GeriZeynep GÖĞÜŞ Türk usulü Sevgililer Günü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türk usulü Sevgililer Günü

KUTLANMASI caiz midir, değil midir? Türkiye bir ilke daha imza attı. Batı’da Aziz Valentin Günü olarak bilinen Sevgililer Günü’nü neredeyse Diyanet fetvasıyla kutlayan ilk ülke olduk.

Sevgililer Günü’nün Mevlit Kandili’ne denk gelmesi işleri biraz karıştırdı, ama çok fazla değil. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez, “Ne güzel bir tesadüf... Hep birlikte ‘Sevgililer Sevgilisi’nin doğum gününü kutlarız, Mevlit’i çok daha canlı yaşarız hem de ‘Sevgililer Sevgilisi’nden aldığımız sevgiyi kendi sevgililerimize de en güzel şekilde ifade etmiş oluruz” dedi.
Bu yıl 14 Şubat hicri takvimde Hz. Peygamber’in doğum gününe rastladı. Kandil ilk kez Hz. Peygamber’in vefatından 3 yüzyıl sonra Mısır’da kutlanmış ve farklı ritüeller eklenerek tüm İslam coğrafyasına yayılmış.
Sevgililer Günü’nün bizim basındaki geçmişi de çok eski değil. Bu günü ilk kutlayan gazete 1980’li yılların sonunda Cumhuriyet olmuştu, Brüksel’den ilk aşk yazıları yazan da Hadi Uluengin. Kerem Çalışkan Cumhuriyet’te arka sayfayı Sevgililer Günü’ne ayırmış, reklam müdiresi Ayşe Sözeri de basındaki ilk Sevgililer Günü ilanlarını almıştı. Ertesi yıl bütün gazeteler Cumhuriyet’in izinden yürüdüler. 90’lı yıllarda Sabah Gazetesi Sevgililer Günü ilan ekleri verme kararı alınca işler karıştı. O kadar çok ilan gelmişti ki 4 sayfa ek yetmedi, ilanlar ve ekler günlerce sürdü. Türkler bu günü tam anlamamışlardı, ilanların çoğu askerlerin asker arkadaşlarına gönderdikleri sevgi mesajlarıydı.
Türkler belki de doğru anlamışlardı...
* * *
İslami kesime gelince, Zaman Gazetesi’nde Sevgililer Günü diye ortaya çıkan 90’lı yıllarda gazetenin yazarı olan Nevval Sevindi oldu. Herkes Fethullah Hocaefendi ne diyecek diye merak ediyordu. Hocaefendi sevginin güzel bir şey olduğunu söyledi ve Batı’dan ithal ve çıkış noktası bir Hıristiyan azize dayansa da bu özel günün kutlanmasına karşı tavır almadı.
Önceki gün Zaman Gazetesi’nin “Bir Gül Yeter” manşetiyle 14 Şubat Sevgililer Günü “sektörel ilave”si çıktı. Çiçekçiler Derneği Başkanı’nın demecinin yer aldığı ilk sayfada “Bayanların önemli günlerini unutmayın” deniyor, altında da şöyle yazıyordu:
“Hanımlar evlilik yıldönümü, doğum günü gibi özel günlerde çok hassastır. Hatta ilk tanıştığınız günü, evlilik kararı aldığınız günü, nişan gününü bile sorabilirler. Erkekler genelde özel günleri unutmaya meyillidir...”
* * *
Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi günlerde toplumların duygusal zekâsı pek çalışmaz. Anne olmayan kadınların, evladını yitirenlerin, sevgilisi olmayan insanların böyle günlerde hassaslaşabileceği unutulur. Sevgi tek bir güne hapsedilir ve alışveriş çarkları gürültüyle döner.
Tavsiyem Sevgililer Günü’nü tüm sevdiklerinizle paylaşmanız ve önce kendinizi sevmeniz. Hatta kendinizi sevindirmeniz. Epeydir her Sevgililer Günü’nde kendime özel bir armağan sunarım. Geçen yıl bir çift küpe almıştım. Babam küpelerimi pek beğenmişti. Sevgililer Günü hediyesi olarak onları kendi kendime aldığımı öğrenince, “İzin ver onları ben almış olayım sana” demişti.
Babam beyin kanaması geçirdi. Bu yıl Sevgililer Günü’nde sevgilimle birlikte onu hastanede ziyarete gittiğimde o küpeleri takacağım. Fark edeceğine eminim.

X

Alternatif modernlik

ÖNCE Fukayama çıktı, “mutlu son”u tarif etti. Serbest piyasa ekonomisi her yerde galip gelecek, herkes liberal demokrasiyle yönetilecekti. Ardından Huntington medeniyetlerin çatışacağını söyledi. Huntington’a göre medeniyetler kendi aralarında etkileşemezlerdi. Tam tersine daha da düşman olacaklar ve dünya kaosa sürüklenecekti.
Derken Ortadoğu karıştı. İnsanlar sokağa döküldü. Hepimiz meydana gelen bu halk hareketlerinin ideolojisini anlamaya çalıştık, bulamadık. Lideri kim diye baktık, göremedik. Mısır’da Mübarek gidecek, yerini radikal İslamcılar alacak diye boşa endişe ettik.
Alıştığımız anlamda bir devrim yoktu ortada. Batı, Ortadoğu gibi mistik bir bölgede toplumların demokratikleşme talebi olabileceğine pek ihtimal vermedi.
Washington’daki Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nün Türkiye Programı Direktörü Gönül Tol bu hafta İstanbul’da düzenlenen Değişim Liderleri Zirvesi’nde faklı bir bakış açısı sundu. Tol’a göre Ortadoğu insanının sokağa dökülmesinde tek bir söylem vardı; evrensel insan hakları söylemi. Din, politik bir ideoloji olarak devreye girmemişti. Ayaklanmanın ulusçu vasfı da yoktu.
Ortadoğu’daki yeni durum “melez” bir oluşumdu. Halk ayaklanmasında Batılı bir icat olan sosyal medya kullanılmış, yine Tol’a göre Batılı bir değer olan insan hakları kavramı üzerinden protestolar oluşmuştu.
Bu tutarlı analiz son derece net. Ancak beraberinde şu soruları da getiriyor:
Doğrudur, Ortadoğu ayaklanmaları hiçbir yerde din adına olmadı. Kaderci Doğu’da halkın mazlum kaderine razı iken birdenbire Batılı değerler sayesinde ayağa kalktığını düşünmek de Batılı bir bakış açısı olamaz mı? Acaba gerçekten öyle mi? Bu da oryantalist denebilecek değerlendirme sanılabilir mi?
Sosyal adalet gerçekten salt Batı’ya özgü bir kavram mı? Bir zamanlar Ecevit’in CHP’yi karıştıran “Ortanın solu, Peygamber’in yolu” demesini gel de hatırlama!
Tam da Tol’un belirttiği gibi din, bu ülkelerde yerel dinamiklerle harmanlanmış farklı bir rol oynuyorsa, insan hakları söylemi nasıl oluyor da bu kadar kolay temel demokratikleştirici mekanizma olabiliyor? Dini altyapının bunda rolü yok mu?
Batı’nın “Aydınlanma”sı dini kamusal alandan tamamen dışlayan bir modernitedir. Asıl önemli soru şu: Medeniyetlerin evrilip dönüşmesi sonucu alternatif moderniteler ortaya çıkabilir mi? Elbette çıkar, ama her modern olanı yüceltmek zorunda mıyız? Aydınlanmacı modernite modelini sırf Batı’nın bir ürünü olduğu için reddetmek gerekir mi? Batı modernite üzerindeki tekelini kaybederken kendimizi nasıl konumlandırmalıyız? İstiklal Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif’in “tek dişi kalmış canavar” diye tanımladığı Batı’ya olan kırgınlığımız yerimizi tayin etmede duygusal rol oynamalı mı?
Ortadoğu’daki olaylar kuşkusuz zihinsel şemalarımızı zorlayacak. Avrupa merkezli ilerlemeci tarih yorumuna karşı çıkanların sayısı da artacak. Yukarıdaki saptama ve sorular çerçevesinde zihinsel egzersiz yapmaya her zamankinden fazla ihtiyacımız olan bir evreden geçiyoruz.

İBO için birkaç cümle: İbrahim Tatlıses’i yıllar önce GAP’ın açılış töreninde tanıdım. İstiklal Marşı’mız söylenirken ağladığını gördüm. İbomani’ye Urfa’da tanık oldum. Öyledir, böyledir ama sonuçta beş yıl şarkı yapmasa da Tatlıses bu coğrafyada bir klasiktir. Acil şifalar diliyorum.
Yazının Devamını Oku

Karizma çizilirken

“ONLAR yazar, biz bildiğimizi okuruz...”<br><br>Başbakan Erdoğan Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’deki basın özgürlüğüne ilişkin eleştirisini bu sözlerle karşıladı. Olaydan ders çıkarmamız lazım.
Sağcısı, solcusu, dincisi, laiği, muhafazakârı, liberali...
Türk toplumunun büyük çoğunluğu bugüne kadar Avrupa Parlamentosu’nun hangi kararını alkışladı ki?
Sanki Türkiye ile üyelik müzakereleri açılması için “YES” pankartlarını açan bu parlamento değildi. En ufak bir eleştirisinde tüylerimiz diken diken oldu.
Ortak kanı şuydu: Hemen gaza gelen bu ukala bilgisizler ordusu, kendine bir oyuncak bulmuş bizimle oynuyordu. Şu son olaya kadar da hükümetin dümen suyundaydı... 
Bu çerçevede düşünürsek, Başbakan’ın tepkisi şaşırtıcı olmadı.
Şaşırtıcı olan, düne kadar Avrupa Parlamentosu’nu eleştirenlerin bugün mal bulmuş Mağribi gibi üzerine atlamaları.
Çifte standartlı olmak iyi bir şey değil.
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporuna eklenen basın özgürlüğü maddesi umarız bundan böyle AB’yi daha sağlıklı ve dengeli değerlendirmemize yol açar.
Günümüzde şirketler bile kendilerini dış gözle değerlendirsin diye üstüne para verip danışman tutuyorlar. İçeriden göremedikleri aksaklıkları rapor ettiriyorlar.
Avrupa Parlamentosu’nu da, yabancı basını da Türkiye’nin dış gözü olarak düşünmek mümkün.
* * *
Dünyayı yönetenlerin, patronların ve fikir önderlerinin okuduğu The Economist Dergisi uluslararası düzeyde en itibarlı yayın organı olarak kabul görür. Son sayısında bakın o da ne demiş:
“Soruşturma, her ne kadar tartışmalı özel mahkemelerde olsa da, sivillerin ilk kez muvazzaf generallerden hesap sormasını beraberinde getirdi... Buna karşın, iktidar partisinin en büyük taraftarları bile, Şık ve Şener’in tutuklanması gibi sert taktiklere başvurulmasının, Ergenekon davasının meşruiyetini çökertmesinden kaygılı. Soruşturma başlayalı dört yıl oldu, ama hâlâ mahkûmiyet yok. Bazı şüphelilere daha suçlama yöneltilmedi. Bazıları, soruşturmanın hükümeti eleştirenleri yakalamak için tam bir bahaneye dönüştüğünü söylüyor.”
The Economist bu yazısına “Türkiye’de gazeteci olmak tehlikeli bir şey” diye başlık atmış. Birlikte “sahici” gazetecilik yaptığımız eski dostlardan Mehmet Ali Yula bir soruyla buna bir katkıda bulundu: “Türkiye, çok şey olmak için tehlikeli değil mi? Gazeteci olmak, kadın olmak, çocuk olmak, içki içmek, dekolte giyinmek, telefonda konuşmak , vs. vs...”
* * *
Batı’da Türkiye algısı değişiyor!..
Twitter’ların tıkladığı, online siparişlerin hızla adrese teslim edildiği çağımızda, bir bakıyorsunuz, Silivri’ye koyulan gazetecilerin ismi demokrasi faturası olarak Ankara’ya iade ediliyor.
Algılar, “açıklanmayan deliller”den daha hızlı...
Bütün bu gelişmeler şunu gösteriyor: Türkiye’nin dünyadaki algısı bozuluyor, karizması çiziliyor.
Buna AB Genişleme Sorumlusu Stefan Füle’nin söylediği “Türkiye Ortadoğu için model ülke, siz basın özgürlüğü konusunda daha duyarlı olmalısınız” sözlerini de eklersek, belki algı konusunda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır...
Yoksa, nasıl olsa bildiğimizi okuyacağımızı herkes biliyor!..
Yazının Devamını Oku

Spor olsun!

İSTANBULLU gazeteciler dün Taksim’de buluşup İstiklal’den aşağı spor olsun diye yürümedik. Pankartta yazdığı gibi, “Özgür Basın hepimize lazım”...
Fakat bugün spor yazacağım.
Sporla ilgim dilim çözülürken başlamış. Kırk derece ateşle Fener maçına giderken tramvayda bayılan babam, bana önce “Fenerbahçeliyim” demeyi öğretmiş! Sonraki hayatım da Fenerlilerle geçti, işi Fener-Kayseri maçına rastlayan son Sevgililer Günü’nü “Mabet”te kutlamaya kadar vardırdık!
Türkiye’nin kurtuluşunun spor endüstrisine yatırım yapmakta olduğuna inanıyorum. Sporun yarattığı katma değer hem parasal, hem de sosyal olarak hiçbir sektörde yok. Ama en önemlisi, sağduyulu bir toplum olmaya yapacağı katkı ki, bugünlerde işte buna çok ihtiyacımız var...
* * *
2010 Dünya Basketbol Şampiyonası’nın ardından Türkiye 2013 FİFA U20 denilen 20 yaş altı Dünya Kupası’nı düzenlemeye hak kazandı. Adaylık dosyamızda Kayseri’den Gaziantep’e 10 şehir ve 10 stat var. Bu etkinlikten beklenen ekonomik girdi en az 300 milyon dolar. Bu yıl Kolombiya’da yapılan U20 Dünya kupası 9 bin kişiye dolaylı ya da dolaysız istihdam sağlamış.
Yine 2013’te Akdeniz Oyunları Mersin’de düzenlenecek. Akdeniz’e kıyısı olan 24 ülkenin katılacağı bu etkinlik, Mersin’in çehresini değiştirecek.
Doğu’nun “makûs talihi”ni sporla yenebiliriz. O zor coğrafyada kayak sporu kalkınmanın en önemli aracı olacak. Dünya Üniversitelerarası Kış Olimpiyatları Erzurum’a sınıf atlattı. Cumhuriyet tarihinin tek seferdeki en büyük spor yatırımı burada gerçekleşti. 600 milyon lira harcandı. Erzurum şimdi de 2012 Gençler Dünya Şampiyonası’na ve Kayak Yapan Gazeteciler gibi iki etkinliğe hazırlanıyor. Yepyeni tesislerin yanı sıra Avrupa’nın en uzun atlama kulesi Erzurum’da yapıldı.
Şu anda Ağrı, Kars, Van, Bingöl, Muş, Tunceli, Bitlis ve Hakkâri’de kurulan kayak merkezleri kış turizminin hızla gelişeceğini müjdeliyor.
* * *
Spor endüstrisinin ekonomiye getirdiği katma değer pek çok sektörü etkiliyor. Süper Lig yayın hakkı için Dijitürk’ün ödediği 321 milyon dolar. Yayın ihalesi sonucu kulüplere giden yüksek meblağlar üç büyükler dışındaki takımları da ihya etti.
Futbolda Anadolu takımlarının öne çıkışı spor endüstrisi katma değerinin bölgesel kalkınmada oynayacağı rolün işareti. Geçen yıl Lig’de Bursa, Kupa’da Trabzon şampiyon oldu.
Özel bir yasa ile doğuda yapılacak bir spor seferberliği ile artık endüstri haline gelen başta futbol ve diğer sporlara yatırım yapılması sağlanabilir. Teşvik, vergi indirimi gibi yöntemlerle spor malzemeleri üreticilerine yatırım imkânı sağlanarak istihdam yaratılır ve sporun gelişmesine imkân verilir. Ayrıca sponsorluklar devreye sokularak TOKİ’nin de katkılarıyla 10-15 bin kişilik küçük modern stadyumlar, salonlar yapılabilir.
Siyasi partiler spora sosyal ve ekonomik boyutuyla daha ciddi yaklaşmalı. Önümüzdeki seçimlerde parti programlarında spora verilen yer ekonomik program kadar ciddiye alınmalı.
Gazetecilerin armut gibi toplanıp hücreye tıkıldığı bir ülkenin ruh sağlığı iyi olamaz. Spora ihtiyacımız var, çünkü “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur”...
Yazının Devamını Oku

Sarkozy’ye çoban salatası

BİZİM Ankara Koleji camiasından Ayşın Akyor dün akşam Beyoğlu’daki Zübeyir’in Yeri’nde kebap yerken matrak bir hikâye anlattı. Ayşın üniversitedeki dersinde çokkültürlülük ile asimilasyonun farkını anlatıyormuş. Öğrencilerin aklı bu ikisinin arasındaki farka bir türlü basmayınca hocaları sormuş: “Anneniz size hiç sebze çorbası pişirmedi mi?”
Hep bir ağızdan “Pişirdiiii” diye cevap vermişler.
“Hah işte” demiş Ayşın, “Asimilasyon sebze çorbası gibidir. İçinde her türlü sebze bulunur ama pişince bunları ayrıştıramazsınız. Çokkültürlülük ise çoban salatasına benzer, içindeki malzemeyi tek tek ayırabilirsiniz, neyin ne olduğu bellidir”...
Sınav günü bu dersle ilgili soru gelmiş. “Asimilasyon nedir?” sorusuna öğrencilerin tümü “sebze çorbası”, diğerine de “çoban salatası” yanıtını vermişler!..
* * *
Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy kendi şahsında asimilasyonu temsil eden bir kişilik. Köken olarak dışardan gelip sonradan Fransız olanlardan. Orasına karışmayız, ama Sarkozy’nin Avrupalılığı da böyle. Çoban salatasına tahammülü yok. Türklere giriş yasak.
Gelgelelim Fransa “Aydınlanma”nın ülkesi. İşte tam da bu noktada bir pürüz çıkıyor. Sarkozy tam asimile olamamış aslında ki Aydınlanma’nın ilkelerini benimseyememiş. Zira Aydınlanmacı insanın yurtseverliği insan sevgisidir. İnsan sevgisi ise tek bir ülke ya da ulusla sınırlı değildir. Milliyetçilikle vatanseverliğin ayrıldığı ince çizgi işte buradan itibaren başlar.
* * *
Türkiye’ye gelince; Sarkozy yönetimi Türkiye’nin AB müzakere sürecini tıkadığı sürece ağzıyla kuş tutsa ülkemizde sempati toplayamaz. Türk ilkokullarında da La Fontaine’in masalları okutulur, en başta da Karga ile Tilki hikâyesi...
İktidara gelir gelmez verdiği Türkiye’yi Avrupa’dan dışlayan ilk demeçte “Ne yani! Avrupa Birliği Suriye ile sınır mı olacak?” demişti Sarkozy. Şu ziyaret 6 saat sürmeseydi, önerim zatı şahanelerinin Antep civarına götürüp yemek kültürümüzle tanıştırılması olacaktı. Umarım artık emeklilik döneminde yapar bunu.  
Zira Sarkozy gidici. Kamuoyu araştırmalarına göre 2012 seçimlerinde yerini açık farkla sosyalist bir cumhurbaşkanı alacak. 
Fransa gerçekten büyük bir ülke. Hem Akdenizli, hem okyanuslu ve Manşlı olmanın ayrıcalığını taşıyor. Bu kültür zenginliğini en iyi yansıtan yönlerinden biri de mutfağı ve şarapları. Bir de tabii Fransız kültürünün ayrılmaz parçası olan “kafe”ler var.
Kahveyi Fransa’ya Venedikli tüccarlar bizim buradan taşımışlar. Aydınlanma çağı denince akla yüksek burjuva salonları kadar kahvehanelerde yapılan konuşmalar da gelir. Fransız burjuvasının iş ve üretim ahlakı, kahveyi zamanında önemli bir simge haline getirmiş. Eskiden sabah uyandığında şarap içen insanlar kahve içip dinç kalmayı başarıyorlarmış.
Özetle Avrupa’da kahvenin şansı Osmanlı üzerinden 1643 yılında vardığı Paris’te dönmüş. İlk parizyen kahvehaneler açıldığında, önlerinde Türk giysili garsonlar beklermiş...
Sarkozy’ye dönersek, dünkü G-20 toplantısındaki yemekte muhtemelen önce şarap sonra Türk kahvesi içmiştir. Ama beni asıl ilgilendiren işin salata kısmı. Acaba mönüde çoban salatası var mıydı?
Yazının Devamını Oku

Türk’ün aklı

MISIR’la yatıp Mısır’la kalkınca Kavafis’i hatırlamamak olmaz. İskenderiyeli şair (1863-1933), “Daha güzel bir toplumda, ilerde
Bir başkası tıpkı bana benzeyen
Çıkar kuşkusuz, yaşar özgürce.”
diye yazmıştı.
Bu şiir, “tırsmayan” gazeteci meslektaşlarım için...
* * *
68 olaylarının öğrenci lideri Daniel Cohn-Bendit, nam-ı diğer Kızıl Dani en doğrusunu söyledi:
“Ey ahali, 30 yıldır kimsenin sesi çıkmadı da, Mübarek’in diktatör olduğu şimdi mi aklınıza geldi?” diye sordu...
Sadece Türk’ün aklı değilmiş demek ki sonradan gelen...
Sahi neden şimdi?
O coğrafyadaki son gelişmeleri ABD patentli gecikmiş Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlayınca olan biten bir anlam kazanıyor elbette. Bu çerçevenin içindeki resimde Türkiye yıldız gibi parlıyor!
Ama hangi Türkiye? Ilımlı İslam modelli Türkiye...
Batı bilinçaltında bu modeli sever. Osmanlı yıkılınca kurulan laik Türkiye’yi ise için için kabullenemez. Çünkü modern Türkiye büyüsünü yitirmiştir, onların egzotik duygularını beslemez. Batı için Türkiye farklı olduğu ölçüde ilginçtir, kendilerine  benzemesinden hoşlanmazlar. İngiltere, Fransa ve İtalya başta olmak üzere çoğu Batılı devlet Ankara’da sefaret açmak için bile 1930’lara kadar direndiler. İngilizlerin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmama inadı ancak geleneksel Kralın Doğum Günü Resepsiyonu’na rastlayan günlerde Çankaya Köşkü’nde kordiplomatiğe davet verilmesiyle kırılabildi. 
Neden Pierre Loti’nin 19’uncu yüzyıl romanları yok satmıştır Fransa’da, hiç düşündünüz mü? Ve neden Batı’dan Pierre Loti’nin benzeri bir romancı çıkmamıştır 20’inci yüzyılda? Cumhuriyet’in köy öğretmeni, Loti’nin yaşmaklı Azyade’si kadar ilginç değildir çünkü...
* * *
Avrupa ile kullandığımız iletişim kanallarını kim nasıl seçiyor? Türkiye’nin “itibar yönetimi”ni yapan birileri yok mu? Örneğin Crans Montana Forum’da Emine Erdoğan’ı görünce şaşırdım. Bu forum Avrupa iş ve entelektüel çevrelerinde epeydir A Klas değil. Afrikalı ve Ortadoğulu demokrasiyle yönetilmeyen ülke liderleri sayesinde sınırlı ilgi çekebiliyor.
Bizim medyada bazıları işi “Emine Erdoğan Obama ile birlikte ödül alıyor” diye yazmaya kadar vardırdı. Evet, iki yıl önce Obama’nın adı ödül alanlar arasında geçiyor ama, ABD başkanı orada görülmemiş bile, internette kaydı kuydu yok. 
Alınmasınlar ama Crans Montana Forum sonuçta bol keseden ödül saçan kar amaçlı bir işletme. Lider eşleriyle ek bir toplantı yapalım demişler. Fildişi Sahili liderinin eşiyle Emine Erdoğan’ı ödüle layık bulmuşlar.
Kim kimi kime kullandırtıyor anlamadım. Dürüst olmak gerek, bunlar Türkiye’nin itibar yönetimi açısından sakıncalı girişimler.
Türkiye’nin klasmanına dikkat etmesi iyi olur. Başbakanlık çevrelerinin ve danışmanların bu tür konularda daha seçici davranmaları gerekir. Aracılara dikkat!
* * *
Kavafis’le başladık, yazıyı onunla noktalayalım:
Yapacak neler vardı dışarda/ Ah duvarları örerken nasıl da görmedim onları?/ Ne sesini duydum örücülerin, ne gürültüsünü./ Çıt çıkarmadan kapamışlar bana dünya kapılarını.
Yazının Devamını Oku

Havai fişek ve BOP

İslam coğrafyasında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... WikiLeaks kimilerine göre işaret fişeği, kimilerine göre havai fişek...
Olay internette plansız programsız patlayan bir iletişim devrimi mi?
Bu kadar basit mi, emin değilim.
Mesela dünyaya AK Parti penceresinden bakan biriyseniz, direncinizi kırıp BOP demeyi öğrenmenizde yarar var. Büyük Ortadoğu Projesi, kısaca BOP... Telaffuzu da kolay!
BOP ya da Amerika’nın bir önceki başkanı Bush’un İslam coğrafyasını demokratikleşme planı... Kuzey Afrika’dan Orta Asya içlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada radikal İslam’a karşı Batılı değerleri kabul ettirme planı... Filistin sorununu çözerek Arap dünyasında İsrail’i huzura kavuşturma planı... Irak’ın işgalini Ortadoğu’daki demokratikleşme hareketinin bir parçası ilan ederek meşru kılma planı...
Başbakan Erdoğan, Mısır lideri Mübarek’e yaptığı “Çekil” çağrısı ile Ankara artık Ortadoğu’da “taraf” konumunda.
* * *
BOP ilk kez 8-9 Haziran 2004’te gerçekleşen G-8 diye bilinen zengin ülkeler zirvesinde dile getirildi. Ortadoğu’daki demokratik değişimde Başbakan Erdoğan’a Yemen ve İtalya liderleriyle birlikte “eşbaşkan” rolü verildi. Aynı ay İstanbul’da yapılan NATO zirvesinde Türkiye’nin bu rolü belirginlik kazandı. Mısır ve Tunus liderleri aynı yıl yapılan Arap zirvesine gelmediler. Mübarek BOP’u bölgeyi kaosa sürükleyecek bir Amerikan Planı olarak niteledi.
BOP neden şimdi tekrar devreye giriyor? BOP’un hedefi olan ülkelerin karşı tavrının yanında Irak’taki kargaşa ortamı Bush yönetimini frene bastırdı. Obama ise Bush’tan miras bu planı hemen benimseyemezdi. Bu arada Türkiye bölgede “oyun kurucu” aktör olarak öne çıkıyordu. Petrol coğrafyasını tüketim toplumu haline getirmek şarttı. Kapitalist mantık böyle söylüyordu. Çin ve Hindistan’ın yükselişi dengelenmeliydi.
“Eşbaşkan” Türkiye bölge için değişimin öncüsü olarak konumlandırıldı. “Model ülke” rolü bugün daha da artacak.
Türkiye’nin “Model ülke” olmasına yol açan AKP’nin başarısı ve “ılımlı İslam” mı? Bu enteresan bir tartışma. Bugün bulunduğumuz noktanın gerisinde 250 yıllık bir modernleşme süreci yatıyor. Ilımlı İslam çizgisinde model ülke olma payesini Atatürk ve İnönü’ye verenler olduğu gibi, AKP’nin “muhafazakâr, Müslüman demokrat” profil vermesinden kaynaklandığını söyleyen de...
Türkiye ve Erdoğan’ın bölgede şansı ne? Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun koşuşturmaları daha çok semeresini vermeye başlayacak. AKP’nin gizli ajandası olup olmadığı gibi bir iç tartışma bölgeyi ilgilendirmeyecek. Mısır’da muhalifler “Biz radikal değiliz, AKP çizgisine yakınız” diye demeç vermeye başladılar. 
Bakalım WikiLeaks’in işaret fişeği, Ortadoğu’da demokrasi için patlayan havai fişeklere dönüşecek mi? Yoksa önümüzde uzun bir kaos dönemi mi var?
* * *
Çereğan, çırağı yakarak atılan havai fişek eğlencesinin ismi...
Çırağan Sarayı adını Batılılaşan Osmanlı’nın havai fişeklerinden alıyor. Saray, Avrupa yakasında! Demokrasi için havai fişek gösterisi yapılacaksa bunun yeri İstanbul Boğazı’ndan başka yer olamıyor.
Yazının Devamını Oku

Akvaryumda yüzmek

<b>Brüksel</b><br>BU akvaryumun içinde balık olmaya razıyım! Böyle buyurdu Jacqueline Gerard... Eski okul arkadaşım, şimdi Brüksel’in sanat üniversitesi St. Luc’te mobilya tarihi dersi verdiğine göre bir bildiği vardır dedik. Dıştan bronz kaplumbağacıklarla bezeli küre biçimindeki muhteşem akvaryum 1875’ten kalma. Japon etkisi altında yapılmış, üzerinde durduğu zarif ayağa ejderhalar tırmanmaya çalışıyor.
Brüksel’e ayak basar basmaz soluğu Avrupa Parlamentosu yerine Antika Fuarı’nda almam ne büyük değişiklik! Artık anlayın Türkiye-AB ilişkilerinin durumunu...
Aslında belki de doğru yerdeyim! Türkiye’nin üyelik başvurusu da yakında âsâr-ı atika sayılacak duruma gelecek. Gerçi herhangi bir nesnenin antika kabul edilmesi için genel geçer kural onun en az yüz yıllık olması. Ancak uluslararası ilişkilerde 50 yıl da yeterli bulunabilir.
AB sürecinin Türkiye’ye her alanda standartlarımızın yükselmesi anlamında büyük yararı oldu, hâlâ da oluyor. Ancak bugün Davos’ta tartışıldığı gibi Avrupa’nın borç krizi Euro bölgesinin geleceğini belirsiz kılıyor. Türkiye-AB ilişkilerini bu resmin içinde değerlendirince üyelik kaçıncı bahara, belli değil. Biz şimdilik mümkün olduğu kadar bu süreçten evimizi düzeltmek için yararlanmaya bakalım.
* * *
Kısaca BRAFA diye tanınan Brüksel Antika ve Güzel Sanatlar Fuarı’nın düzenlendiği Tour Taxi binasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onur konuğu olduğu uluslararası iş dünyasının bir toplantısına katılmıştım. Tam finansal kriz öncesi, Türkiye-AB ilişkilerine daha umutla bakılan bir dönemde Avrupa Gül’ü dinlemek istemişti. Bugün bu noktanın gerisindeyiz.
Türkiye geri plana düşerken “Avrupa dağılacak mı?” sorusu da gündemde. Ancak ekonomistlerin yanıtı ters yönde. Borç krizine rağmen daha fazla birlik çağrısı yapılıyor. Euro konusunda ise Avrupa Merkez Bankası Başkanı Trichet başta olmak üzere ekonomistlerin çağrısı Euro bölgesi kurallarına yeniden uyulması yönünde. Nitekim Trichet Davos’ta sordu: 2004-2005 yıllarında Euro bölgesinde izin verilen bütçe açığı kuralını delen Fransa ve Almanya değil miydi?
* * *
Biz yine Brüksel Antika Fuarımıza dönelim. 18’inci yüzyıl başı Rumen bir sanatçının eseri olan 40 santimlik bronz heykelin 380 bin Euro’ya alıcı beklediğini görünce “Ekonomik krizde sanata yatırım bir sığınma alanı mı?” sorusu üzerine düşündük.
Nitekim bu prestijli fuarın başkanı Bernard de Leye, ekonomik istikrarın olmadığı dönemlerde banka araçlarına yatırım yapan pek çok kişinin yüzünü sanata çevirdiğini söylüyor.
Bizler geçiciyiz, ama sanat eserinin kalıcılık ve yatırım anlamında güven veren bir tarafı var. BRAFA gibi bir fuarın güvencesi, sahtesi kaçağı olmayan doğru yerden alışveriş yapma fırsatı sunması. Paris’ten Barcelona’ya, Münih’ten Brüksel’e tüm ünlü galeriler malını burada sergiliyor. Her ürünün kaydı tutulmuş, nereden geldiği belli.
Darısı eskinin kıymetini bilmekte de AB standardını yakalamakta. Avrupalı balıklar yüzdükleri akvaryumun kıymetini biliyorlar, bizim gibi tarih cenneti bir ülkede yaşayıp da Hayali’nin dediği gibi “O mahiler ki derya içredur, deryayı bilmezler” durumda değiller.
Yazının Devamını Oku

Lambaya püf de

TOYOTA ’nın başkanı ile 1990’larda röportaj yaptım. Sabancı kardeşler hakkındaki fikrini sorduğum Bay Toyota “Üçü de birbirine benziyor, hangisi Sakıp bilemiyorum” diyerek beni güldürmüştü. Sonradan ona hak verdim. Biz de Uzakdoğuluları ayırt edemiyoruz. Kim Çinli, kim Japon, kim Koreli bilemeyip hepsini aynı tornadan çıkmış sanıyoruz. 
Son seyahatlerimde indirimli satışlar sırasında Paris’in şık mağazalarına yine Japonların hücum ettiğini sandım. Yanılmışım. Alışverişe çıkmış karınca sürüsüne benzeyen çekik gözlü Asyalılar bu kez Japon değil yeni zengin Çinlilermiş.
Çinliler her yerde. Ancak bir belirsizlik var. Çin geleceğin soğuk savaş tehdidi mi olacak, yoksa küreselleşmede gelişmiş ülkelerin partneri mi? Bunu hâlâ bilmiyoruz.  Her durumda son bir yıla baktığımızda Çin-Amerikan ilişkileri geriliyor. Sebep, Çin’in ürettiği askeri uçak ve gemilerinin yol açtığı gerginlik.
Gelin, biz indirimli satışlara geri dönelim. Tenzilattan yararlanan sadece Çinli turistler değil... Çin giderek fiyatı düşen Avrupa devlet tahvillerine saldıracağını açıkladı. Çin’in devlet şirketleri Avrupa’da şaraptan otomobile ve hatta enerjiye kadar farklı sektörlerde ne bulurlarsa satın alıyorlar.
Bu nasıl bir alışveriş? Paris’teki yeni zengin Çinlilerin amacı ile Avrupa tahvili ya da petrol kimya şirketi alan Çin şirketininki aynı değil. Çin devlet politikası Euro bölgesini ayakta tutmaya çalışıyor.
Mesaj çok net: Çin Euro’nun kendine gelmesini istiyor! Bunun için de tahvil alarak Avrupa’nın borçlu ülkelerine yardım elini uzatıyor. Bir tür Çin usulü Marshall Planı!
Nasıl ki ABD 2’nci Dünya Savaşı sonrası Marshall Planı ile Avrupa’yı kalkındırmıştı, şimdi de Çin benzer bir yaklaşım içinde.
Avrupa sağlam duracak ki Çin bu en büyük ihracat pazarına mallarını satmaya devam edebilsin. Bu kadar basit. Euro’nun değer kaybedişi durmalı ki Avrupa Çin mallarını daha rahat ithal edebilsin. Çin’in dolar cinsinden rezervleri artmasın, Euro cinsinden varlıkları zarar görmesin...
* * *
Çin’in Euro’ya verdiği destek akıllara 19’uncu yüzyılın “gazyağı lambası” vakasını getiriyor. 
1880’lerin başı... Amerika’da John D. Rockefeller’in Standart Oil şirketi dünyada tüketilen petrolün yüzde 85’ini çıkarmaktadır. Standart Oil gazyağı işine de girmiştir ve yeni pazar arayışındadır.
Rockefeller’in adamı Herbert Libby Çin’e gönderilir. Libby önce gazyağı lambasının güvenli olduğunu anlatan el ilanları dağıtır. İlk etapta Çinde ahaliye 8 milyon adet gazyağı lambası bedava verilir ya da çok ucuza satılır. Günümüzde bedava laptop dağıtanları aratmayan bir hızla bu sayı giderek artar. İş dünyası literatürüne giren “Onlara lamba sat ki, gazyağı alsınlar” stratejisi uygulanmaktadır.
Bazı romantik yazarlar ise “Çin aydınlanıyor” diye kitap bile yazarlar. Gerçek amaç Standart Oil’in Çin pazarını ele geçirmesidir.
Aradan 130 yıl geçtikten sonra şimdi de Çinliler buna yakın bir strateji uyguluyorlar...
Tüm Çinliler birbirine benzeyebilir, ama gaz lambasının intikamını aldıkları kesin.
Bu resmi Amerika nasıl seyrediyor? “Oh” demediği kesin de, bakalım lambaya püf demeye nefesi yetecek mi?
Yazının Devamını Oku

Bizim kızlar

NİLGÜN Mirze, ki lise arkadaşım olur, Avrupa Kültür Forumu ödülünü Kültür A.Ş. ile birlikte aldı. Tören önceki akşam Cemal Reşit Rey’de gerçekleşti. Nilgün ödülünü paylaşa paylaşa bitiremedi. Çorbaya tuz koyan herkes, ben dahil, sahnede bulduk kendimizi.
Paylaşımcılık önemli bir vasıf. Başarı böyle sağlanıyor. “Hep bana, hep bana” demekle sevilen ve sayılan insan olunmuyor.
Ödül, Nilgün’ün 41-29 İstanbul projesi içindi. 41-29 nedir derseniz, İstanbul’un enlem ve boylam dereceleriyle dünyadaki konumunu temsil ediyor.
Nilgün İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti başvurusu sırasında gençliğe yönelik projeleri olmamasından yola çıktı. Amaç Avrupa kentleri ile İstanbul arasında sanat üzerinden giderek kalıcı bir network kurulmasıydı. Böylece genç sanatçıların uluslararası alana açılması sağlanacaktı. Kentlerin periferilerinde yaşayan risk gruplarıyla yapılacak sanat projeleri aracılığıyla kültürel entegrasyon sağlanacaktı.
Proje eski Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’den tutun, Berlin Filarmoni’nin şefi Daniel Barenboim’a kadar pek çok önderin desteğini aldı.
Türkiye’den ilk kez bu boyutta bir uluslararası proje çıkıyordu. Nilgün projeyi kalıcı kılmak için Genç Sanat ve Tasarım Merkezi Derneği’ni kurunca, bize de destek vermek düştü.
* * *
CRR’deki törenden sonra İtalyan halk müziği Tarantella’yı dünyaya tanıtan Eugenio Bennato 41-29 İstanbul projesini desteklemek için neşeli bir konser verdi. Konseri A’dan Z’ye örgütleyen kişi ise gurme yazarı ve yemek kitapları ile tanınan renkli dostum Engin Akın’dı.
Nilgün ve Engin gibi yaratıcılığı olan başarılı kadınlar ellerini taşın altına sokup tüm enerjilerini harcayarak olağanüstü işler başarıyorlar. Yan gelip yatma durumu yok bu tarz kadınlarda. Girişimci ruh had safhada.
* * *
Girişimci ruh deyince, gelelim dün sabaha... TÜSİAD 40’ıncı yılı nedeniyle ilk projesini açıkladı. Konu “Çalışma Hayatında Kadın”. Bu konuda halimiz harap. Türkiye dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi olmakla övünüyor, ama kadının işgücüne katılımında 126’ncı sırada ve dünya sonuncuları arasında. Ne büyük kayıp!
Ümit Boyner başarılı bir seçim yaparak KA.DER ve KAGİDER’in kurucularından olan giyim sanayiinin başarılı ismi Nur Ger’i TÜSİAD’ın Kadın-Erkek Eşitlik Komisyonu’nun başına getirdi. Nur Ger, Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği’nin de eski başkanı. Somut veriler üzerine çalışmayı seven analitik ve yaratıcı bir beyin.
Dün TÜSİAD ekibinin Nur’un önderliğinde gerçekleştirdiği 15 dakikalık Çalışma Hayatında Kadın filmini Çırağan Sarayı’nda üçte biri erkek 300 kişi izledi. Filmde kadınlar çalışma hayatına ilişkin dertlerini anlatıyor. Araya serpiştirilen iş, spor ve sanat dünyasından erkekler kadınların sorunlarını paylaşan ve çözüm önerisi getiren kısa konuşmalar yapıyorlar.
Zaten filmin adı da ana mesajı anlatıyor: “Tek kanatla geleceğe uçulmaz...” Cumhuriyetin ideologlarından ve ilk erkek feministlerimizden Gaspıralı İsmail’in “Tek kanatlı kuş uçamaz” sözüne nazire...
Filmin 1 dakikalık kısa versiyonu Fida’nın desteğiyle yakında sinemalarda gösterilecek.
İnanıyorum ki başarıyı paylaşmasını bilen akıllı kadınlarla bu ülkede çok şey değişecek.
Yazının Devamını Oku

Ortaylı’nın Topkapı’sı

TOPKAPI Sarayı Müzesi Başkanı telefonu açar açmaz, “Yarın Medine’ye gidiyorum” dedi. Bunu şöyle anlamak gerekir: “Vaktim çok az, kısa görüşelim!” <br><br>“Neler oluyor?” diye sormama kalmadan “Bilgisizlik ve hırsın yan yana gelmesi fevkalade tehlikelidir” diye ekledi. İlber Ortaylı ile bir saat sonra Topkapı Sarayı’nda buluştuğumuzda odasında kimse olmamasına şaşırdım. Zira ne zaman gitsem çoğunlukla eski Sovyet coğrafyasından gelen ziyaretçileri olur. Mesela Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Türkiye’ye getirdiği grupları İlber Hoca kendi misafiri gibi görüp ağırlar.
Ama o şimdi diyor ki: “Yanlış iş yapmış olmalıyım!”
Bunu duyunca Zaman Gazetesi’nde çıkan, Saray’a atanan yeni müdürün İlber Hoca’nın görevinin “misafir ağırlamak” olduğunu belirttiği o röportajı hatırladım hemen...
* * *
Tanıyanlar bilir, Hoca ile uğraşılmaz. O işine bakar. Nitekim “Topkapı’nın en büyük beş sorunu nedir?” diye dikildim sabah sabah karşısına. İşte Ortaylı’ya göre sarayın başlıca beş derdi:
Birincisi: Yanlış restorasyon. 1940’lardan itibaren o zamanın bilgisiyle Hazine Dairesi’nde ahşap konstrüksiyon sökülüp yerine beyaz çimento ile restorasyon yapılmış. Neyse ki şimdi 2010 sayesinde Harem, Tekstil İşverenleri Sendikası sponsorluğunda da Elbise-i Hümayun onarılıyor.
İkincisi: Lise öncesi okul çocuklarının ziyaretleri. Çocuklara ne yeterince dikkat ediliyor, ne de bilgi veriliyor.
Üçüncüsü: Arşiv ve kütüphane için yeni mekan ihtiyacı... 1840’ta yapılan gerçek Hazine-i Evrak’ı Vilayet kullanmak istiyor. Ortaylı bunun için Başbakan’dan ricada bulunacak, zira Topkapı arşivini taşımak lazım.
Dördüncüsü; Ecnebileri 10 Euro gibi komik bir fiyata içeri almak! Ucuz turlarla gelenler ne yaptığını bilmeden müze geziyor. Ancak kendi vatandaşımız ucuza girmeli. Bu konuda Müze Kart eşsiz bir uygulama.
Beşincisi ise Saray’ın Marmara cephesindeki surlarının tamiri ve oradaki arazinin halka açılması...
İlber Ortaylı Topkapı’nın bu beş sorununa konsantre olunmasından yana...
* * *
Topkapı Sarayı’nda bugüne dek neler yapıldı? Ortaylı, Bab-ı Humayun’dan otobüs geçişinin Bakan Koç zamanında kalkmasını, onun yerine gelen Günay’ın Darphane ve Kimyahane’ye el atmasını, Zührevi Hastalıklar hastanesinin boşaltılmasını ve bakan tarafından yeni bir fonksiyon verilmesini, Fatih belediyesinin Eminönü ile birleştikten sonra Sultanahmet’in araç trafiğine kapanmasını, müzede konferanslar düzenlenmesini, Hamam, Sürre Alayı gibi kendi eserlerini sergilemesini, Kremlin, İran gibi sergilerin ilk kez sempozyumlarla birlikte gerçekleşmesini aklına gelen iyi işler arasında sıralıyor.
* * *
Ve nihayet görüşmemizin en zevkli kısmı...
Ortaylı diyor ki: “Komplo teorisi üretmem, doğrudan saldırırım. Bir şeyin iyi tarafını da söylerim, kötüsünü de. Ne yapacaksan düzgün insanla yap, goygoyculukla olmaz!”
“Kadro sorunu...” diyecek oluyorum, Ortaylı sözümü kesiyor:
“Hiç kimsenin, Amerika’nın da, Rusya’nın da, dünyanın en büyük şirketlerinin de kadrosu yoktur. İşler doğru dürüst akıllı birkaç adamla yürür. O adamların vasfı da başkalarıyla iyi geçinmektir! İyi geçinmek ise sözünde sadakat ve vefa ister...”
Yazının Devamını Oku

Kendime verdiğim sözler

YENİ yıl, ancak siz isterseniz yeni sözlerle gelir... “Dünle gitti cancağızım dün söylenen sözler, bugün yeni şeyler söylemek lazım!” demiş Mevlânâ...
2011 geldi ve kendisine “yeni sözler” istiyor.
Siyasetçilerin çoğu içlerinden şöyle diyor olabilirler:
“Acaba eski sözleri biraz allayıp pullasam, yeni yıla kabul ettirebilir miyim?”
Kaldı ki her “yeni” ille de iyi olmayabilir.
Gelgelelim büyülü bir kavramdır “yeni”. Doğruysa içeriği, yaşamın tarafında durur. Güç ve enerji verir.
Bazen de “aşk”tır “yeni”...

Çocuklar ve gençler için her şey “yeni”dir. Yeniye hevesle sarılırlar.
Daha yaşını başını almış insanlarsa çoğu kez “yeni”yi kendileri yaratırlar. Onlar için “yenilenmek” özel bir enerji ve çaba ister.
En zor olanı, düşünceleri yenilemektir.
Alışkanlıkları değiştirmek ciddi çaba ister.

Aslında zaman “yeniyi getirirken” belki bizim kadar uğraş vermez.
“Yeni zamanlar” bizi ansızın bulur.
Tıpkı teleksle, ödemeli sabit telefonlarla boğuşan bizim gazeteci kuşağının, kucağında laptop’u, kulağında cep telefonunu bulması gibi...
Ne çabuk alışırız yeniye...
Hele rahat ve çabuksa, eskiyi ne çabuk unuturuz...
Hele yorucu, bıktırıcı ve üzücüyse...

“Yeni zamanlar” 2011’de yine bizleri bekliyor.
Sözgelimi, I-Pad’li yaşama acaba alışacak mıyım?
Köşeme çekilip sadece bana ait güven veren kitabımın sayfalarını çevirmek yerine I-Pad’ime kitap indirip okumaya mı başlayacağım?
Basılı kitaplar bir süre sonra bana Mısır papirüsleri kadar uzak mı kalacak? Aile mirası, anılarla yüklü kütüphane gözüme başka türlü mü görünmeye başlayacak?
Alışkanlıklarım ne olacak? Yoksa “Aynı nehirde asla iki defa yıkanamazsın” diyen Anadolu bilgesini hatırlayıp yeniliğin tesellisini mi bulacağım yeni yılda?

Yeni yılda yenilikler beni bekliyor...
Ben kendim de başkaları için yeni olabilirim...
Kendi resmimi yeniden çizmek istesem, bugün olduğumdan bambaşka bir portre çıkar mı karşıma?..
Şuraya küçük bir rötuş, buraya biraz ışık, oraya biraz gölge...
İşte kendi resmimiz yenilenmiş olarak karşımızda...
Hayat bizimle oynar da, biz hayatla oynayamaz mıyız?
Yeni oyunlar kuramaz mıyız? Oyunları bozup, yeniden oynayamaz mıyız? Yeniden oynanan oyunlarda daha usta, daha bilge, daha becerikli olamaz mıyız?
Daha iyi bir “Ben” olmak için, benliğimizde kiminle konuşmalıyız?
Dokunacağımız yeni düğmeler var mı?
Bilgisayarda masa üstünde duran, ama hiç kullanmadığımız programlar gibi bedenimizde, beynimizde el değmemiş, bizi bekleyen programlar var mı?
Kendi kendimizin, benliğimizin tadını çıkarabilir miyiz?
Yeniliğin keyfini kendimizde bulabilir miyiz?

Yeni yılın en büyük keyfi, kendimizi yeniden dizayn etmek olabilir mi?
Böyle bir yenilenmeye var mıyız?
Yenilenmek için kendi kafamızda, kendimize ait yeni bir tasarım var mı?
Kendimize vereceğimiz yeni sözler, bu sözleri tutacak yeni bir enerjimiz var mı?
Ne kadar heyecan veren sorular...
Yeni yıl coşkuyla geliyor, tabii eğer isterseniz. Hayal yoksa, hayat da yoktur...
Yazının Devamını Oku

Kafayı nasıl yiyoruz?

ALTMIŞLI yıllarda bir şehirden diğerine vaktinde haber geçmek isteyen gazetecilerin PTT santrallarında çalışan sevgilileri olurdu. Yazları anneannemin Göztepe’deki evinin 55’le başlayan altı haneli telefonundan Ankara’yı aramak için “şehirlerarası yıldırım arama” “yazdırırdık”. Gün geçer, telefon bir türlü bağlanmaz, operatör kızcağız arada yığınla azar işitir, hava kararmaya başlardı.
80’lerin başında teleks çağında başladım gazeteciliğe. 1987’de Milliyet’ten Hürriyet’e geçtiğimde daktiloyu terk edip bilgisayarla tanıştım. 90’larda internet girdi hayatımıza. İlk Yahoo grupları kurulurken kimse farkında değildi günümüzün yeni cemaatlerinin oluştuğunun.
Derken iletişim teknolojisinde her gün bir yenilikle tanışmaya başladık. Cebimizdeki telefon sayesinde dünyada olup bitenden anında haberimiz olması çok normaldi.
Anahtar kelime “hız”dı artık.
Hızlanan dünyaya çok daha dinamik bir algı ile bakmak gerekiyordu. Veriler sel gibi akıyor ve küresel boyutta anında twitleniyordu...
Şirketler dünyasında bu dinamikleri kim daha iyi kullanırsa rekabette öne geçecekti.
Medyada ise gazeteci kimdir, haber nedir sorularının yanıtları değişiyordu.

İnternet hem çalışma, hem de özel hayatımızın ayrılmaz parçası. 24 milyon Türk, internet kullanıcısı. Türkiye’de internet marketingi önemli bir fırsat alanı.
İnternet’in haber kaynağı ve hareketli medya (web-video) olarak TV ile yarışır hale gelmesi de geleceği belirleyecek önemli bir olgu.
Basılı medyanın yerini dijital medyanın alacağını söyleyenler kehanette bulunmuyorlar, rakamlarla desteklenen bir olguyu dile getiriyorlar.
Dijital medyanın geleceği ise I-pad ve tablet tartışmasından geçiyor.
Elde bir defter gibi tutulan bu araçlar ve cep telefonları (I-phone) arasında da büyük bir rekabet var.
Geleneksel medyanın I-pad ve I-phonelar için yeni içerik dizaynları ürettiği bir dünyaya gidiyoruz.
Haber alma ve iletişim biçimlerimiz kökten değişiyor.
Dijital, “sanal” dostluklar, fiziksel dostlukların boşluğunu doldurmaya çalışıyor,
Aile ve arkadaş cemaatleri varlıklarını sosyal medyada yeniden keşfediyor.
Günümüzün yeni tarikatları dijital ortamda doğuyor.

Bütün bu yeni oyuncakları içimizdeki çocuk heyecanıyla kullansak da ciddi araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek var: Sosyal medya, internet, SMS ve twitter dünyası insan beynini ve düşünme biçimini yüzeyselleştiriyor. Odaklanma ve fikir üretme kapasitemiz geriliyor.
Uzmanlar sosyal medya ve internet dünyasının yol açtığı yüzeyselleşme ve beyinde odaklanma kaybına karşı “klasik kitap okuma” yöntemini tavsiye ediyorlar. Zira kitap okuyan beyin, kendisini bir süre için de olsa enformasyon taarruzundan kurtararak, kendi kendine kalıyor.
Ama oğlumun yaptığı gibi okuduğu kitaptan sıkılıp anında Shakira dansına veya dijital bir oyuna geçersek, konsantrasyona da geçmiş olsun!

Bu kaotik ortamda insanın hayatla iletişim kurması çok daha hızlı ve yoğun enformasyon bombardımanı altında oluyor.
Günümüzde en gerekli eğitimlerin başında belki de insanlara “iyi ile kötü”yü birbirinden ayırmayı ve doğru seçimleri daha kısa sürede yapmayı öğretmek geliyor.
Yazının Devamını Oku

Sevgili Kemal...

KAPALIÇARŞI’da dolaşıyorum, altın fiyatları almış başını gidiyor. İnternette sosyal medya şakaları yapılıyor artık, gençler defalarca evlenip çocuklarını birkaç kez sünnet ettirmeyi düşünüyor bu ortamda! Siyasilerin altın çuvalı doldurdukları düğünlere vatandaş kafasını takmış durumda. Kuyumcu arkadaş CHP’li, Yılmaz’la Yalçın’ın dünkü yazılarını okumuş, kafası karışmış. Ben altının fiyatı inecek mi binecek mi meraktayım, o ille de CHP konuşacak. Sonunda buluyoruz bir orta yol, diyorum ki “Küresel krizle boğuşan dünyada sosyal demokrasinin çözüm önerilerinin değeri de altın gibi artacak!”
¡ ¡ ¡
Sosyalist Enternasyonal 2’nci Dünya savaşından sonra kuruldu. Pek çok ülkeden sosyalist ve sosyal demokrat partiler bir araya geldiler, Sovyet türü komünist sisteme karşı demokratik sosyalizmi savundular. CHP’nin bu örgütte olması dünyadaki genel trendleri kaçırmamasına yarıyor. Bir ara CHP dünyadan koptuğunda Sosyalist Enternasyonal’den de çıkarılması gündeme gelmişti.
Bugünkü CHP kurultayına Sosyalist Enternasyonal’in başkanı ve Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu da davet edildi. Yunanistan’daki bütçe görüşmeleri yüzünden kurultaya gelemeyen Papandreu Kılıçdaroğlu’na “Sevgili Kemal” diye başlayan bir mektup yolladı. Papandreu da diyor ki: “Bu küresel kriz ortamında halkın sorunlarına somut çözümü sosyal demokrasi üretebilir...”
Tüm dünyada soldan beklenti halkın yanında olması. Kalkınmayı sosyal adalet ve şeffaflıkla birleştirmesi.
Papandreu’nun Sevgili Kemal’e mektubu şu cümleyle bitiyor:
“Zorlukların üstesinden gelebilmek için partilerimiz daha açık ve katılımcı olmalıdır.”
Bir de Türk-Alman Dostluk Derneği başkanı Gerd Andres’in kurultay davetine verdiği yanıt var. Kılıçdaroğlu’na sevgili yoldaşım diye hitap etmiş ve “CHP’yi Kemal Atatürk’ün mirası olan büyük bir parti olarak tanıdım” dedikten sonra eklemiş: “Ancak her zaman CHP’nin kendini yenilemesi gerektiğine inandım. Bütün partiler demokratik bir yapıya ihtiyaç duyarlar ve bu sosyal demokrat bir parti için daha da gereklidir...”
¡ ¡ ¡
CHP’nin yabancı dostları daha açık, daha katılımcı, daha demokratik bir parti tavsiye ederken Kılıçdaroğlu’nun bugünkü kurultaya blok liste ile gitmesi burukluk yaratıyor insanda.
Seçime giden bir CHP’de genel başkanın kendine göre haklı sebepleri var elbette, partiye hakim olması lazım. CHP iç çekişmeye kurban edilirse, unutun seçim başarısını.
İnsanlar CHP’den bıktırıcı iç hesaplaşmaların sürmesini değil, sorunlarına çözüm bekliyorlar. Çocuklara sordum mesela, “daha çok ağaç, bahçeli ev, güleryüzlü öğretmen” istediler.
Hiç hafife almadım bu istekleri, birincisinde beklenti çevre politikalarının geliştirilmesi, ikincisi daha insancıl konutlar, üçüncüsü ise eğitimin kalitesinin yükselmesi...
Türkiye’nin sağlıklı bir sol muhalefete ihtiyacı var. Ne yazık ki sol ve birlik bir türlü yan yana gelemeyen iki kelime.. Bugün için unutuldu gibi, ama Sevgili Kemal’in CHP’sinde en önemli misyonlardan biri solda birlik olmalı. Sol’un Türkiye için altın değerinde çözümler üretmesi için bir önkoşul da bu...
Yazının Devamını Oku

GDO’suz demokrasi

ANKARA ’da Tunalı Hilmi Caddesi’nin adının henüz Özdemir Caddesi olduğu günlerde 24 numaralı Neşe Apartmanı’nda oturan iki küçük yaramaz kız, yoldan geçen arabalara yumurta atardı. Derken bir gün Zeynep’le Esen’in attığı yumurtalardan biri geçen otomobilin ön camında patladı. Aracın şoförü hiddetle aşağı indi ve araştırmaya başladı. Apartmanda ne kadar hayta görünüşlü oğlan çocuğu varsa sorgudan geçirildi. İki örgülerinin ucunda fiyonklu kurdele taşıyan cici kızlardan kuşkulanmak kimsenin aklına gelmedi...

* * *

Yıllar sonra İstanbul... Bir akşamüzeri eve gelen bu satırların yazarı, 10 yaşındaki oğlunu elinde sünger bir aracın tepesini sabunlarken buldu. Çocuk mutfak penceresinden kapıda park etmiş aracın üstüne yumurta fırlatmış, mahallede olay çıkmıştı... Herkes şikâyet etmek için anneyi beklemekteydi. Yaramaz Alişko annesinden sıkı bir fırça yiyecek, herkes huzura kavuşacaktı.

Olay yerine varan annenin aklına Neşe Apartmanı’nın beşinci katından caddeye atılan yumurtalar geldi. Onun yanında oğlanın yaptığı masum kalırdı. Üstelik de çocuk, yediği haltı temizlemek için araba yıkıyordu.

Oğlanın annesi yine de hışımla mutfağa girdi. “O yumurtalar organikti!” diye bağırdı.

* * *

Gündeminde yumurta, biber gazı ve orantılı/orantısız şiddet tartışması olan Türkiye’nin bir de organik tarım meselesi var.
Egemen Bağış’ın “O kadar yumurtaları varsa beraber sucuklu yumurta yapalım” demesini sevdim mesela. Gelgelelim Başbakan Erdoğan, “Çok paraları var ki yumurta alıyorlar” demiş...

15 bin dolar adam başı milli geliri olduğu ilan edilen memlekette yumurta lüks mü hâlâ, bilemedik...

Tıpkı her protestocuya “Ergenekoncu” yaftası yapıştırılamayacağı gibi, yumurta atan çocukların içinde de “organik”i var mutlaka!

Sentetik gübre bulaşmamış, zehirli kimyasallardan arınmış, GDO’suz doğal ortamda yetişmiş olanları...

Bu arada Penguen Dergisi Erdoğan’ı Maliye Bakanı’na “Yumurta fiyatlarını yükselt” derken çizmiş. Organik’te bile meyve suyuyla yumurtada fiyat makası kapanıyordu zaten, şimdi iyice eşleşir. Organik tarım üreticileri de buna sevinir.

Türkiye giderek organik tarımı öğreniyor, daha doğrusu özüne dönüyor. Üstelik en kayıtlı sektörümüz de bu!

Avrupa Birliği’nin yardımıyla 11.200 kayıtlı ve sertifikalı organik tarım üreticisi online eğitim görmeye başlıyor. Amaç elbette 7.566 tonluk organik tarım ürünü ihracatını arttırmak... Tüketicinin bilincini yükseltmek... Ama asıl, organik ürün perakendeciliğinde kalite güvencesini sağlamak...

Organik ürünlere talep ile özgürlükçü Yeşil-Çevreci siyaset paralel yükseldiler Avrupa’da... Bunu da bir kenara not etmek lazım!

* * *

Toplumlar dinamiktir, alttan alta kaynar. Söz, fikir, yazı hakkı ve medya özgürlüğü kaynayan buharı dışarı salar. Demokrasi o zaman sağlıklıdır. Yok eğer bunlar düdüklü tencere gibi kapatılırsa, yumurtalar havada uçuşur...

Düdükler başka yerlerden ötmeye başlar...

Diyeceğim o ki, her atılan yumurtaya Ergenekoncu muamelesi yapmayın. Organik olanları da var!

Bize GDO’suz demokrasi lazım.
Yazının Devamını Oku

Ev kadınları partisi

BU yazıyı Safinaz’a borçluyuz.<br><br>Biraz da Orhan Pamuk’un İstanbul’una... Ve Meclis’imizin Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) Komisyonu’nda evveli gün patlak veren kavgaya...
Bir de, Antep’te kurulan bir müzeye bağışlandığı için dönüşü olmayan bir yolculuğa hazırlanan kütüphanemizi karıştırırken bulduğum Ev Kadını’nın El Kitabı’na...
Ne alaka derseniz, geçen gün Facebook fotoğraflarıma mavi gözlü siyam kedimiz Safinaz’ı da ekledim. Safinaz’a “beğen” tıklayanlar arasında ta El Salvador’da yaşayan arkadaşım Miguel de vardı. Zamane çocuklarına benzemezdik biz, zira Miguel Gallardo ile üniversitede beraberken Salvador’un kahve ekim alanlarının yarısının babasının mülkü olması bizi pek ilgilendirmezdi de, Orta Amerika’nın en büyük kütüphanesini evinde bulundurması bizde saygı hissi uyandırırdı.
Miguel fotoğraf yorumunda Safinaz için “Nice Cat” yani güzel kedi deyince ben de yanıt vermiştim, “O hem güzel, hem de akıllı bir dişi...” Bunun üzerine Miguel’den yeni yorum: “Evet dişiler akıllıdır, Tanrı da dişidir!”
* * *
Orhan Pamuk’un Tanrı imgesi de dişi!
Yazar, İstanbul kitabının “Din” bölümünde 11 yaşına kadarki “çok belirgin” Allah hayalini anlatmış:
“Yüzü belirsiz, aşırı yaşlı, beyaz çarşaflar içinde çok muhterem bir hanım görüntüsüydü bu.” Dinle ilişkisini, Allah korkusunun üstesinden gelişini anlattığı bu bölümü Pamuk şu cümle ile bitiriyor:
“Gene de ama, ne zaman kalabalık içerisinde, bir gemide ya da köprüde, beyaz çarşaf giymiş yaşlıca bir kadınla karşılaşırsam ürperirim.”
* * *
Babamla haberlere bakıyoruz, ekranda Meclis KİT Komisyonu görüntüleri... Türkiye Elektrik ve Dağıtım A.Ş. TEDAŞ çalışmalarını denetlemek için toplanan milletvekilleri, seyredeni hayrete düşüren bir şekilde itişiyorlar, oğlan çocukları gibi... Babam sinirlenecek ve tansiyonu çıkacak diye korkuyorum, ama bakıyorum komedi filmi seyreder gibi gülüyor.
Cumhuriyetin hala ayakta olan ilk kuşağı için artık başa çıkamadığınız olayları ciddiye alıp kızmak yerine alaycı tavır takınmak  belki de en iyisi...
Ve kütüphanenin en dip köşesine sıkışmış, Tercüman Yayınları 1982 basımı sayfaları sararmış bir çeviri: Ev Kadınının El Kitabı...
Kitapta yok yok.
Arı yakalamak için ağzı küçük bir şişeyi ballı suyla doldurun...
Kayan ayakkabının tabanını patatesle ovuşturun...
Lastik eldivenler yırtılmasın diye uçlarına yakı sokun...
Körlenmiş jileti şişe mantarının çevresine geçirdiğiniz deri parçasını zımpara tozuna batırarak bileyin...
Gıcırdayan parkelerin çatlaklarına talk pudrası koyun...
Dökülmeye karşı tere kaynatılmış suyla saçları yıkayın...
Ve hatta utanıp yanaklarınız kızardığı zaman kulak memelerini çimdikleyin!..
Meclis’teki erkeklerin çocuksu kavgaları, Safinaz’ın dişiliği, Orhan Pamuk’un Allah imgesi, ve Ev Kadınının El Kitabı... Bunların hepsini yan yana getirdiğimde iki soru geldi aklıma.
Bir, “Tanrı dişi olabilir mi?”
İki, kavgacı oğlan çocukları yerine becerikli ev kadınları parti kurup ülke yönetimine talip olsun mu?..
Yazının Devamını Oku

Chicago maceralarım

BAYRAM öncesi Ziya’ya (Saylan) uğradım. “Bana ekspres cilt bakımı, yarın Chicago’ya gidiyorum!” dedim. Ben “Chicago” der demez Ziya’nın suratı asıldı ve etrafa emir yağdırdı: “Derhal asit maskesi hazırlayın!”
Asit lafını duyunca ürperdim. Ta Düsseldorf’lardan tanıdığım sevgili arkadaşım suratıma kezzap atacak sandım.
“Ay dur” demeye kalmadı, Ziya elinde fırça yanıma yaklaştı. “Ne işin var Chicago’da?” diye hesap sormaz mı! “Bir konferans var, ama esas bizim kolejden arkadaşlar...” dememe kalmadı, “İşte yakalandın!” dedi Ziya.
Tam o anda telefonum çaldı. Arayan Euractiv’in Yayın Yönetmeni Kerem Çalışkan’dı. “Kadri Gürsel de Chicago’da” dedi. “Ne güzel, görüşürüz onunla da” diyecek oldum, Kerem müstehzi bir sesle “O da Chicago’daki ‘Fethullah Gülen Konferansı’na katılıyor” demez mi!
Ziya’nın tepkisi anlaşılmıştı....
“Keremcim, o konferansa davet edilmiş olsam bile niye saklayayım senden?” diyecek oldum, “Sen babana anlat bunu” demez mi!
Babam? Eyvaaaah!....
“Eyvaaaah” deyince aklıma THY’nin ABD pazarlamasından sorumlu bereket tanrıçamız Rahşan geldi. 40 yıllık arkadaşımız bizle başa çıkamayınca “Eyvaaaah”ı bastırır çünkü. Chicago buluşmasına önayak olan da o, pazar günü konferansa gideceğiz diye tutturan da... Ama kim bilecek ki o konferans ile bu konferans aynı şey değil!
O sırada Ziya elindeki fırçayı yüzüme sürmeye başladı. “Hayııır, yapma sakın” diye bağırmaya başladım: “Chicago’ya senin sandığın nedenle gitmiyorum! Chicago Okulu, Friedman’la Keynesçiliğin karşılaştırılması...” diyecek oldum, “Hadi hadi” demez mi!
Ve elindeki yakıcı şeyi suratıma bol miktarda sürdü. Ardından da ekledi: “Yarından itibaren cildin pul pul ölü derilerini atacak!”
Eve geldim, babamı es geçip yukarı koştum. Facebook’u açtım. Seyahate giderken her seferinde nereye gittiğimi ilan ederim, bu sefer sadece “Bayram Nedeniyle Tadilattayız” yazdım. “Hocaefendi’yi ziyarete gitmişsin” telefonları ile taciz edilmek istemiyordum elbette!
* * *
Chicago güzel şehir. Bize Ankara Koleji’nde heykeli sevdiren hocamız tahta bacaklı Taylor’u hatırladık, Henry Moore’un Michigan Avenue’deki eserine bakarken. Bayram kavurması yerine Brezilya etleri, lokum yerine Dayton şekerlemesi, blues’du, cazdı, Nilesen’i kolla, Dizdar’ı kitap yazmaya ikna et, Rahşan’ı zapt et, Janet’i söyle, genciz, güzeliz derken güle oynaya tatil bitiverdi.
* * *
Unutmadan, Chicago “skyline”ından dünyaya bakmak için Rahşan nedense sisli havayı seçip bizi Hancock Tower’ın 96’ncı katındaki Signature Bar’a çıkardı. Avrupa hiç iyi görünmedi gözüme buradan. Alışveriş turuna çıkan Çinli devlet şirketleri ise Amerikan gazına talipti.
İktisatta klasik liberal geleneği temsil eden Chicago Okulu’nun Nobelli hocası Milton Friedman’a gelince... Son küresel finansal kriz devletin haşin müdahalesini gerektirince, 80’lerin bu popüler iktisatçısı mezarında dönmeye başlamış olmalıydı...
Chicago’daki altı gün boyunca cildim pul pul derilerini döktü. Ziya intikamını aldı.
Aklıma takılan asıl soru şuydu:
Gülen konferansına gitmek ya da onunla röportaj yapmak neden “hâlâ” sorun ediliyordu?
Yazının Devamını Oku

Bak yeşil yeşil...

SONBAHARIN sarı, kırmızı, kahverengi renkleri arasında yeşil, tıpkı gri sislere bürünen gizli bir aşk gibi zamanını bekler... Onun aşk zamanı bahardır. Bahar gelince rengini açık eder, her yerden fışkırır. Dallardan, yapraklardan, çimenden uzanır, şiirlere, şarkılara karışır.
Bazen sevdalı gözlerden bakar, yeşil yeşil...
İnsanlık tarihinden çok öncelere uzanan, maviyle birlikte yaşamın simgesine dönüşen kadim bir renktir kendisi.
* * *
“Yeşil” günümüzde giderek daha fazla politik bir anlam kazanıyor.
Avrupa’da “68 Solu”ndan gelenler, Berlin Duvarı yıkılırken politik kurtuluşu yeşilin canlı ve sevecen tonlarına sarılmakta bulmuşlardı.
Zaten Goethe de yıllar önce “Bütün teoriler gridir, oysa yaşamın ağacı her zaman yeşildir” diyerek canlılık felsefesinin rengini belirlemişti.
70’li yıllardan beri Avrupa’dan yükselen “Yeşil hareket” şimdilerde Avrupa Parlamentosu’ndaki iddialı gruplardan biri.
Son olarak komşu İran’da baskıcı İslam rejimine karşı çıkan özgürlük hareketi de yeşil rengi seçince, bizim buralardaki anlamı da yeni bir politik içerikle donandı.
Günümüz Almanya’sında Yeşiller Partisi giderek güçleniyor. Berlin’de gelecek bahar yapılacak eyalet seçimlerinde, Yeşil Parti ilk kez Eyalet Başkanlığı için iddialı. Anketlerde Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile başa baş, hatta önde gidiyor.
Bunda Berlin seçim haritasını bulundukları Kreuzberg-Neukölln bölgesinde yeşile boyayan Türklerin kuşkusuz payı var.
Yeşillerin Türklerle yükselmesinde partinin eşbaşkanlığını ilk kez göçmen kökenli bir Türk’ün, Cem Özdemir’in üstlenmesi rol oynadı. Tabii Berlin’in Yeşil milletvekili Özcan Mutlu’yu da unutmadan...
Yeşiller Avrupa’da iki akımı temsil ediyor; birincisi çevrecilik diğeri “multi-kulti”, yani çokkültürlülük.
“Çokkültürlülük” günümüz dünyasının kaçınılmaz gerçeği.
* * *
Yeşil hareket ve çevrecilik Türkiye için de önemli.
Çok farklı güçlerin ve kültürlerin bir çatışma alanı olan Anadolu toprakları, son dönemde çevre bakımından ciddi tehdit altında.
Küresel değişimin ve yerel hoyratlıkların birleşmesi ile ülkenin gölleri ve suları hızla kuruyor, ormanları, yeşil alanları yağmalanıyor. Toprakları erozyonla yok olup gidiyor.
Buna rağmen çevrecilik Türkiye’de güçlü bir politik akıma dönüşmedi.
Bizim 68 solu, çevreciliği “Devrimden sonra bakarız” mantığı ile küçümsedi. Sağ ise kalkınma ve büyümeyi engelleyen marjinal bir akım olarak gördü.
Oysa bugün artık “Yeşil Enerji” ekonomide geleceğin sektörü olmaya aday.
“Yenilenebilir enerjiler”, yani güneş, rüzgar ve akarsular birçok ülkede artık alternatif değil, zorunlu ve kaçınılmaz enerji haline geliyor. Kalkınma, ilerleme ve çağdaşlaşmayı simgeliyor.
“Yeşil”, giderek hem politik hem ekonomik anlamda insanlığa “son çıkış”ı işaret eden bir trafik levhası gibi...
Günümüz Türkiye’sinde hidroelektrik santrallerle ilgili “kavga” boyutuna varan tartışmalar sürerken, kalkınma, turizm, çevre ve doğa dengesine çok daha çağdaş bir perspektiften bakmak gerekiyor.
Epeydir doğa kulağımıza gizlice o şarkıyı fısıldıyor: “Yalnız benim için, bak yeşil yeşil...”
Yazının Devamını Oku

Sa Sa De....

İSTANBUL “Avrupa Kültür Başkenti” sıfatını 2010 sonunda Turku ve Tallinn’e devrediyor. Turku Finlandiya’nın eski sahil kenti, Tallinn Estonya’nın başkenti. İkisinin nüfusunu toplasan Kadıköy etmez, ama Avrupa sırasıyla yaşlı kıtadaki bütün kentleri bu sıfatla taçlandırmayı kültürel zenginlik açısından gerekli görüyor.
Çok şükür, İstanbul’un böyle ek resmi sıfatlara ihtiyacı yok.
O zaten “Dünyanın Kültür Başkenti!”
1500 yıllık Ayasofya ve 400 yıllık “genç” Sultanahmet Camii, Avrupa’nın bu
gelgeç sıfatına üzerlerinden süzülüp geçen bir martı sürüsüne bakar gibi bilgece gülümseyerek baktılar.
“Biz buradayız, yine bekleriz!” dediler.
Artık ben de, göğsüme bir yıllığına resmen iliştirdiğim “İstanbul Kültür Elçisi” kokartı yerine çok önceden beri taşıdığım “İstanbul gönüllüsü” rozetini takabilirim.
Kalbimin üstündeki görünmeyen bu rozet birkaç gün önce heyecanla titredi.
Biraz geç de olsa, Santral İstanbul’un o sakin ortamında, Enerji Müzesi’ndeki İstanbul sergisini gezme fırsatı buldum.
İstanbul’un 1910-2010 arasındaki mimari macerasını kattan kata, odadan odaya heyecanla izleyeceğiniz sergi bu eşsiz kentin kozmopolit bir imparatorluk merkezinden, global bir metropole dönüşmesinin öyküsünü anlatıyor. /images/100/0x0/55eabd11f018fbb8f8939369
Fotoğraflar, haritalar ve maketler eşliğinde...
Bir zamanlar girip çıktığınız tarihi binalar, misafir olduğunuz yalılar, yürüdüğünüz ve şimdi çok değişmiş sokaklar, bindiğiniz eski vapurlar ve otobüsler, kendi yaşamöykünüzle birlikte nostaljik bir film şeridi gibi geçiyor gözlerinizden...
Her resim ve pano önünde dakikalarca duracağınız kadar zengin anlamlarla yüklü...
* * *
Gözlerim 1930 yılı başlarındaki bir afişe takılıyor: Sa-Sa-De.
İnanması zor ama “Saygısızlıkla Savaş Derneği” anlamına geliyor. Afişteki çizgiler tanıdık bir imzayla bütünleşiyor. İhap Hulusi (1898-1986). Türk grafik ve afiş sanatının efsane ismi.
Afişteki takım elbiseli, kravatlı ve şapkalı adam elinde, halka gösterdiği mesajları içeren ipe dizili bir pano tutuyor. Üstünde şunlar yazıyor: “Vatandaş, Yere Tükürene, Yasak Dinlemeyene, Herkesin Rahatını Bozana, Saygısızlıkların Her Türlüsüne, Aldırmamazlık Etme”.
Afiş, sanki Taksim’de, Şişli’de, Beyoğlu’nda birden karşınıza çıkmış postmodern bir mesaj gibi tüylerinizi ürpertiyor. Kimmiş bu İstanbul gibi kaotik bir kentte “Saygısızlıkla Savaşa” cüret eden diye merak ediyorsunuz.
Biraz araştırınca karşınıza “Atatürk” çıkıyor. Cumhuriyet projesi ile bir ülkeyi, bir milleti çağdaşlaştırmayı kafasına koyan lider, 1930’ların başında bu kez kentleşme cephesinde “saygısızlığa” savaş açıyor. İhap Hulusi’ye emir veriliyor, bu afiş yaptırılıyor ve her yere asılıyor.
Atatürk sanki twitter’dan sosyal bir network’a uygarlık mesajları yollar gibi 70 yıl öncesinden günümüze sesleniyor. Kısa ve net sözcüklerle “Adam olun” diyor.
* * *
Kentli olmak, çağdaş olmak, uygar olmak. Bu serüvenin neresindeyiz? 100 yıllık İstanbul sergisinin çıkışında ister istemez bu sorular beyninize üşüşüyor. Kentinizi ve kendinizi bir kez daha sorguluyorsunuz.
Bu güzel sergi maalesef 20 Kasım’da bitiyor. Görmek isteyenler acele etsin.
Yazının Devamını Oku

Büyük resimdeki Türkiye

LEYLEĞİN ömrü laklakla geçerken...<br><br>Bizimkilerin başörtüsü, Mihriban Aliyev’in mini eteği... CHP’de it dişi domuz derisi...
Tarım Bakanı demiş ki: “AB’de et ucuz, çünkü onlar domuz yerler!”
Avrupa Birliği’nden sorumlu bakanımız ekliyor: “Türkiye’de medya o kadar özgür ki satın almak için yabancılar kuyrukta!..”
Tartışma bu minvalde ilerlerken...
Gönüller her daim padişah iken...
Lakin akıl vezir olmaktan çıkmışken,
Derin bir nefes alıp büyük resimdeki Türkiye’ye bir bakalım dedik.
* * *
Çırağan Sarayı’nda pastırmalı sucuklu bir kahvaltı. İki kıtayı ayıran Boğaz’ın sularında sonbahar güneşi parıldamakta. Birazdan ekonominin ünlü kâhinlerinden Roger Bootle konuşacak, biz not alacağız. İş Portföy’ün 10. yıl kutlamaları için gelmiş Türkiye’ye Bootle, kendisi Capital Economist’in başı, yazdığı kitaplarla dünyada okunan biri.
Roger Bootle diyor ki: “Ekonomi bir dine dönüştü, çok aşırı noktalara çekildi”... Kurallar mutlak ve tartışılamazdı... Böyle bakıldığı içindir ki kimse piyasaların yanıldığına inanamadı ve malum kriz patladı.”
İngiliz ekonomist ABD, Japonya ve Avrupa’dakiler gibi gelişmiş ülkelerden endişeli: “Çok borçlular ve sadece kamu borcu değil bu. Özel borçlar da var ve bundan sonrası için ellerinde ortalığı toparlamak için kullanacakları bir araç da kalmadı” demekte. Bilançolar borç gösterirken tahvil alımıyla işin içinden sıyrılacağını sanmak “saflık” Bootle’a göre...
Gelişmekte olan ülkeler ise daha güçlü...
Ve burada bir gerilim var.
Bir sonraki aşamada ne olacak?
Roger Bootle’a sorarsanız korumacılık üzerimize doğru koşar adımlarla geliyor. Önce ABD Çin’e karşı korumacılık tedbirleri alacak, sonra da Çin ABD’ye...
Çünkü Çin, hızla ABD’deki istihdam olanaklarını yok etmekte... Bir başka deyişle de Amerikalıların işlerini çalmakta...
Çin-ABD ticaret savaşı çıkarsa ne olur?
Roger Bootle der ki: “1930’lar hortlayabilir.”
Ve sevimsiz bir hatırlatma: “30’lardan sonra 40’lar gelmişti, yani İkinci Dünya Savaşı yılları... Amerika şayet Çin ile uzlaşmaz ise 60-70 yıllık kısa bir hegemonya dönemi olarak tarihe geçecek...”
* * *
Özetlersek dünyanın önünde iki alternatif var.
Birincisi iyi olanı: Çin ile ABD anlaşıyorlar, Çin para birimi değerleniyor. Finansal dengeler düzeliyor, hisseler yükseliyor ve dünyada refah artıyor.
İkincisinde ise anlaşamıyorlar. ABD korumacılıkla yanıtlıyor Çin’i. Çin de aynı şekilde tepki gösteriyor ve 1930’ların filmini seyretmeye başlıyoruz hep birlikte...
Roger Bootle diyor ki: “Umarım bu iki seçenekten olumlu olanına yöneleceğiz...”
Çin ile Amerika uzlaşmak zorundalar. En iyi ihtimal bu. Bu ikisi anlaşınca ancak belli olacak dünyanın geri kalanında hangi taşın nereye oturacağı.
Şimdiki halde bu büyük resimde ağır taş bile olsa Türkiye’nin nereye oturacağı belirsiz.
Bize gelince... Bunlar olurken ayakta durmaya bakalım, çünkü maazallah kesilen baş bir daha yerine konmaz.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI