Metro girişi

Her şehrin metrosunda kısmen farklılıklar arz eden bir rüzgar eser. O "kıytırık" (!) denilen İstanbul’daki birkaç yüz metrelik tünelimizde dahi, yukarıdan Karaköy’e doğru inmekte olan vagonun rüzgárı kendisinden önce gelir ve sanki bilinmedik yerlerin kokusunu getirir.

Levent’te inecektim, 4. Levent’te indim. Farkına varmadım ve dışarı çıktım. Avanaklığım nihayet dank edince de, gerisin geri yeniden istasyona girdim. Sonra, yapacağım iş o kadar önemli değildi, aynı yolu katederek tekrar Taksim’e dönmeye karar verdim.

Ve, "metropoliten düşünceler"e daldım.

Kasten "metropoliten" dedim, çünkü aslı böyledir. "Metro" bunun kısaltmasıdır.

Hani Fransız şair Guillaume Apollinaire o sıra henüz yeni yeni lügate giren ve züppelerin "sine" diye kısaltmaya başladığı "sinema" sözcüğü varyantlarını ti’ye alırken, "Eğer başımıza tebelleş olsaydı emekli taşra öğretmeni / Haddimize mi düşmüş kelime hadım etmek / Kuzum efendim, hakkıyla söyleyin şunu / Sinematografi matmazelciğim, sinematografi" gibisinden satır karalamıştır ya, işte "metropoliten"i de aynı "kitábi" kategori içine sokmak gerekir.

Deyim esas olarak da, kent ulaşımında kullanılan ve yer altından geçen demiryolu ağını tanımlar.

Nitekim, o "art deco" tarzda bezenmiş Paris metro girişlerinde, süslü püslü ferforje harflerle "metropoliten" yazılıdır ki, şehrin alámet-i farikáları arasında addedilir.

Burada, Yunani kökenden yola çıkarak etimolojik bilgiçlik taslayacak değilim.

Ama yine de şu kadarını söyleyeyim ki, "metro"dan büyüklük ve "polis"ten şehir, bu bileşik kelime daha telaffuz edildiği andan itibaren sihirli bir anlam taşıyor. Büyüler saçıyor.

Sözcük kenti ve kent hayatını yakamozlarda pırıldatıyor.

Her halükárda da, sizi bilmem ama beni daima pırıldattı ve pırıldatıyor.

Ta bebekliğimden, pusetimi iten annemin Karaköy’de tünele bindirdiği günden beri!

Bu itirafı yaptım ya, şimdi belki hemen şöyle diyeceksiniz: "İnsaf, ayol bizim şu kadar yüz metrelik ve altı üstü bir füniküler olan kıytırık tünelimizle, diğer şehirlerin şu kadar yüz kilometrelik devasa metroları kıyaslanır mı?"

Hele hele,
’metropoliten’ gibi tumturaklı bir kelimeyle rütbelendirilebilir mi?"

Yanılıyorsunuz efendim, evet kıyaslanabilir ve evet rütbelendirilebilir!

BİZİM KIYTIRIK TÜNELİN BİLİNMEDİK KOKULARI

Hayır hayır, "İstanbul’daki Tünel 1871 yılında inşa edilmiş olup, Londra’dan sonra Kıta Avrupa’sındaki ilk yeraltı kent demiryoludur" cinsinden bir cevap vererek "milli duyguları" (!) gıdıklamaya kalkışacak değilim.

Böyle şeyler zaten bana sonsuz uzaktır.

Artı, benim ora yakamozunda pırıldamaya başlamış olmamla da hiçbir ilgisi yoktur.

Çünkü, yukarıdaki çağrışımı yaparken aslında bir "metropoliten kültür"ün oluşumundan; bir hayat gustosunun emeklemeye başlamasından; bir hal ve oluş tarzının yerleşikleşmesinden söz ediyorum.

Bunlar, benim zamanımda vagonları ahşap olan ve de üstelik kayışla çekilen Tünel’in maddi varlığıyla ilinti taşımıyorlar. Daha doğrusu taşıyorlar da, ancak dolaylı yönden ve söz konusu "metropoliten kültür"ün oturaklaşma sürecinde devreye giriyorlar.

"Metropoliten kültür"le neyi mi kastediyorum?

En en önce, bir duyumsamayı, bir hissetmeyi, bir algılamayı kastediyorum.

Bunun ilk planına da kokuyu ve rüzgárı koyuyorum.

O kokudur ki, her şehrin metrosunda kısmen farklılıklar arz eder ama esas olarak ray çeliğinin, tekerlek yağının, istasyon dezenfektasyonun, havalandırma tertibatının, hatta elektrik kıvılcımım bileşiminden oluşur ve insanı sarhoşlatır.

Ah ah, ne mutlu sarhoşlatır! İnsanı şehirli bahtiyarlılık buğularına götürür!

Ve sonra, rüzgár yalar. Okşar.

En ateşli sevgilinin en erotikalı dokunuşlarıymışçasına okşar.

O "kıytırık" (!) denilen bizim tünelimizde dahi, yukarıdan Karaköy’e doğru inmekte olan vagonun rüzgárı kendisinden önce gelir ve sanki bilinmedik yerlerin kokusunu getirir.

Zaten, duruma ve mekána göre, bu rüzgárlar her kentin metrosunda ve her istasyonuna göre ayrı eserler.

HER ŞEHİRDE METRONUN RÜZGARI AYRIDIR

Evet evet, Londra Paddington’undaki metro rüzgárı Tokyo Şincuku’sundakine benzemez. New York 48. Sokak’ındaki de Şanghay Nankin Road’undakine benzemez.

Ortaklıklar mevcuttur ama, hızla kalkan veya duran vagonların oluşturduğu basınç esintisi farklı şehirlerde farklı hayaller getirir.

Prag’ın Merkez İstasyonu’ndaki dahili rüzgár ve taşıdığı kokular, Peşte’nin köprü durağındaki rüzgárlardan ve kokulardan ayrıdır.

Birinde Vltava suyunun barok tınıları, diğerinde ise Tuna Nehri’nin daha oynak notaları vardır. Irmak çok yukarıda, görünmeyen satıhta olsa bile, bunu duyumsar ve hissederiz.

Dolayısıyla da, "metropoliten kültür"e giriş yapabilmek için her şeyden önce o duyumsamaların ve o hissiyatların elektrikli merdiveninden en derine inmek gerekir.

Gelecek pazar başka bir metro istasyonundan vagona binerek "metropoliten kültür" gezintimi sürdüreceğim.
Yazarın Tüm Yazıları