GeriYonca TOKBAŞ “Kötü tecrübe yok yeni tecrübe var. Mış” diyerek koştuğum 80km İznik Ultra
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

“Kötü tecrübe yok yeni tecrübe var. Mış” diyerek koştuğum 80km İznik Ultra

İnsan aklına koyar, azmeder ve düzenli çalışırsa, her şeyi yapar.

80km de koşar, 130 da, 500km de!
Hem de nefesi tık demeden.
Bu yazı koşmakla ilgili değil zaten.
Hayattaki hedeflerimiz, amaçlarımız; onları gerçekleştirmek isterken yaşadığımız zorluklar ve o zorluklarla birlikte bir işi yarım bırakma ve devam etme kararlarıyla da ilgili.
Koşullarla ilgili.
İnsan bazen o koşulda bir karar alıyor ve o koşullarda o karar en doğrusu oluyor.
Önemli olan, koşullar değişince kendini yargılamadan ders çıkartmakmış.
Bu yazı onunla da ilgili.
80km koşarken öğrendim bunları.
Çevreyle, arkadaşlıkla, iyi destek olan sporcu insan yapısıyla da ilgili bu yazı.
Zor yolların arkadaşlığı ile hayat arkadaşlığının paralelliğiyle de ilgili.
Kafanın zorluklar karşısında seni bitirmeye çabalayan bi şeytanla nasıl da güç kaybettiğiyle; içinde atan mis gibi kalbinin sesinin seni nasıl da güçlendirdiğiyle alakalı bu yazı.
Hepimizin içinde aralıksız konuşan bin tane ses var. Cesaret verdiği gibi cesaret kıran sesler bunlar.
Her duruma ayak uydurabilen, gıcık ve sinsi seslerle yaşıyoruz sanki.
Kimi zaman çok mantıklı bu sesler. Sana “boşver” derken, çok haklı nedenler sıralıyorlar. Bahaneleri mükemmel buluyorlar. Cuk oturuyor her söyledikleri o ortama.
Zaten bitiksen, hazır değilsen, farkında değilsen bi de, “oh!” diyorsun, sarılıyorsun o seslere.
Mesele, tüm o “mantıklı” görünen şeylerin gerçekçiliğini sorgulayacak farkındalık.
Dahası, kendi kendine cesaret verebilmek, güç verebilmek, inanabilmek.
Kendinle arkadaş olabilmek.
***
Bu yazıyı, hiç geriye dönüp okumayacak şekilde, Allah ne verdiyse yazıyorum.
Yüzlerce şey anlatmak istiyorum çünkü, nokta virgül atlamadan.
19 Nisan 2014 Cumartesi sabahı saat 07:30’da, İznik’de,
İznik Ultra Maratonu 80km parkuru için ikinci kez start aldığımda hayatım değişti benim.
Ben değiştim.
Her adımımı ezbere biliyorum.
Şımarmadım; ama inanın, Dünya’da yapamayacak olduğum hiçbir şey kalmadı gibi geliyor.
Çalışırım, uğraşırım yaparım.
Hayatımda “inşallah” kalmadı.
“Belki” ne berbat bir kelimeymiş meğer. Daha da kullanmam.
İçinde “denerim olmazsa olmaz” hisli cümlem de kalmadı. Denerim, yani “yapana kadar dener ve yaparım” cümlesi var kafamda.
Vazgeçmek fiili de yerini, “gidebildiğim son noktaya kadar” a bıraktı.
Kafamdaki seslerle sohbet ise yerini açık sözlülüğe. Yok bundan böyle kıl kıl sadece içimden konuşup kendimi boğmak. Kafamdaki dilimde...
Gözümü kapadığım her an, sanki hala, İznik Gölü çevresindeyim.
Dağları koşup aşıyorum, patikalardan tarlaların arasına koşarak dalıyorum, dereden geçiyorum. Mavi Çam rengindeki zeytinlerin arasındayım. Bakmaya doyamıyorum.
Ağlıyorum, gülüyorum.
Canım acıyor, her yerim ağrıyor, yağmur çamur içinde kalıyorum ama sonra hepsi geçiyor.
Müşküle Köyü’nden geçerken gördüğüm “Amsterdamlı gibiler” diye düşündüğüm köylüleri, çocukları, kadınları erkekleri özlüyorum.
Müşküle maratoncuları bu kadar güzel bir coşkuyla desteklerken şehir insanı nasıl umursamaz oluyor diye düşünüyorum. Bazı şehirlileri alıp Müşküle’de kendine getirmek istiyorum.
Hala oradayım ben. Hala koşuyorum.
Hala her anını yaşıyorum.
Unutamıyorum, etkisinden de kurtulamıyorum.
Zaten kurtulmak, unutmak istemiyorum!
Anlatmaya başlıyorum.
Bu da İznik Ultra 80km’nin kısacık bir videosu...
http://webtv.hurriyet.com.tr/2/63603/0/insan-80km-kosar-mi-kostum

1 gece önce
Yarıştan 1 gece önce hayatımda ilk defa belki, mışıl mışıl uyudum.
Alper Dalkılıç 130km yarışı için o gece yarısı start alacaktı. Ertesi gün 42km koşacak ve Elena Polyakova ile beraber yine de odama gelip bana çantamdaki malzemeler hakkında yardımcı olup akıl verdiler.
Tecrübeli insanları dinlemek çok önemli.
Ben daha önce hiç baton kullanarak koşmamıştım. E çünkü kamerayla çekim yapıp twit atmaktan ellerim hep doluydu. Alper de Elena da; “Yonca iki batonu da alıyorsun ve bırakmıyorsun” dediler. “Batonlar senin yedek ayakların olacak, en zor kilometrelerde inanılmaz faydasını göreceksin” diye direttiler.
Kabul ettim.
İznik Gölü etrafındaki 1880mt’lik dağa, hem de 42.km’den 60.km’ye tırmanırken koşmaya çalıştığım anda anladım demek istediklerini. Resmen batonlar bana yedek bacak, ayak ve güç oldular.
Hele hele 70-75km arası sahildeki o kumlu alanı geçmek hayli zordu ama; batonlarla birlikte 4 nala koşan at gibiydim resmen.
***
70-75km arası solda bir piknik alanı var. Piknikçiler arasındaki baĞzı densiz tipler beni “yabancı” zannedip tatsız şeyler söylediler. Bi ara batonları kafalarında kırmak istedim.
Bak o işe de yarardı batonlar bi güzel.
Da işte, onlara zaman harcarsam yarış bitmeyecekti, elenecektim. “Değmez bu hayvanlara” dedim.
Devam ettim.
Neyse, daha bi gece öncesindeyim. Dağılmayayım.
***
Alper, çantamdaki gereksiz yükleri boşalttırdı bana. Jelleri ön ceplere koymayı hatırlattı Elena. Yoksa minicik bi şey atıştırmak için haydaaa indir sırt çantanı aç, aran bulun ye, tekrar tak, koş... ohooo süre mi yeter bunlara!
80km’yi 13 saatte bitirmen şart.
Dahası ara süre sınırları da var. Mesela 42km’ye 6 saat var, 60-75km arası için de 2 saat süren var. İkmal noktalarına verilen süreden daha erken gelirsen kazançlısın.1 dakika geç gelirsen elendin.
Zor dostum zor.
Alper bana tıpkı Emre Tok gibi, “Konuşma. Bütün enerjini kendine sakla, bedenini iyi dinle.” dedi.
Zaten beni gören herkes; “Yonca sen 80km kolay koşarsın ama esas zor olan senin susman” diyordu. Gerçekten de susmakta çok zorlandım.
Nasıl geberiyorum yanımdan geçenlere bin tane şey anlatmak için.
Ama sustum.
Saat başı ne olursa olsun beslenmeyi, elektrolitli suyumu içmeyi unutmamamı tembihlediler.
Çantam tamam olunca, kafam rahat etti. Geçen sene, çantam da felaketti. Ayol yanıma haşlanmış patates almıştım yolda yemek için!
Cehaletim bu seviyedeydi yani.
Sanırsın piknik. Ekmek arası kuru köftem eksik.
İznik Ultra Macera Akademisi’nin hazırladığı ve Uluslararası Ultra Maratonlara puan kazandıran ciddi bir yarış oysa.
Bendeki kafa harbi eksikmiş geçen sene.
Net.
Geçen sefer dağlarda tuvalet ihtiyacımı gidermemden sonra, felaket toto pişiği tecrübem olmuştu, o yüzden bu sefer yanıma tuvalet kağıdı da aldım.
Ne olur ne olmaz.
İnsan bunları inanın yaşamadan anlamıyor. Beni de uyarmışlardı ama başına gelmeyince bi türlü inanmıyorsun.
Herkes “önemli” yerlerini vazelinlerken sen bakıp “Yok ya bana bi şey olmaz” deyip; sonra da o kafanı koparıp vazelin yapmak istiyorsun!
O kadar ultra vahim pişikler bunlar.
Ultra maratonlarda öyle ilginç püf noktaları var ki; her yarışta öğrendiklerimin de hastasıyım.
Örneğin çantandaki her şeyi buzdolabı poşetlerine sarıyorsun ki yağmur yağdığında malzemen sırılsıklam olmasın. Bandajı öyle tomarla almıyorsun, hafif olsun diye kaleme sarıyorsun.
Islanan malzemeni nasıl kurutuyorsun peki?
Veya soğuktan çantada kazık gibi olmuş çikolatanı, protein barını?
Koltuk altına yerleştirip koşarak. Koltuk altların icabında fırın veya soba işlevi görüyor koşarken.
Ne acayip di mi?
Hayatta kalman için bedenin sana her türlü imkanı sunuyor resmen.
De işte bunları bilmek için o bedeni harekete geçirmen gerek. Sana yetecek her türlü şeyi bu beden barındırıyor. Kendi kendine her türlü yetebiliyorsun.
Ne kadar çok bildiğini zannedersen de o kadar saçmalayabiliyorsun.
Mesela su ve rüzgar geçirmeyen minick ASICS yağmurluğumun kola da takılabilen bir kolaylığı olduğunu ancak yarış bittikten sonra öğrendim mesela.
50-60km arası deli gibi yağan yağmurda 15 dakika çantayı çıkartıp giysem mi giymesem mi diye ne çok düşündüm. Oysa kolumda olsa, hiç vakit kaybetmezdim.
İnsan bir sorar bu zımbırtı ne diye di mi?
İşte ben bu sefer soru sormayı, sormaktan utanmamayı da ders edindim.
Bir de kolektif zekadan zor durumda makul destek almayı.
Yağmurda 3 kişi karşılaştık, meğer onlar da düşünürmüş yağmurluk giyip giymemeyi. Şu anda adını maalesef hatırlamadığım o iki 80km’ciden biri: “Hadi hep beraber aynı anda giyiyor muyuz?” demese, sanırım sudan çıkmış balığa dönecektik.
Daha o an indirdik çantaları giydik yağmurlukları da öyle devam ettik koşmaya.
***
İnsan, koşullar zorlaşıp yorulmaya başladığında, dahası önündeki zorluklar artınca, belki bazen kendisiyle aynı koşulda birileriyle toplu düşünme ve karar alma ihtiyacı hissediyor.
Destek arıyorsun kendine. İyi geliyor.
***
Yarış sabah saat 4:15’de
Saat çaldığında iyi uyandım. Hızlıca giyindim. Kahvaltımı ettim. Yulaflı meyveli mamamı, fındık fıstığımı yedim. Çayımı içtim.
Azıcık da tahin yedim salatalıkla. Garip bir sakinliğim vardı.
Geçen sene o sabah çok lanet uyanmıştım oysa. Kendime küfretmiştim kendimi bu yola soktuğum için. Oysa, şimdi, bir an önce gidip başlama isteğim vardı. Yalnızdım bir de. Oysa şimdi yanımda Damla da vardı. İnsan yanında biri olunca müthiş rahatlıyormuş.
Emre Tok “Yarış öncesi bağırsaklarını mutlaka boşaltmayı öğren” demişti, bu sefer başardım.
Pardon ama, inanın en son çocuklarımın 1 aylıkken yaptıkları kakaya bu kadar sevinmiştim.
Gülmeyin valla. Bunların hepsini düşündüm çünkü o sabah.
İnsanın yarışa dolu bağırsakla başlaması, sonra bi arazinin ortasında arkadan gelen yarışçılar seni yakalamadan boşaltmaya çalışması filan hayli “of yani” durumlar.
Pişik de ekstrası!
Aaaaa dur bak seeen, esas neyi hatırladım!
Yetmez ama evet, ben o sabah, bir de “kadınsal dönemime” denk geldim.
Ay bu şifreli yazmaya da ne gerek varsa? Regl oldum yani tamam mı.
Kadınların bir de bu gerçekleri var. Ben bu durumda koşmaya “Bloody Marry” koşusu diyorum. Nitekim o sabah da, güldüm geçtim. Bence kadınlar adet dönemlerinde aslında sanılanın tam tersine acayip güçlüler.
Starta giderken suskundum. Her yarış öncesi pilli ayılar gibi sağa sola zıplar, 44 foto çeker, daha start almadan yorulurum. Bu sefer durdum öylece.
Ortam nasıl güzel, nasıl canlı, beni gören herkes okumuş yazdıklarımı; “Yonca bu sefer susuyor, konsantrasyonunu bozmayalım.” diyordu.
Herkesin o düşünceliliği, bana bu konuda bile destek olmayı istemesi beni acayip duygulandırdı aslında. Hatta koşarken karşılaştığım ve normalde sohbet ettiğim herkes; “Aman sen bu sefer konuşma, kendini yorma..” diyerek geçti yanımdan.
Bütün o yola çıkan güzel insanlara, hepsine selam olsun!
***
Start aldık.
İlk 13km nasıl geçti anlamadım. Üstelik rampa yukarı bir koşu.
Yola çıkmadan kendime göre bürünecek olduğum hayvanlar belirlemiştim. Yeri geldiğinde dana, keçi, at, kurbağa olurum diye.
Hatta “bir ara maymun da ol Yonca, dalga geçmeyi unutma kendinle” diye düşünmüştüm.
Fakat bir ara 16.km civarı eşeklerin anırdığını duydum, “ayol tam eşek olunacak parkur gerçekten!” dedim ve kendimi bir eşek gibi hayal ettim.
Garip ama gerçek işe yarıyor biliyor musunuz. Araziye uygun bir hayvan olduğunu düşündün mü, gücün ve gidişin de onun gibi oluyor. Bazı yerlerde danalar gibi salına salın anca gidebiliyorsun, yemin ederim öyle.
Süründüren bir yokuş çıkman lazım, ancak ağırdan emin adımlarla alırsan bitecek gibi. Bazı yerler öbek öbek birikmiş yağmur sularından olma çamur göletlerkle dolu. Oralarda kurbağa gibi zıplayarak geçtim.
Sadece yola, rampalara kitlendim. Sürekli içimden geçen sağı solu videoya çekme hissime engel oldum.
Kısacık birkaç çekim yaptım.
***
28.km’de Süleymaniye’ye geldiğimde inanılmaz rahattım
Ne bir yorgunluk, ne bir ağrı sızı. Rampaları bu kadar güçlü çıkıyor olmak acayip moralimi düzeltmişti.
1 dilim elma yedim, su çantamı doldurdum.
Devam ettim.
Sessizlik içinde rüzgarın ağaçların doğanın sesi inanılmazdı. Hayatımda ilk defa kendimi yormadan, koşuya konsantre olmak da hoşuma gitti.
Nasıl desem, ucundan acık bile olsa profesyonel hissettim kendimi. Suyumu düzenli aralıklarla hiç susamadan içtim, yemem gerekenleri düzenli aralıklarla tükenmeyi beklemeden, hesapladığım gibi kullandım.
****
35.km civarı artık Müşküle
Köy çocukları köyün dışına çıkmış herkesi “Süpersin Abla, süpersin Abi” diyerek karşılıyordu. Gözlerim doldu.
Ellerini uzatmışlar “çak” yapıyorlar. Yüreklendirecek doğru cümleleri o kadar iyi biliyorlar ki, istem dışı daha hızlı, daha güçlü koşasın geliyor. Hızlanırken de, bu güzel Köyü ve insanlarını hızlı geçmek istemediğini düşünüyorsun.
Müşküleliler Amsterdamlı gibi. İnsan ancak Amsterdam gibi bir yerde maraton koşarken bunca ilgi ve coşku görür. Bütün kadınlar kapılarının önünde oturmuş alkışlıyor, “ha gayret” diyor. Köy meydanındaki kahvede oturan tüm erkekler nasıl bir alkışlamak size anlatamam.
Köy çıkışında ağladım resmen.
Bu arada Müşküle’ye vardığımızda artık neredeyse 1000metre üstü bir yükseklikte oluyoruz. Oradan Narlıca’ya kadar geldik mi, 42km tamamlanmış oluyor.
Ama biz 80km’ciler devam tabi. Narlıca’da da alkışlarla karşılandık.
Hemen ikmal noktasında bi küçük kase mercimek çorbası içtim, zeytin yedim ve bastım gittim.
En zor kısım şimdi başlıyordu.
***
Sölöz’e, yani 60.km’ye kadar, korkunç bir tırmanış ve iniş.
Bileklerim 54.km civarı öyle yanıyordu ki! 13km boyunca sürekli rampa yukarı basmaktan olmalı. Bir ara acısından resmen delirecek gibi oldum.
Bileklerime hızlıca masaj yapmayı denedim yapamadım.
Derken sağanak yağmur başladı inişe geçecekken. İniş dediğim 6km kadar. İn Allah in, “yerin dibine mi iniyoruz Allah’ım?” diyorum. “Bu geçen sene de bu kadar uzun muydu?” diyorum. Çamura her bastığımda, geçen seneki 60km sonrası 70km’ye kadar olan o zeytinliğin arazisinde başıma gelenleri düşünüyorum ve ölecek gibi oluyorum.
Birden kafam gitti. Gitmiş yani.
Sonradan anlıyorum.
“Yonca bu iş bitti” dedim. “Ben 60km’ye gelir ve yarışı bırakırım.
Bir kere de ben bir karar alayım şu hayatta. Kendimi perişan etmeden, zorlamadan keyfi bir karar almış olayım yahu! Geçen seneki gibi, git dene, uğraş, bu yağmur o araziyi balçık yapmış olsun ve orada yine çamura saplan ve 75.km’de diskalifiye ol kafayı ye, kaldıramayacağım.” dedim.
Dahası IT Band denen şeyim deli ağrımaya başladı. Korktum kopacak diye.
Hadi bu sefer sakatlanma korkusu bastı içimi.
Ya sakatlık 6 aydan uzun sürerse, ya bir daha koşamazsam, ya istediğim projeleri hayata geçiremezsem;
“e zaten ben Dubai’de sürekli deniz seviyesinde koşan, hiç rampa antrenmanı da yapamayan bir insanım. Sürekli seyahat, çocuklarım, ailem, işim, koşular vesaire bunca şey içinde benim 60km koşmam bile mucize ve yeter diyorum kendime” dedim, hemen Damla’yı aradım.
Kuzenimi.
Oncağızım da, hayatının ilk maratonunu, yani ilk 42kmsini bitirdi ve üstelik dağ maratonunu ve bir de beni karşılamak için kalkıp Orhangazi’ye gelecek boşuna gelmesin bari demek istedim.
Damla’yı arayıp bunları söylediğimde Damla’yı ilk defa böyle gördüm.
Sakin durmaya çalışıyor; ama sesi titriyordu ve aynen şöyle dedi:
“Yonca, biz buraya bitirmeye geldik. 60km en zor kısmı, bitiyor. Ondan sonra kalıyor 20km. Geçen sene son 5km kaldı diye çok üzülmüştün. Emin misin?”
Damla’yı ikna edecek bin tane şey söyledim.
Sonra bi baktım Itır arıyor Adım Adım’dan, “Yonca emin misin, iyi düşün...” diyor. O da ağrılarımı ve endişelerimi duyunca “tamam” dedi.
Ne desin?
Kocam aradı. “Kararın neyse destekliyorum” dedi.
Damla bu sefer mesaj atmaya başladı, “sen kendini kandırmıyorsun değil, mi?” gibisinden.
Bi an fena oldum bu soru karşısında.
Ben istedim mi, kendimi kandıracak bahaneyi kendime mantıklı kılma becerim hayli yüksektir. Kaypaklaşıverir azmim nedensizce.
Ama bunu düşünmek bile istemedim. Koşuyu serdim.
Nasıl olsa yalnızım diye bi güzel de ağladım ve kendimce konuyu kapattım.
“Bitti” dedim. “60km son ve bir daha da asla denemem bu işi.
Bu kadarmış.”
Bu arada, yarışa gelmeden önce Co-Active Koçlukta liderim olan Michelle’in attığı mail aklıma geldi.
“Denemek, tereddüt içeren bir sabotajcı. Kararı verdinse yaparsın. Yap.” Demişti.
İçim cız etti. “İşte o kadar kolay değil Michelle Hanımcım” dedim, “80km koşmak bin tane koşul içeriyor ve şu an koşullarım hiç iç açıcı gelmiyor!”.
Sölöz’e yaklaşırken acayip moralsizdim.
“Bitsin Allah’ım bu 60km gideyim otele koyayım rakıyı ve başlayayım içmeye” diye sayıklamaya başladım.
Sölöz’e girdim, ikmal noktasına varmak için bir rampa daha koşmak gerekiyor.
O rampaya geldiğim sırada meğer telefonu açık unutmuşum, bir baktım çalıyor. Ve çok ısrarcı. Lanet olsun dedim, açtım ki karşımda Emin Bayraktar.
Runtalya’da Deniz’i itmiştik hani beraber.
“Nerdesin Yonca?” dedi, “Sölöz’e geliyorum” dedim.
“Bekliyoruz seni”, deyince “yahu” diyorum, “Damla acaba onları mı aradı?”.
Ama baktım bu benim paranoyam,
Dahası Beril yani Runtalya’da Deniz’i iten ekipten arkadaşım da benim önümde o da 80km koşuyor.
Neyse.
60km’ye son 100metre kala, Adım Adım’dan Ulaş Önol’un sesini duydum.
“Yonca helal bu sefer 50 dakika erken ve koşarak geliyorsun!” diye bağırıyordu.
Ulaş geçen sene bana 80km’ye başlamadan “60-75km arası sürenin çok kısa olduğunu ve benim orada biteceğimi, “durumuna bak istersen 60km’de bırak” demişti ve ben aynen onun dediklerini yaşamış keşke Ulaş’ı dinleseydim demiştim.
Ulaş’ın bana “bu sefer 50 dakika erken” demesi, o an bi iyi geldi.
İkmal noktasına geldiğimde Adım Adım’dan diğer bir arkadaşım Ufuk Biriz de vardı.
Beni kutladılar. Ben tabi perişanım, bırakmak istiyorum diyeceğim ama onlar beni öyle bir karşıladılar ki, henüz diyemiyorum.
Bi an cesaretimi toplayıp “Ben bırakmak istiyorum” dedim.
O an çok işte çok inanılmazdı. Bir sessizlik oldu ortamda.
Lütfen buraları dikkatli okuyun.
Ufuk; “Yonca lütfen çantanı çıkart bir otur bi şeyler ye ve öyle karar ver.” dedi.
Ulaş: “50 dakika avantajın var, şu andan itibaren yürüsen bitiyor Yonca, çok iyi görünüyorsun. Emin misin, neden bırakıyorsun?” dedi.
Ben: “Çok yağmur yağdı, bundan sonraki o zeytinlik içindeki bataklıkta IT Band hasarımı beter etmek istemiyorum. Akıllı olmak istiyorum.” dedim.
Ulaş ve Ufuk: “Ne çamuru? Ne balçığı? Mis gibi yumuşacık parkur. Hiçbir şey yok zeminde...” deyince afalladım.
“E yağmur?” dedim.
“Yok buraya öyle yağmadı, şimdi ekipler oradan geliyor, zemin mükemmelmiş” dediler.
Şoka girdim. Bilmeseler böyle konuşmazlar. Konu spor, koşu olunca hep çok net olan iki insan Ulaş ve Ufuk.
Tam 10km boyunca geçen seneki berbat tecrübemi düşünerek orada mahvolacağım deyip bırakmak istemişken, aynı yağmura rağmen orası demek bu sefer etkilenmemişti. Beni düşünceler aldı o an.
Derken, Ufuk çok acayip bir konuşma yaptı bana.
“Yonca, 2 kere yarış bıraktım. İkisinde de bırakan Ufuk oldum. Berbat bir ruh hali. Bana birisi –acılar geçici ama bırakmak sonsuza dek- demişti hala unutmam. İyi düşün. Gayet iyi durumdasın. 50 dakika avantajlısın. Kararın ne olursa olsun, bunun bugünkü ve şu anki koşullarda alındığını da unutma. Yani yarın yatağında uyanıp ah vah deme. Kendini yarının koşullarında bugüne bakıp yargılama.” dedi.
Bu ne kadar önemli bir cümleymiş meğer!
Hayatıma dokundu resmen.
İnsan hep aldığı kararları başka zamanlarda yerden yere vurarak kendini perişan ediyor. Koşullar değişince kendini dövmek de övmek de kolay çünkü.
Derken Ulaş girdi araya ve bana matematik konuşmaya başladı. “Şu kadar hızda gitsen, yürüsen, yine bitiyor!” dedikçe, iyice fena kalakaldım.
Emin geldi: “Ne bırakması Yonca, delirdin mi sen? Bitirdin sen 80km’yi. Hadi toplan bir şeyler ye. Ben seninle dereye kadar 3-4 km koşarım, eğer canın istemezse araçla seni geri getiririz” dedi.
Ufuk, tuz tabletimi ve çikolatalı toz içeceğim vardı onu karıştırıp içirdi.
Çantamı takmaya başladılar.
Geçen sene beraber perişan olarak elendiğimiz Erhan Abi, Erhan Güler geldi o sırada. Çok şaşırdım çünkü ben onlar beni geçti sanmıştım.
Erhan Abi: “Yonca uçmuşsun, hadi kızım ne bırakması, bu sene oldu bu iş, herkes senin nasıl iyi gittiğini söylüyor delirdin mi, toplan bas git geliyorum arkandan” dedi ve o an birden;
“Yonca hani sen zeytindin?” dedim kendime.
Hani ben, her türlü zorluğa meydan okuyan, susuz kalınca bile dayanan, her rüzgar ve fırtınada sağlam kalan zeytindim?
Ufuk yine dikildi başıma Ulaş’la bir baktım çantamı giydiriyorlar ve bana: “Bırakmak başka, mücadele etmek başka. Elinden geleni yap olmasın. Aradaki duygu çok ayrı. Çok iyisin, koşmaya başla bitmiştir bu iş!” dediler ve bir baktım yanımda Emin, koşuyorum.
Ama ne koşmak!
Sanki 60km koşmamışım da yeni koşmaya başlamışım.
Bileklerim kopacak gibi ama bir şekilde koşabiliyorum.
Emin benimle 3-4km kadar yanımda koştu. Gülümseyen gözleriyle, iki sohbet etti benimle.
Beni dinledi.
Hatta “ver kız senin içinde kalmıştır seni videoya çekeyim rahat et iki dakika konuş kendine gel dedi aldı telefonu elimden beni çekmeye başladı.”
http://webtv.hurriyet.com.tr/2/63603/0/insan-80km-kosar-mi-kostum

Size nasıl anlatsam ki, Ufuk ve Ulaş’ı her sene sadece Adım Adım’la yarışlarda buluşunca görürüm. Emin’le iki tane 21km koştum.
Bana orada söyledikleri cümleler hayatıma damga vurdu, beynime kazındı, içime işledi. Sporcu olmak ve sporcuya destek olmak inanın çok farklı. Elit atlet filan değiliz ama işte şaka maka ciddi bir çaba söz konusu.
O sırada Arda aradı, “Kapat Arda ben devam ediyorum” dedim, Arda nedense sanki hiç şaşırmadı :).
Damla aradı: “Ben devam ediyorum, yine de haber vermeden gitme finişe” dediğimde avazı çıktığı kadar; “Ya bırak ya, ben geliyorum seni karşılamaya bitti Yonca bu iş..” dedi ama anlatamam coşkusunu size.
Sonra mesaj atmaya başladı; “Yonca kop ta gel, ayrıl da gel...” gülüyorum bir yandan bir yandan inanamıyorum kendime. Hala koşabildiğime inanamıyorum.
O beni geçen sene bitiren zeytinliği sanki uçarak geçtim. Nasıl güzeldi biliyor musunuz?
Cennet! Zeytin cenneti.
Maviyle yeşil karışımı zeytinler. Aralarındaki patikalar, sanki bana özel yol açmışlar. Mis gibi bir toprak. Yumuşacık. İyi bile geldi orada koşmak. Oysa ben geçen seneki berbat tecrübem yüzünden orayı koşmayacaktım.
“Kötü tecrübeyi geleceğe set çekmek için kullanmak ne saçmaymış” dedim o an.

Kötü tecrübe yok, yeni tecrübe var!
Her tecrübe yeni bir tecrübe. Bir kere kötü oldu diye yine kötü olacak diye bir şey de yok. Aynı koşullarda farklı sonuçlar olabiliyor hep.
Dereye geldim o sırada.
Çıkardım sandaletlerimi buz gibi sularına ayaklarımı göme göme geçtim. Çantamdaki tuvalet kağıdı ile kuruladım ayaklarımı ve bastım gittim.
Göl kenarındaki bi evin avlusunda oranın yerlisi çay koymuş içiyordu. Kadın seslendi “kızım işin çok zor gel bi soluklan çay iç öyle devam et” diye, “yok teyze bitireyim şunu huzurla içiçem teşekkür ederim” dedim. Koşmaya devam ettim.
Bileklerim feci acıyordu yine.
“Batonlar benim yedek bacaklarım” dedim, başladım batonlarla 4 nala koşmaya.
Sonra asfalt yola geldim. Orası zorladı işte. Acım iyice arttı. Bir de maalesef birkaç araç üstüme sürüp beni korkuttu.
Umursamadım.
Devam ettim.
75.km civarı kumsalı koşarak geçtim. Bir fark ettim ki son 10km’yi sürekli “Bedenimdeki her hücre sağlıklı ve mutlu” gibi bir cümle sayıklayarak koşuyorum. Ama nasıl biliyor musunuz, sürekli bunu diyorum. “Bedenimdeki her hücre sağlıklı ve mutlu...” ardından da şu cümle: “Acı yok Yonca, acı yok Yonca, acı geçici Yonca.”
Güldüm kendime. Kafam harbi uçmak üzere.
Hemen son kalan 3 jelimden en sevdiğim çikolatalıyı hüplettim. Kenarda bir “çiş” molası aldım hızlıca, eğilip kalkarken canımın tahminimden de az acıması şaşırttı beni.
75.km’ye hava hala aydınlıkken gelmiş olmak, geçen seneki o halimi düşününce...
O halimi düşünmek bile istemedim artık sanki.
Şimdim iyi gibiydi ve bu beni ağlattı.
İkmal noktasındaki gönüllülerin 48 saattir uykusuz olmalarına rağmen gülümsemeleri de beni bitirdi.
Portakal dilimini müthiş bi zevkle yedim.
Erhan Abi yetişti o sırada.
Bana ürperme geliyordu, çok korktum, yoksa yine mi hipotermiye giriyorum diye?
Erhan Abi yağmurluğunu verdi bana. Oysa benim de yanımda yedek kalın üst vardı; ama çantamdan çıkartmak aklıma gelmedi işte.
“Erhan Abi ben yürüyemiyorum” dedim. “Seni batonlardan çekeyim mi?” demez mi!
Kalakaldım.
Yok böyle bir dayanışma... inanın yok.
O an Erhan Abi’nin tek derdi her şeyi bırakıp finişe yetişmek olmalıyken bana “seni bırakmam o finişe beraber gidiyoruz” diyordu.
Başladık koşmaya. Yürüyemiyorum acıdan ama koşunca koşabiliyorum.
Bu arada yavaşladım tabi.
“Erhan Abi nolur beni bırak git, ben de arkadan gelirim” diyorum vicdan yaptım seni de yavaşlattım diye diyorum. Erhan Abi hayır diyor.
“Bırakmam.”
O sırada birisiyle daha karşılaştık. Çok üzgünüm adını hatırlayamıyorum ama 3 kişi sanki daha bir güçlü olduğumuzu hissettim son 3km’de.
Orhangazi içinde parkur işaretlerimizi bulmak için zorlanırken o kişi bizi resmen kurtardı. Meğer alt geçite girmemiz gerekmiş. O alt geçit bana “Irreversible” filminde Monica Belluci’nin tecavüz sahnesindeki tüneli hatırlattı.
“Yahu finişe giden yolda bu tünel niye?” dedim, ve bunu Erhan Abilere de söyledim, çok güldük. Saçmalama gelmiş işte bana!
Sonra Orhangazi’nin içinde finişe yaklaşırken halktan bir kesim insan “amma geç kaldınız sonuncu oldunuz...” filan dedi, çok sinirlendim. Duymamaya çalışsam da birine “ne diyosun yahu biz 80km’dir koşuyoruz ve bitiriyoruz” dedim, Erhan Abi “Boşver Yonca sen koşmana bak” dedi. Hemen dinledim.
Finişi gördüğümüzde şoka girdim sanırım.
12saat 33dakika 57 saniye!
Ve evet bitirdim 80km’yi!
Ben de ultra maratoncuyum artık....
İnanasım gelmemiş olmalı ki, videoda fark ettim, sürekli çocuklara soruyorum “geldik mi gerçekten?” diye...
Damla bekliyordu.
Nasıl sarıldık!
İnsanın bir bekleyeni olması müthiş bir duygu. Hele de böylesi bir finişte.
Damla kendi ağrısı sızı 42km sevinci gururu hepsini bırakmış bi kenara kendini yerden yere atıp bize protein tozlarımızı filan hazırlamaya çalışıyordu.
***
Şu an ne hissediyorum biliyor musunuz?
Ağlayarak yazılıyor bu yazının şu kısmı...
Ölümsüz.
Hayatta insanın yapamayacak olduğu hiçbir şey yok.
Aşamayacak olduğu güçlük de.
Yeter ki istesin.
60km’ye geldiğimde o noktada bekleyen gönüllüler süperdi.
Ulaş ve Ufuk eğer orada benimle konuşmasaydı, sanırım ben yine hala ağlıyor olurdum. Hayatım da bambaşka.
Çünkü iyiydim ama geçmiş tecrübemden, kaybetmekten, elenmekten korkmaktan kendimin ne kadar iyi durumda olduğunu görecek halim kalmamıştı.
Macera Akademisi’ne bu kilit noktalara kilit adamları koymuş olmalarından dolayı çok teşekkürler.
Resmen hayatımın cümlelerini duydum ben o 60.km’de.
Şaka maka ilk 7 sene önce 300metre filan koştuğumda kendime hayret etmiştim. 300metre koştuysam 1km de koşarım diye çalışmıştım. Bi şeycik de bilmem.
Şu an 80km bitirdiğime inanamıyorum.
Dahası öğrendiklerime inanamıyorum.
Dünya’nın sayılı ultra maratoncularıyla aynı startı almak, finişi görmek, inanılır gibi değil.
Yarıştan sonra Bakiye Duran beni bir köşeye çekti ve bana inanılmaz bir şey söyledi.
“Yonca bak sen iyi koşuyorsun, uzun koşuyorsun. Ben seni Tuz Gölü’nde de gördüm. Başkası için kendini yorma. Kendini geliştir, kendin koş kendini yaz. İnsanlar ancak sen yaşarsan ve yaşadığını yazarsan bundan kendilerine çıkaracaklar dersleri alıp istedikleri ilhamı alabilirler. Çünkü bu senin hikayen, senin emeğin, senin tecrüben. Uzun koş, uzun yaz, kendini yaz.” dedi.
O kadar şaşırdım ki...
İnsanın yaşadığını yazması, yazdığını dibine kadar yaşaması olağanüstü bir gerçek evet.
Ve evet 80km uzun bir mesafe. Ultra maraton işte.
13saat 33dakika 57saniye koşmak da uzun bir süre.
Uzun koştum. Uzun yazdım.
Yaşadıklarım upuzun bir hikaye.
Benim hikayem.
Gerçek işte.
Bakiye Duran yarış öncesi bana ne tavsiye edersin dediğimde:
“Başlayan iş biter Yonca.” demişti.
Bitti işte.
Yonca
“uzuncu”
http://webtv.hurriyet.com.tr/2/63603/0/insan-80km-kosar-mi-kostum


(Yazı bitti ama bir de şu şekilde yazmak istediğim kısmı vardı içimde kalan; bunları da yazdım dayanamadım...Saatlerdir yazıyorum...)

18 Nisan, Cuma İznik Yolu
İstanbul’dan İznik için yola çıktık.
İznik Ultra Maratonu sponsoru ASICS’in Pazarlama Müdürü Hande, yani Hande Güler, (ki ben ona ASICS’in “en öz has her şeyi” demek isterim, yok böyle çalışkan ve şahane bir insan),
Okurum olarak yolladığı bir ayçiçeği tarlasından çektiği fotoğrafının bana yazılar yazdırdığı, önce arkadaşım olup sonra da Adım Adım’da iyilik peşinde koşandaş olduğumuz Gülsevim Kahraman ve Savaş Özcan aynı arabadayız.
İznik Ultra Maratonu’nda onlar 42km dağ maratonu koşacak, ben 80km.
Geçen sene de kalkıştım 80km koşmaya, olmadı.
Olamadı.
Okuyanlar, videolarımı izleyenler biliyor halimi.
Aylarca ağladım. Hayatımın şoku, egomla duvara vurmamın dibi, nefsimin terbiye olmamışlığının daniskasıdır o yaşadığım şey.
İçimdeki şımarığın yüzsüzlüğüyle tanıştığım andır, diskalifiye olduğum an.
75inci km’ye varış için verilen zaman sınırını 15 dakika geçirdiğim için elenmiştim.
İşte şimdi ikinci kez 80km’lik aynı parkuru, bu sefer bitirmek için koşmaya gidiyorum.
Geçen sene yaptığım hataları bu sefer yapmamaya niyetliyim.
Hatta yeminliyim.
Bu sefer kendim için koşacağım.
Aslında amacım, her koşuyu sizlere anlatmak, yaşatmak. O yüzden her gittiğim koşuda size anlatmak için biraz kendimi de perişan ediyorum.
Ama 80km boru değil!
Her dakika video çekmek, twit atmak, car car konuşarak kendimi bitirmek bu sefer yok.
Kendime söz verdim.
“Verdiğim sözü tutmak” benim için önemli bir değer. O zaman kendime verdiğim sözü de tutabilmeliyim.
Susacağım.
Nefesimi, gücümü bir ultra maratoncu mantığıyla kullanacağım.
Hatta kendimce, susmanın bir çeşit önemli mihenk taşı olacağına da inandım.
Susmak benim için zorsa, onu da başaracağım.
Geçen sene çektiğim videoları gören Emre Tok, o da UTMB koşmuş müthiş bir Ultra Maratoncu, beni arayıp “Yonca sen delirdin mi? Hiç konuşarak koşan, kendini bu kadar harcayıp 75km’ye varan bi adam gördün mü? Yine iyi gelmişsin 75km.” diye beni kendime getirdi.
Dahası bakın bu kadar uzun mesafe koşan insanlar yol boyunca düzenli su-elektrolit-tuz-mineral-karbonhidrat-protein vesaire de tüketmeliler.
Sırtımızdaki çantalarımızda zorunlu malzemelerin dışında uzun mesafe ve dayanıklılık koşularına özel gıda jelleri ve yiyecek içecek de taşıyoruz.
Ben geçen sene doğru düzgün beslenmeyi de bilememiş, finişte hipotermiye girmiş mahvolmuştum.
1 sene önce bitiremediğim İznik Ultra sayesinde tecrübelenmiş ve ders almış olmalıyım di mi?
Olmalıyım!
Geçen sene o kafayla 80km koşmaya kalkışmam bile ciddi aptallıktı.
Arsızlık, had bilmezlik, boş heveslilik, tecrübesizlik, hadsiz maceraperverlik; artık ne derseniz deyin.
Tam a la turka bir heves.
Deli bir tempodan çıkmışım, düzensiz beslenmişim, düzensiz plansız yetersiz antrenmanla, tam cahil cesaretiyle çıkmıştım 80km parkuruna.
Bakın 42km bir maraton.
42km’yi geçen her koşu yarışı ULTRA maraton oluyor. Dahası mesafe uzadığı için, şehir içinde koşmuyor, tamamen zor doğa koşulları içinde koşuyorsun.
Dağ, tepe, dere, ırmak, tarla marla fark etmez.
Koşuyorsun. Koşamadığın yerde yürümek zorunda kalıyorsun. Zaman sınırları var.
İlk bilmem kaç km’yi şu kadar sürede yapman gerek.
O sınırları 1 saniye kaçır bittin.
Dağa çıkış çok dik ve sertse ve sen benim gibi hiç eğim antrenmanı yapamamışsan, yokuş çıkmak da ayrı bi zulüm.
Geçen sene 75.km’de, yani finişe 5km kalmışken elenince, hem moral olarak hem de fiziksel olarak göçtüm.
“Aptal mısın kızım Yonca ya?” diye diye dövdüm kendimi.
Bi de elendiğim sırada kafam, bedenim gitmiş bitmiş, yarışı düzenleyen Caner Odabaşoğlu’na yazarken bile yüzüm kızaran bir telefon filan açtımdı: “Bana madalya veeer bana ne ben madalyamı isterimmmm” diye... Allah’ım yaaa, şike filan talep etmişim o kafayla düşünün saçmalığımı yani!
Utanç!
Zaten Dünya’nın en zor ve dayanıklılık ölçen sporlarından biri ultra maraton, ben bi de üzerine yok canlı yayın, yok çene, yok bilmem ne ekledim.
Bu hallere düştüm işte.
Tecrübesizlik işte!
Neyse.
Çok şey öğrendim o elenişten ve 2. kez yolda giderken, bunları düşünüyordum kendi içimde...

İznik’e Varış
İznik’e geldiğimiz gibi doğru İznik Ultra Maratonu fuar alanına gittik.
Bu sene fuar stantları daha kapsamlıydı.
İhtiyaç malzemelerimizi, eksiklerimizi rahatça orada karşıladık.
Özellikle koşuya dair malzemeler için www.kosuyorum.net aklınızda bulunsun.
Koşuyu bilen, yaşayarak tecrübe edenlerin kurdukları bir site olduğu için malzemeler de ona göre.
Hatta hatta Raidlight markasının kurucusu Benoit Laval da İznik’teydi bu sene.
Zaten bu sene İznik’te kim yoktu ki!
Dünya starları ile start alıp koştuk resmen.
Yarış öncesi çanta kontrolü var.
Görevliler zorunlu malzemelerinizin tam olup olmadığını kontrol edip onaylamadan yarışa başlamanız mümkün değil.
Çantada yedek tayt, hafif yağmurluk, acil durum battaniyesi, düdük, kafa lambası, reflektör yelek, 80km yetecek yiyecek gerekiyor. Ben yanıma koşuya özel jel, tuzlu badem, tuz tableti, protein bar, kuru yemiş, almıştım. Zaten belli aralıklarda ikmal noktaları oluyor, mesela 42km’de çok güzel mercimek çorbası içtim bir tas. Zeytin vardı bol bol her seferinde avuçla yedim. Elma ve portalak hayatımı kurtardı onca kuru gıda ve jel içinde mesela. Hatta şu anda jel yazarken bile midem bulanıyor.
İnsan 12 saat içinde önce kuru gıdaları ve sert şeyleri yiyor, ama süre uzadıkça inanın bir şey çiğnemek yutmak bile zor geldiğinden ha bire jel alıyorsun ve ögh yani!
İçeçek ve su da veriliyor ikmallerde. Ama sırt çantamızda minimum 2litrelik su çantalarımızın da su dolu olması zorunlu.
Esas olay sağlık raporu. Sağlık rağorun olmadan ultra maratona gitmek yok arkadaş.
Ben bu sefer çifte rapor aldım. Emin olmak istedim sağlığımdan.
Zaten son 1 ay Dr. Nurhayat Gül’le ağzıma giren havayı hesapladık. Her yediğim moleküle dikkat ettim.
Müthiş beslendim.
Hatta annem benim yediklerimi görünce, “Kızım herkesin yanında bu kadar çok yeme...” dedi çok güldüm.
Öyle bir delice düzgün ve sağlıklı şeyler yedim ki, sıkı durun neredeyse 4 kilo verdim yarış öncesi ama, efsane güçlü ve enerjiktim.
Hala da öyleyim şahsen, yorulamıyorum.
Sonra Halil Emre. Başıma gelen en iyi şey yarışa 10 gün kala Halil’le tanışmak oldu.
Ben böyle takipçi bir “antrenör” görmedim. Zaten kendisi bisikletçi hem de 1999 Türkiye şampiyonu ve hala Türkiye Bisiklet Federasyonu’nun yıldızları arasında.
Aldığım verdiğim nefesi bilimsel takip ediyor neredeyse.
Yarışa son 10 gün kala onun takibi de beni resmen kendime getirdi.
Allah’ım geçen sene Fırat Dizman’da beni uyarmıştı deli gibi spor yapıp doğru düzgün takviye almazsam başıma neler geleceğine dair ve hem Nurhayat, hem Fırat hem Halil söyleyince artık söz dinle be Yonca dedim, protein tozu, BCAA, aminoacid, glutamine denen şeylere de nihayet başladım meğer ne önemliymiş. Geçen seneden beri kas kaybım vardı. Hayır bilmeden neye hayır diyorsam, neye karşıysam.
Resmen kendime geldim bilenleri dinleyince. Sen git 80km koşmaya kalk, ama yapılması gerekenleri eksik yap. Olmaz işte.
Neyse devam.
Amerikan Hastanesi’nde Dr. Onur Tetik diyeceğim sizlere.
Yok böyle bir adam!
Geçen seneki İznik faciamdan beri sağ tarafımda ciddi bir ağrım var. Her gün çekiyorum o ağrıyı. Malta Maratonu sırasında beter oldu ağrım. İçimi oyuyor her adımda.
Onur Tetik anında teşhisi koydu; meğer IT band denen şeyimi çok zorlamışım, hasar vermişim.
Ama Onur Tetik beni çok iyi anladı. Acilen fizik tedavi hareketlerim, ilacım ve iğnemle müdahale etti duruma.
Dahası güçlü olduğuma, durumumun ve antrenmanımın iyi olduğuna kanaat getirdi ve testler sonucu “Beni 80km finişinden ara, bitirdim de” diyerek raporumu verdi.
İnsanın doktordan “sağlıklısın” onayını alarak yola çıkmasının ne kadar önemli olduğunu anlatamam size. Tescilli hissediyorsun kendini.
Çünkü bi de aile olayımız var malum.
Annemin içi şişti benim koşmamdan. Kadın endişe içinde.
“Neden 80km? 80km koşmaya ne gerek var, insan ne diye 80km koşar?” diye diye sayıklıyor sürekli. Gerçi sağlığımın ne kadar iyileştiğini, nasıl güzel beslendiğimi, sinir/stres/sorun yönetimi konusunda nereden nereye geldiğimi gördükçe de, “koşmak sana iyi geldi” deyip duruyor bi yandan.
Nitekim, İznik Ultra 80km için her türlü kontrolden de geçtim, yarışa hazırdım artık.

Çamlık Motel İznik
Ben bayılıyorum bu motele.
Göl manzarasına nazır, küçük, sevimli sahiplerinin sıcacık insanlar olduğu bir Motel. Ben o abartılı, her şeyin olağandışı şahane olduğu ortamlardan çok bıkkınım. Çamlık Motel ekibinin bir aile olması, rahatlıklarıyla bizi rahat ettirişleri, bizim için yarış sabahı canımız ne isterse onu hazırlamak için uğraşmalarını çok seviyorum.
Ev gibi Çamlık Motel. Bir şey soruyorsun yok mu, hemen bi koşu gidip alıp geliyorlar ya, buna hastayım işte.
Çamlık Motel sahipleri Cumhur ve Orhan Bey peşimizde pervane oldular kaldığımız sürece.

Sonuçlar rekorlar ve tüm başka merak ettikleriniz için
http://www.iznikultra.com/iznik-ultra-sonuclar.php

İznik Ultra’da kimler mi vardı?
Türklerden;
Bakiye Duran: Dünya’nın tanıdığı kadın Ultra Maratoncumuz, emekli Kimya Öğretmeni, Sion Ultra Maratonu’nda 100km’lik yarışta rekor onun.
Alper Dalkılıç: Dünya’da ondan çok az var. 4 çöl yarışını aynı yıl içinde bitiren tek Türk. 7 kıtada ultra maraton koştu.
Aykut Çelikbaş: Daha 4 sene önce koşmaya başlayan ve kürsülerden inmeden ultra koşan adam.
Mert Derman: Mert Geyik Kupası 2013 ikincisi, geçen sene de İznik 80km’de 6. olmuştu. Koşu sporuna bloğu ve podcastleriyle destek veren koşan insan.
Mahmut Yavuz: Mahmut “yok artık” dediğimiz insan. Ben Runfire’da koşarken gördüm onu, ağzım açık izledim. Adam bağ bayır dere tepe dağ demez, uçar. Sayesinde kimseye alacak madalya kalmıyor.
Devrim Celal: o da 4 çöl maratonunu bitiren ilk Kuzey Kıprıslı Türk :).
Elena Polyakova: Ah Elena bi alem işte. Türkçesi bizden düzgündür. Koşması da rüzgardan hızlı. Geçen sene 130km’nin son 10km’sini 40 dakikada koşmuştu. Yok böyle bi insan. Erkekleri de sollar. Çocukluğundan beri koşuyor Elena. Benim çadır arkadaşımdır hem Likya hem Runfire’dan. Ojeleri, gülen yüzü, koşuya olan sevgisini görmeniz lazım. Yine kürsüdeydi nitekim İznik’de.
Fırat Kara: UTMB TDS 80.sidir kendisi. Milli Kros kayakçımız aynı zamanda.
Duygun Yurteri: Duygun Triatlet. Ben onu www.dailymile.com dan takip ediyorum, antrenmanlarını izlemek bile bana ilham veriyor.

Makedonya ve Bulgaristan’ dan 8 kişi katıldı İznik Ultra’ya.
Hepsi çok iyiler.
İngiltere, Fransa, Lübnan, Almanya, Japonya ve Kuveyt’ten de katılımcılar vardı.
Çok acayip rekorlar kırılan bir yarış oldu bu sene.

Düşlere Uzanan Patika
42km, 80km, ve 130km koşan yaklaşık 400 yarışmacıya Emre Tok ve Caner Odabaşoğlu’nun “Düşlere Uzanan Patikalar”, yani Türkiye’nin ilk ve tek ultra maraton belgeseli DVD’si de hediye edildi.
Ben size bir şey diyeyim mi,
Koşmasanız, ultra maraton bilmeseniz bile bu belgeseli bir seyredin.
Çok etkileneceksiniz biliyorum; çünkü hayatla mücadelenin bi başka şekli ve hepimiz aralıksız mücadele içindeyiz.
“Düşlere Uzanan Patikalar” www.dupfilm.com sitesinden indirilebiliyor.

Yeme içme olayı
Bir kere ben esnek bir veganım. Yaklaşık 3 senedir et yemiyorum.
İznik’de herkes Köfteci Yusuf’da köfte yiyor, bense piyaz.
Bir de ev yemekleri yapan Lezzet Lokantası’nı çok sevdim. Et yemeyenler için iyi bir alternatifmiş, çok rahat ettim. Benim gibi olanlara tavsiye.

Ayakkabı olayı
Beni takip edenler hep aynı soruları soruyorlar; “Terlikle mi koşuyorsun?”.
Ben koşmaya ASICS’lerle başladım, hava koşulları ona göre olduğu her zaman da yine ASICSlerimle koşuyorum. Ama doğa ve hava koşulları uygun olduğunda da, 2 senedir “Luna Sandals” denen sandaletlerle koşuyorum.
Minimalist koşmayı sevenler için yapılmış özel bir sandalet.
Denemek isteyenlerin tecrübeli olanlarla konuşmadan ani geçiş yapmasını hiç tavsiye etmem. Hayatta hiçbir şeye insan şak diye geçiş yapmamalı. Sakatlık olur sonu.
Beden bir makina değil. Alışma süresi, uyum süresi var.
Ama koşullarım gereği Dubai’nin aşırı sıcağı başladığında asfalttan fışkıran sıcak ayaklarımı feci yakıyor, kanlı su filan topluyor parmaklarım. Tecrübeyle sabit. Luna sandaletle soğukta donar, çöl sıcağında haşlanırım koşamam dedim.
O yüzden ayaklarım ASICS ve Luna arasında gel git yapıyor ve halimden çok memnunum.
İnsan nasıl rahat hissediyorsa öyle kalmalı. Kimseye bakmayacaksın. Kendini dinleyeceksin. Bu bedeni ve kendini senden iyi kimse tanımıyor nitekim.

X

Eğitime Koşar Adım

Sonsuz umut dolu, hakkıyla kayda değer ve çok anlamlı bir haberim var.

Eğer çocuklarımın okul, sınav durumları izin verirse, bir ucundan tutmak için yanıp tutuştuğum bir proje hayata geçiyor.
Kimin elinden gelir de, herhangi bir şekilde destek verirse, bu iş çığ gibi büyür gider.
Ahmet Uysal, geçen sene, Kuzey Kutbu’nda koşan ve Kuzey Kutbu’nu TEGV’e bağış toplayarak koşan ilk Türk oldu.
TEGV’in Pervari’deki eğitim faaliyetlerinin 1 yıllık masrafını karşılamak için koşacağını sosyal medya hesaplarından duyurdu.
Amacı, vakfın Pervari’deki biriminin 800 çocuğu kapsayan 1 yıllık eğitim faaliyetinin masrafını karşılamaktı.
‘Kuzey Kutbu’nda koşan ilk Türk’ unvanını da aldığı bu koşuyla bir değil, iki yıllık masrafı karşılamaya yeten 188 bin lira bağış topladı.
Ahmet bununla kalmadı, çocuklarımızın eğitimi için bağış toplama yolculuğuna devam etme kararı aldı.

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler -5 ve son)

Bütün dileklerin her birinin gerçek olmasını diledim...

Okudum, yazdım, yaydım...

Seneye yeni dileklerle, belki aynılarını farklı şekilde yazabilmiş olmayı çalışarak hem de... Buluşmak üzere hepimize mutlu ve umutlu bir yıl olsun 2018...

Benim dileklerim de yarın Kelebek’de...

Sevgiyle,

Yonca

“şanslı”

****

2016  da Sihirli Dilek Kutusuna yazarken 2017 bana bir bebek versin demiştim -ahh niye ağlıyorum şimdi- bin şükür 2017 de dünya tatlısı oğlumu aldım kucağıma. Tüm insanlığa bol kahkahalı yeni bir yıl dilerken bir gün seninle Türk kahvesi içmek nasip olsun 2018 de :) Seni çoooook seviyorum!!!

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler – 4)

Sizden gelen dilekleri yayınlamaya devam...

Bugün de 4. Posta.

Öncekileri okumak isterseniz diye, her seferinde bir öncekinin linkini de paylaşıyorum. Böylece arşivde de düzgün sırayla bulunur...

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-1-40685627

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -2) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-2-40688751

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler - 3)

7 sene oldu, unutmadı, unutmuyor okurlarım. 7 yıldır, yılın kalan son günlerinde köşemi “Sihirli Dilek Kutusu”na çeviriyorum. İlk defa 2010’da Hurriyet.com.tr’de yapmıştım.

En iyi yaptığım şey başkalarına iyi gelmek. Başkalarına iyi gelen bir şeyi yaparken bir bakmışım kendime de faydam olmuş. 
Benim de çok çok çok ihtiyacım var sihirlere, gerçekleşen dileklere.
Bu sene de her sene olduğu gibi, kuralları belirledim, köşemden duyurdum, sizler de yazıp yazıp yolladınız...

Bereketli yağmurlar gibi dilekler yağdı posta kutuma...

Kutu bu senelik kapandı. Seneye yine açacağım.

Hepsini derledim dileklerinizin.

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

Yazının Devamını Oku

Değişim dediğin şey nasıl olur

Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV), Türkiye’de bağışçılık kültürünü teşvik etmek ve stratejik bağışçılığın gelişebil-mesini kolaylaştıran bir altyapı geliştirmek adına başlattığı “Değişim İçin Bağış Projesi” kapsamında “İlham Veren Bağışçı Öyküleri”nde ben de kendi hikayemi anlattım. Çünkü...



Hakkını teslim etmek istediğin ne varsa, onun adına bağış yapılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
Çünkü...
Sürekli bir konudan şikayet ederek, oturduğum yerden “Bu böyle olmaz ki arkadaş” diyerek veya sırf ortamda hoşluk, sofralarda meze olsun diye ülkemde değişmesini istediğim şeyler için ahkam kesip sabah hiçbir şey olmamış gibi işime bakarak yaşamak istemiyorum.
Çünkü...
Hayatta hiçbir eylemi küçük, anlamsız, değersiz, işe yaramaz görmüyorum.

Yazının Devamını Oku

Dubai’de bir ilk daha: Yapay Zeka Bakanlığı

17 yıldır Dubai’de yaşıyorum ve resmen ilginç bir tarihe tanıklık ediyorum.

Şu da bir gerçek; Dubai’de olan şeylere şaşkınlığım hiç ve asla bitmeyecek.
Yapay Zeka Bakanlığı kuruldu ve 27 yaşında bir bakan atandı. Kendisi ayrıca İleri Bilim ve Gıda Güvenliği konularından da sorumlu olacak.
“Hedefler, projeler, çalışmalar 2117 yılı için. İlk önceliğimiz, bilim, öğrenme ve araştırma olacak” dendi.
Dünyada bir ilk bu bakanlık.
Mutluluk Bakanlığı gibi.
Mutluluk Bakanlığı kurulduğunda, Türkiye’de yapılan haberleri şaşkınlıkla izledim.
Uzaktan, bilip bilmeden bir şeylerin nasıl görünüp yorumlandığına bakınca, 17 yılın 12’sini Dubai’de kurumsal hayatta çalışmış bir gurbetçi insan olarak şaşıp kaldım.

Yazının Devamını Oku

Hayal dünyası insana neler neler kazandırır

Posta kutum dolmuş.

Gmail bana sürekli ek kapasite satmak istiyor. Acaba bu kutu nasıl böyle doldu diye araştırmaya başladım.
Okurlardan, arkadaşlarımdan, ailemizden gelen anılar, fotoğraflar hepsini saklıyorum.
Bence iyi bile dayanmış.
Offf bir girdim ki ta eskilerden beri duran yazışmalara, bir gözlerim doldu, bir kahkahalar attım.
Çok ciddi bir anı biriktiricisiyim.
Hani unutmuyorum bir şeyleri zaten ama, bir yandan da, unutmamak için özenle saklıyorum anılarımı. Derken not aldığım bir çocukluk anıma denk geldim.
Belli ki yazayım diye not almışım. Daha “yatağımın kenarındaki kırmızı takvim” cümlesini okurken öyle bir ışınlandım ki ekran karşısında o anıya, şaşırdım hayalimdeki gücüne.

Yazının Devamını Oku

Koştuğum o ilk 5 dakikayı hiç unutmadım

Dubai’de Safa Park vardı.


Etrafındaki yürüme/koşma parkuru 3 km 410 metreydi.
Arda, Sarper, Ömer o parkın etrafında her akşam koşuyorlardı.
İki çocuğumla kurumsal hayat, yüksek bina, açılmayan pencereler, benim olmayan paranın yönetilmesinin stresi, kıyamadığım insanları işten çıkarma, performans beklentileri yükselirken yerin dibine geçen sağlığım... Ben, hiç uyuyamıyordum.
Doktorun verdiği ilaçları şeker gibi yutuyordum.
Arda’ya da “Koşmak dizlere zararlı, dizim ağrıyor deme bana” filan diyordum.
Arda “Bir kere gel benimle. Yürü, koşma. Çok iyi gelecek” dedi. Gittim.

Yazının Devamını Oku

Aslan Cem’le Düşler Akademisi deneyimi röportajı devam ediyor

İlk bölümünü cuma günü yayınladığım Aslan Cem röportajına kaldığım yerden devam ediyorum.

Akademi’de gönüllü ve yatılı gönüllü koşulları için lütfen Düşler Akademisi Kaş’ı arayın ve bilgi alın. Bütün iletişim bilgileri web sayfalarında var.
www.duslerakademisi.org
Düşler Akademisi gibi her yaştan bireye, farklı dezavantajları olan bireylerle Kaş’ta Çukurbağ Köyü’ndeki gibi doğal bir ortamda gönüllülük şansı vermek, bana sorarsanız hayatı öğrenmenin en esaslı yolu.
Düşler Akademisi Kaş’ın bazı eksikleri için bir bağış fonu açıldı. Eminim herkesin ucundan tutabilecek olduğu bir kısım vardır.
Web sitesinden, sosyal medya hesaplarından inceleyip çözüm ortağı olabilirsiniz.
Yonca “mutlu anne”

Gönüllülük, hayata başka bir açıdan bakmanın yolu

* Aslan Cem, Düşler Akademisi’nde seni en çok ne etkiledi?

Yazının Devamını Oku

Düşler Akademisi’nin gönüllüsü Aslan Cem Tokbaş’la röportaj

Çocuklarımın nerede hayat tecrübesi edinme şansları olur diye aranırken, arkadaşım Itır Erhart Düşler Akademisi’ni önerdi. “Bir çocuk için gönüllü olup mutlu bir tecrübe edinilecek yegane” yer dedi.

Itır’a bizi Düşler Akademisi ile tanıştırdığı için teşekkürüm sonsuz.
Oğlumuz Aslan Cem 13 yaşında.
Bu yaşta yatılı konaklayarak gönüllü çalışması mümkün değilmiş.
Düşler Akademisi Gönüllü Lideri Cansu Çakıcı şahane bir çözüm üretti.
“Siz Kaş’ta kalın, Aslan Cem’i sabahları akademiye getirin, akşam alın” dedi.
Biz de karı koca aldık Aslan Cem’i, 1 haftalığına Kaş’a, Akademi’nin bulunduğu Çukurbağ Köyü’ne gittik.
Hepimiz için büyük tecrübe oldu.

Yazının Devamını Oku

Şirin Mine Kılıç: En büyük mücadelesi “ben yapamam” diyenlerle...

Dürüst. Güçlü. Mücadeleci.

Kedi aşığı.
Ne düşünüyorsa dümdüz söyler.
Ne istediğini, neye karşı olduğunu çok net anlatır.
2013 Runfire Kapadokya Ultra Maratonu son günü, GPS’imin pili bitti.
Yedekleri son gün taşımayayım diye bırakmıştım.
Sanki kaç gram, ne olur taşısam!
Kaldım mı patikanın birinde nereye gideceğimi bilmez halde. Elbet birileri gelir diye beklemeye başladım.

Yazının Devamını Oku

Ben bir zeytin ağacıyım

Siz hiç köksüz, aidiyetsiz, vatansız kaldınız mı?

Gidecek, yaşayacak yeriniz yurdunuz olmadığını, kalmadığını düşündünüz mü hiç?
Böyle bir ihtimal geldi mi hiç aklınıza?
Veya ülkesi, vatanı kalmamış, ülkesine gidemeyen bir arkadaşınız, tanıdığınız oldu mu? Bilir misiniz ne yaşar, ne hisseder o insanlar?
Ülkene kızarsın, sevmezsin, kaçıp gitmek istersin ama o bir tercihtir ve bu kararından vazgeçtiğin an “Bir yurdum var, ANAvatanım var” deyip gelebilirsin.
İnsan elinde olanı kaybetmeden bilmez değerini.
Kanıksamışsındır her Allah’ın günü içinde olduğun zenginliği. Öyle kanıksamışsındır ki, fakirsindir artık. Göremezsin sana cömertçe neler neler verdiğini.
Dört mevsim mesela. Mesela bereketli bir toprak. Türlü çeşit meyve sebze.

Yazının Devamını Oku

Zeytinlerimizi kurtarmak için harekete geçiyoruz

Binlerce zeytin ağacımız, 17 Mayıs’da Meclis’e sunulan bir kanun tasarısıyla, kesilme tehlikesiyle karşı karşıya.

Zeytindostu Derneği’nden kalbimi paramparça eden kapsamlı bir paylaşım geldi. Size olduğu gibi aktarıyorum aşağıda.

Zeytinlerimizin canını kurtarmak için Change.org’da bir kampanya başlatıldı.

https://www.change.org/p/zeytin-a%C4%9Fac%C4%B1ma-dokunma

1 milyon imza toplayacağız ve zeytinlerimizi kurtaracağız.

Bu kampanyayı Dünya alem’e duyurmanıza, imzanıza ve desteğine ihtiyacımız var.

Zeytin hayattır diyoruz değil mi?

Hayatımızı kurtarmak için harekete geçiyoruz...

Hayatımızı kurtarıyoruz!

Yazının Devamını Oku

Hayat koşturmakla geçiyor

Bu başlığı attım ve asabi bir gülme tuttu.

E tuttu; çünkü gerçekten kelimenin tam anlamıyla koştuğumdan hayatım koşturmaca dolu.
Yürüsem gerçekten bir şeylere yetişebilir miyim artık hiç bilmiyorum.
Bir ofisim yok. Bir çalışma odam da yok. Ve çok zorlanıyorum bu şekilde göçebe, sağda solda çalışırken.
Uzun zamandır bunu düşünüp bu konuda bir şey yapmadığım için kendime çok kızdım. Kızdım da ne oldu? Hiç.
Salonda bir masam var, ona zar zor sahip çıkıyorum. Kalemi koyduğum yerin kendimce bir önemi, anlamı, bana hatırlattığı şeyler var. Arkamı dönüyorum Aslan Cem almış. Tuvalete gidip geliyorum, üzerine not aldığım kağıt bakkal listesi olup gitmiş veya Destina üzerine not almış. Hatta çöp zannedilip atılmış.
Bir anda ağzından ateş püsküren ejderha olasım geliyor.
En sonunda oturdum bir mektup yazdım çocuklara.

Yazının Devamını Oku

Sevişmek ve savaşmak

Dünyayı çok iyi anlıyorum.

Doğayı da.
Duyguları da.
Bedeni de çok iyi anlıyorum.
Hatta beden resmen bir dile sahip ve konuşuyor; duymasını bilene tabii.
Bence ben bedenimi çok iyi anlıyorum. Sağ kolumda uzun zamandır bir ağrı var, ne zaman gözümü kapasam, sanki bana, aç beni ve yıka şakır şukur buz gibi suyla diyor.
Yapabiliyor muyum?
Hayır.

Yazının Devamını Oku

Sevginize ihtiyacım var!

 “Yonca Hanım, 20 gündür ciddi anlamda ülkemizde çok yüksek sayıda arı ölümleri yaşanmakta.


Özellikle Adana ve Muğla bölgesinde.
En önemli bilinen sebep zirai ilaçlama ve iklim değişiklikleri. Kullanılan ilaçların zamanı ve dozajı çok önemli.
Bitki, sebze-meyve üreticileri, yani çiftçilerimiz bunun arıya verdiği zararı bilse buna dikkat eder.
Ancak bilinçsiz yapılan ilaçlama ile hayatımıza kast ediyoruz bir yerde.
Çiftçilerimizle arıcılarımızın uyumlu hareket etmesi çok önemli.
Hatta Toplum Gönüllüsü Gençlerimiz ile yapacağımız farkındalık çalışmalarında özellikle çiftçilerin bu konuda bilinçlendirilebilmesi çok fayda sağlayabilir.

Yazının Devamını Oku

Mütevazılıkla kendine hakkını teslim etmek arasındaki çizgi

1 aydır yazmak için kıvrandığım bir yazı bu.

Başlığı attım durdum. Aklımdakileri rahatça yazamıyorum bir türlü. Hani o derece kendi kendime bile kendi hakkımı teslim edemiyorum.
Bu artık mütevazılık değil, kendini ezmek.
Çoğu zaman bunun bir Ankaralılık hali olduğunu düşünüyorum.
Yani tam kendimi beğeneceğim bir gülme tutuyor hali!
Memur çocuğuyuz ya, kendimizi kazara onaylarsak veya övünürsek burnumuz havada gibi durabilir ve bu çok ayıp bir şey olur ya mesela.
Yakışık almaz.
Hem ya el âlem yanlış anlarsa? Ah bu el âlem var ya bu el âlem...

Yazının Devamını Oku

Çocuk üzerinde kurulan baskıdan alınan zevk

Bir disiplin var, bir de otorite. Otoritesiz disiplin diye bir şey var. Otoriter disiplin de var.Bir insanın disiplinli olması şahane.

Ama biri üzerinde otorite kurarak onu disiplinli kılmaya kalkarsa, o artık disiplin olmuyor.
Ya kölelik oluyor, ya mecburiyet.
Geçenlerde bir sohbete tanıklık ettim. Yine...
Bu ilk değil.
O kadar çok benzer sohbetlere denk geliyorum ki, kasılıp kalıyorum.
Kimi zaman yaklaşabilir, hissiyatımı paylaşabilir olduğum birilerine denk geliyor, açık açık bu duygularımı anlatıyorum.
Kimi zaman karşımdaki kişiye ulaşabiliyorum, kimi zaman feci tepki alıyorum.

Yazının Devamını Oku

Ben Bunu Çok Sevdim

Kitabın adı bu ama kitap daha çıkmadı.


Çok yakında çıkacak. Hatta bu hızla giderse 1 aya her şeyi toplamış olurum.   
2016’ın son dönemi elim, kolum, gönlüm iyice bağlandıydı sanki.
Kilitlendim.
Bir şeyler yapacağım ama ne bilemedim... Çok bunaldım.
Sonra, evde kıvranırken aklıma bir fikir geldi.
Fikrimi söylemem bile 2 haftamı aldı.

Yazının Devamını Oku

Gitmeden beni uyandır

Bir aydır evde sürekli George Michael ve Wham çalıyorum.

17 Aralık Cumartesi günü yine dinlerken, “Where did your heart go” çalmaya başladı.

Arda’nın yanına gittim, başladım anlatmaya:

12-13 yaşımdayım. Kardeşimle bana ranza alınmıştı. O ranzada altta yattığın zaman, üst yatağın altındaki tahtalara yazmak çizmek en büyük zevkti.

Gri metalik teybim vardı. İki kasetli. Bi kaseti bi yerde başa alırken öbüründe hala müzik dinleyebildiğin. Büyük lükstü o iki kasetli teyp.

Beyaz bir dolap vardı odamda. Lake, parlak, kaygan beyaz. Üzerinde posterlerim. Tabi ki George Michael posteri ve etrafı kalpler kalpler. Poster aslında Wham’di ama ben öbür çocuğu hiç sevmediğim için, posterden onu kesmiştim, sadece George Michael vardı benim dolabımda.

Ya Zana gelir, ya Gülüm kalmaya. O dolaba sırtımızı yaslar, deli gibi dinleriz aynı şarkıyı yüz kere. Kaset sarar büyük panik. Bazen aynı kasetten 2 tane alırdım, ne olur ne olmaz diye.

Önce Careless Whisper.

Dinlersin ve başlarsın ranzanın tahtalarına aşık olduğun çocuğun adını gizli kodlarla yazmaya. Her ne derdin varsa, o tahtalara yazarsın. Fransızca yazıyoruz ki kimse anlamasın. Sanki ‘J’aime Cri Cri’ yazıp 150 kalp yapınca, kimse aşık olduğunu anlamıyor.

Yazının Devamını Oku