Yaşasıııııın biz kazandık! Dünyayı gezeceğiz...

Geleceğin ayak seslerini duydum.

Pınar ile Portekizli sevgilisi/kocası Miguel’i tanıyınca, yaptıkları filmleri izleyince, çektikleri fotoğrafları görünce...

O gün Ritz Carlton’da 10 finalist vardı, biz de jüriydik, hepsi tek tek geldi kendilerini tanıttı, neler yaptıklarını, yapmak istediklerini anlattı.
Ben size bir şey söyleyeyim mi, hepsi müthişti.
Ağzım açık kaldı.
Bense -çok ayıp ama- gelecek nesilde pek de pırıltılı insanlar yok zannediyordum ya da ben onlara rastlamıyorum diyordum.
Rastladım.
Hepsine bayıldım.
Bunlardan biri Pınar ile Miguel’di./images/100/0x0/55ead464f018fbb8f8996567
Odaya mızıkayla girdiler.
Zaten dans ediyorlar, enstrüman çalıyorlar, jonglörlük yapıyorlar, müthiş filmler ve fotoğraflar çekiyorlar, multi yetenek çocuklar, bir sürü dil konuşuyorlar, dünya vatandaşılar, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayabilirler.
Sıcaklar, enerjikler, neşeliler, özgürler.
Kafaları özgür.
Onlar ne bir ofise girip çalışmaktan ne de evlenip ev almaktan söz ediyorlar.
Onlar, evsiz bir evli çift.
Evleri dünya, ya da birbirlerinin omzu.
Başarı anlayışları da farklı, normal bir kariyerden söz etmiyorlar, onları ilgilendiren kendilerini var etmek, üretmek, yaratmak.
Öyle bir film hazırlamışlar ki çok etkilendik. Jüri karşısında ayaktaydılar, biz filmi izlerken “Pşşşt arkadaşım!” diye filmdeki görüntüleriyle konuşmaya başladılar.
Yani “Pes!” dedirtecek kadar iyi bir filmdi.
Onları tanıyınca önce şaşırıyor insan, sonra, “Yoksa ben yaşlanıyor muyum?” duygusuna kapılıyor ama üzülmüyorsun, sinir olmuyorsun, aksine seviniyorsun, genç, yetenekli, şahane insanların gelmesine... Onların ayak seslerini duyuyorsun...
Ben öyle hissettim.
Öyle çocuklarımız olsun istedim.
Bu ülkenin bütün çocukları, gençleri onlara benzesin istedim.
Ben onların takipçisi olacağım.
Dünyadan bildirsinler, biz de izleyelim, okuyalım.
ETS de şahane bir işe imza atmış, tebrik ediyorum.

Nasıl tanıştınız? O anı anlatın. Neredesiniz? Atmosfer? Hava...
P: Çok acayip bir yerde tanıştık. Yunanistan’da bir sanat festivalinde. Prespa Gölü’nün kenarında dağların ortasında, Yunan köyleriyle çevrelenmiş, inanılmaz bir atmosfer. Çok, çok romantikti. Bir yandan Yunan köylerini dolaşıp tiyatro yapıyoruz, bir yandan da aşk! Hava güzel, gökyüzü lacivert, yıldızlar parıl parıl, Yunan tavernalarından dans eden köylülerin sesleri sokaklara taşarken, biz de o boş yollarda yürüyoruz...

Miguel’i ilk gördüğünüzde ne hissettiniz, onun hakkında ne düşündünüz?
P: İlk tanıştığımızda Miguel’in saçları uzundu, “Saçı rastalı avukat olur mu hiç?” diye düşündüm önce. Sonra baktım benden iyi fotoğraf çekiyor, müthiş bir oyuncu, enerjik, yakışıklı, akıllı ve de iyi kalpli, “Her şey var çocukta” dedim. “Bu, benim hayatımın aşkı!” diye düşündüm.

Miguel, sen Pınar’ı ilk gördüğünde ne hissettin?
M: Pınar’ın inanılmaz bir enerjisi var, tanışınca ona kapılıyorsunuz, kendinizi ondan alamıyorsunuz. Baktım ve “Bu kadın benim sevgilim olmalı, biz çok mutlu oluruz” dedim. Yanılmamışım.

İlk öpüştüğünüzde ne oldu?
M: Büyü.

Tamam aşık oldunuz da, ne zorunuz vardı, niye evlendiniz?
P: Bizim aramızda sınırlar vardı. Özellikle bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak benim Avrupa’ya gidip gelmemde, vize, çalışma işlerinde hep problem oluyordu. Biz, el ele verip dünyayı gezmek istedik, aramızdaki sınırları kaldırmak için de evlenmeye karar verdik.

Tatil ne? Seyahat ne?
P: İkisi de aynı. İkisinde de “kendinizi yeniden var ediyorsunuz.” Dinlenseniz de, keşfetseniz de, hem dinlenip hem keşfetseniz de hep bir üretim var, kendini yeniden var etmek var.

Tatil, size hangi sözcükleri çağrıştırıyor?
P: Hamak, fotoğraf, kitap, güzel ten, mutluluk.

Sizce önemli olan hangisi? Yolculuk mu? Ulaşılmak istenilen yerde olmak mı?
M: Yolculuk. Ulaşılmak istenen yer gerçekten var mı, onu bile bilmezken, o güzel yolculuğu ziyan etmek niye?

Gittiğiniz en güzel üç yer? Neden?
P: Hindistan çünkü rengârenk, çok farklı, çok büyülü, çok ritüel, çok gizemli. Prespa çünkü orada aşık olduk. Ve İran. Bizi kucakladı. Sadece televizyondan izleyip gazetelerden okuduklarımızın gerçek olmadığını gösterdi.

“ETS vesilesiyle gideriz” dediğiniz üç yer?
P: Latin Amerika, Afrika, Asya.
Ne kadar heyecanlısınız?
M: Tüm dünyayı altı ayda hiç yorulmadan, sıkılmadan gezecek kadar!

BU BİZİM HAYALİMİZDİ

Bu işi ne kadar çok istiyordunuz?

P: Biz hayatımızda hiçbir işi bu kadar çok istemedik. Şimdiye kadar çalıştığımız birçok iş, amaçlarımıza ulaşmak için kullandığımız birer araçtı. Bu iş ise, bizim hayalimiz. Dünyayı gezmemiz için bize destek oluyorlar ve karşılığında da yine en sevdiğimiz şey olan fotoğraf ve film istiyorlar. Bundan daha müthiş ne olabilir?

Ne kadar Türk, ne kadar dünya vatandaşısınız?
P: Peynir, simit ve çayı dünyanın her yerinde hatırlayıp “of çekecek” kadar Türk, bir ev sahibi olmak istemeyip kendimizi dünyanın sevecen kollarına bırakacak kadar da dünya vatandaşıyız.

Seyahat zenginleştirir çünkü...
P: Sizi rutinin dışına atar, sizi şaşırtır, sizi zorlar, sizi kucaklar, sizi özletir, ağlatır, güldürür, sevdirir. Sizi büyütür, çocuklaştırır, sorumluluk verir ama “sorumluluk”tan da uzaklaştırır!

Seyahat sizin için a) Tutku b) Hastalık c) Bağımlılık d) Zevk e) Aşk öyküsü f) Yatıştırıcı.
P: Hiçbiri. Bence sadece merak. Her şey merakla başlıyor, sonra gerisi geliyor.

Yalnız seyahat de ettiniz mi?
P: Miguel’le tanışmadan, ilk paramla Fas’a gittim, bayıldım. İkimiz de yalnız seyahat ettik. Onun keyfi de başka. Yalnızken, gittiğin yerdeki insanlarla ve kültürle daha çok iletişime geçiyorsun. “Sevgili”yle seyahat edince de, birbirine daha çok bağlanıyorsun. Bizim gibi şanslı bir çiftsen ve birbirini tamamlıyorsan, o zaman her ikisi birden oluyor.

Seyahatte sizi en çok ne şaşırttır?
M: Her şey. Her yer birbirinden farklı, her yerde şaşıracak detaylar var. Biz sürprizlere açık çocuklar gibiyiz.
Her şeyde pozitif bir yan bulur musunuz?
P: Üff hem de nasıl. Ama zaten biz bulmuyoruz, o pozitif yan var, sadece bakmak, görmek yeterli.

En sevdiğiniz seyahat kitapları?
P: Seyahatte roman okumak güzel oluyor. Ben Dostoyevki’yi hiç yanımdan ayırmam. Bir “hayat”ın içindesiniz, romanda da başka bir hayat var, bir de kendi hayatınız. “Geçmiş”, “gelecek”, “şimdi” hepsi birbirine karışıyor. O da çok güzel oluyor. Bir de seçimler var, İran’a giderken Hasan Sabbah’ın “Alamut Kalesi”ni okumak gibi. Sonra hemen gidip, gerçekten orayı görmek istiyorsunuz.

Bir yere gitmeden orayı nasıl araştırırsınız? Gitmeden çalışır mısınız?
M: “Bilgi”yi aradınız mı, o sizi bulur. Gidenlerden sorarız. Harita alırız. Gidenlerin yazılarını okuruz. Kitaplar alırız. Dilini hiç bilmediğimiz bir ülkeyse, iyice hazırlanırız. Ama oraya varınca da plan değişikliklerine, spontan olaylara, aksiliklere, ya da rüzgarla gelen şansa çok inanırız.

Harita, kimin uzmanlık alanı?
P: Tabii ki Miguel. O bir navigasyon aleti gibi. Sanki Piri Reis’in oğlu. Ya da Marco Polo. Haritalarla aşk yaşıyor.

Dünyanın en büyük seyyahı kim?
M: Bence Jules Verne. Kendi ne kadar gezdi bilemem ama kitaplarını okuyan herkesin içinde bir “80 Günde Devri Alem” hevesi oluştuğu kesin.

Gitmekten bıkmayacağınız tekrar tekrar gideceğiniz bir yer?
P: Gokarna, Hindistan.

Seyahat sırasında, mutlaka yanınızda olması gerekenler?
M: Fotoğraf makinası. Bir de birbirimiz olmadan yapamayız!

Sizin seyahat tarzınız nedir? Diğer anlayışlardan farkınız? Size özel olan ne?
P: Biz hep “aramak” için gidiyoruz, “bulmak” için değil. Bulursak ne âlâ. Bir yeri çok beğenirsek, oraya yerleşip orada yaşayabiliriz. Buna cesaretimiz ve enerjimiz var.

Gezmek ne? Keşfetmek ne? İkisi arasında fark var mı?
P: Yok. Gezerken zaten keşfediyorsunuz. Keşfetmek için de gezmek lazım. Hayatta basitlik var, her şey çok basit.

Sizin için bütün şu kavramlar ne ifade ediyor: Tatil, seyahat, yolculuk, gezmek, keşfetmek... Bütün bunlar ne için?

GEZMEK ÖNYARGININ İLACI

P: Yaşadığımız gezegenin güzelliğini unutmamak için. O güzelliğin tadına varmak için. Kendimizi taş duvarlarla dolu şehirlere kapatıp, günlerce, aylarca, yıllarca ayağımızı toprağa basmadan yaşadığımızın farkına varmak için. Ne olacağını bilemeyeceğimiz gelecek için kaygılanıp dururken, hayatın elimizden su gibi aktığını unutmamak için. Dünyada herkese yetecek kadar yer varken birbirimizi öldürmenin, yabancıya düşman olmanın ya da savaşlar çıkarmanın çok gereksiz olduğunu öğrenmek için. Önyargılardan uzaklaşmak için.

“Parasız seyahat” diye bir kavram geliştirmeye çalışıyorsunuz. Doğru mu?
M: “Parasız gezi.” Vahşi kapitalist bir dünyada, insanlığın hâlâ ölmediğine, birbirimize hep destek olabileceğimize tanık olmak istiyoruz. Bugün hâlâ Doğu ülkelerinde bu kültür var. Ama Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya doğru azalıyor. Orada bencillik, bireysellik artıyor. Biz bunun paranın, doğal bir sonucu olduğunu düşünüyoruz ve bu yüzden de hayatımızın bir döneminde, para kullanmadan, gezilip gezilemeyeceğini deneyimlemek istiyoruz.
/images/100/0x0/55ead464f018fbb8f8996569
Nasıl?
P: Para olmayınca, mecburen yaratıcılığınızı ve araştırmacı yanınızı kullanıyorsunuz ve ona göre bilgi topluyorsunuz. Örneğin Hindistan’da tropik bir ormanda, kumsalda palmiye ağacından yapılma bir yerlerde kaldık. İki kişi iki lira. Elektrik yok, dolayısıyla dert de yok.

Şimdi beş yıldızlı tatil yapacaksınız. Epey paranızın olması sizi zorlayacak mı?
M: Parayı sadece tüketmek için değil ihtiyacımız olduğu için kullanırsak bizi rahatsız etmez. Biz, çok paramız olsa çok mutlu oluruz! Herkesle paylaşırız. O para azaldıkça mutluluğumuz da artar.

Size göre en büyük eğlence?
P: Üretmek.

Bu adamın en şahane yanı?
P: Marketten aldığımız domatesin çekirdeklerini çıkarttı, onları pamuğun üzerine koydu, bir hafta sonra filizlenince de toprağa dikti. Bir ay sonra, o ağaçların üzerinde domatesler vardı. O domatesleri yiyemeden İstanbul’a geldik orası ayrı ama olsun. Bence şahane bir şey.

Bu kadının en şahane yanı?
M: Her şeyi pozitif yanından izleyen kalbi, zekası ve enerjisi olması.

Hanginiz daha yaratıcı?
M: İki kişi üç top çevirirken, biri diğerinden daha az ya da daha çok yaratıcı olamaz. Bizde hep bir denge var, ikimizin de daha yaratıcı olduğu ve olmadığı noktalar var. En büyük şansımız, birbirimizi tamamlıyor olmamız.

Önce iyi ekip sonra iyi karı koca mısınız?
P: Önce iyi iki sevgili sonra iyi bir ekibiz.

Bugüne kadar en acayip nerede seviştiniz?
P: O da bizim sırrımız. Ama sanırım Hindistan’da sahildeydi!

Aşk ne ifade ediyor?
M: Paylaşım, huzur, güven.

Seks ne ifade ediyor?
P: İki sevgili için en masum şey.

Seyahat bittiğinde hissettiğiniz ne?
M: Bir daha, bir daha, bir daha.

“Ev”, sizin için neresi?
P: Birbirimizin omzu.

Orayı burayı dolaşan biri olarak, kendinizi nasıl tanımlamayı tercih edersiniz? a) Turist b) Gezgin c) Amatör tatilci d) Profesyonel tatilci e) Serseri
P: Hepsi, hepsi.

SIRA UZAYA DA GELECEK

Uzayı da merak ediyor musunuz?

P: Altı ay sonra bu iş bitince Etstur’dan bizi uzaya göndermesini de rica edeceğiz. Oylarınızı bekliyoruz!

Bir sürü seyahate birlikte gittiniz. Kaç kere kavga ettiniz?
P: Saymadık ama çok az./images/100/0x0/55ead464f018fbb8f899656b

Genellikle ne için kavga edersiniz? Kim barışır? Kim alttan alır, kim uzatır?
M: Genellikle egomuz yüzünden. Her insan gibi. Kavga, tek başına yapılmaz.

Kısacası hepimiz, kendi hatalarımız yüzünden kavga ederiz.
P: Biz kökeni Budhha’ya dayanan bir meditasyon kursuna katıldık. Müthiş faydasını gördük. Hayatınızın on gününü ayırın ve bu kursa katılın. Türkiye’de de var. Üstelik ücretsiz. Adı Vippasana. On gün kimseyle konuşmadan, iletişim kurmadan günde 11 saat meditasyon yaparak kendinizi, nefesinizi, ve talepkilerinizi izliyorsunuz. Düşünmemeye ve sadece nefes alıp vermenize odaklanıyorsunuz. Metafizik ya da ruhani, dini ya da tarikati bir şey değil. Bildiğiniz pür fizik. Bilimsel ve içe bakış. Zamanında, “Mutluluğa nasıl ulaşırız?” sorusuna cevap aramış erdemli bir insanın deneyimleyerek bulduğu cevapları insanlarla paylaşması. Denemeyenler, hayatta ne kaçırdıklarını hiçbir zaman bilemeyecekler.

Sabah uyandınız... Pasaportunuz yok, ne halt edersiniz?
M: Önce güzel bir kahvaltı ederiz. Sonrada konsololuğa gitmeye çalışırız.

Miguel, “nevi şahsına münhasır” gibi kelimeleri nasıl öğreniyor?
P: Bana soruyor, başkalarına soruyor. Orijinal sözcükler öğrenmeye çalışıyor. Adam, meraklı!

Bu seyahatte ona biri asıldı, n’aparsın Pınar?
P: Miguel özgür bir insan. Beni çok sevdiğini biliyorum, ona güvenim sonsuz. Hiçbir şey yapmam, ciddiye bile almam.

Miguel, Pınar’a biri asıldı diyelim...
M: Pınar bir başkasının korumasına ihtiyaç duymayacak kadar özgür ve modern bir insan. O başının çaresine bakar. Ama eğer tehlikeli bir durum varsa, o zaman sonuna kadar korurum.

Bizim sizi takip edecek, izleyecek olmamız sinir değil mi?
P: Biz dünyayı gezdikten sonra, bizi kim izlerse izlesin!

Eğlenmek, meşhur olmak dışında beklentileriniz?
M: Eğlenmek istiyoruz, meşhur olmak gibi bir isteğimiz yok. Eğer iyi ve güzel işler yaparsak ve o işler meşhur olurlarsa, en çok o zaman mutlu oluruz.

Küba’dasınız diyelim, bir barın önünden geçiyorsunuz, içeriden müthiş bir müzik geliyor. İçeri girip dans mı edersiniz, fotoğraf mı çekersiniz?
P: Önce dans, sonra fotoğraf.

Bu seyahatte bir başkasına aşık oldunuz. Ne halt edersiniz?
P: Allah korusun! Şimdilik öyle bir durum yok, olursa o zaman düşünürüz.

Aranızdaki gerçek patron kim?
M: İkimiz de işçiyiz.

Sizin birlikteliğinizin en güzel, en eğlenceli tarafı ne?
P: Özgür olmamız ve aynı yoldan gitmek istememiz.

Seyahatte ne zaman korkarsınız?
M: Daha bir şey başımıza gelmeden, o gelebilecek kötü şeyin korkusuyla yaşamaktan korkarız sadece. Dikkatli olduktan sonra, kötü bir şey de gelmez!

Sevdiğiniz müzikler, şarkıcılar?
M: Sadece satmak için yapılmamış, içinde duygusu, gerçekliği, kalitesi olan müzikler. Yerel müzikler. Modern müzikler. İlkel müzikler. Klasikler.

Sizi en çok sıkan şey ne?
P: Brezilyalı şarkıcı Pensador’un da dediği gibi “Hayatta en sıkıcı şey kendi gerçeklerinin içinde kaybolmuş ve yeni şeyler görmek istemeyen insanlar!”

BEN MİGUEL

Hukuk mezunuyum ve 30 yaşındayım. İnsan Hakları ve Uluslararası Politikalar bölümünde yüksek lisans yaptım. Bir yıl fotoğraf, iki yıl tiyatro okuluna gittim. Kendimi “iyi kalpli” ve “sıradan” bir insan olarak tanımlayabilirim. Başka kültürlere ve o kültürlerdeki farklılıkları ve benzerlikleri bulmaya çok meraklıyım. Aslında ben her şeyi öğrenmeye çok “meraklıyım.” Beni harekete geçiren şey, “yaratıcılık” ve “merak.” Bir proje bittikten sonra benim aklım hemen yeni yaratacağım şey hakkında düşünmeye başlıyor. Bu, bir film olabilir, yeni bir programı kullanmayı öğrenmek olabilir, elle yapılan bir iş olabilir, ağaç dikmek ya da sebze yetiştirmek olabilir. “Merak” ve “yaratıcılık” benim için aynı madalyonun iki farklı yüzü.

BEN PINAR

27 yaşındayım, Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi okudum. Hem lisede, hem de üniversitede çalıştım. İçimde tarif edemediğim bir enerji var. Ben hiç yorulmam. Üretmek beni baştan çıkarır. Para kazanmak için TV dizlerinde ve filmlerde fotoğrafçı olarak çalıştım. Bir yandan da sinema alanında kendimi geliştirmek için kısa filmler yaptım. Hâlâ da yapmaya devam ediyorum. Sinema, benim için bir yol. Önemli olan da o yolda giderken “biriktirdiklerim.” Ben her şeyi “biriktirmek” için yapıyorum. Seyahat etmeyi, başka yerlerde yaşamayı ve başka insanların hayatına dokunmayı da bu yüzden seviyorum.
Ben “şu an”a inanıyorum ve hayatın dibine kadar keyfini çıkarıyorum.
Yazarın Tüm Yazıları