Ve büyü bozuldu

Sahadakileri bilmem ama benim penceremden manzara, “Eski dostların buluşması” idi.

Futbolumuzda dostluk ile vefa çok bilinen ve yaşanan bir şey değildi ama umutlar da yitirilmemişti henüz...
Fuat Çapa’ya maç öncesi içtenlikle sarılan Gençlerli oyuncuların sıcaklığında saklıyorduk bu umudu...
Merakım ise “Mehmet Özdilek’in 4 maçlık büyüsünün” Kayseri’de sürüp sürmeyeceğiydi.
Orta saha elemanlarını birer ikişer sakatlığa kurban veren kırmızı karaların, “Herşeye rağmen kazanmak” deyip demeyeceği...
Sedat’ın yokluğuna Kulusiç pansumanı yapılırken; Oktay, Nizamettin, Özgür, Gosso, birer ikişer tribüne çıkmıştı.
Sezon başında satılanlarla farklılaşan Gençlerbirliği, sakatlarla resmen başkalaşmıştı.
Öylesine bir gariplik vardı ki, maçın 37. dakikasında kaleci Ramazan da sakatlanıp devre dışı kalıyordu.
Ve Kayseri Erciyes’in saldırıyormuş; Gençlerbirliği’nin de savunup, kontratak kolluyormuş gibi yaptığı ilk yarının bitimine bir dakika kala ev sahibi takımın golü geldi. Bunda hem Uğur hem de Ahmet’in acemiliğinin etkisi büyüktü...
Beklenmeyen bu durum, Özdilek’in planlarını alt üst etmeye yetti.
İlk yarının aksine, risk etmek, saldırmaktan başka çare yoktu kazanmak için.
Başkent ekibi, bunu bir ölçüde yaptı. Ancak yeterli olmadı. Çünkü takımın en iyisi, Doğa Kaya idi.
Ligde kazandığı son üç maçına oranla Gençlerbirliği takımının konsantrasyon sorunu yaşadığı açıktı.
Milli maç arasına ilişkin Mehmet Özdilek’in kaygısı haklı çıktı ve büyü bozuldu.
Kayseri Erciyes, rakibinden daha iyi oynadığı, daha çok istediği maçı kazandı.
Hakemin yönetimi de tartışılması, sorgulanması gereken bir başka gerçekti.
Erciyes daha sert oynarken, Gençlerbirliği daha çok sarı ve de kırmızı kart göremezdi.
Ceza alanında ‘Açık kol’a çarpan top, dünyanın her yanında penaltı düdüğüyle karşılık bulurdu.
Atışı engellemek için ısrarla topun karşısında duran oyuncu da cezalandırılırdı.
Kuralları ezberlemek değil, doğru uygulamaktı önemli olan.
Bunu yapabilene “Hakem” deniliyordu.
Yapamayana da “Vaziyeti idare eden...”

X

İSTANBUL’DA DOĞDU ANKARALI OLDU

31 Ağustos günüydü doğum tarihi, yıllardan 1910...

Ve Ankaragücü, İstanbul’da doğdu o gün...
İstanbul’da doğup, Kurtuluş Savaşı’nda Ankaralı oldu.
İlk rengi, sarı yeşil idi. Tıpkı kavun ile üzüm gibi.
Tatlı, keyif veren ve gösterişli...
Aslında kuruluşu, bir sıkı çekişmenin ürünüydü.. Aynı tarihte yani 31 Ağustos 1910’da kurulan Altınörs İdmanyurdu ile Turan Sanatkarangücü’nün yine aynı gün içinde birleşmesiyle futbol sahnesine çıktı, Ankaragücü... Anlayacağınız sancılı doğdu... Sancısı, o günden bugüne hiç bitmedi.
İlk günden yaşanan çekişmelerle yaşadığımız günlere geldi.
Hep popülerdi, popüler kaldı.

Yazının Devamını Oku

UYKUYA ÇEYREK KALA

Uzun bir aradan sonra 19 Mayıs Stadı’na gittim. Özlemişim statda maç izlemeyi.

Gençlerbirliği’nin Akhisar Belediye ile oynadığı 3-0’lık karşılaşma keyif veren bir maçtı. Pozisyonu bol, mücadelesi, sertliği ve heyecanı ile..
Maçı izlerken, bu karşılaşmanın neden gece yarısına doğru oynandığını merak ettim.
Oysa saat 19.00 veya 20.00 de uygundu Ankara’nın akşam serinliğinde..
Hangi üstün zeka ürününün 21.45 gibi uykuya çeyrek kala zamanını belirlediğini anlayamadım.
Federasyon yönetiminde Ufuk Özerten gibi Ankara’yı iyi bilen birine rağmen, bunun olabilmesi saçmalıktı.
Kimbilir, belki de federasyonun sözü, yayıncı kuruluşa geçmiyordu.
Parayı verenin düdüğü çalması da buydu belki de...

DOĞRUYU SÖYLEMEK İLE YANLIŞI YAPMAK

Yazının Devamını Oku

Gençler’in doğum günü

Gençlerbirliği, 90. yaşını kutluyor. 14 Mart 1923’de Ankara Atatürk Erkek Lisesi bünyesinde kurulan Başkent kulübü, olgun yaşına ilişkin kutlamaları başladı.

Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgahı Anıt Kabir’e gidildi, dün de 19 Mayıs Stadı’nde 90. doğum günü pastası kesildi.
Elbette güzel şeyler bunlar; 90 yaşı görebilmek, bunu kutlamayı başarabilmek...
Ancak eksikler var bunlar yapılırken.
Mesela, Anıt kabir’e gidilirken, yaşayan eski başkanlar, eski kaptanlar ve kulübün efsane isimleri davet edilebilirdi.
Kulübe hizmeti geçmiş, zor günlerde özverili çalışmalarıyla Gençlerbirliği’ni ayakta tutmayı başaran önemli yöneticilerle bu mutluluk paylaşılabilirdi. Unutulmaz Başkan Hasan Şengel; unutulmayan yöneticiler Ayhan Sümer, Ekrem Üstündağ, Zeki Ünaldı, Atilla Aytek gibi isimler ve de şimdi hatırlayamadığımız bir çok Gençlerbirliği sevdalısı, kutlamalarda birer plaketle hatırlanabilirdi.
Bu kulübün tarihinde adını yazdırmış Rüzgarın oğlu Zeynel, Köylü Seçuk gibi yaşayan futbolculara bir değer hatırlatması yapılabilirdi.
Ne yazık ki bunlar da olmadı.

Yazının Devamını Oku

Şimdilik mola zamanı

Antalya’nın kış havasını andıran Gençerbirliği için “Baharı karşılama maçıydı” evindeki Mersin İdmanyurdu karşılaşması.


Hani o bahar yaşadığınızı sandığınız anda kafanızdan boşalan Akdeniz sağanağı gibi... Sel olan, herşeyi alıp giden o deli yağmur..
Sezon başından bu yana istikrarı bulamayan, rahata erdiğinde de sorun çıkaracak dert arayan Cavcav’ın takımı için kolay görünen zor rakipti Akdeniz ekibi... Çünkü can derdindeydi.
Aslında Gençlerbirliği’nin durumu da pek parlak değildi. Ligin ilk yarısında saman alevi misali, parlayıp sönmelerle 27 puana ulaşmış, ikinci yarı başındaki iki galibiyetin olumlu etkisi de kısa sürmüştü.
Puantajda 4. sırayı gören kırmızı siyahlılar, 12. sıraya inmişti. Daha da önemlisi küme düşme hattının sadece 6 puan üzerindeydi.
Ve işte bu nedenle Gençlerbirliği kazanmak zorundaydı.
Tüm gözler, 18. haftaya 4 golle başlayıp, sonrasında derin sessizliğe bürünen Vleminckx’de idi. İlhan Cavcav’ın zoruyla oynayan Tomiç de bakışları üzerine çeken bir diğer isimdi.

Yazının Devamını Oku

YOL UZUN YÜK AĞIR

“Olacak yok olmayacak” diye papatya falı açılırken, son sözü söyledi ve “Ben varım” dedi Mehmet Yiğiner.

“Son 14 ayda üç kongre yapıp, 6 Başkan çıkarma” gibi akıllara zarar, inanılmaz bir performans gösteren Ankaragücü caiması için ittifak adayı idi. Sarı lacivertli camiada büyük çoğunluk, Yiğiner’in başkan olmasını arzu ediyordu.
Kararsızken, iki gün önce Fatih mert ile birlikte bir nezaket ziyareti yaptı Hürriyet’e...
Öncelikle o sordu biz yanıtladık. 1972 yılında sporcu olarak başlayıp, gazeteci olarak bugüne gelen süreçte yaşadıklarımızı özetledik. Kendi gözlemlerimizi, kendi doğrularımızı.
Sonra Özgür ile aklımıza gelen her şeyi sorduk, o yanıtladı.
Sadece iki sorunun yanıtının bizde kalmasını istedi. Kalanları da perşembe gazetesinde sizlerle paylaştık.
Artık hep sorulacak, cevapları alınacak ve sizlerle paylaşılacak.
Projeleri, icraatları izlenecek, doğrusu ile yanlışı tartışılacak Yiğiner’in...

Yazının Devamını Oku

BİR LAFA BİR DE EDENE BAK

Ağzı ile kulakları arasında bağlantı olmayan, ne dediğini niçin dediğini ve hepsinden önemlisi kime dediğini bilmeyen Gençlerbirliği Basın Sözcüsü Hakan Kaynar için özel bir ders düşünürken, Beştepe’nin alt tarafından Ankaragücü’nün Başkanı Atilla Süslü, “Ben de varım” diye attı kendini ortaya...

Öncelikle daha önce hakkını alması gereken Kaynar’a bir hatırlatma yapayım, önemli olan konuşmak değil doğru konuşmaktır. Ne dediğini bilmektir. Dediğinin nereye gideceğini, iyi hesap etmektir. Ve elbette bedelinin ne olacağını da...
AA’ya yaptığı açıklamanın tamamı fiyasko da, ben şu “Mal bulmuş mağribi” göndermesine taktım.
Farklı sözlüklerde, farklı anlamları var...
“Yağmacı, pis bir açıkgöz gibi bazı olaylara sarılıp, mutlu olanlar.”
“Büyük bir zenginliğe kavuşmuşcasına, küçük bir olayda büyük sevinç ile coşanlar.”
Niyet iyi olmayınca, ağızdan çıkan laf da güzel olmuyor.
Kalite ve de kapasite yetersiz olsa da kızmamam gerekirdi. Ciddiye almamak en iyisiydi, yoksa kendini gerçek yönetici bile sayabilirdi.

Yazının Devamını Oku

Hem ayıp hem yazık etti

Büyük beklentiyle gitmiştim 19 Mayıs’a.

Sadece ben değil bir çok insanın aynı beklenti içinde olduğuna Maraton ve Gecekondu’nun doluluğu, kapalının iki yanındaki seyirci artışıyla tanık oldum.
Lig başından bu yana yenilse de futbol oynama çabasında olan bir grup gencin verdiği onur mücadelesi, hakettiği ilgiyi nihayet görmeye başlamıştı.
İçimden, “İşte 1980 ruhu, Ankaragücü Ruhu döndü” diye geçirmeye başladım.
Ankaragücü’nün Bucaspor ile oynadığı lig maçı, bir çok meslektaşımızın ilgisini çekmese de kamuoyunda derin bir merak ve heyecan uyandırmıştı.
Karşılaşmanın ilk yarısı, ellerindeki yanıcı maddeleri protokol tribününe atan seyircilerin polise muhatap oluşu ve bu arada Bucaspor’un attığı golün karambole gidişi ile sarı lacivertlilerin buna bir serbest atış organizasyonuyla cevap verişiyle geçti gitti.
Beraberlikle başlanan ikinci yarıda tam bir dram vardı. Hakem Deniz Çoban’ın başrolünde olduğu bir trajedi filmiydi bu...
Futbolu dağda bayırda kaybetti

Yazının Devamını Oku

Demokratik seçim

2012 Londra Olimpiyatları bitti, sportif hesaplaşma zamanı geldi.

Londra, “olimpiyata katılmanın önemli ancak kazanmanın çok daha önemli olduğunun” farkına vardığımız oyunlar bütünüydü.
Öğreneceğimizi öğrendik, bitti gitti. Ve geldi seçim zamanı.
Yani başarılı ve başarısız federasyonların kongrede hesaplaşması...
Ancak küçük bir ayrıntı, büyük sorunlar çıkardı.
Bazı federasyonların ana statülerinde olan, “Başkan adaylarının belirli sayıda üye tarafından önerilmesi” maddesinin çerçeve statüye ön şart olarak konulması sıkıntının ana kaynağı. Oran ise yüzde 15 olarak belrlenmiş. Buraya kadar herşey normal, belli kriterler olmalı da..
Ancak sıkıntı, belgelerin kime teslim edileceği...
Islak imzalı adaylık önerileri, mevcut federasyona veriliyor.

Yazının Devamını Oku

Sıfıra sıfır, elde var sıfır

Kaos, İcralar, Yokluk, Borçlar ve her gün yeni bir Trajedi...

Bunlar, Ankaragücü Kulübü’nün son iki yıldır yaşadığı olumsuzlukların ana başlıkları.
Bu süreçte yapılan 4 kongre ve gelen 4 başkanın yaşadığı ve yaşattığı çoğu kendilerine ait olmayan sorunlar. Her gelenin verdiği sözler, ortaya attığı iddialar, geçmişe yönelik suçlamalar, tehditler, gözdağları ve bunca gürültüden ortaya çıkan sonuç ise umut verici değil:
“Sıfıra sıfır, elde var sıfır.”
Bu yazıdan 20 gün önce Ankaragücü’nün mevcut Başkanı Bent Ahlat, Hürriyet Ankara’yı ziyarete gelmiş; 102 yıllık çınara zarar verenlere ilişkin “Hesap Sorma Vaadinde” bulunmuştu.
Bir çok iddiayı dile getirip, sorumluluarından hesap soracağını, adalet platformunda Ankaragücü’nü bu hale getirenlerle acımasızca hesaplaşacağını iddia etmişti.
Ve eklemişti, “İki hafta içinde neler yapacağımızı, herkes görecek.”
Verdiği sozün geçerlilik süresi, 14 Eylül 2012 saat 17.30’da doldu.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'da doğdu Ankaralı oldu

31 Ağustos günüydü doğum tarihi, yıllardan 1910...

Ve Ankaragücü, İstanbul’da doğdu o gün...
İstanbul’da doğup, Kurtuluş Savaşı’nda Ankaralı oldu.
İlk rengi, sarı yeşil idi. Tıpkı kavun ile üzüm gibi.
Tatlı, keyif veren ve gösterişli...
Aslında kuruluşu, bir sıkı çekişmenin ürünüydü.. Aynı tarihte yani 31 Ağustos 1910’da kurulan Altınörs İdmanyurdu ile Turan Sanatkarangücü’nün yine aynı gün içinde birleşmesiyle futbol sahnesine çıktı, Ankaragücü... Anlayacağınız sancılı doğdu... Sancısı, o günden bugüne hiç bitmedi.
İlk günden yaşanan çekişmelerle yaşadığımız günlere geldi.
Hep popülerdi, popüler kaldı.

Yazının Devamını Oku

BEŞTEPE ÇADIR TİYATROSU

Son bir aydır olanı biteni izlemekle yetindim. Hoş bu sürenin 6 günü Londra’da 8 günü de Burhaniye’de geçti ama yaşananları dikkatle izlemeyi bırakmadım.

Olan biten, tıpkı bir çadır tiyatrosu gibiydi.
Son 15 yıldır sergilenen tiyatronun, son oyunuydu bu...
Milliyet Ankara’da sevgili İhsan Kavak da çok güzel kaleme almış olan biteni.
Yapılan bir kongre ile ardından yapılmayan bir çok şey var.
Usülsüzlüğü bizzat divan başkanı tarafından ilan edilen bu kongrenin, sanıldığı kadar usülsüz olmadığını açıklamış mevcut başkan... Gereğinin yapıldığını iddia ederek.
Ancak göreve geldiğinden bu yana konuşmaktan başka hiç birşey yapmayanların, oturdukları koltuğun hakkını verme zamanının geldiğini hatırlatmakta yarar var.
Bıktık artık bu garip, anlamsız tiyatroyu izlemekten.

Yazının Devamını Oku

BİR KÖY BAKKALINDAKİ SOHBET

Çok değil birkaç hafta önce Ankara Akyurt’taki bir bakkal dükkanında yaşadıklarımı anlatacağım sizlere.

Tesadüfen kapısından girdiğim köy marketinin sahibi, kendi deyimiyle “Hasta Ankaragüçlü” idi. Seksenli yılların başından bu yana hiç bir maçını kaçırmadığı gibi, Ankaragücü hakkında çıkan her yazıyı okumuştu.
“Son 32 yıldır yazdığınız her şeyi okudum. TRT ve SES TV’deki programlarınızı izledim. Özellikle son 5 yıldır yazdıkların satır satır aklımda. Bugüne gelineceğini o zamandan söylemiş; ‘Bu yolun sonu karanlık’ diye defalarca uyarmıştın. O dönem senin için ‘Bu adam da amma karamsar. Bir de Cemal Aydın’a taktı, her fırsatta silkeleyip duruyor’ diyorduk. Doğrusu bu ya, eleştiriyorduk da. Şimdi seni görmüşken, bir özür borcum olduğunu söyleyeyim. Kusura bakma, sana o zaman çok haksızlık etmiş, günahını almışız. Az bile yazmış, söylemişsin” diyordu.
Bana bunu farklı zamanlarda, farklı ortamlarda, farklı insanlar da söyledi.
Bir çok pişmanlık hikayesi dinledim son zamanlarda...
Eski yöneticisi, eski çalışanları da buna dahil...
Övünmek için, “Ben demiştim” demek için değil, doğru bilinsin diye yazdım.
Bir de kendini her zaman haklı gören haksızlar, anlasın diye...

CEVAP BEKLEYEN SORULAR VAR

Yazının Devamını Oku

KAYIK BATTI KAYIKÇILAR

Tadı kaçmış futbolun, kendisine gelmesi belli ki zaman alacak.

Başkent Ankara’nın uzun zamandır tadı, tuzu ve de keyfi yok zaten.
Bir zamanlar Ersun Yanal ve onun iki farklı kulüpten yarattığı takımlarla avunduk.
2000-2002 arası Ankaragücü, sonrasında Gençlerbirliği, gerçekten “Bir dönemlik futbol lezzeti” idi Ankaralı futbolseverler için.
Onu da iktidar kavgası, ego gürültüsüyle yok edip unutturdular.
Ve Başkent futbolu, bugünlere geldi.
Ankaragücü küme düştü, Ankaraspor’un nerede olduğu ne olacağı belli değil, Gençlerbirliği ise büyürken küçülüyor. Diğerlerini ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
19 Mayıs Stadı’nın yenilenmesi, “21. Yüzyılın ilk yılan hikayesi” haline geldi.

Yazının Devamını Oku

BİR VEFA HİKAYESİ

Küme düşen Ankaragücü’nün Teknik Direktörü Hakan Kutlu, istifa eden Başkan İlyas Ertan Sümer ile kulübün ekonomik durumunu göz önüne alarak anlaştı ve alacağı 700 bin liranın 600 binini sildi.

Görev yaptığı 7 ay karşılığında 100 bin lira almak için anlaşan Kutlu, bu konuda Başkan Vekili Mehmet Ural ile de el sıkıştı ama iş, icraata dönüşünce noterde büyük sürpriz yaşadı.

Kimilerine göre bir ‘Fesih Savaşı’ olarak değerlendirilebilir ama benim için bu, bir “Vefa Hikayesi” idi. Yıllarını bir kuruma veren, karşılığını alan ancak son sezonu itibarıyla takımı küme düşmüş olsa da saygıyı hakeden bir insanın trajik öyküsüydü. Daha anlaşılır söylemiyle, Hakan Kutlu’nun yaklaşık 30 yılını verdiği, Ankaragücü’nden fiili kopuşunun hikayesiydi. “Çıkar ilişkilerinin” her zaman ön planda tutulduğu futbol dünyasında duygusal jestlere yer olmadığını gösteren, gerçek bir olaydı.
İşte kendi iradesi dışında küme düşürülen Ankaragücü’nün Teknik Direktörü, bir başka bakış açısıyla Tandoğan Evladı Hakan Kutlu’nun son üç günde yaşadıklarının özeti.
En iyisi okuyun ve siz karar verin, olayın Fesih Savaşı mı yoksa Vefa Hikakayesi mi olduğuna...

MORALİ BOZUK, CANI SIKKIN VE DE ÖFKELİ

“İyi niyetle notere gidiyorsun ama birileri alelacele seni yıllarını verdiğin Ankaragücü’nden bir fesihname ile kovma telaşına giriyor. Üstelik bu kişilerin ne zaman, ne için Ankaragüçlü oldukları bile muamma. Ben buna isyan ediyorum. 30 yıllık kulübümde son yılı yokluk içinde geçen bir süreçte, 600 bin liralık alacağımı sileceğim ibraname için noterde imzayı atmak üzereyken, vazgeçtim ve herşeyi bırakıp çıktım. Avukatımın yanına gittim. Artık benimle değil onunla görüşecekler. Bunu, kendileri istedi.”
Hakan Kutlu idi bu cümlelerin sahibi. Geçtiğimiz yıl üstünde yıkıcı fırtınalar kopan, büyük sıkıntılar yaşayan ve trajik biçimde küme düşen Ankaragücü’nün Teknik Direktörü ve de eski kaptanı Hakan Kutlu.

Yazının Devamını Oku

Başkent’e yazık oluyor

Birçok kentin stadını yapıp, yaşamak zorunda kaldıkları Ankara’ya göz ucuyla bakmakla yetinenlere okkalı bir yazı hazırlıyordum ki, “Yeni 19 Mayıs Stadı projesi” haberi geldi.

Eski genel müdür Yunus Akgül döneminde bir 19 Mayıs projesi hazırlanmış ancak bir proje olarak kalmıştı. O hayal olmuştu, dilerim bu gerçek olur.
Benim için projenin, yeri itibarıyla önemi büyük.
Hatırlarsınız, birkaç ay önce “Stada yer arayışı” gazetelere konu olmuştu.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Bakan Suat Kılıç’ı da yanına alıp, uzaklara gitmişti. Koca kentte arazi yokmuş, 19 Mayıs Kompleksinin de suyu çıkmış gibi Etimesgut’taki askeri arazinin etrafında dönmüştü, bu ikili. Bu gereksiz ve anlamsız çaba yanlıştı.
Kimse, “Artık statlar, şehir dışına alınıyor” masalını anlatmasın.
Ankara’nın stadı, her vatandaşın kolayca ulaşabildiği bir yerde olur.
Burası da Ulus’tur. Yani daha net anlatımıyla 19 Mayıs’ın 70 küsur yıllık yeridir.

Yazının Devamını Oku

ANKARAGÜCÜ GEREK DUYARSA

Herşey, Ankaragücü’nü bugüne getirenlerin istediği gibi gidiyordu.

Son bir kongre ertelemesiyle, federasyondan transfer yasağının kaldırılmasına ilişkin bir hamle ile sonuç alınırsa, işler birilerinin istediği yola girmiş olacaktı.
Aday da çıkmadığına göre, “Ne yapalım, iş başa düştü” diye geri dönmenin son gerekçesi de geçerli hale gelecek, arkasına bakmadan gidenler güle oynaya dönecekti.
Siz bakmayın onların, “Geri dönüşüm yok. Aday değilim” laflarına. Her açıklamanın sonundaki “Ankaragücü gerek duyarsa her zaman göreve hazırız” cümlesinden yola çıkmak doğrusu.
Zaten anahtar cümle de “Ankaragücü gerek duyarsa...”
Ankaragücü’nün bu “gereksiz gereklilik” noktasına kamuoyunca üç maymun oyunuyla yanıt verildiğinden, istediğini yapmak ve tabi bol keseden atıp tutmak kolay.
Son dönemin moda anlayışı, “Önce muhtaç et, sonra da ihsan eyle...” mantığıyla hayata geçirilen bir senaryo bu.
Tıpkı 30 Ağustos 2009’da yazılan gibi...

Yazının Devamını Oku

Aklım ve yüreğim

ÖFKELENİYORUM zaman zaman. Bırak git buraları, çek git bir balıkçı köyüne, “İnsan gibi yaşa” diyorum kendi kendime. Günlük kargaşadan, yalandan, dolandan, riyadan, sahtelikten bıkıp usanıyorum.
Bugün ak dediklerine, yarın kara diyenlerden; bugün akladıklarını yarın karalayanlara isyan ediyorum.
Ülkemde yaşananlara, sporda olan bitene bakıp; “Bu ülkenin insanı bunlara mı layık?” diye dertleniyorum.
Ölümlü dünyanın, “Kendine müslüman” şahsiyetlerine tepki duyuyorum.
Kendine olduğunda şahin, başkasına karga olanlara kızgınlığım ve de kırgınlığım.
Eskişehir’de kendi yaşadıklarına tepki koyup, evinde yaşattıklarına suskun kalanlara isyanım.
Eskişehir İsyankarı, Özer’in içeriden çıkardığı topa, “Evet, hakem görmedi, göremedi ve vermedi. Haksız bir golle üç puanın tamamını aldık. Rakibimizin bir puanı haksız yere, bize geçti. Üzgünüm” diyemeyenlere saygı duymuyorum.
Diyebilseydi, ben de derdim ki:
“Adam haklı. Bak ona da buna da tavrını koydu. Saygı duymak, herkes için hak arayıcısı olduğunu kabul etmek gerek.”Ama yapmadı. “Alacağına şahin, borcuna karga” postunu giyip oturdu.
İsyan denizimin küçük bir dalgası bu...

TAKIMI DİZGİNLEMEK!

VE çok yakın bir örnek daha. Doğru Alman yönetimindeki Gençlerbirliği, dolu dizgin gidiyordu ki, bir el freni geldi. Zor kazanılan Denizli maçı sonrası, Başkan İlhan Cavcav, “Takımda revizyon olacak” dedi ve ortalık buz kesti.
Zirvenin hemen altına park edip, yukarıdakilerin aracı geri kaçırmasını bekleyen ve aradan fırlayıp hamle yapmaya çalışan, “Gençler takımının kimyasını bozan acı bir fren yaptı” duayen Başkan.
Thomas Doll, hafta boyunca uğraştı durdu, motivasyonu sağlamak için.
“Revizyon devre arası. Bu iki maçtaki performans da dikkate alınacak” dediyse de dinletemedi. En azından sahadaki görüntü, söyleminin ciddiye alınmadığı yolunda idi.
Hani, “Hiç bir başarı cezasız kalmaz” desek, ortada henüz başarı yok. Ama çabası da var.
Kısacası İlhan Cavcav, bu sezon sıkça yaptığını bir kez daha tekrarlayıp, takımını dizginlemeyi başardı!

NE YAZIK, TEDAVİSİ YOK

FUTBOLDA herşeyi, herkesin çok bildiği bir ortamda zaten bazıları, iyi olmak üzere olan herşeyi berbat etmek için herşeyi yapmıyor mu?
Elbette iyi gideni bozup, ortalığı karıştırmak tek kişiye özgü bir tavır değil.
Türkiye’de genetik özellik haline geldi, son 25 yılda.
Yıllar önce Alman Milli Takımı’ndan, Galatasaray’a gelip teknik direktörlük yapan, Mustafa Denizli’nin üstadı, Jupp Derwall’e, “Bu adam futbolu bilmiyor” deme cüretini gösteren, İspanyol Real Madrid’de hocalık yapmış Del Bosque’ye, “Yeniköy Kasabı” adını takma saygısızlığı gösteren, Ortega, Anelka, Carew gibi anlı şanlı futbolcuları Türk takımlarından kovarcasına gönderen kimdi?
“Biz herşeyi biliriz, başka kimse birşey bilmez” kafası...
Hani şu, “sadece kendini akıllı, elalemi aptal sanan” bir zihniyet var ya. Tam o misal. “Ben bilirim, ben yaparım, ben anlarım...” diyor bazıları...
Yok ya...
Aslında üç günlük bebelerin kendini futbol uleması, spor üstadı, gazetecilik dehası sandığı, dahası bunların böyle sanıya kapılmasının sağlandığı bir ortamda bunların olması normal.
İşin doğrusu ise kötü bir hastalık...
Ve ne yazık tedavisi yok...

BÜYÜDÜKÇE KÜÇÜLMEK

KIZIYORUM, dertlenip söyleniyorum ama umudumu yitirmiyorum.
Bu ülkenin kayıp 1980 kuşağının bir temsilcisi olarak, “Neler gördük, neler yaşadık. Ne badireler atlattık. Bunlar hafif gelir, yel gibi gelir, meltem gibi geçer” diyorum.
“Bu ülkenin her zaman, her yerde akil insanlara ihtiyacı var. Sakin, akıllı, mantıklı olmak gerek. Duygulara esir düşmemek, öfkeye yenilmemek gerek” diyorum.
Daha önce bir kez yazmıştım. Üniversiteye girdiğimde, “bütün dünyayı gül bahçesi yapmayı” hayal ederdim. Okulun son sınıfında, “Türkiye’yi kırmızı güllerle donatmaya” döndü bu hevesim. Okul bitti önce iş sonra da aile sahibi olunca, “kendi evimin bahçesini rengarenk güllerle bezemekle” yetindim.
İnsan büyüyüp, gerçeklerle yüzleştikçe, hayalleri küçülüyor. Yaşam, insanı mütevazi yapıyor.
İstesen de istemesen de...
Yazının Devamını Oku

Yaşamdan ders çıkarmak

GAZETENİN spor yönetimindeki değişiklik, genelden yerele dönüşümü sağladı. 5 yıldır yaptığım Trabzonspor yorumculuğu görevim, bir başka arkadaşa verildi. Ve ben Ankara’ya, yani özüme döndüm. Aslında hiç gitmemiştim ancak hafta sonları böyle bir uğraşım vardı.
5 yıl boyunca, kar kış, yağmur çamur, soğuk sıcak demeden gittik, Karadeniz’in bu şirin kentine. Sevdik, sevildik, dostlar edindik. Ayrılık zamanı geldi, vedalaşamadan koptuk.
Bundan böyle daha çok Ankara havası soluyacağım, Ankaragücü’nü, Gençlerbirliği’ni, Türk Telekom’u daha çok izleyeceğim. Dikkatle, zevkle, keyifle...
Yaşamdaki her olumsuzluktan, olumlu bir ders çıkarmak gerek.
Sağlıklı olmak, bir işe yaramak, doğru şeyler yapmak için Ankara, İstanbul, Trabzon, Erzurum kentlerinin farkı yok. Doğruyu yapmak için, istemek yeter.
Ankara kendi dinamikleri olan, bununla yaşayan ve Ankaragücü ve Gençlerbirliği ile sportif yaşamı renklenen bir kent.
Kaynayan bir kazan Ankara.
İnsanı ısıtan, çok yaklaşınca da yakan.

KAZANIN YENİ AŞÇISI

Kaynayan kazanın başında 30 Ağustos tarihinden bu yana yeni bir aşçı var. Bir süredir cezalı olup, pişirdiği yemeklerin dağıtım törenlerine katılamasa da genç, hevesli, iyi şeyler yapma isteğindeki bir adam Ahmet Gökçek.
Ankaraspor gibi karışanı görüşeni olmayan bir yerden, fokurdayan kazanın ortasına düştü.
Şimdi ne olduğunu, nerede olduğunu, ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Elindeki Ankaraspor da gitti.
İki takımdan bir takım yapmaya, federasyonun salvolarına dayanmaya, alacaklarla savaşmaya çabalıyor. İtiraf edemiyor ama zaman zaman “Ben nereye düştüm?” diye soruyor kendi kendine.
Elbette hataları olacak, eleştirilecek, tepki görecek. İyi işler yaptığında takdir edilip, alkışlanacak.
Kulübü iyi profesyoneller ve güvendiği yöneticilerle doğru yönetirse, doyumsuz keyif yaşar.
Aksi halde, geldiğine geleceğine pişman olup, arkasına bakmadan gider...

BEŞTEPE’DE ÇATLAK SESLER KESİLDİ

Bursa kentini ve Bursaspor’u sevsem de Gençlerbirliği’nin deplasman galibiyetine çok mutlu oldum. Çünkü Thomas Doll isimli genç bir adamın, kendisine yapılanlara cevabıydı bu.
Böylelikle yaşadıklarının oyuncularının kafasında nasıl iz bıraktığı da ortaya çıktı.
Manisa maçını gazozuna sanıp kaybeden Gençlerbirliği’nin delikanlıları, işi ciddiye alıp Bursaspor deplasmanında timsah avı yapınca, Yukarı Beştepe’deki çatlak sesler de kesildi.
Bu ülkenin insanını severim; bu ülkeye hizmet eden insanları da severim.
Thomas Doll, hem Gençlerbirliği hem de Türk futboluna hizmet eden bir teknik adam.
Son derece saygılı, işini seven ve doğru yapan bir Alman.
O zaman sevseniz de sevmeseniz de saygı duyacaksınız.

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE

Atatürk öleli, tam 71 yıl olmuş. Bugün varsak, konuşabiliyorsak, O’nu bile tartışabiliyorsak hep Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sayesinde.
Bazıları hala içine sindiremese de, Atatürk’ü sevmeme hakkını kullansa da O sonsuza kadar bu ülkenin insanlarının yüreklerinde yaşayacak.
86 yıllık genç cumhuriyetin, muhafızları genç kuşaklar olacak.
Ve hep birlikte haykıracak:
“Ne mutlu Türk’üm diyene...”

HOŞ GELDİN THREE S

Bizim Ankara yayın ailesine bir yeni eleman geldi. Başkent yayın aleminde artık Three S var. Sevgili arkadaşım ve meslektaşım Nezir Önal’ın yönetiminde çıkan yepyeni bir Ankara Dergisi. Adı Spor, Sanat, Siyaset’den geliyor.
İlk sayısı, geçtiğimiz hafta piyasaya çıktı.
İçinde spordan, siyasete; politikadan, magazin yaşamına kadar bir dergi dolusu güzel haber, fotoğraf, değerlendirme yazısı var.
Mesleğimizin büyüklerinden Sencer Güneşsoy fikirleri, Doğan Ersavaş yazılarıyla değer katıyor. Müge-Volkan Yanardağ çifti keyif veriyor, Prof.Dr. Ünsal Söylemezoğlu, Prof. Dr. Timur Gürgan, Umut Çevik, Vehbi Dinçcan renk katıyor, İhsan Kavak, Murat Tarhan ile Engin Kocabıyık katkı sağlıyor.
Hayırlı olsun, çok yaşasın, sürekli olsun.
Hoş geldin Three S...
Yazının Devamını Oku

Hayatta kazanamazsın!

BELÇİKALI Hugo Broos, Trabzonsporlu oyunculara “savaşın ve kazanın” demişti maçın öncesinde. Gerçek savaşçılardan Umut ile Serkan sahada; kendisini bir türlü sevdiremeyen Ceyhun kenarda, problem adam Tjikuzu da tribünde idi. Stoper Song’un Broos tarafından çok beğenilen “bir maçlık sağbek performansı” dün akşam yedek kulübesine hapsolmuştu. Kimbilir menajerinin, komisyon hevesiydi Kamerunlu’nun yedek kulübesi koltuğunu ısıtmasına neden olan. Hafta boyu “Oynayacak-oynamayacak” diye papatya falı açılan Yattara da yedek kulübesindeydi maçın başında. Alışıla geldiği üzere Alanzinho da...  
Ligde zik zaklar çizen ve artık istikrar zamanının geldiğini sağır sultanın bile duyduğu Trabzonspor için önemliydi Gaziantep maçı. Orta sahayı Japon Ordusu disipliniyle çalışkan ve kalabalık tutan, güzel formalı rakibi karşısında, bütün topları özenle kötü kullanan, ya rakibe ya da dışarı atan Karadeniz ekibinin futbolcuları bu beceriksizliğe rağmen ilk 45 dakikada Gabriç ve Serkan ile ikisi direkten dönen, tam 5 net pozisyon buldular. Futbol oynamadan, kanatları doğru ve etkili kullanmadan bunu başarmak, beceri isterdi. Bunu becerdi Trabzon oyuncuları. 
Oysa maça çıkarken, hiç yenilgi yüzü görmedikleri İstanbul Büyükşehir ve Antalya maçlarında “Yeniden doğuş” diye adlandırılan galibiyetlerin güzel giysisi çubuklu formayı giymek, 1-0 galip başlamak demekti. Ama atamadı Trabzon takımı. Islıklarla gitti, soyunma odasına.
İkinci yarıda Yattara hamlesini yaptı Hugo Broos.. 61 plaka numaralı Gineli, o kadar uzak kalmıştı ki, futbolu unutmuştu. İki orta yaptı etkisiz, sonra ayağına gelen tüm topları ya ezdi ya da rakibe verip arkasından baktı, “Kurtarıcı” İbrahima Yattara...
50. dakikada kaleci Mahmut’un Gökhan Ünal’a aşırtma kafa vuruşu sonrası yaptığı hareket, açık penaltı idi. Gökhan düşürülmese, pozisyonu takip ve yeni bir gol şansı vardı. Hakem Özkalfa, “Nasıl olsa Gökhan bunu da dışarı atardı...” diye düşünüp vermedi. Zaten Gökhan Ünal o kadar kötüydü, öylesine inanılmaz goller kaçırdı ki, televizyondan 9 numaralı adamı seyretse, “Kim giydirdi buna Trabzon formasını?” diye sorardı.
66. dakikadaki penaltı, Egemen’in hakem kandırmacasıydı. Bu pozisyonda Giray’a yapılan daha bir penaltı idi. Colman penaltıyı Mahmut’un köşesine vurup, ilahi adaletin gerçekleşmesini sağladı. Sonuç olarak dün akşamki Trabzonspor dersi şuydu: “İyi oynamasan bile yakaladığın pozisyonları gol yapamazsan; haketmediğin halde kazandığın penaltıyı da atamazsan, hayatta kazanamazsın...”
Yazının Devamını Oku