aylara sarkan bir senet veya çek varsa, bunların gerçek değerleri üzerinde yazılı bedeller değil, belirli oranlarda hesaplanacak vade farkları düşüldükten sonra kalan değerlerdir. Gerçek budur ve ticari kazanç açısından da mali kár açısından da hesaplamalar buna göre yapılmalıdır.

Halka açık şirketlerde SPK halkın yanıltılmaması için hem senetlerde hem de çeklerde bu hesapların böyle yapılmasını zorunlu tutmuştur.

Oysa Maliye, senetlerde bu hesabı kabul etmekte, çeklerde ise kabul etmemektedir.

Neden?

Çünkü, elli yıl önce daha vadeli çek düzenlemek diye bir kavramın olmadığı dönemlerde hazırlanmış kanunda, reeskont için sadece senet ismi geçiyor da ondan.

Eğer vadeli çek kanunsuz bir işlemse, neden Tek Düzen Muhasebe Planı'nda, başka bir adla da olsa bu resmen tanınmıştır. Ve neden resmi bir kuruluş olan SPK tarafından resmen kabul edilmiş ve bunlarda reeskont uygulanması zorunlu kılınmıştır.

Vadeli çeklerde reeskont uygulamasının kabul edilmemesini kanundaki demode hükme bağlamak doğru değildir. Bunun en azından SPK uygulaması ile birlikte değiştirilmesi gerekirdi.

Maliye sadece alacağına şahin olmamalı, mükellefinin haklarına da sahip çıkmalıdır.

Her yıl onlarca kanun değiştiren Maliye'nin bu küçük ve haklı düzeltmeyi yapmaya gücü yetmez miydi?

Kanun yapmakla görevli ve yetkili olan kişilerin sıkışınca, ‘‘Ne yapalım mevzuat böyle!’’ demeye hakları olamaz.
Yazının Devamını Oku

Kurumların üzerindeki vergi yükü azaltılıyor

<B>HALİHAZIRDA</B>, uygulanan mevzuata göre Kurumlar Vergisi oranı % 30 fon payı ile birlikte % 33 olduğu halde, kárın dağıtılması halinde, yapılan stopajlar ve kár payını alan ortağın ödeyeceği Gelir Vergisi ve fonlarla birlikte, bir kurum kazancı üzerindeki vergi yükü % 65 oranını bulmaktadır. Oysa, gelir vergisindeki bu yük azami olarak % 48'de kalmaktadır.

Her ne kadar kurumlarda, bir kısım vergi ileriki yıllarda ödenmekte ise de buradaki yük farkının bu kadar fazla olması makul değildir.

Çünkü sonuçta, bir kurum ayrı bir ekonomik birim değil, ortaklardan oluşan bir bütündür. Bu durumda, aynı faaliyetten aynı parayı kazanan gelir vergisine tabi bir adi ortaklıkla, Kurumlar Vergisi'ne tabi bir şirketin eşit vergi yüküne maruz kalması gerekir.

İşte bu görüş ve düşüncelerle kurum kazançları üzerindeki vergi yükünü % 65'ten en fazla % 50'ye indirme çalışmaları yapılmaktadır.

Bu konuda üzerinde çalışılan modele göre, Kurumlar Vergisi oranını fazla değiştirmeyip, vergi alacağı sistemine de son vererek, stopaj ve kár payı elde edenlerin gelir vergisi yüklerinde bazı indirimler sağlanmasının düşünüldüğü anlaşılmaktadır.

İSTİSNA VE MUAFLIKLAR

Başta Gelir Vergisi Kanunu'nu ve Kurumlar Vergisi Kanunu olmak üzere, birçok kanunda yirmiye yakın istisna ve muafiyet hükümleri bulunmaktadır.

Bu konudaki mevzuatın dağınıklığı bir yana, Maliye Bakanlığı'nda bu vergi istisna ve muaflıklarının gereğinden fazla olduğu ve bazı eşitsizliklere sebep teşkil ettiği görüşü hakim bulunmaktadır.

İşte yapılan çalışmalarda, vergi istisna ve muaflıklarında bazı azaltmaların yapılması ve bu konudaki mevzuatın da toparlanması hedeflenmektedir.

PRATİK KOLAYLIKLAR

1998 yılındaki düzenlemelerde götürü usulde vergileme sistemi kaldırılıp yerine basit usulde vergileme sistemi getirildi.

Adı basit olmakla birlikte, uygulaması bir hayli karışık olan bu sistemin adına yakışır yeni bazı uygulama kolaylıkları getirilmeye çalışılmaktadır. Buna göre,

- Basit usule tabi mükellefler KDV'ye tabi olmayacaklar,

- Basit usulde vergilendirilenlerden mal veya hizmet alanlar KDV indirimi yapamayacaklar,

- Gerçek usulde vergilendirilenlerden mal veya hizmet alan basit usul mükellefleri ise ödeyecekleri KDV tutarlarını gider kaydedeceklerdir.

DİĞER DÜZENLEMELER

Vergi kanununda üzerinde çalışılan diğer konular ise özetle şunlardır:

- Gelir Vergisi tarifesinin oranları ve gelir dilimlerinde bazı değişikliklerin yapılması, ücret gelirleri ile diğer gelirler arasındaki tarife farklarının kaldırılması,

- Halen üçer taksitle ödenmekte olan vergilerde, taksit sayısının azaltılması,

- Özel gider indirimi (ücretlerde vergi iadesi) kaldırılarak, yerine halen düşük miktarlarda uygulanmakta olan (normal yörelerde yıllık 360.000.000 TL.) özel indirim miktarının artırılması,

- Son zamanlarda bir hayli karışıklığa ve ihtilafa konu olan, örtülü sermaye ve örtülü kazanç dağıtımı hükümlerinin yeniden gözden geçirilmesi,

- Finansal kolaylık sağlamak amacı ile kurulan, ancak daha çok vergi planlamasının bir unsuru olarak kullanılan finansal kiralama sistemi (leasing) ile ilgili hükümlerin yeniden düzenlenmesi,

- Elektronik muhasebe tutulması ve manyetik ortamda beyanname verilmesi imkánlarını sağlayacak düzenlemeler yapılması,

- Vergi idaresinin yeniden yapılandırılması,

- Maliye Bakanlığı bünyesinde, bir denetim koordinasyon biriminin kurulması ve yıllık denetim planlarının hazırlanması,

- Vergi kimlik numaralarının yaygınlaştırılarak denetimde kullanılması,

- Özel sektör borçlarının takipleri için özel bir strateji belirlenmesi,

Bütün bu çalışmaların dışında bir de, 2003 yılında uygulamaya geçirilmesi gereken ‘‘Mali Milat’’ konusu var ki, o hassas konuda sadece Bakanlık bünyesinde değil, diğer bazı kuruluşlarda da bakanlığa paralel çalışmalar yapılmaktadır.

Bütün bu çalışmaların layıkıyla yapılması ve yeni düzenlemelerin bütünü ile 2003 yılında yürürlüğe sokulabilmesi için bize göre mucizevi bir çalışma temposu gerekecektir. Ne diyelim, Allah kolaylık versin.
Yazının Devamını Oku

Yatırım indirimi otomatiğe bağlanıyor

<B>TÜRKİYE'</B>nin IMF'ye verdiği niyet mektubunda, vergi ile ilgili çok önemli konular yer almakta ve iddialı sözler verilmiş bulunmaktadır. Bu konuda, mevzuatta yapılması gereken yeni düzenlemeler için Maliye Bakanlığı'nda yoğun bir çalışma gözlenmektedir.

Üstelik bu çalışmaların IMF'ye verilen sözlerle sınırlı kalmayacağı, hazır çalışmalar yapılırken vergi kanunlarında yer alan ve birtakım aksaklıklara yol açan birçok hususun da gözden geçirilerek, adeta bir vergi reform paketi hazırlanmakta olduğu anlaşılmaktadır.

Maliye Hesap Uzmanları Derneği'nce düzenlenen ve Maliye Bakanlığı yetkililerinin de katıldığı bir toplantının konusunu teşkil eden ve 2003 yılından itibaren uygulanmaya başlaması planlanan hususlar tespitlerimize göre şunlardır:

ENFLASYON MUHASEBESİ

Mali tabloların gerçek durumu göstermesi ve vergi matrahlarının gerçek kazancı kavraması amaçları ile uygulamaya geçilmesinde herkesin hemfikir olduğu enflasyon muhasebesi ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.

Halen mevzuatımızda, enflasyonun olumsuz etkilerini törpülemek üzere yer almakta olan ‘‘Yeniden Değerleme’’, ‘‘Maliye Artırımı’’ vs. gibi hususların kaldırılıp genel olarak enflasyonla doğan hayali kazançları vergi dışında bırakacak bir sistemin kurulması ile ilgili çalışmalarda bu uygulamaların mükellefler açısından kapsamının nasıl olacağı, bunun mecburi mi yoksa ihtiyarı mi olacağı hususları değerlendirilmektedir.

YATIRIM İNDİRİMİ

Yatırım indirimi uygulamalarının, teşvik belgeleri kaldırılarak otomatik işleyen bir sistem haline getirilmesi, kapsamının daraltılması ve oranının da bölge ve sektör ayrımı yapılmaksızın % 30 veya % 40 gibi tek bir rakam olarak tespit edilmesi hususlarında çalışmalar yapılmaktadır.

Öte yandan, halen kár dağıtımı olsun veya olmasın indirimden faydalanılan tutar üzerinden % 19.8 oranında yapılmakta olan stopajın, kár dağıtımına bağlı olarak yapılması hususu tartışılmaktadır.

SERBEST BÖLGELER

Serbest bölgeler, şu andaki mevzuata göre büyük vergi avantajları sağlamaktadır. Ancak, bu konudaki mevzuatın, biraz da karışık olması nedeniyle tam anlaşılamamasından kaynaklanan bir ürkeklikle mükellefler bu vergi kolaylığından yeterince faydalanamamaktadır.

Bu konudaki istisnalar, Maliye Bakanlığı'nı rahatsız etmiş olmalı ki, serbest bölgeler mevzuatı bütünü ile ele alınmış ve vergi kolaylıklarını azaltmaya yönelik çalışmalara başlanmıştır.

Bu çalışmalarda,

Gelir ve Kurumlar Vergisi istisnalarına son verilip bazı koşullara bağlı olarak bir miktar Kurumlar Vergisi indirimi yapılması,

Serbest bölgelerde şube şeklinde değil, ayrı bir şirket kurularak faaliyet yapılması,

Yurtiçi ile ticarete sınır getirilmesi,

Ücretlerdeki istisnaların bütünü ile kaldırılması,

Bu bölgedeki şirketlerin tam denetlenmesi, gibi konular üzerinde durulduğu anlaşılmaktadır.

FAİZE VERGİ EŞİTLİĞİ

Temettü gelirleri, kár payları, TL. faiz gelirleri, döviz faiz gelirleri, tahvil ve bono faizleri, repo ve fon gelirleri vs. gibi menkul sermaye iratlarında, vergiye tabi gelirlerin hesabı ve beyanı farklı farklı hükümlere tabidir.

Bunlardan bazıları tamamen vergi dışı kalmakta, bazıları sadece stopaja tabi olup beyan dışı kalmakta, bazılarında büyük istisnalar bulunmakta ve bazılarının beyanı ise miktar sınırlamalarına tabi olmaktadır.

Bu yüzden de, bunlar üzerindeki reel vergi yükleri çok farklıdır.

İşte bu farklılıkların giderilmesi, vergi yüklerinin, beyan koşullarının, beyan sınırlarının, istisna tutarlarının ve vergi matrahı tespit yöntemlerinin eşitlenmesi ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır.

Devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

‘Naylon’ hapsinden pişmanlıkla kurtulun

<B>VERGİDE</B> hapis cezası son günlerde yine gündeme geldi. Asında vergi mevzuatımızda 50 yıldır var olan hapis cezası, pratikte 1998 yılına kadar hemen hemen fiili olarak hiç uygulanmamış, 1998 yılında meşhur Mali Milat düzenlemeleri sırasında, bir kelimelik değişiklik korkulu rüya haline gelmiştir. O dönemde, o bir kelimenin aslında kötü niyeti olmayan binlerce mükellefi, kurunun yanında yaş da yanar misali, mahkumiyete iteceğini, başta sayın Şükrü Kızılot ve sayın Abdülkadir Kuşin olmak üzere hepimiz defalarca ikaz etmiştik.

Ne kanun koyucular, ne de işin tuhafı, tehlike altında olan mükellefleri temsil eden kişi ve kuruluşlar, bu tehlikenin önlenmesi için yeterince çaba göstermediler.

Herhalde, daha önceleri olduğu gibi, hapis cezaları ile ilgili hükümlerin, yine kağıt üzerinde kalacağını, fiiliyatta uygulanamayacağını zannettiler.

Şimdi Danıştay'ın kanun hükümlerini normal şekliyle uygulayarak, mükellefler aleyhine kararlar vermesi ve adli makamların da bu kararlara dayanarak yoğun bir şekilde hapis cezalarını uygulamaya başlaması üzerine kıyametler kopmaya başladı.

Yoğun bir şekilde hapis cezası uygulanan suç, naylon fatura düzenlemek veya kullanmaktır.

HABERİ OLMASA DA

Eskiden naylon faturayı ‘‘bilerek’’ kullanmak hapis cezasını gerektirirdi, işte 1998 yılında bu ‘‘bilerek’’ kelimesi kaldırıldı.

Kayıtlarına, her nasılsa bir naylon fatura girmiş olan her patron, haberi olsun veya olmasın, ya da kastı olsun veya olmasın, potansiyel hapis cezası adayıdır.

Naylon faturaların uçuştuğu şu dönemlerde, en ciddi holdinglerin bile kazaya kurban gitmeleri doğal olarak an meselesidir.

Naylon fatura düzenlemeyi meslek edinenlerin cezalandırılmasına kimsenin itirazı olamaz. Ama iyiniyetli ve dürüst mükelleflerin de kazaya kurban gitmelerine seyirci kalınmamalıdır.

Ekonomik suça ekonomik ceza ilkesiyle, karşılıksız çek yazıp, piyasayı dolandıranlarla ilgili hapis cezasını kaldırmaya çalışanların, vergi mevzuatındaki bu çarpıklığı da ele almalarında fayda vardır.

PİŞMANLIK ZAMMI

Bu arada, zatürreyi aspirinle tedavi edercesine, bizim de masum mükelleflere küçük bir önerimiz var.

İyi niyetli mükellefler, kullandıkları belgeleri dikkatle gözden geçirsinler. Naylon olduğundan şüphelendikleri belgeleri ayıklayıp bunları araştırsınlar, içlerinde gerçekten naylon olanlar varsa, bunların sebep olduğu vergi kayıplarını Vergi Usul Kanunu 371'inci madde hükmüne dayanarak ‘‘pişmanlık’’ dilekçesi ile vergi dairesine beyan edip ödesinler.

Bu durumda, vergi ile birlikte sadece gecikme zammı kadar bir ‘‘pişmanlık zammı’’ ödeyecekler, onun dışında vergi ziyaı cezası ve kaçakçılık cezası ödemeleri söz konusu olmayacak, ayrıca, hapis cesazı tehlikesi de bütünü ile ortadan kalkacaktır.
Yazının Devamını Oku

Borsa kazançları nasıl beyan edilecek?

<B>TASARRUF </B>araçlarına yapılan yatırımlardan elde edilen gelirlerin beyanıyla ilgili bilgilendirme yazımıza noktayı özel sektör tahvilleri ve borsa kazançları konusunu irdeleyerek koyuyoruz. ÖZEL SEKTÖR TAHVİL FAİZLERİ: Özel sektör tahvil faizleri % 12 (ve % 1.2 fon) gelir vergisi ve fon stopajına tabidir. 2001 yılında elde edilen tahvil faizinin enflasyondan arındırıldıktan sonra kalan tutarı 4.900.000.000 TL.'yı aşarsa, bu ay beyan edilecektir. Bu sınır 2002 yılı kazançları için 6.650.000.000 TL. olarak uygulanacaktır. Bu sınırlar stopaja tabi tutulmuş diğer menkul kıymet gelirleri ile vergi alacağı dahil şirket kár payları ile birlikte hesaplanacak, eğer toplam sınırı aşarsa beyan sözkonusu olacaktır. Beyan edilecek gelir üzerinden hesaplanan vergiden, stopaj yoluyla kesilmiş vergiler mahsup edilecektir.

YABANCI ÜLKE TAHVİL FAİZLERİ: Yabancı ülke hazinelerine ait tahvillerin faizleri, 2001 ve 2002 yıllarında miktarları ne kadar olursa olsun beyana tabi olacaktır.

A.Ş. ve LTD ŞİRKET KÁR PAYLARI: Borsaya kayıtlı olsun ya da olmasın anonim şirketlerden veya limited şirketlerden 2001 yılında elde edilmiş kár paylarının vergi alacağı dahil, toplam 4.900.000.000 TL.'yı geçmez ise, (başka stopaja tabi menkul kıymet geliri varsa toplamı), herhangi bir beyan sözkonusu olmayacaktır. Bu sınır geçilirse tamamı beyan edilecektir. 2002 yılında 4.9 milyar liralık sınır 6.650 milyar lira olarak uygulanacaktır. Burada vergi alacağı ele geçen net tutarın 1/5'i olarak hesaplanacaktır. Yani 2 milyar lira kár payı alınırsa, bunun 1/5'i olan 400 milyon lira vergi alacağı sayılacak ve sınır hesaplamalarında 2.400.000.000 liralık tutar dikkate alınacaktır. Bir nevi kesilmiş vergi sayılan bu tutar beyanname verilmesi halinde, hesaplanacak gelir vergisinden mahsup edilebilecektir. Kár paylarında, sınır hesaplanırken veya beyan edilecek tutar tespit edilirken enflasyondan arındırma işlemi yapılmayacaktır.

BORSA KAZANÇLARI: Borsada esas kazanç alım satım işlemlerinden doğar. Ancak, bu arada elde bulundurulan hisse senetlerine bedelsiz hisse senedi veya nakit kár payı verilebilir. Alım satım kárı, bedelsiz hisse senedi alımı ve nakit kár payı alımı vergileme açıısından ayrı ayrı hükümlere tabidir. Şöyle ki;

Borsaya kayıtlı olsun veya olmasın bir şirketin, yeniden değerleme fonları, maliyet artış fonları, serbest yedek akçeleri veya dağıtılmayan kárları gibi iç kaynaklarının sermayeye eklemesi sonucunda ortaklarına artan sermaye karşılığı bedelsiz hisse senedi vermesi halinde bunların miktarı ve değeri ne olursa olsun, vergilendirilmesi sözkonusu olmayacaktır.

Eğer böyle bir şirket, nakit kár dağıtımı yaparsa, o takdirde hisse senetleri sahipleri, temettü elde etmiş olurlar. Temettü şeklinde elde edilen kár paylarının 2001 yılında 4.900.000.000 TL. ve 2002 yılında ise 6.650.000.000 TL.'lık sınırı geçmesi halinde nasıl vergilendirileceği bir önceki bölümde açıklanmıştı.

Borsada alım-satım suretiyle sağlanan kazançların vergilendirilmesine gelince: Bu suretle elde edilen kazançlar menkul sermaye iradı değil, değer artış kazancı veya ticari kazanç addolunur. Değer artış kazancı, bir işlemin arızı olarak yapılması, örneğin yılda bir kere yapılması halinde teşekkül eden kazançtır. Bir işlem daha çok yapılırsa, yani yılda birkaç kez yapılırsa, o takdirde elde edilen kazanç ticari kazanç statüsüne girer.

Borsada alım-satım yılda bir kere yapılmaz. Değil yılda, bir günde defalarca yapılır. Ancak bu işlemler banka veya bir aracı kurum bünyesinde yapıldığından buradaki işlemlerin çokluğu, elde edilen kazancın değer artış kazancı olma mahiyetini değiştirmemektedir. Eğer hisse senedi alım-satım işi müstakilen ticari bir organizasyon içinde yürütülürse o zaman elde edilen kazanç ticari kazanç olur. Aslında, bu konuda mevzuatta açık bir hüküm olmamakla birlikte, uygulama ve Maliye Bakanlığı'nın görüşü bu yöndedir. Bu konunun bir kanun hükmüne bağlanmasında fayda vardır.

Borsada alım-satım işlerinden 2001 ve 2002 yıllarında sağlanan değer artış kazançlarının vergilendirilmesi şöyle olacaktır: Bir hisse senedi, alış tarihinden itibaren 3 ay geçtikten sonra satılırsa, bu satıştan sağlanacak kazanç miktarı ne olursa olsun vergiye tabi olmayacaktır. Eğer hisse senedi, alınışından itibaren 3 ay içinde satılırsa o takdirde, bu satıştan sağlanan kazanç gelir vergisine tabi tutulacaktır.

Bu şekilde, bir yıl içinde sağlanan, vergiye tabi kazançlar toplanarak enflasyondan arındırma işlemine tabi tutulacak (istenirse endeksleme yolu seçilebilir, ancak bu yol cazip olmaz) ve hesaplanacak net tutardan, 3.5 milyar liralık istisna düşüldükten sonra kalan miktar değer artış kazancı olarak yıllık gelir vergisi beyannamesine dahil edilecektir.
Yazının Devamını Oku

Hazine bonosu geliri beyanı nasıl olacak?

<B>2002</B>'de, 2001 gelirleri üzerinden kim nasıl beyanname verecek. Hangi gelirler beyana tabi... Bu konudaki bazı ayrıntıları aktaralım. ÖZEL ALACAK FAİZLERİ: İzinli ya da izinsiz, herhangi bir kimseye borç para verilmesi karşılığında faiz alınması veya herhangi bir adla menfaat sağlanması halinde elde edilecek gelirler, enflasyondan arındırıldıktan sonra beyana tabi olacaktır. Enflasyondan arındırma oranı 2001 yılı kazançları için % 50.7 olmuştur. 2002 yılı kazançları için yüzde kaç olacağı 2002 yılının sonunda belli olacaktır. 2001 yılında elde edilmiş özel alacak faizlerinin (% 100-% 50.7=) % 49.3'lük bölümü miktarı ne olursa olsun bu ay beyan edilecektir.

HAZİNE BONOSU-DEVLET TAHVİLİ: Hazine bonosu ve Devlet Tahvili üzerinden 3 türlü kazanç elde etmek mümkündür.

1) Hazine bonosu ve devlet tahvilini vade sonuna kadar elde tutup vade sonunda ana para ile birlikte alınan nemaya faiz geliri denilmektedir.

2) Hazine bonosu ve devlet tahvilinin vadesinden önce işlemiş faizi ile birlikte satılması halinde elde edilen gelire elden çıkarma kárı, ya da değer artış kazancı denilmektedir.

3) Hazine bonosu ve devlet tahvilinin, geri alım veya satım taahhüdü ile iktisap veya elden çıkarılması karşılığında sağlanan menfaatlere ise repo geliri denilmektedir.

Prensip olarak, repo gelirlerinin miktarları ne kadar olursa olsun beyana tabi olmadıklarını açıklamıştık.

Faiz gelirleri ile değer artış kazançları mahiyetinde olarak sağlanan menfaatler prensip olarak beyana tabidir.

Ancak, bunların beyanlarında bazı sınırlar ve istisnalar sözkonusudur.

Bu sınırlar ve istisnaları değerlendirirken, Hazine bonosu ve devlet tahvillerinin ihraç tarihlerine dikkat etmek gerekecektir.

Hazine bonosu ve devlet tahvilinin ihraç tarihi 26.07.2001'den önce ise onlardan sağlanan gelirlerin vergilendirilmesi şöyle olacaktır:

Vade sonunda faiz şeklinde elde edilen gelirlerin toplamı enflasyondan arındırıldıktan sonra 4.900.000.000 TL. (bu tutar 2002 yılı kazançlarında 6.650.000.000 TL. olacak)'yi geçmez ise beyan edilmeyecektir. Bu tutar geçilirse tamamının beyanı gerekecektir. Şu an itibariyle Hazine bonosu ve devlet tahvili faizleri prensip olarak stopaja tabidir, ancak stopaj oranı sıfırdır.

Alım satım kazancı, yani değer artış kazancı olarak elde edilen gelirin enflasyondan arındırıldıktan sonra kalan miktarı 3.500.000.000 TL.'yi geçerse, aşan kısmı beyan edilecektir. Yani burada 3.5 milyar liralık bir istisna sözkonusudur.

Hazine bonosu ve devlet tahvilinin ihraç tarihi 26.07.2001'den sonra ise (26.07.2001-31.12.2002 tarihleri arası) o takdirde çok önemli çapta istisna sözkonusu olacaktır. Bu gruba giren bono ve tahvil gelirlerinin faiz ya da değer artış kazancı mahiyetinde olması önemli değildir. Her iki cins gelirde aynı imkándan yararlanabilecektir. Bu imkána göre ise, burada sağlanacak gelirin enflasyondan arındırma işlem ide yapıldıktan sonra 2001 yılı kazançları için 50 milyar, 2002 yılı kazançları için ise bu miktarın yeniden değerleme oranı ile çarpılması sonucu bulunacak miktar kadarlık kısmı vergiden istisna edilecektir.

2001 yılı sonu itibariyle, enflasyondan arındırma oranı % 50.7 olduğuna göre (% 100-% 50.7 = % 49.3) (50 milyar / % 49.3 =) 101.419.878.296 TL.'lık, 26.07.2001 tarihinden sonra ihraç edilmiş tahvil ve Hazine bonosundan 2001 yılında elde edilmiş faiz geliri vergiye tabi olmayacaktır.

2002 yılı için ise yeniden değerleme oranı % 53.2 olduğuna göre, yıl sonunda eğer enflasyondan arındırma oranının % 50 olacağını varsayarsak 2002 yılında yaklaşık olarak (50 milyar x 1,532x2) 153,2 milyar liralık bir faiz veya alım satım kazancı vergiden istisna edilecektir. Bu istisna uygulanınca artık ayrıca bir de değer artış kazançlarındaki 3.5 milyar liralık istisnadan yararlanılamayacaktır.

2001 ve 2002 yıllarında hem 26.07.2001 tarihinden önce, hem de bu tarihten sonra ihraç edilmiş tahvil ve bonolardan gelirler elde edilirse, bunlar ayrı ayrı değerlendirilecek, hem 26.07.2001 tarihinden önce ihraç edilmiş olanlar için 4.900.000.000 TL.'lık (2002 yılı için 6.650.000.000 TL. olacak) sınır ve 3.5 milyar liralık istisna uygulanacak, hem de 26.07.2001 tarihinden sonra ihraç edilmiş olanlar için yukarıda belirtilen istisnadan faydalanabilecektir.

Devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

Bankadaki hesap için beyan yok

<B>2001</B> yılı gelirleriyle ilgili gelir vergisi beyanları bu ay verilecek. Özellikle şahısların tasarruflarından elde ettikleri 2001 yılı gelirlerinin 2002'de nasıl beyan edileceğine ilişkin noktalara değinmekte yarar var. MEVDUAT FAİZLERİ: Türk Lirası cinsinden açtırılan mevduat ve döviz cinsinden açtırılan bütün tevdiat hesapları için 2001 yılında elde edilmiş ve 2002 yılında elde edilecek faiz gelirlerinin tamamı miktarı ne olursa olsun beyana tabi olmayacaktır. Başka gelirler için beyanname verilse bile bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecektir.

Bunun anlamı, mevduat faizlerinden hiç vergi alınmayacak değildir. Mevduat faizleri stopaj yoluyla vergilendirilmektedir. Yani bankalar, faizleri öderken vergi kesmektedir. İşte kesilen bu vergiler, yeterli görülmekte ve 2002 yılı sonuna kadar da mevduat faizleri için ek bir vergi istenmemektedir.

Mevduat faizlerinde, bankalar tarafından 2002 yılında kesilecek ve vadelerine göre değişecek gelir vergisi oranları şöyledir:

Döviz tevdiat hesaplarına yürütülen faizlerden ve özel finans kurumlarınca döviz katılma hesaplarına ödenen kár paylarında bir yıla kadar vadeli hesaplarda % 18 (ve % 1.8 fon) bir yılı aşan vadelerde % 16 (ve 1.6 fon)

Nama ve hamiline yazılı mevduat hesaplarına yürütülen faizlerden vadesiz ve 3 aya kadar vadeli olanlarda % 16 (1.6 fon), 6 aya kadar vadeli olanlarda % 14 (ve 1.4 fon), 1 yıla kadar vadeli hesaplarda % 10 (% 1 fon), 1 yıl ve daha uzun vadelerde % 6 (ve % 0.6 fon)

Bu kesintiler tahakkuk ettirilen brüt faiz gelirleri üzerinden yapılmaktadır. Bu gelirler enflasyondan arındırılıp beyan edilseydi çok büyük rakamlar dışında zaten daha da fazla vergi ödemek gerekmezdi. Enflasyonun % 60'ı geçmesi halinde, bu usul faiz geliri elde edenin aleyhine sonuç vermektedir.

Yurtdışındaki bankalara yatırılan paralar stopaja tabi olmadığından bunlardan off-shore hesaplarından elde edilecek faizler miktarları ne olursa olsun beyana tabi olacaktır. Bunlar döviz faizleri olduğu için enflasyondan arındırma işlemine de tabi olmayacaklardır. Burada sadece faizler beyan edilecektir. Kur farkları şahıslarda zaten vergiye tabi değildir.

YATIRIM FONLARI: (A) veya (B) tipi yatırım fonlarından 2001 yılında elde edilmiş ve 2002 yılında elde edilecek gelirlerde mevduat faizleri gibi tutarları ne olursa olsun beyana tabi olmayacaktır.

REPO GELİRLERİ: Üzerinden vergi kesilmiş olan repo gelirleri, tutarları ne olursa olsun 2001 ve 2002 yıllarında beyana tabi olmayacaktır. Ancak bu gelirleri hak sahiplerine ödeyenler 2002 yılında % 20 gelir vergisi ve % 2 de fon payı keseceklerdir.

KÁR PAYI: Bazı islami çevrelerde yaygın olarak uygulanmakta olan sisteme göre, faizsiz olarak kredi verenlere ödenen kár payları ile kár ve zarar ortaklığı belgesi karşılığı ödenen kár payları ve özel finans kurumlarınca kár veya zarara katılma hesabı karşılığında ödenen kár payları da miktarları ne olursa olsun 2001 ve 2002 yılları için beyana tabi olmayacaklardır. Ancak, burada da kaynakta vadelere göre değişen stopaj söz konusudur, 30 ve 90 gün vadeli hesaplarda % 16 (ve 1.6 fon), 180 gün vadeli hesaplarda % 14 (ve % 1.4 fon), 360 gün vadeli hesaplarda % 10 (ve 1 fon), 310 günden uzun vadeli hesaplarda ise % 6 (ve 0.6 fon) oranlarında stopaj yapılmaktadır.

Devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

Emlak Vergisi'ni yeniden hazırlayın

<B>BİNA</B> değerlerinin hesabında çok önemli bir unsur olan arsa metrekare bedelleri, beldiyelerin kontrolundeki, Takdir Komisyonları tarafından astronomik oranlarda artırılınca çok haklı bir kıyamet koptu. Emlak Vergisi oranlarının da bir kat artırılması yaraya tuz basmak gibi geldi. Şikayetler öylesine haklıydı ki Başbakanımız da hataların düzeltilmesi için talimat verdiğini açıkladı.

Düzeltme nasıl olmalı?

Bu işten anlayan herkesin birleştiği ve akla ve mantığa en uygun gelen çözüm aslında bir tanedir. O da; 2002 yılı için ilan edilmiş olan genel beyan dönemini ertelemektir.

Yani 2002 yılında da daha önceki son 3 yılda olduğu gibi, vergiler, yeniden değerleme oranının yarısı kadar artırılmış emlak bedellerinin üzerinden ödenmeye devam edilmelidir.

Ancak, bu çözüm Emlak Vergisi Kanunu'nda basit de olsa bir değişikliği gerektirmektedir. Çünkü, kanunun 23 (a) madesine göre emlak beyannameleri 4 yılda bir verilmektedir.

Bu değişikliğin mutlaka Mart ayına kadar yapılması gerekir. Mart ayı beyannamelerin verilmeye başlanacağı aydır.

Öte yandan, vergi oranlarında bir katına kadar indirim yapma yetkisine sahip olan Bakanlar Kurulu oranlarını gerekirse eski oranlara çekebilir.

Ancak Emlak Vergisi'nde bugünkü mevzuata göre problem bitmez. Aynı sorunlar önümüzdeki yıl tekrar başımıza gelir. Çünkü; kanun hükümleri ile uygulama rasında çok önemli bir çelişki vardır. Belediyelerin arsa bedellerini takdir ettirirken yaptıkları hatanın da temelinde bize göre bu çelişki yatmaktadır.

Kanun emlak vergilerinin rayiç bedel üzerinden alınmasını öngörür. Rayiç bedel bir emlakin beyan tarihindeki normal alım-satım bedelidir. Yine kanun hükümlerine göre hesaplanan asgari bedel ise bir sokaktaki en düşük değerli emlaki ifade eder. Yani, bir sokağın iyi yerlerindeki emlak için kanuna göre daha yüksek bir bedel beyan edilmelidir. İşte belediyeler bu asgari bedeli yükseltmek ve kıymetli yerlerdeki emlak değerlerini rayiç bedellere çıkarmak için arsa bedellerini bu dönem aşırı derecede şişirttiler. Ancak, kantarın topuzunu hem çok kaçırdılar, hem de kurunun yanında yaşında yanacağını düşünmediler.

Anlaşılıyor ki haklı tepki meyvesini verecek ve Emlak Vergisi sorunu bu yıl için atlatılacaktır. Ancak, bu işin peşi burada bırakılmamalı, Emlak Vergisi Kanunu sil baştan yeniden ele alınıp, açık, net ve makul ölçülü vergi alınır hale getirilmelidir.
Yazının Devamını Oku

Tahsil edilemeyen kira beyan dışı kalacak

<B>2001 </B>yılında elde edilen kira gelirleri eğer başka cins bir gelir daha yoksa, 2002 Ocak ayında beyan edilecektir. Konut kiraları, 700 milyon liralık istisna edilmiş kısım düşüldükten sonra beyan edilecektir. Yıllık konut kira geliri 700 milyon TL'yi geçmezse beyanname verilmeyecektir. Eş ve çocukların her biri ayrı ayrı 700 milyon liralık istisnadan faydalanabilecektir. Ticari, zirai ve mesleki kazanç sahipleri bu istisnadan faydalanamayacaklardır.

İşyeri kiralarında ise tahsil edilen brüt kira tutarı 4 milyar 900 milyon TL'yi geçmeyenler beyanname vermeyeceklerdir. Eğer brüt tahsilat bu rakamı geçerse gelirin TAMAMI beyan edilecek, ancak hesaplanacak vergi ve fondan daha önce kesilmiş vergi ve fonlar mahsup edilecektir.

4 milyar 900 milyon liralık sınır hesaplanırken ele geçen kira değil, vergi ve fon kesilmeden önceki brüt kira tutarı esas alınacaktır. Hem konut, hem de işyeri kira geliri varsa, bunu hesaplarken konut kirası dikkate alınmayacak, sadece işyeri kira tutarlarının sınırı geçip geçmeyeceğine bakılacaktır.

YURTDIŞINDA ÇALIŞANLAR

Dar mükellef olanlar ve yabancı ülkelerde oturma ve çalışma izni olup 6 aydan fazla bir süredir yurtdışında çalışmakta olan Türk işçileri sadece 700 milyon lirayı aşan konut kiralarını beyan edecekler, miktarları ne kadar olursa olsun işyeri kiralarını beyan etmeyeceklerdir.

Kiralar beyan edilirken ya gerçek giderler brüt kiradan indirilebilecek, ya da yüzde 25 oranında GÖTÜRÜ gider dikkate alınacaktır. Yüzde 25'lik götürü gider için herhangi bir belgeye ihtiyaç olmayacaktır. Kendi evini kiraya verip başka bir evde kira ile oturanlar, gerçek gider usulünü seçerlerse, ödedikleri kiraları da gider olarak dikkate alabileceklerdir.

Kira gelirlerinden sadece 2001 yılında fiilen tahsil edilmiş kiralar beyan edilecektir. Tahsilat, direkt olarak yapılabildiği gibi, bir alacağın takası ya da mal sahibinin bilgisi dahilinde onun namına, bankaya, notere, icraya, kamu müessesesine veya postaya yatırılması şeklinde de gerçekleşebilmektedir.

Tahsil edilemeyen kiralar ile ihtilaflı kira alacakları, tahsil edildikleri yıl beyan edilecektir. Buna karşılık, ileriki yıllar için peşin kira alınması halinde, bunların sadece 2001 yılı ile ilgili olanlar bu yıl beyan edilecektir.

DÖVİZLE KİRA

Dövizle kira tahsil edilmiş olunması halinde, tahsilatın yapıldığı günkü kurdan TL'ye çevrilip, hesaplara dahil edilecektir.

Bu yıl döviz kiralarında çeşitli kurların uygulandığı malum. İleride zor duruma düşülmemesi için kiracıdan, fiilen uygulanan kurlar ve tahsil edilen kiralar hakkında bir belge almakta fayda vardır. Tahsilatla ilgili belgeler, 5 yıllık zamanaşımı süresinde muhafaza edilmelidir.

İşyeri kirasını beyan edecek olanlar, kesilen vergi ve fonları mahsup edebilmek için kiracılarından, brüt kira, kesilen vergi ve fonlar ile bunların yatırıldığı vergi daireleri ve sicil numaralarını gösteren belge almaları ve bunları beyannamelerine eklemeleri gerekmektedir. Kira ile ilgili beyannameler, ikametgáhın bulunduğu vergi dairesine verilecek ve vergiler ocak, nisan ve temmuz aylarında olmak üzere 3 eşit taksitle ödenecektir. Daha önce, beyanname verdiği halde bu yıl beyanname verecek kadar kira geliri elde edemeyenlerin, bir yazı ile vergi dairesine bilgi vermelerinde fayda vardır.
Yazının Devamını Oku

Maliye'nin adaleti

<B>YAKLAŞIK</B> yirmi yıldır yaşanan ve artık kronik hale gelen azgın enflasyona rağmen, vergi ile ilgili olarak doğru dürüst bir enflasyon muhasebesi uygulanması için balıkların kavağa çıkması beklenen ülkemizde yaşanmış veya yaşanması muhtemel iki adet hikáye var aşağıda. İster bir kara mizah diye okuyun, isterseniz kara kara düşünün.

Bir şirket varmış. İşler iyi gittiği zamanlarda bir miktar para kazanmış. Sonra, krizde işler durmuş. Patronlar daha fazla zarar etmemek için işi askıya almışlar ve kriz geçene kadar beklemede kalmak istemişler.

Şirkette para var. İki şey yapılabilir. Ya kár dağıtılır ortaklar bunu değerlendirir, ya da para dövize çevrilip bankada muhafaza edilir.

Ortaklar hangisinin daha uygun olacağını araştırırken dehşete düşmüşler.

Çünkü, kárı dağıtırlarsa önce şirkette % 16.5 stopaj sonra da şahsen % 30-35 oranında Gelir Vergisi ödemek zorunda olacaklarını, yok eğer parayı dövize çevirip bankada tutarlarsa, bu defa kur farkları için % 33 oranında Kurumlar Vergisi ödeyeceklerini öğrenmişler.

Yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal. Onlar yanpirik tükürmenin formüllerini araştıra dursunlar, biz ikinci hikáyemize geçelim.

İşler kötü, hele son kriz şirketi yemiş bitirmiş. Patronlar dayanıyor. Kredi kullansalar dünya kadar faiz verecekler. Bir kenarda biriktirdikleri şahsi paraları var.

‘‘Bari bu paraları şirkete koyalım da biraz nefes alalım’’ demişler.

Şirkete TL. olarak borç verecekler, para eriyip gidecek. Birileri akıl vermiş. Şirkete borç olarak dolar vermişler. Böylece, hem kur farkını gider olarak yazabilecekler, hem de paralarını, sonra dolar olarak aynen geri alabilecekler.

Kriz uzamış, aradan bir yılı aşkın süre geçmiş, patronlar paralarını hálá geri alamamışlar.

Vergi beyannameleri düzenlenirken, muhasebe servisi, patronların dövizli alacaklarına kur farkı hesaplayıp masraf yazmışlar.

Bu arada maliyeciler gelmiş, durumu görmüşler. Kur farklarının masraf yazılmasına karşı çıkmışlar. Patronun parası şirkette uzun süre kalmış. Bu artık örtülü sermaye olmuş. Örtülü sermayeye faiz ödenemez demişler.

Patronlardan biri itiraz etmiş. ‘‘İyi amaa biz faiz almadık. Aldığımız sadece kur farkı, o da paramızı aynen korumak için.’’

Maliyeci, ‘‘Onu sen benim külahıma anlat, ha faiz, ha kur farkı ne fark eder’’ demiş.

Patron ‘‘İyi ama’’ demiş, ‘‘Bize bunu masraf yazabilirsiniz, bu konuda birçok Danıştay kararı var dediler’’ diye direnmiş.

Maliyeci, ‘‘Ben Danıştay, manıştay dinlemem, sen bal gibi vergi kaçırmışsın, hem masraf yazdığın kur farkı için vergi vereceksin, hem de ceza ve her ay için % 10 gecikme zammı ödeyeceksin’’ diye gürlemiş.

Patron son bir gayretle ‘‘Şirketin sahip olduğu dövizlere kur farkı uygulayıp onlardan vergi alıyorsunuz, bu adaletsizlik değil midir’’ diyecek olunca...

Maliyeci, ‘‘Eeee sen de fazla uzattın ama, şimdi elimin tersiyle bir çakarsam...’’ demiş midir acaba?
Yazının Devamını Oku

Kim vergisini tam beyan eder?

<B>BİR</B> vergi mükellefinden vergi esas itibariyle iki yol izlenerek alınır. Bunlardan birincisi ‘‘beyan’’ usulü, ikincisi ise ‘‘stopaj’’ yani kesinti usulüdür.

Örneğin, şahısların Gelir Vergileri, şirketlerin Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi, Emlak Vergisi vs. gibi ana vergiler ‘‘beyan’’ usulü ile vergilendirilir.

Öte yandan bazı kazançlar vardır ki, onların vergisi ‘‘stopaj’’ yoluyla ödenir.

Yani ücretler, mevduat faizi gibi kazancın hak edenlere ödemesi yapılırken, işveren veya banka vergiyi peşinen keser, bakiyeyi hak sahibine öder, kestiği vergiyi de Maliye'ye yatırır.

Modern vergicilikte makbul yol, beyan esasıdır.

Yabancı ülkelerin hemen hemen hepsi gibi bizde de genel olarak beyan esası kabul edilmiştir.

Beyan esasının başarılı olması için iki temel şart vardır.

Ya o ülkede vergi ödeme bilinci çok yüksek olacak, insanlar vergiyi kutsal bir vatan görevi olarak kabullenecek,

Ya da, devletin çok güçlü bir denetim kadrosu ve bu denetimler sonucu yakalanan kaçaklar için etkili ve caydırıcı bir ceza sistemi olacak.

Şöyle objektif bir gözle bakarsak Türkiye'de maalesef yukarıdaki şartların tatminkár bir düzeyde varlığından söz etmek mümkün değildir.

Bir defa ülkemizde kimse vergi kaçırdığı için kendisini suçlu hissetmemektedir. Daha da vahimi, toplum da onu suçlu saymamaktadır.

Denetime gelince, ülkemizde gerçekten çok iyi organize olmuş denetim birimleri ve çok iyi yetişmiş denetim elemanları mevcuttur. Ancak, bunların iki temel sebepten yeterince etkili olması mümkün olamamaktadır.

Bir defa, iyi yetişmiş elemanlar, ücret azlığı sebebiyle devlet memurluğunda uzun süre kalmamakta, ilk fırsatta özel sektöre geçmekte ve bu yüzden de binlerce kişilik kadroların ancak birkaç yüzü doldurulabilmektedir.

Öte yandan mevcut elemanlar, vergi iadeleri ile naylon faturalarla, organize kaçakçılıklarla, çeşitli operasyonlarda ele geçirilen odalar dolusu belgelerle uğraşmaktan yeter sayıda normal vergi incelemesi yapamaz hale gelmişlerdir.

Bunun sonunda ise beyanname veren mükelleflerin denetlenme oranı yüzde 2-3'ü geçememektedir.

Eğer son 5-6 yıldır ‘‘yeminli mali müşavirlik’’ ve ‘‘tam tasdik’’ olayı çıkmamış olsaydı ülkemizde ‘‘beyan esasI’’ tam bir iflasa sürüklenecekti.

Yeminli mali müşavirlerin de büyük katkılarına rağmen, ülkemizde beyan esasının başarılı olduğunu iddia etmek çok zordur.

Bu durumda, istesek de istemesek de ideal olsa da olmasa da, galiba stopaj yoluyla vergilendirme yollarını çeşitlendirmede fayda var.
Yazının Devamını Oku