GeriAyşe ARMAN Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var

Var ya...Son dönemde gördüğüm en çarpıcı film.

Çarpıcı, sarsıcı, hızlı, komik, sarkastik, şiirsel...
Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı varÇekimler de öyle, hikâye de...
Sinemacı olsam kıskançlıktan çatlardım.
O kadar iyi kotarılmış bir film ki...
Gülüyorsun, ağlıyorsun her şey birden.
Oturdum ve kalktım, zaman nasıl geçti fark etmedim bile...
Öncelikle öyküye bayıldım.
Çünkü iki sıkı hikâyeci adamın elinden çıkmış, Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya Önder.
Filme çeken Onur Ünlü.
Sıkı durun, dedektif bir imamın hikâyesi.
Sizin kafanızda canlandırdığınız imam algısıyla alakası yok. Selman Bulut müthiş bir imam.
Ama eğreti biri karakter değil, kurgu değil... Gerçek, yaşayan, kanlı canlı, akıllı, vicdanlı merhametli bir imam.
Serkan Keskin de inanılmaz iyi oynamış, ona da bir tebrik buradan.
Ben çok etkilendim.
Şehrin sinemalarında heyecan verici bir film vizyona girdi, mutlaka, mutlaka izleyin...
Ama ne yazık ki, filmi 18 yaş altındakiler izleyemeyecek, öyle uygun gördüler...
Bazıları filmden rahatsız olmuşa benziyor.
Ama mesela onlar, bu ülkede kızların 14 yaşında evlendirilmelerine, koca koca adamların koynuna sokulmalarına itiraz etmiyorlar. Ama o kızların...
‘İtirazım Var’ filmini izlemelerine itiraz ediyorlar!

*

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya çok yakın.
Abi-kardeş gibi.
İkisinin de ortak özelliği, hayata farklı bir yerden bakıyor olmaları.
Onlar meselesi olan adamlar.
Din ve inanç üzerine de kafa yormuş adamlar.
Kalbi güzel insanlar.
Biraz da filmin kahramanı o imam gibiler.
Bir sürü şey konuştuk, her şey sığmadı, gerisi salıya...

Muhteşem bir ikilisiniz. Nasıl tanıştınız?
Sırrı Süreyya Önder: Biz ikimiz de, aç biilaç gezerken, Meral (Okay) bizi tanıştırdı. Bence bizden bıkmıştı ve bizi, birbirimizle cezalandırmak istedi!

Ve sıkı arkadaş oldunuz...
SSÖ: Hem de nasıl! Onur da o dönem, ‘Polis’ filmini yapmıştı. Bütün yazarların mukadderatı gibi, ikimiz de parasızdık ve sürünüyorduk. Elimiz uydu, dilimiz uydu. Birlikte piyasaya seri üretim dizi senaryoları yazmaya başladık. Cihangir Caddesi’nde oturuyorduk ikimiz de. Ben hemen yandaki Alp Apartmanı’nda, Onur, biraz daha ileride. Çektiği film ‘Polis’ yüzünden borca girmişti. Seyirci tarafından fark edilmedi film ama tefeciler durumu fark etmişlerdi! Ve Onur’u sıkıştırıyorlardı...

Nasıl yani? Tefeciden aldığı parayla mı yaptı filmi?
SSÖ: Evet. 100-150 bin lira bir şey. Ama tıpkı ‘İtirazım Var’ filmindeki gibi, faiz yüzünden iki trilyon olarak geri ödemek zorunda kaldı.

Vay, vay, vay!
SSÖ: Öyledir. Tefeciye olan borç bitmez! Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var

Sonra da tefeciden kaçtı mı?
SSÖ: Yok, yok! Tefeciden kaçmana gerek yok. Borcun büyükse, senin yaşaman için ne gerekiyorsa yaparlar. Öldürme falan hikâye. Yaşatacaklar ki parayı tahsil edebilsinler. Ama küçük alacaklılardan kaçıyorduk. Özellikle de ev sahiplerimizden! İkimiz de kirayı biraz rötarlı ödüyorduk. Ama Onur’un büyük bir talihsizliği vardı, ev sahibiyle aynı binada oturuyordu. Çareyi bana taşınmakta buldu.

Ne yiyip, içiyorsunuz?
SSÖ: Güzel sordun bak! Bir tek Nizam Pide bize veresiye pide gönderiyordu. Üç öğün pide yiyorduk. Hakkını ödeyemeyiz!

Peki Onur Ünlü... Siz bu filmle tefeciden aldığınız borcu ödeyebileceğinizi düşünüyor muydunuz?
Onur Ünlü: Tabii ki hayır!

E o zaman niye tefeciden para aldınız?
OÜ: Çünkü o filmi yapmak istedim. Para kazanmayacağımı bile bile. Film çekmek böyle bir şey. O başka bir kafa.
SSÖ: O da bir şey mi? Dahası var! Biz tefecileri, “Ancak bir film daha çekersek, size olan borcumuzu ödeyebiliriz!”e ikna ettik! Bir sonraki filmin sponsorluğunu da tefeciler üstlendi. Ama jenerikte adları yok! Biz, borçları yavaş yavaş ödedik ama bu faiz meselesi hiç çıkmadı aklımızdan. Faiz, o kadar b.ktan bir şeydir ki, karıyı kocaya, babayı oğula, çiftçiyi toprağa, atı arpaya düşman eder! Onur’un da kafasında, hep bir imam karakteri vardı. Farklı bir imam. İşte bir taraftan o imam, bir taraftan tefeciler, bunları konuşup dururken, bir gece Onur’a dedim ki, “Diken, battığı yerden çıkar! Gel şu p.z.venk tefecilerin hikâyesini yazalım!” İşteeee, ‘İtirazım Var’ filmi böyle çıktı...

Çok şükür yine kaybettim!

‘İtirazım Var’ müthiş bir film. Heyecan verici, komik, sarkastik, derin ve şiirsel... Bayıldım. Tebrik ediyorum sizi. Bu filmi çekme amacınız neydi?
OÜ: Öncelikle var olan çarpık ekonomik düzenin, sürekli ‘kazananlar’ın lehine işlediğini anlatmak. Bunun kanıksanmış olması. Geleneğin de bu gerçeği destekliyor olması. Bu durumun çirkinliği, abesliği. En fenası da sanki din, bunu emrediyormuş, olması gereken buymuş gibi gösterilmesi. Zenginliğin aşırı övülmesi ve her şeyin zenginlere yazması. Sırrı Abi de ben de tüm bunlardan feci rahatsızdık, bunu anlatmaya çalıştık...

Filmin kahramanı, çok çarpıcı bir imam tiplemesi. Sisteme itiraz eden bir imam. Peki imama dedektiflik yaptırmak nereden aklınıza geldi?
OÜ: Sürekli kafamda tartıştığım bir şeydi, bir imam cinayete karışsa, hatta cinayet onun üzerine kalsa ve olay bir camide yaşansa, mevzu nasıl gelişir? Gerçi ‘din adamı-dedektif motifi’ bizim icat ettiğimiz bir şey değil, polisiye edebiyatta da var...


Ama sizin dedektif sıradan bir dedektif de değil. Satranç oynuyor, eski boksör, müzisyen, üniversite mezunu, siyaset bilimi okumuş...
OÜ: Bir polisiye karakter yaratıyorsan özellikleri olmalı. Bütün dedektif karakterleri bir şekilde dövüş bilmek zorunda. Bizimki de eski boksör. Bir olayı aydınlatacak. O zaman da analitik zekâya ihtiyacı var. Satranç öyle bir motif, bunun gibi bir sürü şey var. Bizim işimiz bu, o karakteri en ince ayrıntısına kadar düşünüyoruz...
SSÖ: Kısa bir formül verelim, genç hevesli senaristler için: Dramaturji eşittir çatışma, çatışma eşittir engel. Siz, karakterin önüne birçok engel koyarsınız ve ona asla merhamet etmeden, bu engellerle nasıl boğuşacağını izlemeye başlarsınız. Boğuşmasına alan açarsınız. Sonra o karakter, karton ya da naylon değilse, hayattan besleniyorsa, yürür gider. Bizim sinemanın en büyük arızasıdır, herkes yarattığı karaktere çok şefkatli yaklaşır. Dostoyevski böyle yapmaz mesela...

İyi de... Var mıdır gerçekten böyle imamlar?
OÜ: Elbette. Tamamı böyle olmasa da bu imamın sahip olduğu özelliklerin birçoğuna sahip insanlar vardır.
SSÖ: Bu filmdeki imam için, ‘halk İslamı’ denilen kavrama müracaat etmek lazım.

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var

Bunu açalım biraz...
SSÖ: Halk, dini alıp kendine benzetir. Bütün dinlerde böyledir. Ve bu, kötü bir şey değildir. Dinin birtakım müşküllerini, çatışma gibi gözüken yerlerini törpüler...

Ama sizin imam, çok ‘halk’ gibi gelmedi bana. Aksine antropoloji master’ı filan yapmış...
SSÖ: Zaten ‘halk’ olabilmek için yüksek kavrayışının olması gerekir. Tamam bir entelektüel, yoğun bir emek harcayarak, okuma, araştırma ve düşünme gibi süreçleri izler. Ama halk da binlerce yıllık bir mirası genetik olarak devralır. Olaylara, günlük hayattan çıkardığı sonuçlarla tepkiler verir ama o miras hep vardır. Halk İslamı da tıpkı halk gibi, öyle kolay kaldırılıp kenara atılabilecek bir şey değildir...
OÜ: Ama maalesef, ‘ulema’ araya girdiği zaman sorunlar başlar. Sırrı Abi’nin dediği gibi, halkın kendi kendine çözebildiği, içselleştirdiği mevzuları ‘ulema takımı’, çoğu zaman da iktidarın işine gelecek şekilde, yorumlayıp, dayatmaya başlar. Bizim imam Selman Bulut’un temel itirazı buna. Bu zorlamaya, iktidara göre biçimlendirilmiş ulema yorumlarına karşı direniyor.
SSÖ: Bir halk imamı anekdotu anlatayım. Filmde yer almayan... Adamın biri Ramazan’da eşinin dışında biriyle ilişkiye girmiş. Adam mümin, halktan biri. İmama gidip dert yanmış. İmam da demiş ki “Hem de Ramazan’da! Hem de nikâhlın değil! Cehennemin esfel-i safilinde yanacaksın!” En aşağısında yani! “Dinden de çıktın, sana kurtuluş yok, git Allah belanı versin!” demiş. Hani doktora gideriz gözümüz tutmaz, başka bir doktora daha gideriz ya, bu da başka bir imama gitmiş. İmam bakmış, “Yaptığın iş, matah bir şey değil ama bu kadar da kahrolma! Ramazan ayında yapmışsın. Orucun kazası var, onu kaza edersin. Yaptığın iş için de bir sadaka ver. Bir de tövbe et. Bir daha da böyle bir şey yapma!” demiş. Adam dışarı çıkmış, “Yarabbi çok şükür! Tam şeyime göre bir imam buldum!” demiş. Bakın Oflu Hoca, Bektaşi tiplemeleri, bizim folklorumuza girmiştir. Bunlar hep bu halk İslamı’nın ortaya çıkarttığı şeyler...

Yine de dürüst, cesur, aydın, sıkı eğitimli ve sıkı boksör bana çok alışılmamış geldi. Dolmabahçe’nin yalan söylemeyen yürekli imamıyla bir alakası yok mu?
SSÖ: O, yürekli değil. Onu öyle tanımlamak haksızlık olur. O, takva ehli. Yani içinde Allah korkusu var onun. Aslında Allah’a duyduğu korkuyla davranıyor. Çünkü Allah demiş ki “Yalan söyleme!” Kendisi de böyle vaaz veriyor. “Yalan söyleme” diyor herkese, “Yalan iyi bir şey değil!” Kendisi nasıl söylesin? Söylerse, Allah’a nasıl hesap verecek? Onun için bence yürekli değil. Daha büyük bir korkusu var. Ama bunu küçümsemek anlamında söylemiyorum. Ben kişisel olarak, orada ‘takva ehli’ gördüm.

Hikâyeyi birlikte yazdınız ama Onur Ünlü çektikten sonra siz izleyince ne hissettiniz?Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var
SSÖ: Onurunu kazanca tercih edenlere, onuruyla kaybedenlere bir saygı duruşu olmuş bu film. “Yine kaybettim!” diyor ve hiç travmatik bir hal yok. “Çok şükür yine kaybettim!” edası var. Bu, ‘kaybedenler’e ama onurunu kaybetmeyenlere bir saygı duruşu, Onur Ustamız’dan Allah razı olsun...

Aşkı açıklamakta akıl çamura saplanmış eşek gibidir!

Filmin ikinci kahramanı da bir kafa sesi. “İnsan sadece suçlu olduğu için değil, suçlandığı için de kaçar” diyor...
OÜ: Evet, Selman Bulut, geçmişte bir şeyler yaşamış, bir şeylerden kaçmış. Kızı, ölen karısı ve kendisi arası bir bağlantı bu. Filmin içinde, geriye doğru bu bağlantıyı görmemiz gerekiyordu...

Yine “Aklınızı uçurun, sadece korkaklar aklını kullanır” diyor o kafa sesi. “Cesur olun” mesajı mı?
OÜ: Evet, aklın aşırı yüceltilmesine karşı bir tepki. Akıl kadar, kalbin bilgisine de ihtiyacımız var. Nasıl akıl bilgisini keşfetmek için bir şeyler yapıyorsak, kalp bilgisini keşfetmek için de yapmamız gereken şeyler var. Kalp, kendi başına olamayacağı gibi, akıl da kendi başına olmaz. Sadece akla güvenirsen, aklın izahının dışındaki alana geçemezsin. Orada kalırsın. Akıl sınırlıdır, seni sınırlı kılar ve bir esire dönüştürür.
SSÖ: Tasavvuf der ki, “Vücut, bir saraya benzer. Akıl onun padişahıdır. Kalp ise sahibi...”

Hakikatlerin esiri olunca n’oluyor?
OÜ: Aklın esiri oluyorsun işte! Aklın esiri olunca da sınırların içinde kalıyorsun. Mevlana der ki, “Aşkı açıklamakta akıl, çamura saplanmış eşek gibidir!” Aşk mevzuunu, akılla açıklayamayız gerçekten de. Aşk mevzuunu anlamak, açıklamak ve yaşamak için başka şeylere ihtiyacımız var. Aşkı, akla indirgersek, çirkin ve pis bir şeye dönüşür.
O yüzden akıldan başka yetilerimizi kullanmalıyız aşkı anlamak için.

Biz de bu imama benziyoruz

Din konusunda ikininiz de acayip bilgilisiniz. Film için özel mi çalıştınız?
OÜ: Yok, ben de Sırrı Abi de böyle adamlarız. Bize en yakın karakter bu. Belirli açılardan aslında bu imama benziyoruz. Bunun için özel olarak çalışmamız gerekmedi. Zaten bu mevzular, biraz zor mevzular, belli derecede hâkim olmadan, dışarıdan sokma bilgilerle yapılabilecek şeyler değil. Benim de mesela bir fizikçinin hayatı üzerinden bir şey anlatmam zor olurdu. Hatta imkânsız. Film yapmak için, birazcık o mevzuları bilmek, biraz oralarda dolaşmış olmak gerekiyor...

Sırrı Süreyya binbaşı oldu

Sırrı Süreyya Önder’in emekli binbaşıyı oynaması nasıl bir şey?
OÜ: Sırrı Abi aslında, “Ben imamı oynayayım” dedi. “Abi, bir sakin olalım!” dedim.
SSÖ: Seçim kampanyama denk gelmişti. O yüzden, “Hadi peki Serkan oynasın!” dedim. (Gülüyor) Şaka tabii!
OÜ: Daha geniş bir rolde oynamasını isterdim Sırrı Abi’nin. Ama hakikaten filmi çektiğimiz zaman, seçim zamanına denk geldi. Onunki iki sahnelik bir roldü. Binbaşı olması da ironik oldu.

Kendini ‘ahlak eksperi’ sayan şuursuzlara…

Biz röportajımızı yaptık. Ne var ki, akabinde filmle ilgili, birtakım sevimsiz gelişmeler yaşandı. Bu soruları da sormak farz oldu...

Hoppalaaaa! Filminizi 18 yaşın altı izleyemeyecek. Gerekçesi?
SSÖ: Genel ahlak ve kamu düzeni diye başlayan bir sürü şeye mugayirmiş! Buradan şu çağrıyı yapıyorum: Bu kararı veren heyet her kimse, onlarla halkın önünde, filmi sahne sahne izleyerek tartışalım. Kendi söylediklerini savunabilirlerse, sinemayı da siyaseti de bırakırım. Genel ahlaka karar verebilecek kadar, kendini ‘ahlak eksperi’ sayan şuursuzların ahlakını, ben de bir tartıya vurmak isterim! En büyük ahlaksızlık, başkasının emeğine kastetmektir. Bizim film, çocuklara ortak iyilik değerleri ve erdemli insan olmanın kıymetini anlatıyor.

Bu filmde, 18 yaş altının görmemesi gereken ne var?
-Merhametini ve özgürlüğünü elden bırakmayan bir imam var!

Sansür hakkında söylemek istedikleriniz...
-“Herkesin düşüncesini serbestçe ifade etme hakkı vardır.” İnsan Haklarını ve Temel Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme (Madde 10)

İmam nikâhını ‘rezalet ruhsatı’ mı sanıyorsun!

Onur Ünlü ve Sırrı Süreyya’nın itirazı var

Filmde, üniversiteli, 21 yaşında, erkek arkadaşıyla aynı evde kalan bir kız olması, ‘kızlı-erkekli’ olgusunu eleştirenleri eleştirmek için mi? 21 yaşındaki kızınız, ev arkadaşıyla sevgili olsa siz nasıl bir tepki koyardınız?
OÜ: Benim çocuğum yok. Ama bu gizli saklı bir şey değilse, herkes biliyorsa, bu artık bir ilişkinin ötesinde, bir duruma dönüşmüştür. Bu durumun da benim için elbette bir sakıncası yok. Kız babası olsam da olmazdı. Çünkü filmde de dediği gibi, evlilik dediğin şey çok teknik, basit, küçük bir şey. Ama bu ilişkinin herkes tarafından bilinir olması gerekir. Benim fikrim bu.
SSÖ: Burada esirgenen o kızın bir cinsellik yaşaması. Aynı evde kalmaları bu yüzden uygun görülmüyor. Oysa, bunun için kapı arkası ve beş dakika süre yeter. Aynı evde yaşamalarına gerek yok yani. Dolayısıyla faydasız, nafile bir uğraş. Onun yerine çocuğuna, erdemli, vicdanlı ve merhametli bir insan olmayı, arkadaşlarını da böyle insanlardan seçmiş olmayı verebildiysen, nerede isterse orada kalır, kiminle isterse onunla kalır.

Kendi kızınız olsa da itirazınız olmazdı yani!
SSÖ: Benim kızım var. Hiçbir itirazım olmaz!

“Sokayım imam nikâhına!” diyor ya imam, tepki toplar diye korkmadınız mı?
OÜ: Korkunun ecele faydası yok. Korkuyla bu iş yapılmaz, orada bir şey söylüyor ve doğru söylüyor, ona katılıyoruz.
İyi de bir imam, “İmam nikâhı boş iş!” der mi? Biz deriz de bir imamın demesi inandırıcı mı?
OÜ: Teknik olarak der. Çünkü bir imam bilir öyle olduğunu. Hükmü yoktur gerçekten. İmam nikâhı diye bir şey yoktur. Bizim imam filmde, “Rezalet ruhsatı mı zannediyorsun bunu?” diyor. Söylemek istediği şu: Benim kızım diyelim ki adamın biriyle kalıyor. Ben de bunu bilmiyorum. Ben bunu bilmediğim sürece, onların imam nikâhı yapıp yapmamış olmalarının bir anlamı yok. Çünkü eğer ‘kandırılıyorsam’ her türlü kandırılıyorum. O imam nikâhı benim kandırılma durumumu değiştirmez, sadece onların vicdanını rahatlatır.

İmam nikâhına, “Rezaletin ruhsatı değildir...” diyen adamın, kızıyla-erkek arkadaşının sevişmesine de takmaması gerekmez mi?
OÜ: Takmıyor zaten. Ama o da bir baba. Önce bir sarsılıyor. Sonra gidiyor özür diliyor.
SSÖ: Hazırlıksız anında hem de hiç kafasında böyle bir durum yokken, önünde buluveriyor. İnsanlar öyledir. Böyle şeylerle ilk toslaştıklarında saçmalayabilirler. Ama kâmil insan, bununla hesaplaşır, al-ver eder ve özünde bir erdem varsa, o öze döner.

Böyle bir olayla karşılaşsa bu şekilde davranabilecek kaç tane imam vardır sizce?
OÜ: Ben onu bilmiyorum. Açıkçası umurumda da değil. Bu bir imam PR çalışması değil, imam belgeseli de değil. İmamlar nasıl düşünüyorlar bilmiyorum. Biz, bir insan hikâyesi anlatıyoruz. Bu insan imam olmayabilirdi, futbolcu olabilirdi. Burada imamları aklamaya çalışmak ya da “İmamlar kötüdür” demek gibi bir durumda değiliz. O bizi aşar, bizim haddimiz de değil...

İmam, âşık olursa ne olur?

Serkan Keskin de imamı şahane canlandırmış...
OÜ: Evet. Başrolü taşımak, götürmek kolay değildir. Film 110 dakikaysa, 108 dakikasında Serkan’ı görüyoruz. Ama film bittiğinde görmeye devam etmek istiyoruz. Demek ki, gerçekten olağanüstü bir biçimde taşımış.

Devamı gelecek mi?
OÜ: Olabilir. Bu bizim imam, âşık olursa ne olur diye düşünüyorum mesela. Onu bir de âşık edebiliriz. Onun üzerinden bir hikâye gidebilir.
Filmin en başında, karısını dövmek isteyen ama dövmeyen polise, imam, “Günah işledin” diyerek bir ayrım koyuyor. “Karını dövmek isteyip de dövemezsen merhametten, dövmek isteyip de dövmezsen kibirden!” diyor...
OÜ: Evet, çünkü kibir en büyük günahlardan biri. Bir imam hikâyesi yaparken, temel bazı yerlere uğramak zorundasın. Cinayetin, tefeciliğin, aslında bir sürü şeyin kibirle alakası var. Bazı yan duraklar bunlar...

Kadını dövme isteğinin kaynağı ne sizce?
OÜ: Erkeğin kendiyle olan iktidar problemi. Başka ne olabilir ki?

Camide yaşanan cinayetten sonra ortalığı kaplayan ve gitmeyen ağır koku neyin kokusu?
OÜ: Cesedin kokusu! Ama o koku, 1400 senelik o zorlama geleneğin kokusu da olabilir.
SSÖ: Ayete, hadise dayanmaz ama tefecilerin rahat ölemeyeceğine inanılır. Cesetlerinin çabuk bozulacağı, çok eziyetli bir ölümün onları beklediği anlatılır.

Kötülüklerin anası mı yani bu?
OÜ: Elbette. En büyük kötülüklerden biri...
SSÖ: Kuran’ın geliş sırasına göre, ilk üç sene inen ayetlerin neredeyse tamamı faizcilere, zenginlere, tabiri caizse kahretmekle meşguldür.

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku