Huysuz İhtiyar

Koruyucu melek olmaktan beni kim koruyacak?

Soğuk bir kış gecesiydi. Zar zor ısıttığım yatağımda tam dalmıştım ki, ak sakallı derviş yine rüyama girdi.

‘‘Kalk bakalım, iş çıktı.’’

‘‘Gecenin bu saatinde iş mi olurmuş!..’’

‘‘Koruyucu melekliğin saati yoktur!’’

‘‘Bir başka melek bulun, benim yarın sabahın köründe gazetede olmam gerek.’’

‘‘Başka meleklerin hepsi şu anda işte. Yukarıdaki bilgisiyarlar bir tek senin boşta olduğunu gösterdi. Haa, bir de Adana'da nöbetçi bir koruyucu meleğimiz var. Ama o gelene kadar herif atlar.’’

‘‘Hangi herif?’’

‘‘Boğaz Köprüsü'nün parmaklığına tırmanan herif.’’

‘‘Bu herifler ne halt etmeye gecenin köründe intihar ederler? Gündüz torbaya mı girdi!’’

diye söylene homurdana uyanıp giyindim. Tıfıl bir delikanlı köprünün parmaklıklarına yapışmış, ıslak it gibi titriyordu. Beni görünce,

‘‘Yaklaşma, atlarım’’ dedi.

‘‘Niye atlayacaksın?’’

‘‘Üniversite bitirme sınavında yine çaktım. Zaten, ben atlamasam babam beni öldürecek!’’

‘‘Bunun için atlanır mı enayi, sınava yine girersin.’’

‘‘Artık giremem, bu son hakkımdı. Babam beni paralayacak!..’’

‘‘Senin haberin yok, af çıkıyor. Size bir sınav hakkı daha geliyor.’’

‘‘Sen beni kandırıyorsun.’’

‘‘Ben gazeteciyim oğlum, böyle şeyleri bilirim. Sen bir hafta daha bekle... Söz veriyorum, af çıkmazsa seni köprüye kendi arabamla getireceğim.’’

*

Aradan daha bir hafta geçmeden YÖK affı çıkınca, en çok ben şaşırdım. Ama Tayfun, yine dalga geçiyor ders çalışmıyordu. Sinema, bar ve maç sektirmiyor, boş zamanlarında da uyuyordu. Herifi toparlayıp bizim eve kapattım. Tam üç tane hoca tuttum. Hatta biri doçentti. Haşmetli bir odun bulup yatağının başucuna astım.

‘‘Eğer yine çakarsan, seni bu odunla öyle bir döveceğim ki, babanın dayağı yanında kaymaklı ekmek kadayıfı gibi kalacak!’’

dedim. Yutturamadığı bir iki hastalık numarası ve yarım kalan pencereden kaçma teşebbüslerinden sonra Tayfun çaresiz kalıp üniversiteyi bitirdi.

*

Aradan birkaç yıl geçti. Ben, herifin koruyucu melekliğinden canımı kurtardığıma iyice inanmıştım. Bir sabaha karşı telefon çaldı ve susmak bilmedi. Küfür kıyamet kalktım. Ak sakallı derviş arıyordu.

‘‘O rüya senin, bu rüya benim koşuşturmaktan helak oldum. Sen de yaşından başından utanmadan ayıpçı rüyalar görüyordun. Utanıp araya giremedim. Onun için telefon ediyorum. Seninki yine köprüde.’’

*

‘‘Tayfun'cuğum, benim arslan evladım... Haydi, in o parmaklıkların üstünden de gel yanıma.’’

‘‘Hayır, gelmeyeceğim işte!.. Ceyda'sız yaşamak artık bana haram!’’

‘‘Ceyda da kim?’’

‘‘Nişanlım... Ama beni terk etti! Ben atlıyorum hakkını helal et!’’

‘‘Dur lan hıyar!.. Dur benim yakışıklılar yakışıklısı oğlum. Sana kız mı bulunmaz!..’’

‘‘Hayır, başkasını istemiyorum. Ben Ceyda'yı istiyorum!..’’

‘‘Seni niye terk etti?..’’

‘‘Beni başka bir kadınla görmüş.’’

‘‘Görmüş de ne olmuş, ona kadının akraban olduğunu filan söyleriz olur biter.’’

‘‘Ben de öyle söyledim, ama büsbütün köpürdü. Bana sapık dedi!..’’

‘‘Niye?’’

‘‘Çünkü, kadınla beni öpüşürken görmüş.’’

‘‘Madem nişanlına aşıktın, ne halt etmeye başka kadınlarla fingirdeşiyorsun lan!..’’

‘‘Aşk başka, iş başka abicim. O kadın patronun kız kardeşiydi. Beni şirkette müdür yaptıracaktı.’’

‘‘Tüh Allah cezanı versin!..’’

‘‘Verdi işte abicim, elveda!..’’

‘‘Dur lan dur!.. Demokrasilerde ve aşkta çare tükenmez oğlum. Sen işi bana bırak, eğer bir hafta içinde Ceyda sana dönmezse söz veriyorum, buraya gelip beraber atlarız.’’

‘‘Sahi, döner mi dersin abi?’’

‘‘Hem de göbek atarak. Sen şimdi bana biraz Ceyda'nın huyundan suyundan söz et.’’

*

Bu koruyucu meleklik ne zor işmiş? İyilik uğruna kaderde pezoluk bile yapmak varmış. Ceyda'ya Tayfun'un ağzından yazdığım aşk mektuplarında bütün rezillikleri yaptım. ‘‘Böğrüme saplanmış bir bıçakla sana hep gülümseyeceğim... Dudaklarım değil, ağzımdaki kan goncası sana gülümseyecek!..’’ diye İspanyol şiirlerinden apartma dizeler mi istersiniz... Yoksa, ‘‘Gözyaşımı bu mektuba pul diye yazdım!..’’ diyerek Aşık Veysel'den aşırma mısralar mı?.. Tabii, mektubun o kısmını da hafif ıslatıp mürekkebi dağıtmayı ihmal etmeyerek!..

Dekorasyon dergilerinden göl kenarında yeşil panjurlu şirin ev resimleri kesip, yanına can alıcı sevimlilikte güzel bebek resimleri katıp mektupların içine koydum. Ama en çok her gün yolladığım deste deste Bakara gülleri ve 5 yıldızlı otellerin pastanelerinden alınmış kilo kilo Madlen çikolatalar belimi büktü. Tayfun, birçok taze üniversite mezunu gibi maaşa talim eden zil bir herif olduğu için bütün masraflar benden çıkıyordu.

Herif bir ara,

‘‘Çikolata yerine kokoreç göndersek olmaz mı abicim? Ceyda kokoreçe bayılır. Aradaki farkı bana ver de Fener'in maçına gideyim.’’

deyince, az kaldı bütün emeklerim boşa gidecekti. Kafasına geçirmek üzere kaldırdığım sandalyeye oturup sakinleşmek için bir sigara yaktım. Sonunda Tayfun'a bir de makyaj yaptım. Suratını sarıya, göz altlarını ve avurtlarını mora boyadım. Eline kırmızı lekeli bir mendil tutuşturup veremli bir yerli film jönü gibi öksürte tıksırta Ceyda'nın evinin önünde volta attırdım. Uğruna verem olmuş bir delikanlıya ve onca çiçeğe ve de en önemlisi onca çikolataya hangi genç kız kalbi dayanabilirdi ki... Sonunda barıştılar, ben de çiçek ve çikolata parası yetiştirmek için sadece iki aylık avans çekerek paçayı kurtardım.

*

Kurtarıcı melek olmak canıma tak etmişti. Derviş yine rüyama girer diye doğru dürüst uyuyamıyordum. Hatta, telefonlara bile çıkmaz olmuştum. Ama işlerini yoluna koymuş olmalı ki, Tayfun'dan o pazar gecesine kadar bir yıl ses çıkmadı. O gece yarısı son haberleri izlerken Tayfun televizyonda göründü. Yine Boğaz Köprüsü'nün parmaklıklarına çıkmıştı. Etrafına toplanmış 2 polisle birkaç şoför herife yalvarıp duruyorlardı. Televizyon kanalı da belki atlar umuduyla sahneyi canlı ve naklen gösteriyordu. Çarpılmayacağımı bilsem ak sakallı dervişin yedi sülalesine döşeneceğim, ama sadece homurdanarak giyindim.

*

‘‘Bu sefer ne halt ettin lan?’’

‘‘Bu işi ancak ölüm temizler. Elveda abii!’’

‘‘Dur oğlum, bugüne kadar her derdine çare bulmadık mı? Bunun da bir çaresini buluruz elbet.’’

‘‘Bunun çaresi 10 milyar lira... O kadar parayı hiçbir yerden bulamam. Babam utancından ölür, Ceyda da beni boşar. Bırak namusumu temizleyeyim abi.’’

‘‘10 milyarı ne yapacaksın?’’

‘‘Şirketin kasasına geri koyacağım.’’

‘‘Tüh rezil herif!.. Şirketin parasını mı çaldın?’’

‘‘Çalmadım, bir gecelik ödünç aldım. Yarın sabah yerine koyacaktım. Ben de yolumu bulacaktım ama kağıt gelmedi abii.’’

‘‘Üç kuruşluk aklınla kumar mı oynadın?’’

‘‘Öyle deme abii... Pokerde üstüme yoktur, ama bütün gece elime bir kerecik ful geldi, onda da rest verdim.’’

Ensesine bir şaplak çekip Tayfun'u alkışlar arasında köprü korkuluğundan indirdim. Sabaha karşı bir banka müdürü arkadaşımı yatağından kaldırdım. Evimi ipotek etmek şartıyla ve yüzde 125 faizle 10 milyar kredi alıp şirketin kasasına koyduk.

*

O günden sonra, her gece içkiler, uyku ilaçları içip erkenden uyudum. Ak sakallı dervişin rüyama girmesini hasretle bekliyordum. Derviş de beni fazla bekletmedi. Bir hafta sonra rüyamda göründü. Konuşmasına fırsat vermeden sordum:

‘‘Yine Tayfun mu?’’

‘‘Evet.’’

‘‘Boğaz Köprüsü değil mi?’’

‘‘Evet.’’

Zıplayıp kalktım, insanın ciğerine işleyen bir ayaz vardı. Ama bir koruyucu meleğe böyle havalar vız gelirdi. Arabamı Tayfun'un çıktığı korkuluğun hizasında durdurdum. Ortalıkta bir Allah'ın kulu görünmüyordu. Tayfun, iki gözü iki çeşme inledi.

‘‘Bu sefer, beni sen bile kurtaramazsın abii!.. Ben artık öldüm!..’’

‘‘Çok haklısın!..’’

deyip Tayfun'u aşağıya ittim.

X

Bir zamanlar nasıl gazeteci olunurdu?

<B>‘Ben burada mı çalışıyorum abi?’<br><br>‘Hayır sen burada çalışmıyorsun.’<br><br>‘Öyleyse ben nerede çalışıyorum?’</b> ‘Sen herhalde Yazı İşleri’nde çalışıyorsun.’

‘Peki, ben Yazı İşleri’nde ne iş yapıyorum?’

‘Sayfa sekreterliği yapıyorsun.’

‘Sayfa sekreteri ne iş yapar?’

‘Sayfanın planını çizer. Başlıkları, resimleri sayfaya yerleştirir.’

‘Parası iyi midir?’

‘Üüf!.. Maaşını taşımak için aybaşında kamyon bile tutarsın.’

‘Pekii, Yazı İşleri kaçıncı katta?’

‘İkinci katta... Haydi daha fazla gecikme. Seni dört gözle bekliyorlardır.’

Delikanlı bir koşu gitti. Tam önümdeki karikatürü çinilemeye başlamıştım ki, bir koşu geri geldi.

‘Ben Yazı İşleri’nde çalışmıyormuşum abi.’

‘Ya nerede çalışıyormuşsun?’

‘Sordum, onlar da bilmiyor.’

‘Belki de Spor Servisi’nde çalışıyorsundur. Sende çok spor yapmış bir adam hali var.’

‘Pek yaptım sayılmaz.’

‘Yapmışsındıır... Yapmışsındıır... Hele bir hatırlamaya çalış.’

‘Eh, ortaokuldayken biraz futol oynadımdı.’

‘Bak gördün mü, ben sporcu adamı gözünden tanırım. Herhalde çok yaman oynuyordun.’

‘3-B ile yaptığımız sınıf maçında bir de gol atmıştım.’

‘Tamam işte, sen mutlaka spor servisinde çalışıyorsundur. Bir an önce git de spor servisi şefini kızdırma. Ters adamdır.’

Delikanlı bir gitti, bir geldi.

‘Spor servisinin nerede olduğunu sormayı unutmuşum abi.’

‘Bir üst katta, soldaki salon.’

Bu konuşmalar okuyanlara saçma sapan gelebilir. Ama gazetecilerin baş müşterileri, böyle süper saftorik kişilerdir. Arkadaşlardan biri gece meyhanede kafayı bulup,

‘Seni pek sevdim delikanlı, çok kültürlü ve zeki birine benziyorsun. Seni gazeteye aldım. Yarın gel işe başla’ diye hava basmış ve bana iyilik olsun diye de,

‘Yarın sabah Oğuz Bey’i gör. O sana yapacağın işi gösterir’ diye herifi benim başıma sarmıştır. Ben de yüzüm tutup,

‘İş miş yok... Seni işletmişler kardeşim...’ diyemediğim için (tabii biraz da fesatlığımdan) gönderileni başka bir servise postalarım.

*

O gün yemekte Spor Servisi şefi Haydar’la karşılaştım. (İsmini ayıp olmasın diye değiştirdim.)

‘Seninkini Kayseri’ye yolladım’ dedi.

‘Benimki kim?’

‘Bu sabah gönderdiğin ördek... İçine bayat bir film koyup eline de çürüğe çıkmış bir fotoğraf makinesi tutuşturdum. Git maçı çek gel dedim.’

‘Çok acımasız herifsin be Haydar. O Allah’ın garibi yollarda kaybolur, kurda kuşa yem olur.’

‘İnşallah kaybolur da dönemez. Sabahtan beri bir yapıştı ensemden sökemedim. Zaten, dönerse bu defa Hakkari maçına göndereceğim. Üstelik kurtulmak için yol parasını da cebimden verdim salağa!..’

*

İki gün sonraki pazar akşamı gazetede kıyametler kopuyordu. Anadolu baskısı bile durdurulmuştu. Kimi ajans telekslerine ve telefotoya koşuyor, kimi telefonlara saldırıyordu. Spor Servisi şefi Haydar’ın gür sesi salonu inletiyordu.

‘Ulan, sana filmleri uçağın pilotuna teslim et, biz Yeşilköy’den alırız diyorum!.. Nee!.. Makineden filmi çıkarmasını bilmiyor musun? O filmleri yakarsan seni doğrarım namussuzum. Git bir fotoğrafçı dükkánında çıkart ve akşam uçağına yetiştir.’

Hatırlayanlar hatırlar, o gün Kayseri-Sivas maçında şehirlerarası savaş çıkmış ve tam 42 kişi ölmüştü. Olay, yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada yankılanmıştı. Haydar’ın başından savmak için gönderdiği bizim saf oğlan da bu olayların göbeğine düşmüştü. O yıllarda Anadolu’daki ikinci sınıf maçlara muhabir göndermek hayaldi. Zaten tüm spor servislerinde 5-6 gazeteci, 2-3 de foto muhabiri çalışırdı. Bizim oğlan, filmi göndermeyi nasıl becerdi bilmiyorum ama, becerdi. Çektiği fotoğraflar ertesi gün birinci sayfada yayınlandı. Gazetenin birinci sayfası tamamen Kayseri-Sivas olaylarına ayrılmıştı. Fotoğrafların flu, titrek ve biraz karanlık olması olayları daha korkunç ve etkili hale getiriyordu. Diğer gazeteler fena atlamıştı. Ajans haberleriyle yetinmek zorunda kalmışlardı.

Babıali birbirine girmişti. Ama bizim saf oğlan ortalıkta yoktu. 10 gün kendisinden haber alamadık. Bir akşamüstü, üst baş perişan ve bir karış sakalla gazeteye geldi. Haydar’ın verdiği otobüs dönüş parasını gazeteye ettiği telefona ödediği için Kayseri’de rehin kalmış. 1-2 gün aç bilaç parkta yattıktan sonra otobüs parasını denkleştirmek için bir aşçı dükkánına bulaşıkçı olarak girmiş. Geceleri de dükkánda yatmış. Ama dükkán sahibi, kırdığı tabakların parasını kesince haftalığı dönüş biletine yine yetmemiş. O da fotoğraf makinesini satıp gelmiş. Eski kuşak ve eski kafalı bir gazeteci olan Haydar, delirecek gibi olmuştu. Belki delirmişti de bizden saklıyordu.

‘Makinesini satan gazeteci, yarın şeyini de satar!..’ deyip oğlanı kovdu. Garibi Haydar’a ben postaladığım için kendimi suçlu hissediyordum. Haydar’a yalvar yakar oldum. Nuh dedi, peygamber demedi. Oğlan da süklüm püklüm gitti!

O ay başı Haydar’ı gazetenin patronu çağırdı. Artan tiraj nedeniyle Spor Servisi’ne övgüler yağdırdı. Haydar’a ve fotoğrafları çeken muhabire birer maaş ikramiye verilmesini emrettiğini haber verdi. Ayrıca muhabirle tanışmak istediğini ve onu Spor Servisi’nden Yazı İşleri’ne alacağını söyledi. Haydar yangına düşmüştü. Bana koşturup,

‘Aman bana şu herifi bul!.. Yoksa bittim!..’ diye inilemeye başladı. Ama oğlanın nerede olduğunu değil, adını bile bilmiyordum. Haydar’ı,

‘Aldırma idare et... Nasıl olsa patron iki gün sonra unutur’ diye teselli ettim. Haydar da patronun her soruşunda,

‘İşe çıktı efendim... Fener’in Bükreş maçını takip ediyor efendim’ gibisinden eveleyip geveledi. Ama patron tutturuklu ve takanaklı bir adamdı.

‘Sen, benden adam saklıyorsun. Yarın o herifi bana getirmezsen sen de gazeteye gelme!..’ diye Haydar’a bir ültimatom çekti. Haydar, gazeteciliğe yıllarını vermişti. O yaştan sonra Babıali’de yeni bir iş bulma şansı yoktu. Biz oflayıp puflarken Deli Turhan çözüm önerdi. (Rahmetli o sırada Milliyet’ten ayrılmış, bizimle çalışıyordu.)

‘Yahu Haydar, bu herifi siz bile tanımadığınıza göre, demek patron da tanımıyor.’

‘Evet, tanımıyor.’

‘O zaman niye dövünüyorsun anlamıyorum. Al yanına uyanık bir delikanlı, götür patrona... Kayseri Fatihi işte bu herif de!..’

Haydar hemen itiraz etti. O, yıllarca kimseyi kandırmadan gazetecilik yapmışmış. Hem yaptığı sahtekárlık bir gün ortaya çıkarsa alnına sürülen lekeyi nasıl temizlermiş? Deli Turhan da,

‘O zaman lekesiz bir şekilde git evinde otur!..’ dedi. Ertesi gün Haydar, uykusuz geçen bir gecenin işareti olarak iki kanlı altı mor gözlerle ve yanında efendiden bir delikanlıyla gazeteye geldi. Patron, delikanlıyı beğenip önce adliye-polis muhabirliği verdi. Çocuk, zaten Robert Kolej’i bitirmiş, Edebiyat Fakültesi’ne devam ediyormuş. Haydar’ın eşinin uzak bir akrabasıymış. O yıllarda mütercimler (çevirmenler) dışında yabancı dil bilen gazeteci parmakla gösterilirdi. Haydar’ın hısmını bir süre sonra yurtdışı röportajlara da göndermeye başladılar. Delikanlı çok başarılı oldu. O arada Deli Turhan, Milliyet’e döndü. Haydar, emekli olup Babıali’de küçük bir matbaa açtı. Ben patronla hırlaşıp gazeteden ayrıldığım zaman Haydar’ın hısmı Yazı İşleri Müdürü olmuştu.

*

Bir zamanlar genç heveslilerin önü açıktı. Gazeteci olmak isteyen her delikanlı yayın yönetmeninin, yazı işleri müdürünün, hatta patronun yanına pat diye çıkıp derdini anlatabilir ve marifetini gösterebilirdi. Şimdi değil birisini görebilmek, bir gazetenin kapısından içeri girmek bile vizesiz Almanya’ya sızmaktan daha zor.

Artık diplomalar, insan kaynakları servisiyle doldurulmuş formlar ve testler geçerli. Gazeteci olmak lotaryada 6 tutturmaya döndü. Gazetecileri artık Yazı İşleri Müdürleri, istihbarat şefleri gibi eski kurt gazeteciler değil, bilgisayarlar seçiyor.

Ama ben bu yazıyı bu nedenle yazmadım. Çeyrek asır sonra bir akşam Haydar telefon etti. Mutlaka buluşmak istediğini söyledi. Bizim kuşak, artık içki içemese bile meyhanede buluşur. Meyhaneye vardığım zaman Haydar’ı, bastonuyla bir masanın başında buldum. (Hafif bir felç geçirmişmiş.) Masanın üstünde adeta tarihi kazılardan çıkma bir fotoğraf makinesi vardı. Haydar, önündeki bardaktan bir yudum soda içti. Sonra,

‘Getirdi puşt!.. Makineyi geri getirdi!.. Bizim ördek iş tutmuş, zengin olmuş. Yıllar sonra Kayseri’ye gidip makinenin peşine düşmüş. Makineyi sattığı fotoğrafçının dükkánındaki hurdalar arasında bulup tekrar satın almış. Sonra da beni bulmuş. Matbaaya gelip pat diye makineyi önüme koydu. Ben, bu makinenin ağırlığını tek başıma taşıyamam. Onun için seni çağırdımdı!..’ dedi.

O sırada elinde Poloraid fotoğraf makinesi olan bir delikanlı, ‘Bir hatıra fotoğrafınızı çekeyim mi abiler?’ dedi.
Yazının Devamını Oku

Ah, bir salak olsaydım!

Şakir, bizim sınıfın en salağıydı. Hatta okulun en salağıydı. Tarih dersinde kopya istesek, hazırladığı kopyaları karıştırıp coğrafya kopyası verirdi. Düz yolda yürürken düşmeyi becerir, kafasını geçtiği her kapının pervazına vurur, okul çıkışında caddeyi geçerken sık sık ezilme tehlikesi geçirir, ikide bir rapor alıp okula gelemezdi.

Yaşar Doğu, Celal Atik, Nasuh Akar’ların Olimpiyat zaferlerinden olsa gerek hepimizi bir güreş merakı basmıştı. Teneffüslerde itişe kakışa güreşip dururduk. Şakir de güreşmeye pek meraklıydı. Ama birini yenebildiğine hiç rastlamadım. İlkokula 3. sınıftan başladığım için sınıfın en küçüğüydüm. Üstelik bir hayli sıskaydım da... Benim ikim gibi olmasına rağmen Lapacı Şakir’i yatırıp dururdum.

Heyecanlanınca Şakir’in dili de tutulurdu. Konuşamaz, ‘hıgık, mıgık’ bir şeyler kekelerdi. Bu arada gözleri börtler, suratını al basar, tepinmeye benzeyen garip hareketler yapardı. Okul numaralarımız peşpeşe olduğu için öğretmenler ikimizi beraber tahtaya kaldırırlardı. Şakir sorulan soruya inileyerek ‘humpuf!.. Murg!..’ diye yanıt vermek uğruna kıvranırken öğretmen, çektiği azabı durdurmak için aynı soruyu bana sorardı. Ben soruyu yanıtlarken Şakir de kafasını yukarıdan aşağıya doğru sallayarak cevabı onaylar, böylece cevabı bildiğini gösterirdi. Öğretmen ikimize de aynı notu verip sıramıza yollardı. Bazen soruları ben bildiğim halde Şakir’in daha yüksek not aldığı olurdu. Zaten Şakir’in bir adı da Ballı Şakir’di.

Okul bahçesinde top oynarken çok beceriksiz olmasına rağmen nedense acıyıp Şakir’i de oynatırdık. Örneğin Şakir’den daha iyi oynamalarına rağmen Doğan Hızlan’la Konur Ertop’u oynatmazdık. Adam yerine koymadığımız için maçta Şakir’i kimse tutmazdı. O da gidip kale önüne dikilirdi. Ama en çok golü de Ballı Şakir atardı. Top orasına burasına çarpar gol olurdu.

O zamanlar, ortaöğretimde kızlar ve erkekler ayrı okullarda okurlardı. Burnumuzun altındaki tüyler, hafiften kıla dönüşmeye başladığı için hepimiz potansiyel birer Kazanova’ydık. Yaşanmamış yaz tatili maceralarımızı bütün öğrenim yılı boyunca birbirimize anlatırdık. Her anlatışta zamparalık öyküsü biraz daha gelişir bakıştığımız kız, konuştuğumuz kız olur, konuştuğumuz kız ise seviştiğimiz kıza dönüşürdü.

Bir tek Şakir’in sevda öyküleri yoktu. Öykü uydurmayı beceremediğinden mi, yoksa inanmayacağımızı bildiğinden mi susup sadece bizi dinlerdi. Gerçi hiçbirimiz hiçbirimizin öyküsüne inanmazdık ama, anlatmadan da duramazdık.

Ama Meral’i yine salak Şakir tavlamıştı. Meral bizim okulun bahçesine bitişik bir evde otururdu. Keyfinden ya da hainliğinden sık sık cama çıkardı. Okul bahçesinden gelen naraları ve feryatları duymazdan gelir, hülyalı mavi gözlerini gökyüzüne dikip kırıtırdı. Meral’i rüyasında görmeyen öğrenci herhalde yok gibiydi.

Meral, yine bir gün pencere şovu yaparken biz Şakir’i gaza getirdik.

‘Kız sana bitik, kız sana yangın!.. Haydi Şakir göster kendini, okulun şerefini kurtar!’ diye el verdik Şakir’i okul duvarının üstüne çıkardık. Şakir’i yine al bastı, ‘Humpf mumpf!’ diye konuşmaya çalışıp acayip hareketler yapmaya başlayınca duvarın üstünden kayıp Meral’lerin bahçesine düştü. O sırada ders zili çaldı. Şakir’in bu aşk düşüşünün gerisini göremedik. Ama tahmin edebildik. Çünkü Meral’in bütün Cerrahpaşa’ya belasıyla nam salmış asabi bir ağabeyi vardı. Vee 2 gün sonra okula gelen Şakir’in mor sol gözünden ve topallayarak yürümesinden tahminlerimizin doğru çıktığını anladık. Ama Şakir’i Meral’le bir muhallebicide el ele, yanak yanağa muhabbet ederken görebileceğimizi tahmin edememiştik. Okul bitti, hepimiz bir tarafa dağıldık. Konur Ertop yaman bir edebiyat düşünürü oldu. Doğan Hızlan hiç büyümedi. Eskiden de böyle yaşlı başlı bir mütefekkirdi. Şimdi aynı gazetede icrayı lûbiyat ediyoruz. Oktay benimle Akademi’ye girdi. Orhan ordudan emekli oldu. Mustafa hepimizi güreşte yenerdi. Şampiyon bir güreşçi olabildi mi bilmiyorum. Orhan Kemal hayranı Erol ne oldu? İlhami, bir gün gazeteye beni ziyarete gelmişti. Ben bunak, can arkadaşımı anımsayamamıştım. Kırık bir tebessümle hoşçakal deyip gitmişti. Bir gece yarısı İlhami’nin kim olduğunu bulup yataktan fırlamıştım. Camı açıp

‘İlhamiii, seninle bağ bahçe dolaşırdık... Subay kumaşından bozma bir ceketin vardı... Ne olur bir daha gel!’ diye gece karanlığına doğru haykırmıştım.

Şakir’i gazetelerde ve televizyonlarda hep önemli bir adamın yanında aptal aptal sırıtırken gördüm. Yıllar sonra, bir gün bir tiyatro galasında canlısına rastladım. Sarılıp sarmaştık. Konuşurken bir ara elindeki kanapenin zeytinini nasıl becerdiyse yandaki güzel hanımın açık yakasından içeri kaçırdı. Tabii, kaçırmakla kalmayıp elini açık yakadan içeriye daldırıp zeytini aramaya da başladı. Ben, güzel kadının gıdıklı kahkahalarını duyunca saklanacak yer aramaktan vazgeçtim.

Şakir, alkolle yüklüydü. ‘İllaa bize gideceğiz’ diye tutturup beni sürükleyerek bir arabaya bindirdi. Araba dedimse aklınıza öyle Reno, Ford, Honda gibi normal arabalar gelmesin. Camları koyu füme, içi deri ve ağaç kaplı bir salon salomanjeydi. Tahminime göre özel yaptırılmış bir Mersedes’ti.

Şakir’in evi ise Boğaz’a nazır bir saray yavrusuydu. Duvarlarda ünlü ressamların tabloları vardı. Hatta, bir Dali ve bir Miro’ya takıldım kaldım.

‘İspanya gezimizin anıları’ dedi.

‘Benim hatırladığım, sen bir memur çocuğuydun. Bunlar nereden?’

‘Aptallıktan.’

Bu yanıttan hiçbir şey anlamadım, ama yine sordum:

‘Bu ev senin mi?’

‘Tabii, ama bir de yazlığımı görmelisin. Bir Yunan adası satın aldım. Oraya bir yazlık yaptırdım. Özel helikopterimle arada bir kaçıyorum.’

‘Bunca parayı nasıl kazandın lan?’

‘Çünkü ben bir salağım.’

‘Estağfurullah.’

‘Estağfurullahı filan yok, benim mesleğim salaklık.’

‘Nerede çalışıyorsun?’

Şakir, adını veremeyeceğim çok ünlü bir holdingin genel müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Şaştım kaldım. Farkında olmadan, ‘Seni nasıl genel müdür yardımcısı yaptılar yahu?’ diye mırıldanmışım.

‘Salak olduğum için enayi... Sen genel müdür olsan yanına zeki birini ister miydin? Ben bir halt edince babam zeki olan ağabeyimi döverdi. Zeki adam tehlikelidir ve beladır. Seni yerinden eder. Zeki olanlar hababam sorun çıkarırlar. Salaklık nimettir. Herkes salakları sever ve gözetir. Çünkü tehlikesizdirler. Ayrıca insanda merhamet uyandırırlar. Salaklara herkes acır. Salaklığım sayesinde üniversiteyi bana bitirttiler. Sonra da bu şirkete memur olarak girdim. Şef yardımcısı, müdür yardımcısı, derken genel müdür yardımcısı oldum. Sen zekiydin de ne oldun? Altmışını geçtin, hálá üç otuz para maaşa talim ediyorsun.’

Bir ara, altın kakmalı fildişi bir satranç takımına gözüm ilişti. Şakir,

‘Oynayalım mı?’ diye sordu.

‘Haydi be, sen tavlayı bile doğru dürüst oynayamazdın!’

Oynadık, herif beni 18. hamlede mat etti. Hem de benim gibi bir ustayı!.. O sırada salona yeşil gözlü, ceylan sekişli, Şakir’den en az 30 yaş daha genç bir hanım girdi. Şakir’e merhamet ve sevgi dolu bakışlarla bakıp,

‘Ruhum, canım, bir tanem. Senin uyku saatin çoktan geçti. Gel seni yatırayım!’ dedi ve Şakir’i alıp götürdü. Salon kapısından çıkarken Şakir, kafasını kapının pervazına çarptı. Ben de zeki zeki gülümsedim.
Yazının Devamını Oku

Bir gün ben de giderim

Ben, tembel olduğum için kin tutamam. İçinde kızgınlık duygusu taşımak hamallıktır. Zaten, bunaklığımın bu balayında kime kızdığımı unuttum. Ama birkaç kişi var ki kafamın çıplak tepesini attırıyorlar. Örneğin Selahattin Duman, mücessem kalıbıyla hababam pire gibi atlayıp hopluyor. Altın kakmalı 7 yıldızlı Arabistan otellerinde, Rio Karnavalı’nda, Newyork’un 4 sezon Aşevi’nde ve bilumum Avrupa şehirlerinin bilumum dilberlerini seyran edip duruyor. Gidecek yer bulamayınca da Bodrum’a kaçıyor.

Hem kız, hem güzel olmasa Ayşe Arman’ın civciv saçını başını yolmak ne keyifli olurdu. Dünyanın dört bucağında sürtüp duruyor.

Maldiv Adaları’nda lebiderya bir ev almış diye duyumlar alıyorum...

E yıllardır bana yazık değil mi yahu!.. Günah be!..

Yatağın kenarından sessizce yere kaydım. Gece nöbetçisi Arzu Hemşire’nin arkasındaki balkonun altından görünmeden sürünerek geçtim. Koridorun sonunda duran tekerlekli sandalyeye atladım. Marşı bastım, hafifçe gaz verip yola çıktım. Köşeyi dönüp asansörlerden birine bindim, kapı çıkışından da gazladım. Vırrnn!.. Vırrnn!.. Gececiler peşime bir koşu kopardılar ama nafile...

Bulgaristan’ın eski yolları yenilenmiş. Ama yine ceza - haraç arası ayakbastı biraz yuro aldılar. Avrupa Birliği’ne girince kullanmak için yuroları şimdiden biriktiriyorlar herhalde...

Viyana’ya varınca sandalyemi araba parkına bıraktım. Bir koşu KazeŞvarz’a gittim. Gencecik bir piyanist Mozart çalıyordu. Beni görünce yine Mozart’ın Türk Marşı’nı çalmaya başladı. Ben de 5 yuroyu piyanonun üstündeki bardağın içine bıraktım. KazeŞvarz’ın hemen bitişiğinde Viyana Konservatuvarı vardır. Kemancısı, flütçüsü, piyanocusu dersten sonra buraya gelip hem çalar hem ufaktan yollarını bulurlardı.

Sonra Viyana Hukuk Fakültesi’ne uğrayıp arkadaşım Prof. Karl Vayz’la hasret giderdim. Fakültedeki konferansımda biraz takıştık sonra seviştikti. Karl,

‘Sen Türk mizahını bizim mizahımızdan çok üstün buluyorsun. Hatta bizimle dalga geçiyorsun. Çünkü, çok haklısın. Ben hergün aynı yemekleri yerim, aynı tramvaya binip evime aynı saatte giderim. Kaç yaşımda emekli olup kaç para alacağımı şimdiden bilirim.

Bizde elektrikler bile kesilmez. Yaşamımızda şaşırmayı ya da korkmayı bilmeyiz. Oysa, Türkiye’ye dönünce havaalanından evine kaç saatte varacağını bilemezsin. Hatta öldürüleceğini bile bilemezsin... Heyecan, korku, ikilem olunca mizah da gelişir.’

Konferanstan sonra Karl’ı bir bara götürdüm. Her kadehten sonra saatine bakıyordu.

Banyodaki küveti doldurdum. Küvetin yanıbaşına oturup çorba kaşığıyla fış fış kürek çekmeye başladım. Bir de türkü tutturup Manş’ı geçtim. Londra’ya varır varmaz Leystir Skuvayr’daki pabıma damladım.

‘Barın arkasında seni bulunca çok sevindim Con. Geçen gelişimde sarı, sıska ve küpeli bir oğlan barmenlik yapıyordu. İştahımı kapattığı için sadece 4 duble viski içebilmiştim. Sen emekli olmamış mıydın?’

‘Senin Londra’ya uğradığını duydum. İrlanda’daki köyümden kalkıp geldim. O sıska delikanlı seni sırtında taşıyıp taksi durağına kadar götüremez. Zaten 100 kilo olmana ramak kalmış. Skoç mu? Ayriş mi?’

‘İrlanda... 8 duble olsun.’

Con, tezgaha 8 kadehi sıraladı. Önce kadehleri tek tek kokladım. Sonra da işaret parmağımı teker teker kadehlere daldırdım, parmağımı emdim.

‘Kalanları sen iç Con.’

Con benim viskileri tek tek dikmeye başladı. Keyifle,

‘Ay lav yors daktırs!’ dedi.

Savt Kensingtın’da bir evin kapısını çaldım. Kapıyı çalan şişko saçları daraz daraz, göğüsleri göbeğine değen bir hanım açtı.

‘Heloo...’

‘Heloo...’

‘Mis Ceyn Hemiltın’ı görmek istiyorum.’

‘Niye?’

‘Çok eski bir arkadaşımdır. Ceni ev mi değiştirdi yoksa?’

‘Hayır Ceni hala aynı evde oturuyor. Yani Ceni benim. Siz kimsiniz?’

‘Ceni’nin maziden kalma mavi gözlerine bakıp skuiz mi?.. Ceni 30 yaşında filandı.’
deyip baybay dedim. Ama işin en acıklı yanı Ceni de beni tanımadı... Düşünebiliyor musunuz, kınından çıkmış kılıç gibi (Bu deyim Lütfü Akad’ındır.) saçı burnuna düşmüş herifi tanıyamadı. Bence Ceni’nin bir göz doktoruna ihtiyacı var.

Hazır buralara kadar gelmişken Lizbon’a uğrayıp öyle öpek de gideyim dedim. Kaşığımla fış fış kürek çekip Portekiz’e vardım. Amanın bir baktım ki Lizbon halkının yarıdan fazlası Türk milleti... Hani bir iyiliksever fakir halkına pirinç, un torbası ya da fanila filan dağıtıyor da asil milletimiz itiş kakış birbirlerini tepeleyerek öteberiyi kapışıyor ya Lizbon’un durumu da aynı... Allah korusun Türk milleti takımı şampiyonaya katılsa Portekizliler yer bulabilmek için komşu İspanya’da soluğu alırlardı.

Yönetmenimiz Ertuğrul Özkök ve koordinatörümüz Fikret Ercan’ın diplerine takılıp final gecesine gittim.

Ertuğrul Özkök’ün dünyayı zırt pırt dolanmasına hiç bozulmuyorum. Hatta gazetedeki arkadaşlar yokluğunda yeni angarya icat olmadığı için mutlu bile oluyorlar. Özellikle Neyyire...

‘Sence kim şampiyon olacak?’

Fikret, alçaktan gülümseyen bir bakışla,

‘Yoksa, terettüdün mü var? Portekiz kendi ülkesinde oynuyor. Yunanlar buraya kadar ancak kısmetle, tavşan sopaya çarptı... Ama sen futbol cahili olduğun için Portekizliler’in kaç tane yıldız futbolcusu olduğundan haberin yoktur.’

‘Fikret’çiğim anladığım kadarıyla Portekiz yenilecek.’

‘Niye be?’

‘Sen Beşiktaş Yönetim Kurulu üyesi değil misin?’

‘Evet.’

‘Sen Beşiktaş’ı batırdığın gibi Portekiz’i de batırırsın.’

Fikret’in esmer teni daha karardı. Ertuğrul’la yer değiştirdi.

Ben tam

‘Zito Yunanistaan!’ diye böğürürken Arzu Hemşire önce 4 hap yutturup sonra da kaba etimin en hassas yerine mızrak gibi bir iğne sapladı.

Ben de Floransa’da Botiçelli’ye seyrana durdum.
Yazının Devamını Oku

Dayaksız duramayan adam

<B>A</B>kşamüstü eve dönüyordum. Bizim apartmanın merdivenlerine ufak tefek biri çökmüştü. Gözünün biri mosmordu ve yarı yarıya kapanmıştı. Armut sapı gibi boynunu sıska omuzlarının içine çekmiş, hafifçe inliyordu. Burnundan yere şıp şıp kan damlıyordu. İçimi bir acıma duygusu kapladı.

‘Geçmiş olsun, araba mı çarptı?’

‘Yok abi, kavga ettim. Üç kişiydi namussuzlar.’

‘Burnun fena kanıyor.’

‘Boşver abi, geçer.’

‘Kolay geçeceğe benzemiyor. Sen gel benimle’
deyip koluna girdim ve cadde üstündeki eczaneye götürdüm. Eczacı, adamın burnuna damar büzüştürücü bir ilaç sürdü ve tampon koydu. Yüzünü de tamir edip plaster yapıştırdı. Bu ara bizimki, canı yandığından olacak eczacıya verdi veriştirdi. Eczaneden çıkarken hálá söyleniyordu.

‘Bunlar eczacı değil nalbant abicim. Adamın bir yerini düzeltirken dört sağlam yerini sakatlarlar billa!’

Eczanenin bitişiğindeki manavın önünden geçerken meyvelerin ve sebzelerin üstlerindeki etiketleri inceledi. Sonra da manavın burnuna kadar sokulup,

‘Çüşşş!..’ dedi.

‘Bana mı dedin?’

‘Tabii sana dedim. Şehrin göbeğinde eşkıyalığa çıkmışsın. 2 milyona domates mi olur be!.. Sizin gibi açgözlü hırsızların yüzünden enflasyon minare boyu oldu. Fakir fukara aç kaldı!’

Bizimki veriştirmeye devam edecekti ama manav, irice bir bostan patlıcanı seçip adamın kafasına vurdu. Ben de adamı yerden kaldırıp tekrar eczaneye soktum. Eczacı, yeniden kanamaya başlayan burnundaki tamponu değiştirdi. O da eczacıya,

‘Ohhaa, sobaya odun mu sokuyorsun ayı!..’ dedi. Ardından da canı yandığı için küfürle karışık ciyakladı. Eczacı, tamponu iterken adamın canını kasıtlı olarak yakmıştı sanırım. Eczaneden çıkar çıkmaz,

‘Haydi geçmiş olsun. Kendine iyi bak. Benim acele işim var, hoşçakal’ deyip hızla yürüdüm. Köşeyi dönünce gündüz büfe, akşam koltuk meyhanesi olarak çalışan dükkána daldım. Başımdaki belayı savuşturmanın keyfiyle rakımdan okkalı bir yudum aldım. Ama aynı keyifle yutmak kısmet olmadı. Benim sıska adam,

‘Abicim be, kusuruma bakma. Senin bana gösterdiğin insaniyetliğe karşı bir teşekkür bile edemedim. Bir kadeh rakımı içmezsen ben bu gece kahrımdan uyuyamam’ deyip karşımdaki tabureye çöktü. Garson Remzi’ye de,

‘Bize bir ufak aç, ne kadar mezen varsa da getir’ diye talimat verdi. Ben, nasıl becersem de tüysem diye düşünürken,

‘Haydi abicim insaniyetliğinin ve dostluğumuzun şerefine içelim’ diye kadeh kaldırdı. Adı Halil’miş. Hangi işe girdiyse hep haksızlığa uğrayıp işten çıkarılmış. Evlendikten bir ay sonra karısı da onu terk etmişmiş. Zaten bu dünya kahpelerin dünyasıymış. İnsaniyetlik ölmüşmüş. İyiler, ezilmeye mahkummuş. Bunları anlatırken yanımızdan geçen garson Remzi’yi kolundan yakaladı.

‘Bu Rus salatasını kaç yıl önce yaptınız be!.. Şunu götür de tazesini getir.’

Remzi tabağı alıp tezgáha götürdü. Bir kaşıkla Rus salatasını karıştırıp üstündeki sararmış kısımları alta aldı ve tekrar masamıza getirdi.

‘Hah şöyle!.. Bak abicim, bu dünyada hakkını aramazsan adamı keriz yerine koyup ezerler. Şimdi de şu köfteleri geri götür garson efendi. Bunları lastikten mi yaptınız be!.. Garanti keçi etindendir. Ciklet çiğner gibi yarım saattir çiğniyorum, yutamıyorum.’

Halil’in bağırtısına meyhanenin sahibi İsmail geldi. İsmail, Tekirdağlı uysal bir delikanlıdır. Ecdadına sövseler güler geçer. Ama köftelerine laf ettirmez. Baktım, mavi gözlerinde sarı kıvılcımlar çakmaya başlamıştı. Boşver gibisinden kaş-göz edip Tekirdağlı’yı sakinleştirdim. O da Halil’e Rumeli işi bir şaplak çekemediği için homurdanarak gitti. Ben İsmail’le uğraşırken Halil yandaki masayla muhabbete başlamıştı.

Ama az sonra Halil ayağa fırladı. Bıyıkları sarkık delikanlı kendisini tutmaya çalışan arkadaşının elinden kurtuldu. Ben de İsmail’i çağırdım. Tekirdağlı, elinde koca bir bakır kepçeyle geldi.

‘İsmail, arkadaşları sokağa çıkar da biraz temiz hava alsınlar’ dedi. İsmail de onları nazikçe iteleyerek kakalayarak dışarı attı. Meyhanedeki herkes kavga seyretmek için dışarıya hüryaa etti. Ben, yerimden kımıldamadım. Rakımı yudumlayıp Rus salatasından bir çatal aldım. Kavganın sonucunu nasıl olsa biliyordum. Meyhane halkı, iki dakika sonra düş kırıklığına uğramış ifadeli suratlarla geri döndü. Ben acele etmeden rakımı bitirip hesabı ödedim ve dışarı çıktım. Halil’i yattığı yerden toparlayıp eczaneye götürdüm. Eczacı, bu kez tampona dokunmadı. Halil’in patlamış dudaklarına keyifle tentürdiyot sürdü. Halil de ah-vah arasında ona yine küfretti. Dışarı çıkınca Halil’le vedalaşıp gitmeye davrandım, ama ne fayda. Önce koluma sonra belime sarıldı. Benim insaniyetliğim karşısında bir kadeh rakısını içmezsem ölse de beni bırakmayacağını, hayatta kendisine iyi davranan tek insan olduğumu, artık benden ayrılmayacağını, vur dersem vuracağını, kır dersem kıracağını bir avaza anlatmaya başladı. Ben, kendimi kurtarmak için debelendikçe Halil, belime daha fazla yapışıyordu. Gelip geçen cadde ortasında güreşen iki kişiyi görünce çevremizde toplanmaya başladı. Bir ara punduna getirip iç çangalla Halil’i yere yıktım. Etraftan,

‘Herif ihtiyar ama iyi güreşiyor’ gibisinden takdir sesleri yükseldi. Hatta, iki kişi alkışladı bile. Tam Halil’in üstünden kalkıp tüyecekken tepemize bir polis dikildi. Koluma yapışıp burada ne halt ettiğimizi sordu. Halil de yattığı yerden,

‘Sana ne be, bırak abimin kolunu!.. Yoksa fena olur!..’ dedi. Gerçekten de fena oldu. Halil, ayağa fırlayıp polisle dalaşmaya kalkınca polis bizi önüne kattı ve Mecidiyeköy Karakolu’na götürdü. Nöbetçi komiserin odasına girer girmez Halil,

‘Benden size kapik işlemez!’ dedi.

‘Ne kapiği, sen ne diyorsun?’

‘Bizi buraya niye getirdiğinizi bilmiyor muyum? Salıvermek için rüşvet isteyeceksiniz. Beni sövüşleyecek adam daha anasından doğmadı!..’

Komiser odadaki polislere,

‘Bu arkadaşı götürüp sakinleştirin’ dedi. Halil’i odadan çıkardılar. Ben de komisere derdimi anlattım. Karakoldan çıkınca Halil’in koluna girmek zorunda kaldım. Yere basarken inleyip zorlanıyordu.

‘Abi dedik seni bağrımıza bastık, ama sen de bize hiyanet ettin. Senin yüzünden sabahtan beri dayak yiyip duruyorum. Sen de puştun biriymişsin.’

‘Höst lan, o ne biçim söz, ağzını topla!..’

‘Toplamazsam ne olurmuş lan moruk?’

Tam Halil’in burnunun üstüne bir yumruk kondurmaya hazırlanıyordum ki herif bana daha önce vurdu. Yumruğu sivrisinek ısırığı gibiydi. Ama önce sallanır gibi yaptım sonra da kendimi yere attım. Halil’in suratındaki öfke dolu gergin çizgiler yumuşadı, yüzü ışıdı. Sevinçle,

‘Allah’ım nihayet birini dövdüm!..’ diye bir nara attı ve seke seke keyifle uzaklaştı. Kanayan burnuma mendilimi bastırıp eczaneye gittim. Ama kapanmıştı.
Yazının Devamını Oku

Hiç kız istemeye gittiniz mi?..

(30 yıl önce yaşadığım bu olaylar, tamamen doğrudur. Yalnız, kahramanları hálá yaşadıkları için isimler değiştirilmiştir ve öykü de keyifli olsun diye biraz abartılmıştır.) ‘NE oldu be?.. Peşinden ordu mu kovalıyor!..’

Görmez gözlerle bana bakıp, can verir gibi,

‘Aşığımm’ diye inledi.

‘Yine mii?.. Sabahın köründe bunun için mi beni ayağa diktin?’

Turhan bildim bileli hep aşıktı. Aşık olduğu kızlar sık sık değişir, ama Turhan’ın aşkı hiç değişmezdi. Bu hıçkırık tutar gibi aşık oluşu yüzünden, üç kez evlenmişti ve aynı nedenden ötürü de üç kez boşanmıştı. Aynı anda 2-3 kıza birden aşık olabilme yeteneği vardı. Benden 8-9 yaş büyük olmasına rağmen yıllarca yiyip içtiğimiz ayrı gitmemişti. Babıali’deki acemilik yıllarımda bana çok yardımı dokunmuştu.

‘Bu seferki bildiğin gibi değil!.. Ben ilk defa sahiden aşık oldum, haydi giyin!’

‘Niye giyinecekmişim?’

‘Kız istemeye gidiyoruz!’

‘Sen kudurdun mu oğlum!.. Bu saatte gidersek bizi pencereden atarlar. Üstelik, kız istemeye niye ben gidiyormuşum?..’

‘Benim hayatta kimim kimsem mi var?..’
diye koca burnunu çeke çeke ağlamaya başladı.

Kadınların ağlamasına dayanamam. Ama erkeklerin ağlamasına hiç dayanamam.

‘Turhan’cığım, insan kız istemeye bir büyüğüyle gider. Ben senden küçüğüm... Kızı verecekleri olsa bile vermezler!..’

‘Verirler... Verirler!.. Kız da benimle evlenmek istiyor. İş babasını razı etmeye kaldı. Senin ağzın iyi laf yapar... Üstelik iyi kötü tanınmış birisin... Kolay hayır diyemez herif!..’
dedi ve mutfağa yürüyüp eline ekmek bıçağını aldı.

‘Gülay olmadan ben yaşayamam... Kızı vermezlerse kendimi öldürürüm... Belki o herifi de öldürürüm!..’ diye yine hıçkırıp höykürmeye başladı.

‘Allah’ını seversen kes şu zırlamayı!.. Otur bir kahve iç de kafanı topla... Kimdir bu kız, neyin nesidir?.. Kız istemeye kimin evine gidiyoruz?..’

Kızın babası ticaretle uğraşıyormuş. Halleri vakitleri iyiymiş. Bizim müstakbel gelin ailenin tek çocuğuymuş. Annesi yıllar önce vefat etmiş. Evi halası çekip çeviriyormuş. Kız, bu yıl üniversiteyi bitirecekmiş. Turhan’ın çalıştığı gazetede stajını yaparken tanışmışlar.

‘Yahu Turhan, kaç yaşında bu kız?..’

‘Eh, şöyle bir 22-23 var!..’

‘Lan alçak sübyancı!.. Kız senden 25 yaş küçük. 10-15 yıl sonra ne olacak?.. Sen çıldırdın mı?..’

‘Evet çıldırdım!.. 10 yıl sonrayı değil, 10 gün sonrayı bile düşünmüyorum. Evlendiğimiz gece bile ölmeye razıyım!.. Haydi gidip kızı isteyelim!..’

‘Kızına görücü geleceğinden babasının haberi var mı bakalım?’

‘Var tabii. Gülay babasına söylemiş... Adam da buyursunlar demiş.’

‘Senin kaç yaşında olduğunu da söylemiş mi?..’

Turhan’ın hık mık etmesinden, biricik kızını isteyecek herifin yaşı hakkında babanın hiçbir bilgisi olmadığını anladım.

Ama Turhan’ın gözü dönmüştü bir kere. Akıl, izan, mantık, sağduyu filan kalmamıştı adamda... Bir ağlıyor, bir gülüyor, bet sesiyle bağıra çağıra şiirler okuyor, arada bir kalkıp kafasını dolap kapaklarına vuruyordu. Bunca yıllık arkadaşlığımız vardı. Gidip kızı istemekten başka ne yapabilirdim ki?..

‘Kalk gidiyoruz’ dedim.

‘Kızı istemeye mi?..’

‘Bu saatte kız istenmez. Akşam yemeğinden sonra gideceğiz. Şimdi yapacak bir sürü işimiz var.’

*

Önce, daha müşterileri gelmemiş açık bir kadın kuaförü buldum. Turhan’ın iyice beyazlanmış saçlarını ve bıyıklarını bir güzel boyattım. Turhan bir ara,

‘Boyanmışken bari sarıya boyayalım... Sarışın olmayı hep istemişimdir’ dediyse de aynada yüzümü görüp sarışın olma isteğinden derhal vazgeçti. Boyadan sonra kuaför, insanın cildini gergin tutacağını iddia ettiği bir sürü de kremi Turhan’ın yüzüne boca etti.

Sonra da Tünel’e yürüyüp vitrinlerde Turhan’ı genç gösterecek ucuz elbise bakınmaya başladık. Allah’tan maaşları yeni almıştık. Lacivert kareli ve metal düğmeli bir ceket, bej ve dar bir pantolonla pembe puanlı bir gömlek seçtim. Tüm sıskalığına rağmen topatan kavunu gibi fırlamış göbeğini örtmek için de parlak kırmızı bir yelek...

Turhan bu kılıkla kötü kovboy filmlerindeki kumarbazlara benzemişti. Ama olsundu. En az 10 yaş daha genç gösteriyordu bana göre. Çikolata ve çiçek işini de hallettikten sonra, yapacak başka bir işimiz kalmamıştı. Hem vakit geçirmek, hem de heyecanımızı bastırmak için Çiçek Pasajı’na girdik. Ağzımız kokmasın diye portakallı votka içmeye başladık.

*

Kızın evinin kapısını çaldığımız sırada hafif eğrilmiş bir durumdaydık. Ama içki cesaret vereceğine, korkumu büsbütün artırmıştı. Arkadaş uğruna çiğ tavuk yenirdi, ama rezil olunur muydu?

Kayınpederi görünce, boşuna korku çektiğimi anladım. Uygar tavırlı, sakin yüzlü, sevimli bir adamdı. Kokusundan anladığım kadarıyla, o da heyecanını bastırmak için rakı içmişti. Ama bizim Turhan’dan gençti. Bizi görünce yüzü biraz ekşidi, fakat kibarlık edip pek renk vermedi. Hal hatır sormalardan sonra müstakbel kayınpeder Veysel Bey, bana hangi gazetede çalıştığımı, kaç para aldığımı ve kaç yaşında olduğumu filan sormaya başladı. Amanın!.. Turhan’a yaptığımız makyaj ve dekorasyon boşa mı gitmişti?.. Veysel Bey, kızını benim istediğimi mi sanmıştı?..

O sırada Turhan hıçkırığa benzer sesler çıkarıyor, arada bir de inliyor ve ikram edilen likörden doldurup doldurup içiyordu. Ben, en romantik olduğuna inandığım eda ve sesimle sözü aşka getiriyor ve aşkın yıllara meydan okuduğuna, tarihteki büyük aşıkların arasında hep büyük yaş farkları olduğunu anlatıyordum. Turhan’ın aslında göründüğünden ve hatta benden bile genç olduğunu söyleyerek tiradımı bitirdim.

Ciddi ve tehlikeli bir sessizlik oldu. Kızı benim değil, Turhan’ın istediği anlaşılmıştı. Bütün kibarlığına rağmen Veysel Bey’in ağzından ‘Hössst!..’ diye bir ses duyuldu. Adam, fırlayıp odadan çıktı ve az sonra ağzına kadar rakı dolu bir bardakla göründü. Turhan da buna karşılık minik likör kadehiyle likör içmekten vazgeçti. Bir su bardağını silme likörle doldurdu.

Allah’tan Hala Hanım, birden söze girdi. Kadife gibi bir sesle havayı yumuşattı:

‘Herkes, doğarken alnına yazılı kısmetiyle doğar efendim. Yaş, varidat, din, iman farkı, hepsi boş şeyler... İnsanın alnına yazılı olan kısmeti padişah gelse silemez demişler efendim... Kısmetse olur, biz ne desek boş!..’

Veysel Bey’in ani olarak sakinleşmesinden, evde halanın sözünün geçtiğini anladım. Sonraki konuşmalarından çıkardığıma göre, kocası vefat edince Hala Hanım genç yaşta dul kalmış ve bir daha evlenmemişti. Bütün sevgi ve şefkátini ağabeyine ve onun kızına vermişti. Çıtı pıtı, sözü sohbeti yerinde, orta yaşlı hoş bir kadındı.

Ben tekrar bir tezgáhtar edasıyla Turhan’ın ne kadar ünlü bir gazeteci olduğunu, yakında köşe yazarı bile olacağını, milletvekili ve hatta bakan olması için bir sürü parti liderinin kendisine yalvardığını, ama onun gazetecilik namusuyla bu teklifleri reddettiğini, içki ve sigarayı hemen bırakabileceğini Veysel Bey’e anlatırken, Hala Hanım da çaktırmadan Turhan’ı teselli ediyordu. Turhan’ın Gülay’ını pek görememiştim. Kahveleri getirdikten sonra yanımızda kısa bir süre oturmuş, sonra da ortadan yok olmuştu. Ama bakışından anladığım kadarıyla, Turhan’ın iddia ettiği gibi ortada aşk meşk yoktu. Turhan’ın gazetedeki karşı durulması mümkünsüz aşk hücumlarından canını kurtarmak için, ‘Gel beni babamdan iste... Verirse ne álá!’ filan demişti herhalde.

Ben Turhan’ı Veysel Bey’e pazarlamaya çalışırken, söz yaş ve kuvvet konusuna geldi. O sırada Turhan celallenip Veysel Bey’le güreş tutmaya kalktı. Hala Hanım, araya girip iki sarhoşu bilek güreşine razı etmeseydi, evde bir hayli tahribat olacaktı. Allah’tan Turhan, Veysel Bey’i bilek güreşinde yendi de, namusumuz kurtuldu. Ama yine de kızı Turhan’a vermediler.

*

Gecenin ayazında kös kös eve dönerken bir delilik etmemesi için Turhan’ı teselli etmeye çalışıyordum. Ama o benden bile sakindi.

‘Boşver, yiğidin alnına yazılan gelir!..’ gibisinden laflar ediyordu. Bir hafta sonra aynı eve yine görücü gittik. Veysel Bey ve kızı evde yoktu. Hala Hanım’dan kendisini Allah’ın emriyle istedik. Çünkü Turhan, Hala Hanım’a yıldırım aşkıyla vurulmuş, bir haftadır yemekten içmekten kesilmişti.

*

Turhan’ın aşklarının bittiğini sanmıyorum. Ama Hala Cavidan Hanım’la hálá evliler ve aslan gibi bir de oğulları var.
Yazının Devamını Oku

İstanbul’daki ilk gece maçı

Ara sıra elimde soda bardağı penceremin önüne dikilip karşıdaki Üsküdar’a daldırıyorum. Bir zamanların yeşil Üsküdar’ını çekirge sürüsü gibi yiyip tüketmiş beton apartman yığınına bakıyorum. Artık Sultantepe, Selimiye, Bağlarbaşı nerdedir, neresidir anlayan beri gelsin. Bir zamanlar Üsküdar’ın yarısını kaplayan koca Karacaahmet Mezarlığı yenmiş yutulmuş, betonlar arasında incecik yeşil bir şerit gibi kalmış. Orada yatan dedem, anneannem, annem ve yengemin mezarları üstüne bakalım ne zaman salon salomanjeli apartman konduracaklar?

Sonra, Salacak İskelesi’nden atlayıp Kızkulesi’ne yüzen çocuk kendimi acaba görebilir miyim diye miyop gözlerimle denizi tarıyorum. Aklıma İmrahorlu Salacaklı çocukluk ve gençlik arkadaşlarım düşüyor.

Yalkın, Yılmaz, Cevat, Yusuf, Ender, Çakır ve diğerleri şimdi kimbilir ne yapıyorlar. Pelvan Remzi hayatta mıdır acaba? Geçenlerde Kahveci Nihat’ın ölüm haberini aldım. Toprağına nur yağsın içim yandı. Nihat sarışın, babayiğit, kahvesine gelen gençlere şefkatle yol yordam öğreten eski bir İstanbul delikanlısıydı. Hep güleç ve yumuşak başlıydı ama Kıvırcık Muzaffer ve Arap Hilmi gibi Üsküdar’ın namlı kabadayıları bile Nihat’a çekinik bir saygı gösterirlerdi.

*

Bir gece, iddialı bir bilardo maçına daldırdığımız için gece yarısını buldurmuştuk. İşe gidenler kahvaltılarını yapabilsinler diye kahvesini çok erken açan Nihat’ın mavi gözlerinden uyku akıyordu. Ama nezaketinden bizleri kışkışlamıyordu.

Ben tam topları sotaya getirip dördüncü sayımı çekecekken kahveye bağırış, çığırış, sallana yıkıla Selim Ağabey’le Recep Ağabey girdiler. İkisi de Arap’ın meyhanesinden geliyorlardı ve zurna gibi sarhoştular. Nihat’ın koyu sade kahveleri bile onları yatıştırmadı. Doğanspor ve Üsküdarspor rekabeti yüzünden aralarında yine hır çıkmıştı. Oysa iki takım da aynı yörenin takımlarıydı. Çoğumuz hangi takımın o hafta maçı varsa gidip o takımda oynardık. Ama Selim Doğanspor’un, Recep Üsküdarspor’un manevi kaptanıydılar. Kimse onları seçmemişti. Onlar, kendilerini kaptan tayin etmişlerdi. Geçkince yaşları ve pazu güçleri nedeniyle hiçbirimiz kaptanlıklarına itiraz edememiştik.

Kim kimi nasıl ve ne kadar yendi kavgası uzayınca Nihat şamatayı kesmek için,

‘Bu iş kahve masasında değil, sahada anlaşılır’ dedi. Selim de,

‘Haydin, toparlanın gidiyoruz!’ diye ayağa dikildi.

‘Nereye gidiyoruz Selim ağabey?’

‘Maç yapmaya gidiyoruz. Tabii, bu Recep ödleğinin gözü yerse!..’

‘Kim, ben mi korkacağım? Üsküdarspor’un bebeleri bile size daha geçen hafta 5 basmadılar mı?.. Daha fazla atacaklardı ama ben araya girip
‘Yapmayın ayıp oluyor. Hepiniz aynı semtin çocuklarısınız!’ dedim de 5 taneyle kurtuldunuzdu.’

Bu laflar Doğanspor’un kalecisi Turgut’un ağırına gitmişti. Elindeki ıstakayı hışımla salladı.

‘Hakem bir maçta bize 4 penaltı verirse tabii yeniliriz. Hakem, Recep ağabeyin iş ortağı olunca siz Fenerbahçe’yi bile yenersiniz.’

‘İyi ama nerede oynayacağız abiler?’

‘Anadolu Kulübü’nün top sahasında.’

O yıllarda Şemsi Paşa’nın deniz kıyısındaki Anadolu Kulübü’nün taşlı topraklı küçük bir futbol sahası vardı. Elektrik filan hak getire. ‘Bu karanlıkta topu değil, birbirimizi bile göremeyiz Recep abi.’

‘Tabak gibi mehtap var be.’
Yılmaz yarın sabah yazılım var diye mızırdanacak oldu.

‘Bu gece maçına gelmeyen Üsküdarspor formasını bir daha rüyasında bile göremez!’

‘Ben de Doğanspor’da oynatmam vallaa!’

‘İyi ama biz burada üç-beş kişiyiz. İki takım etmeyiz.’

‘Yürüyün lan, biz buluruz. Adamdan çok ne var memlekette?’

Düşmemek için birbirine tutunup yürüyen Selim ve Recep ağabeylerin peşine takıldık. Kahvenin karşısındaki simitçi fırınının çırağını da zorla yanımıza aldık. Nihat’ın kahvesinden 30 metre uzaklıktaki Yusuf’un kahvesine uğrayıp son kalanları ekibe kattık. Hatta Pelvan Remzi’ye bile razı olduk. Takımlar yine tamam olmayınca birkaç ev dolaşıp oyuncuları yataklarından kaldırdık. Sonra Recep ve Selim ağabeylerin evlerine uğrayıp malzemelerimizi aldık. Bir kısmımız bir daha takıma alınmam korkusuyla bir kısmımız da şamata keyfiyle Anadolu top sahasının yolunu tuttuk.

*

Tam maça başlamak üzereydik ki gecenin köründe kalabalığı gören Bekçi Veli Dayı düdüğü öttürerek damladı.

‘Burada ne halt ediyonuz?’

‘Üsküdar İlçesi Federasyon Kupası maçımız var. Başkomser Rüştü Abi’den izinliyiz.’

Veli’nin düdüğünü gören Selim,

‘Tuu, hakem bulmayı unutmuştuk. Artık bir hakemimiz de oldu. Veli Dayı hakemlik yapacak.’

Veli Dayı şiddetle itiraza başlayınca uyanık Yalkın,

‘Veli Dayı futboldan ne anlar yahu... Biz kendimize başka hakem bulalım’ dedi damarına bastı.

‘Kim ben mi toptan anlamam. Len, daha sen ekmeğe mama derken biz top tepüklüyoduk. Hatta köyde bigün teptiğim top bi davara çarptıydı da hayvan erken doğurduydu.’

Böylece bekçi nezaretinde kıran kırana bir maç başladı. Ay bulutların arasına girip çıkıyordu. Karanlıkta hepimiz bir tarafa koşuşturuyor, topun kimde olduğu anlaşılmıyordu.

‘Veli Dayı el fenerini topa tutsun. Top nereye giderse oraya koşsun.’

‘Ben pire miyim len!.. Oradan oraya nasıl zıplayabilirmişim şavalak?’

‘O zaman topu alan feneri de alıp topa tutsun!’

‘Devletin malına heç bir sivil el süremez!’

‘Öyleyse top kimdeyse seslensin.’

‘Bende yok!’

‘Bende de...’

‘Öyleyse ne koşturup duruyorsunuz?’

Bir ara her iki kale önünden de goool bağırtıları geldi.

‘Selim abi, neredesin be... Baksana herifler gol atmış.’ Selim ve Recep’in koşacak mecalleri olmadığı için onları kaleci yapmıştık. Ama ortada yoklardı. Bağırışmamız üzerine Selim elinde rakı bardağıyla sallanarak göründü.

‘Ben kalede yokken atılan gol sayılmaz. Değil mi Veli Dayı?’

‘Sayılmaz Selim yiğenim. Zati asıl gol öbür kaleye girdi.’

‘Hadi be, bizim kaleye daha top bile gelmedi.’

‘Bizim kaleye hiç gelmedi.’

‘Öyleyse nerede bu top?’

‘Son kim vurduysa söylesin.’

Önce bir sessizlik oldu. Sonra Cevat’ın sesi duyuldu:

‘Bendeydi ama Yılmaz külodumu aşağıya çekip topu aldı.’ Selim Ağabey rakısının kalanını dikip gürledi.

‘Topu ne yaptın lan Yılmaz?’

‘Abi, şut attım ama top denize gitti.’

‘O zaman atlayıp alıver.’

‘Bu karanlıkta denize girilir mi yahu?’

‘Çocuklar Yılmaz’ı denize atın!’

‘Durun be, kendim girerim. Hem bu futbol pabuçlarıyla yüzemem.’

Yılmaz, soyunup Şemsi Paşa’dan denize girdi. Biz de deniz kıyısındaki kayalara tüneyip Yılmaz’la topun gelmesini beklemeye başladık. Top geri geldi ama Yılmaz gelmedi. Lodos olduğu için top karaya vurmuştu. Yılmaz’ı beklemekten sıkılıp yeniden maça başladık. Zaten o pek iyi oynamıyordu.

O gece koşuşturmaktan canımız çıktı. Yara bere içinde kaldık. Ben şanslıydım. Sadece bir gözüm kapanmış ve kulağım ısırılmıştı. Selim, Veli Dayı’nın tabancasını alıp 6-4’lük galibiyetimiz şerefine havaya ateş etmeye kalktı. Veli Dayı da onu ensesinden sürüyüp karakola götürdü. Recep’i bir kenarda sızmış bulduk. Sarsıp uyandırınca, ‘Maç hálá başlamadı mı?’ diye sordu.

İşin ilginç yanı, karşı taraf da bizi 7-3 yendiğini iddia ediyordu. Hiçbirimiz itiraz edemedik. Çünkü Pelvan Remzi onlardandı.

Doğanspor’la Üsküdarspor arasındaki bu maç 50 yıl önce oynandı ve ilk gece maçı olarak tarihe geçti. Yılmaz’ı balıkçılar, sabah Kızkulesi’nin kayaları üzerinde bulup getirdiler. O da karaya çıkınca maç kaç kaç bitti diye sordu.
Yazının Devamını Oku

Ölmeden duramayan bir millet

‘Haydin hanımlar beyler, azcık sıkışalım. Şişşt dayı birazcık geri gidiver!’<br><br>‘Guşuguh!’ ‘Sen de çocuğunu kucağına alıver bacım.’

‘Deli misin ayol, kazık kadar herifi kucağıma nasıl alabilirmişim? Çocuk 13 yaşında.’

‘Oğlunun bacak kısmısını dayı kucaaana alsın. Yükleniver dayı!’

‘Gulurguk!’

‘Ne diyon yahu? Altı üstü beş saatlik yol gideceez.’

‘Ingıhgıh!’

‘Adamın kafası sıkışmış. Konuşamıyor lan maavin.’

‘Şişt hanım abla, memelerini dayının kafasından çek, yoksa ihtiyar havasızlıktan gidici.’

‘Hadi len maavin, şunları yerleştir biz de binelim.’

‘Siz kaç kişisiniz emice?’

‘Karım, kaynanam iki de çocukla beş kişiyiz ailecek.’

‘Arka kapıya gelin, oradan girin.’

‘Arka kapıyı demin açtık ama, üstümüze beş yolcu düştüydü.’

‘Sen de içeriye doğru bastırıver be emice. Hadee hadee yolculaar, yetişen gidiyoo!’

‘Benim yerim kaç numara bir bakıver evladım.’

‘Nah şu çarşaflı kadının yanı nine.’

‘Ama onun yanında iki herüf oturuyoo.’

‘Sen de kenardan sıkışıverirsin.’

‘Sen beni solucan mı sandın len? Kaldırın o herifleri. Orası benim numaram.’

‘Onların da numaraları aynı be nine. Aynı yeri üç kişiye satmışlar. Hadee kalkıyoo, yetişen biniyoo! Burda kaldıım diye ağlamak yok.’

‘Hişt gardaş, deminden beri cebimdeki leblebileri yiyip duruyon.’

‘Hay Allah, ben onu kendi cebim sanmıştım. Sıkışıklıkta olur böyle şeyler.’

‘Muavin bey, ben sepetimi nereye koyacağım?’

‘Tavanda çanta koyma yeri var.’

‘Ama orada yatmış adamlar var.’

‘Sülümaan, kapıları kapat kalkıyoz. Ya Allah bismillah. (Gargargar!)’

‘Ağır ol abi, daha beş kişi koşuyor.’

‘Şoför oğlum daha ne kadar yolumuz kaldı?’

‘Aha şu rampayı inince geldik sayılır. Anaa, frenler tutmuyoo!’

‘Sola kıvırt be sola!’

‘Hayır, direksiyonu yamaca doğru kıvırt! Uyy, gidiyoz len, eşhedüenn...’

‘Ben sana sola kıvırt demedim mi len?’

‘Şangırr!’

GAZETE HABERİ:

Dün Hacıbektaş’tan Adana istikametine giden yolcu otobüsü yuvarlanıp devrildi. 40 kişilik otobüste 33 kişi öldü ve 37 kişi yaralandı.

*

‘Bak oğlum, nah bunun adı tabanca. Tabancasız erkeğe erkek demezler. Daha şimdiden alış. Bak bu tetiği çekince güm deyi patlar, düşmanını haklar. Düğünde yahut milli maçtan sonra havaya iki carcür saydırırsın, etraftakiler ‘Helál olsun bu koçyiğide’ derler. Aha şu kediye nişan al bakayım benim errkek oğlum.’

GAZETE HABERLERİ:

Beş yaşında bir çocuk, babasının tabancasıyla oynarken annesini vurdu.

Dünkü maçtan sonra havaya sıkılan kurşunlardan 3 kişi öldü, 8 yaralı var.

Son tabanca olayı da dün tuvalette yaşandı. Caminin tuvaletine giren Cemil Canver adlı şahıs, pantolonunu sıyırıp çömelince arka cebindeki tabancası ateş aldı. Mabadından ağır yaralanan Cemil, etraftan yetişenler tarafından hastaneye kaldırıldı ve ameliyata alındı.

*

‘Avizeye sıkı sarıl Yüksel, sakın bırakma!’

‘Tutunuyom ama yine de kıçım ıslanıyo. Ana be, yağmurda bizim evi hababam niye su basıyo?’

‘Evi kondururken baban tepeye çıkmak zahmetli olur, evin yolu düzayak olsun diye buraya yapmış. Burada eskiden Káğıthane Deresi mi neyimkin varmış. Allah’tan geçen sene üçüncü katı da çıktık da, boğulmaktan kurtulduk.’

‘Alt kattaki kiracılar ne yaptılar acaba?’

‘Onlar tedbir olsun diye şişme bot almışlardı binip gittiler.’

‘Ana be, babam nerde?’

‘Televizyonu kurtarmak için demin dalmıştı. Nerdeyse suyun üstüne çıkar.’

‘Benim karnım acıktı.’

‘Dünden kalma etli patates vardı. Mutfağa dalayım da getireyim. Culump!’

‘Dur kız dalma, patatesler suyun üstünde çıkmış geliyorlar.’

GAZETE HABERLERİ:

Dün yağan şiddetli yağmurlar nedeniyle yurdu su bastı. 6 kişi sellere kapılıp kayboldu, ayrıca Beşiktaş’ta caddenin çökmesi sonucu 3 kişi yaralandı. İzmir’de su dolu belediye çukuruna düşen arabada bir aile can verdi.

Kilyos’ta ve Şile’de yüzme bilmeyen 8 kişi boğuldu. Boğulan kişileri kurtarmak için denize atlayan 4 kişiden ise haber alınamadı.

*

‘Hadi len Cemo, halaya kalksana.’

‘Hele dur sürükleme be, daha ırakım bitmediydi.’

‘Leey leey, dibi dibi loo!’

‘Len Kazım, çok zıplama el bombaların fena sallaniir!’

‘Leey leey, dibi dibi... GÜMBÜRRT!’

‘Uy anam yandım!’

‘Ateş etmeyin lo, PKK basmadı, Kazım’ın el bombaları düştü patladı!’

GAZETE HABERLERİ:

Düğünde halay çeken korucuların boyunlarındaki el bombaları zıplarken düşüp patladı. Diğer korucular da PKK bastı sanıp düğün halkına makineli tüfeklerle ateş açtılar. Düğünün bilançosu 21 ölü, 38 yaralı.

Ayrıca Siverek’te yiyecek aramak için çöplüğü karıştıran çocuklar, top mermileri buldular. Mermileri kurcalayınca patlama sonucu 3 çocuk öldü.

Dün de Gültepe’de tüpgaz faciası yaşandı. Dükkána sığmadığı için caddeye dizilen tüpler, sıcağın etkisiyle patladı. 2 apartman yıkıldı, 4 ölü var.

Ayrıca dün şofben zehirlenmesinden sadece 2 kişi hayatını kaybetti.

*

‘Alo, Hızır Acil mi? Kardeşim yarım saattir cankurtaran bekliyoruz. Adam yaralı, yolda yatıyor.’

‘Alo, yahu cankurtaran ne oldu? Adam bir saattir kan kaybediyor. Yarasına mendil mi basalım? Bastık be! Kanı durdurmak için tütün de bastık. Şoför cumadan dönünce hemen gönderecek misiniz? Ulan cankurtaranı Tekirdağ’dan çağırsaydık şimdiye kadar gelirdi.’

‘Abi boşuna nefes tüketme. Bu cankurtaranlar gelmez. Geçenlerde bizim kayınvalide kalp krizi geçirmişti, cankurtaran çağırmıştık ertesi gün geldi.’

‘Peki ne yapalım, adam gidiyor.’

‘Kanama olduğu için taksiciler almaz. En iyisi şu karpuzcunun kamyonetine atalım. Hem de karpuzların üstünde uzanabilir.’

‘Haydi tutun şunu sevabına. Herifi sallamayın be!’

‘Ağır yaralımız var hastabakıcı kardeşim. Ne hastanede yer yok mu? Demek koridorlar bile dolu. Dispansere mi götürelim? Zaten oradan geliyoruz, dispanser kapalıydı. Hayır, ilkyardımdan da almadılar. Sadece bir iğne vurup size gönderdiler. Peki, Cerrahpaşa’ya götürelim.’

‘Çapa’dan geliyoruz, size gönderdiler. Yaa, demek doktorlar ameliyatta... İki saatten önce çıkmazlar mı? Adam gidiyor be! Hey karpuzcu, çek bir özel hastaneye. Ceremesi neyse buluşturup veririz. Göz göre göre adamcağızı ölüme terk edemeyiz.’

‘...Lan karpuzcu, yaralıyı ne yaptın? Bak sedyeciler bekliyor karpuzların arasından yaralı çıkmadı. Kırk yılda bir hastane bulduk, bu sefer de yaralıyı bulamıyoruz. Sıkılıp kaçmış mıdır? Deli misin be, can vermeye dermanı olmayan adam nasıl kalkıp da kaçabilir? Bence sen haldur huldur araba sürerken adamı yolda düşürdün. Haydi kamyonete atla da geri dönüp herifi arayalım.’

GAZETE HABERİ:

İstanbul’da Emin Göçmez adında ağır yaralı bir adam kaybolmuştur. Emin eve dönmediği için ailesi merak edip polise başvurmuştur. Polis üç gündür yaralıyı aramaktadır.

ÖNEMLİ NOT: Yukarıdaki gazete haberlerinin hepsi doğrudur.
Yazının Devamını Oku

Zamparalık zor zenaat!

70’ine yakın üç moruk bir rakı masasına oturunca ne konuşurlar? Tabii ki siyaset... Biz de yine öyle yaptık. Yavuz ve ben önce ekonomik krizin gerçek nedeni olan borsayı kapattık ve banka sayısını üçe indirdik. Sonra hükümette bazı değişiklikler yaptık. Başkansız bir Partisizler Partisi kurup halk oylamasına, yani referanduma gittik. Halkın oyuyla Meclis’e gelip ülkeyi 3-5 parti başkanının elinden kurtardık. Alçakgönüllü olduğum için arkadaşların beni Kültür Bakanı yapmalarına ses etmedim. Ama Cevat’ın ille de Temizlik Bakanı olmasına karşı çıktım. Evet, Cevat deli titiz bir adamdı. Sizinle toka etse hemen gidip ellerini yıkar, para saymadan önce cebinde taşıdığı lastik eldivenlerini giyerdi. Ama milletimiz mutlaka ve her gün yere tükürür diye tükürük vergisi almak, Devlet Çöp Denetim Kurumu kurup her evin çöpünü teftiş etmek ve beğenmediği çöpleri evlere geri göndermek gibi uygulaması olanaksız tasarıları vardı. Zaten Temizlik Bakanlığı diye bir bakanlık da yoktu. Yavuz Spor Bakanlığı’na razı oldu. Cevat’ı da Birleşmiş Milletler Çöpçüler Federasyonu Genel Başkanı yaptık ve hırsız-gürsüz ikinci kadehlerimizi de bitirdik.

Çünkü bir rakı sofrasında üç duble rakının mayışıklığından sonra üç moruğun en derin muhabbeti zamparalık üstünedir. Cevat dördüncü kadehinden bir fırt çekip gözlerini tavana daldırdı. Tam hicranlı bir ah çekecekti ki, Yavuz ondan hızlı davrandı:

‘Şu patlıcan salatasına baktım da aklıma Suna geldi’ dedi. Boş yere patlıcan salatasıyla Suna’nın ne ilgisi var diye düşünmeyin. Yavuz taramaya ya da piyaza da baksa aklına yine Suna’yı getirecekti. Çünkü muhabbetin programı buydu.

‘Hatırlar mısın Oğuz, kız benim için trilyoner tekstil fabrikatörü nişanlısından ayrılmıştı.’

‘Hatırlamaz olur muyum? Nohut büyüklüğündeki tek taş pırlanta nişan yüzüğünü de oğlanın yüzüne fırlatmıştı.’

‘Ama ben kızın kıymetini bilemedim. Onu Sevim’le boynuzladım.’

Ben de gözlerimi midye tavaya daldırıp bilgiç bilgiç kafamı salladım.

‘Ne yapalım, zamparalık zor meslek. Mevlám Ademoğlunun bir kısmını zampara yaratmış. Bizim ne günahımız var? İnsanın yalvarıp yakaran, kendi için gözyaşı döken bir hatuna karşı yüzü tutmuyor. Hele o hatun Semra gibi anadan doğma sarışın ve selvi boylu bir dilber olursa... O sırada ben Canan ile yaşıyordum ve Füsun ile de flört ediyordum. Canan’la Füsun’un peşinde kimler yoktu ki?.. İsimleri lazım değil, bakanlar, yakışıklı film artistleri, bankacılar vs.. Ama o kızlar beni seçmişlerdi. Fakat ben Semra yüzünden ikisini de yüzüstü bıraktımdı. Hatırladın değil mi Cevat?’

‘Hatırlamaz mıyım? Hatta Canan tentürdiyot içip intihara bile teşebbüs etmişti de, hastaneye zor yetiştirmiştik. Ama sen yine şanslısın. Benim Sabahat intihara boşverip beni babasının av çiftesiyle kovalamıştı. Şu anda hayatta olmamı tüfeğin boş oluşuna borçluyum. Çünkü beni Maksim Gazinosu’nun assolistinden kıskanmıştı. Sen hatırlarsın Yavuz, kızın kıskanmakta da hakkı vardı değil mi? Keh... Keh... Keh!..’

Yavuz,

‘Bilmez miyim canım, Sabahat’ın korkusundan tam 2 hafta benim evde saklanmıştın’ dedi.

Aslında birbirimize anlatıp onayladığımız bu zamparalık anılarının hiçbirini hatırlamıyorduk. Ama bir arkadaşın zamparalık öyküsüne tanık olarak katılınca öykü üçüncü kişiye karşı gerçeklik kazanıyordu. Yani ben Yavuz’un Suna’sına tanıklık edince, Cevat’ın inanmaktan başka çaresi kalmıyordu. Bir nevi zamparalık şikesi bu. Ama beşinci kadehle ve acılı ezmeyle çok iyi gidiyordu.

O sırada gözüm arka masadaki huri gibi üç genç kıza ilişti. Ne güzel artık genç kızlarımız da yanlarında erkek olmadan meyhaneye gelebiliyorlar. Yavuz’la Cevat’a döndüm,

‘Gerçek zamparalık genetik bir kişiliktir. Bunun yakışıklılıkla ya da yaşla başla ilgisi yoktur. Ölen horozun gözünün çöplükte kalması gibi, kaçınılmaz bir tutkudur. Oysa sizin zamparalıklarınız tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış. Fıstık gibi delikanlıyken dedem de zamparalık yapar.’

İçimizde en genç olan Cevat bu mini tiradıma bozuldu.

‘Ben hayatımda yarı kel, koca göbekli ve bastonsuz zor yürüyen zamparaya pek rastlamadım!’ diye bana laf dokundurdu. Aklınızda bulunsun, altıncı kadehten sonra kimseye laf dokundurmayın. Cevat’ın yüzüne en küçümser ve alaycı bakışlarımla baktım. Sonra bastonuma dayanıp ayağa kalktım ve de gidip kızların masasına oturdum. Ama daha önce yedinci kadehi diplediğim için bu gidiş biraz sallantılı ve çarptığım yan masadaki kadehleri devirdiğim için biraz da maceralı oldu.

‘Merhaba kızlar, nasılsınız?’

‘Aaa, hoşgeldiniz... Siz nasılsınız?’

‘Sizce nasılım? Bence hálá yakışıklıyım öyle değil mi?’

Bu cesaretimden ötürü gururla dönüp bizim masaya baktım. Ama masa boştu. Yani Cevat’la Yavuz alçağı beni bırakıp tüymüşlerdi. Benim için artık dönüş yoktu. Bir zamanlar suratıma yakıştırdığım en çapkın ifade olan sol kaşımı kaldırıp yamuk yamuk bıyık altından gülerek,

‘Niçin bu kadar yalnızsınız? Oysa gece daha yeni başlıyor. Bu dünyada ıssız adanızı paylaşacak elbet yalnız bir yürek bulunur’ gibisinden edebi birkaç söz ettim. Kızların ikisi yüzüme ekşi ekşi bakıp randevuları olduğunu söyleyip gittiler. Ama adının Banu olduğunu öğrendiğim sarışın maalesef gitmedi. Üstüne üstlük mavi gözlerini benim miyop gözlerime daldırıp,

‘Eee, şimdi ne olacak?’ diye sordu.

‘Ne mi olacak, ben sana önce Erasmos’un Yaşama Sevinci Felsefesi’nden söz edeceğim. Sonra da Edgar Alan Po’dan şiirler okuyacağım.’

‘Senelerce senelerce evveldi

Bileceksiniz, yaşayan bir kız vardı

İsmi Annabel Lii...’

‘Yemezler!..’

‘Türk şairlerinden de okurum canım. Örneğin Nazım’ın,

‘Sen yanmasan, ben yanmasam

Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?..’

‘Palavrayı bırak. Sen bu masaya zamparalık yapmak için gelmedin mi?’

Ben kem-küm etmeye uğraşırken Banu,

‘Lafı dolandırma. Zamparalığa geldin. İşte o zaman yap da görelim!..’ dedi.

‘Aman kızım...’

‘Ben senin kızın değil, artık kız arkadaşınım. Senin eve mi gidiyoruz, yoksa benim eve mi?’

‘Seninkine asla olmaz. Ben yatağımı yadırgarım. Ayrıca çizgili pijamalarım olmadan da uyuyamam.’

‘O zaman senin eve gidiyoruz.’

‘Neee? Benim evde boya-badana var. Ayrıca benim ev Edirne’de!..’
diye itiraz ettimse de fayda etmedi.

‘O zaman en yakın otele gidiyoruz. Üstelik parası da benden. Ben zampara adamı severim. Üstelik yaşlısını daha çok severim!’ deyip ite-kaka beni sandalyemden sökütüp sokağa çıkardı. Uzun boylu, güçlü kuvvetli bir kızdı.

Otel odasında beni yatağa oturttu. Sonra bir şarkı tutturup dans ederek yavaş yavaş soyunmaya başladı. Dolgun ama yerçekimine itiraz eden göğüsleri ve balerin gibi uzun bacakları vardı. Yerimden kalkıp pencereyi açtım,

‘İmdaaaat!.. Burada adam öldürüyorlar, cankurtaran yok muuu!..’ diye haykırmaya başladım.
Yazının Devamını Oku

İyilik yapmak kolay mı?

O gazeteye girmeden önce beni uyarmışlardı: ‘Aman aklın varsa Adnan’dan uzak dur.’

‘Niye, kötü biri mi?’

‘Tersine çok iyi biri ama, sen yine de kendini kolla.’

‘Niye yahu?’

‘Yakında anlarsın’
demişlerdi.

Gazetede çizmeye başladığım ilk gün odamın kapısı ‘Gümm’ diye açıldı. İçeriye şirin ve güleç yüzlü, temiz kılıklı biri girdi. Coşkuyla elimi yakalayıp sıktı.

‘Seninle nihayet aynı gazetede çalışacağım için ne kadar mutlu oldum bilemezsin.’

Adeta kaybettiği bir dostunu yıllar sonra görmenin sevinci içindeydi. Adamı tanımıyordum, ama hemen kanım kaynadı. Mavi gözlerinden sevecenlik, güleç yüzünden iyilik akıyordu. Masamın üstüne baktı.

‘Bir çay bile içmemişsin. Zaten bu gazetede çaycıyı bulmak, Kutuplar’da petrol bulmaktan zordur’ deyip bir koşu fırladı. Az sonra elinde iki bardak çayla döndü.

‘Çok teşekkür ederim, niye zahmet ettiniz?’

‘Ne zahmeti canım, senin gibi bir sanatçıya çay taşımak bana mutluluk verir. Afedersin, kendimi tanıtmayı unuttum, ben Adnan.’

‘Tanıştığımıza çok sevindim’
dedim, ama pek de sevinmedim. Adnan adını duyunca içimdeki sıcak duygular uçup gitti. Herhalde beni boş yere uyarmamışlardı. Bu sevimli görünüşün altında, belki de namussuz bir herif gizleniyordu. Çayı bitince izin isteyip gitti. Ben de yarım ağızla, soğuk bir ‘Güle güle’ dedim. Ama soğukluk işe yaramamış olmalı ki Adnan yarım saat sonra yine odama geldi. Üstelik sevecenliğine bir de samimiyet eklemişti. Bir sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Elini omuzuma koyup,

‘Bak Oğuz, aynı gazetede çalışanlar aynı aileden sayılırlar. Birinin derdi, hepsinin derdidir. Lütfen beni kardeş bil ve sıkıntını saklama. Bu gazeteye yeni girdin ve ay başına daha 25 gün var. Mutlaka maddi sıkıntın vardır. İzin verirsen sana biraz borç para vermek istiyorum. Ben bekár bir adamım ve aşırı hiçbir masrafım yok. Üstelik babadan kalma biraz yan gelirim bile var. Sen sıkıntı çekersen, onca para benim kursağımdan geçmez’ deyip elini cebine attı. Adnan doğru tahmin etmişti. Bu gazeteye girmeden önce aylarca işsiz dolaşmıştım. Ev sahibim kira borcum yüzünden beni icraya vereceğini söyleyip duruyordu. Bakkal Halil ise, veresiyeyi 2 hafta önce kesmişti.

Adnan cebinden bir tomar para çıkarınca, bileğini tuttum. Sesimi sertleştirip,

‘Çok teşekkür ederim Adnan Bey, ama param var. İhtiyacım olursa ben size haber veririm’ dedim. Adnan kırgın bakışlarla yüzüme baktı ve özür dileyip gitti.

*

Öğle yemeği için yemekhaneye indiğim zaman masalar tıklım tıkaç doluydu. Bir tek Adnan’ın yanındaki sandalyeler boştu. Sanki vebalıymış gibi adamın yanına kimsecikler oturmamıştı. Tabii ben de oturmadım. Bir sandalyenin boşalmasını bekledim.

O günün sonrasını çok şükür Adnan’sız geçirdim. Ama gazeteden çıkınca daha 10 metre yürümeden yanımda bir araba durdu. Adnan başını pencereden çıkarıp,

‘Ne tarafa?’ diye sordu. Tuzağa düşmemek için,

‘Siz ne tarafa?’ diye cevap verdim.

‘Ben eve gidiyorum.’

‘Pekii, eviniz ne tarafta?’

Fena halde sıkışmıştım. Artık ‘Sizinki ne tarafta?’ diye sorma şansım yoktu. Can havliyle kafamı çalıştırdım, öyle sapa bir yer söylemeliydim ki, Adnan beni arabasıyla evime bırakmaktan derhal caymalıydı. Aksi gibi aklıma bir semt ismi de gelmiyordu. Arkamızda birkaç araba birikip korna çalmaya başlamıştı bile. Birden telaşla,

‘Küçükçekmece’de oturuyorum’ deyiverdim. Adnan yüzünde mutlu bir gülücükle arabasından fırladı. Beni yaka-paça arabasına sokarken,

‘Ne güzel rastlantı, ben de Basınköy’de oturuyorum zaten. Küçükçekmece bizim evden 2 kilometre bile çekmez. Seni bırakıp eve öyle dönerim’ dedi. Biraz direnecek gibi oldum, ama adam benden güçlüydü ve en az 15 kilo ağırdı. Yolda ikram olsun diye arabanın radyosunu da açtı,

‘Hangi müzikten hoşlanırsın?’

‘Hangisi olursa fark etmez.’

‘Senin bağlama çaldığını duymuştum, demek ki Halk Müziği’ni seviyorsun’
deyip uğraştı didindi, türkü çalan bir istasyon buldu. Topkapı’yı geçtiğimiz sırada ben hálá içimden kendime küfürler yağdırıyordum.

‘Ulan salak, bir yere gitmiyorum... Evim filan yok... Nah şuradaki otelde kalıyorum demeyi akıl etsene dümbelek!’

Merter’i geçerken bir ara aklıma kötü fikirler düştü. Yoksa arkadaşlar Adnan için öyle bir şeyler mi ima etmek istemişlerdi? Çaktırmadan adamı alıcı gözüyle süzmeye başladım. Homoseksüel birine benzer bir hali yoktu. Ama belli mi olurdu!.. Ben bunları aklımdan geçirip bir taciz durumunda nasıl davranacağımı hesaplarken Adnan,

‘İçimden ne geçiyor biliyor musun? Önce bize gidelim, senin gazeteye başlaman şerefine birer kadeh içki içelim. Harika bir Fransız konyağım var. Hatta yemeğe de kalırsan, çok daha mutlu olurum. Tabii, evde yenge beklemiyorsa...’

O sıralarda bir evlilik molası yaşadığım için boş bulunup,

‘Evde yenge menge yok’ dedim. Sonra da içimden,

‘Hay ben benim ağzıma şaapıyım. Gecikirsem çoluk çocuk beni merak eder desene a hıyar!..’ diye kendime yine sıvandım. Sonra da eve konuk beklediğim ve gecikirsem çok ayıp olacağı konusunda Adnan’ı zor bela ikna edip Küçükçekmece’de tanımadığım bir sokakta arabadan indim. Gazeteden çıkarken cebimde sadece Nişantaşı’na gidecek kadar dolmuş parası olduğundan, Küçükçekmece’den otostop yaptığım domates yüklü bir kamyonla İstanbul’a geceyarısı dönebildim.

*

Ertesi gün gazeteye geldiğimde Adnan’ı odamda beni beklerken buldum.

‘Dün gece uyku tutmadı. Yüzünün solgunluğu ve peşpeşe sigara içişin sabaha kadar gözümün önünden hiç gitmedi. Hele, arada bir kesik kesik öksürmen, tipik bir belirti...’

‘Neyin belirtisi?’

‘Tüberkülozun... Şu sıralarda zaten salgın hale geldi. Mutlaka bir doktora görünmelisin. Hem de şimdi!..’

‘İlgine teşekkür ederim ama, ben maaşallah domuz gibiyim. Günde 3 paket Maltepe’nin üstüne gidip bir de boks antrenmanı yapıyorum. Şimdi doktora değil, iyi bir karikatür esprisine ihtiyacım var. Çünkü karikatürümü Anadolu baskısına yetiştirmem gerek.’

Adnan yüzüme o kadar kırgın ve küskün gözlerle baktı ki, bir an boş bulunup adama acıdım. Ama hemen kendimi toparlayıp odada yalnızmışım gibi günlük gazeteleri okumaya başladım. O da, sessizce odadan çıkıp gitti.

*

Karikatürümü bitirip tam gitmeye hazırlanıyordum ki, Adnan yanında adam azmanı, çantalı biriyle geldi. Azman selamsız sabahsız elini omuzuma bastırıp beni sandalyeme çökertti ve,

‘Soyunun!’ dedi. Ben tam ‘Höst lan niye soyunuyormuşum? Sen beni artist heveslisi mi sandın?’ diyecekken Adnan,

‘Fahrettin Bey benim okul arkadaşımdır ve Göğüs Hastalıkları uzmanıdır. Ricamı kırmayıp seni muayene etmeye geldi’ dedi. Demekle de kalmadı, elindeki poşetten çıkardığı bir sürü ilacı masama yığdı. Ben de,

‘Ah, çok teşekkür ederim. Siz buyurun oturun, ben de soyunayım’ deyip ayağa kalktım ve Adnan’a sağ gösterip sol bir sayd step adım çekip (yani yan adım) kapıdan fırlayıp çıktım.

*

Bir seçim gecesi gazete arı kovanı gibiydi. Yalnız haberciler değil, magazin, spor servisi hatta biz çizerler bile telefonlara koşup, hesap-kitap yapıp seçim sonuçlarını okura yetiştirmeye çalışıyorduk. Birden Yazıişleri salonunun kapısı tekmeyle açıldı. Adnan, kırık camlara basarak içeri girdi. O sevecen ve güleç hali yok olmuştu. Kan çanağına döndüğü için mavisi kaybolmuş gözleriyle hepimize çıldırık bakışlarla baktı. Sallanmasından, epeyce içki yüklü olduğu da anlaşılıyordu.

‘Ulan alçaklar!.. Ulan namussuzlar!.. Sizlere küçücük bir iyilik yapmama bile izin vermediniz. Birine yardım etmeden, iyilik yapmadan bu dünyada yaşanır mı be!.. Bırakın lan size azıcık iyilik yapayım or..pu çocukları!..’ diye bir avaza bağırıp çağırdı. Sonra da omuzları çöktü, boynu büküldü, ayaklarını sürüyerek çıkıp gitti.

*

Aradan upuzun yıllar geçtikten sonra geçenlerde Adnan’a rastladığım için bu yazıyı yazdım. Üstü başı, hali tavrı perperişandı. Beni tanımadı bile. Elindeki bir torbadan ekmek kırıntıları çıkarıp denize atıyordu ve kendi kendine,

‘Geh... Geh... Balıkçıklar, bakın Adnan abiniz size yine mama getirdi. Geh!.. Geh!..’ diye söyleniyordu. Ama görünürde tek bir balık bile yoktu.
Yazının Devamını Oku

Sevilecek adam mı kaldı?

<B>R</B>ahmi, masanın kenarına ilişti ve sesini alçaltarak,<br><br><B>‘Bu yeni gelen oğlanı nasıl buldun?’</B> diye sordu. ‘Daha tanımıyorum, işe başlayalı 2 gün oldu. Ama fena bir çocuğa benzemiyor.’

‘Ben hoşlanmadım.’

‘Niye, sana bir şey mi yaptı?’

‘Haddine mi düşmüş?’

‘Öyleyse tanımadığın birinden niye hoşlanmıyorsun?’

‘Ben insan sarrafıyımdır, adamı gözünden anlarım. Herifin gülücüklerini, kibar kibar konuşmalarını yer miyim sanıyorsun?’

‘Yahu çocuk bize olan saygısından öyle davranıyor.’

Rahmi, parmağını diline sürtüp masama ıslak bir çizgi çekti ve,

‘Nah buraya yazıyorum, haftasına varmadan ne mal olduğu ortaya çıkar’ deyip kendi masasına döndü.

Rahmi bizim salonda çalışan kimseyi pek sevmezdi zaten. Ama Turhan da Rahmi’yi sevmezdi. Çünkü Turhan, Karadeniz’liydi. Kürt kökenli olduğu için Rahmi’yi hem sevmez, hem de küçümserdi. Arada bir Rahmi’ye bakıp,

‘Bunlar patlıcan görünce fare sanmışlardır. Bunların sakal tıraşını üç berber üç günde zor bitirir...’ diye mırıldanırdı.

Gerçekten de Rahmi, bir kıl milyarderiydi. Sinekkaydı tıraştan sonra bile yüzünde kalan sakallar benim üç günlük sakalıma bedeldi.

Tabii, Selahattin de Turhan’ı sevmezdi. Hele son üç yıldaki sevgisizliği, nefrete dönüşmüştü. Birkaç pazartesi Turhan’ı dövmeye kalkmıştı da, elinden zor almıştık. Çünkü Selahattin hasta bir Fener’liydi. Pazartesi sabahları yaptığımız maç muhabbetlerinde Turhan’ın attığı Galatasaraylı nutuklarına dayanmak gerçekten zordu.

‘Bu hayatta kör, topal, kambur doğmak şanssızlıktır. Ama en büyük şanssızlık, Gassaraylı doğmaktır!.. Allah adamı kazadan, beladan, depremden korusun. Ama en fazla Galatasaraylı olmaktan korusun!..’

Mithat da Selahattin’den günahı kadar hoşlanmazdı. Çünkü Mithat hızlı bir solcuydu. Selahattin’in MHP yanlısı olması, onun tüylerini diken diken ediyordu. Üniversite yıllarındaki kanlı bıçaklı ülkücü saldırılarını unutamıyordu. Selahattin, o yıllarda herhalde ilkokul öğrencisi filandı. Sağcılıktan, solculuktan haberi yoktu. Ama olsun, nasıl olsa sonunda kurt eniği kurt olurdu.

Mithat’ı da hacı diye takıldığımız bizim arşiv memuru Abdullah sevmezdi. Mithat arşivden resim istediği zaman önce duymazdan gelir, sonra bin bahane icat edip resmi getirmeyi geciktirirdi. Hacı Abdullah, namazında niyazında gerçek bir hacıydı. Eskilerin anlattıklarına göre bir zamanlar, rakıcı ve zampara bir magazin muhabiriymiş. Ama emekli olunca kendini dine vurmuş ve hacca gitmiş. Üstüne üstlük, Nakşibendi tarikatına katılmış. Sonra da gazetesiz yapamadığı için Babıali’ye geri dönmüş. Gazetecilikte en az günah işlenebilecek bölüm olduğu için az bir paraya razı olup arşiv memurluğunu seçmiş. Az tanıdığı halde Mithat’a olan bu öfkesinin nedenini öğrenince şaşırdım. Meğerse bizim Mithat Alevi’ymiş ve birçok Sünni tarikatı gibi Nakşibendiler de Alevilerden nefret edermiş.

Abdullah, Mithat’ı sevmiyordu ama, Dış Haberler Müdürü Sami, Abdullah’ı hiç mi hiç sevmiyordu. Filistin’de ne zaman bir çatışma çıksa, Abdullah Yahudiler’e uluorta söver, beddualar yağdırırdı. Sami de Yahudi’ydi. Aile adı sanırım Samuel’di. 4-5 dili ana dili gibi konuştuğu için, dış haberler konusunda uzmanlaşmıştı.

Ama Kaya’nın Sami’den nefret etmesinin nedeni, Yahudi oluşu değildi. Moruk Kaya, benim kuşağımın birçok gazetecisi gibi savaş yıllarının yoksulluğunu yaşamış, liseyi kör topal bitirebilmiş ve sokakta gazete satarak mesleğe başlamış, istihbarat şefliğine kadar yükselmiş, ama şimdi sadece okur mektuplarını yanıtlayan eski bir gazeteciydi. Sami’nin Fransa’da üniversite bitirmesi, son moda giyinmesi, gazeteye 4x4 bir Renç Rovır’la gelmesi, ona fena batıyordu. Hatta, Sami’nin bildiği yabancı diller bile ağırına gidiyordu.

‘Zengin piçlerinden gazetecilik mesleğine hayır gelmez. Okul bitirmekle de gazeteci olunmaz. Halkın çektiğini çekmeyen, derdini anlamayandan gazeteci mi olurmuş? Zaten altında araba, kıçında blucin, kıç cebinde telefon, kulağında küpe olanlar yüzünden basın bu hale geldi. Hele o saçı sarı boyalı sıska karılar gazeteci olduktan sonra bu meslek iflah etmedi. Hepsi bir taraftan feminizm nutukları atıyor, bir taraftan reyting için apış arası hatıralarını yazıyor!..’

Tabii, bizim moruk Kaya’yı birçok genç gazeteci gibi Çiğdem de sevmiyordu. Ona ortalık temizlenirken itlaf edilmesi unutulmuş bir dinozor gözüyle bakıyordu. Hatta,

‘Bak kızım, röportaj yaparken cart diye lafa girmeden önce kişiyi ve dekoru tanıt’ gibisinden taş devri gazeteciliğinden kalma nasihatler vermesine çıldırıyordu.

Ama Çiğdem’in Kaya’ya olan nefreti, Ali Rıza’nın Çiğdem’e olan nefretinin yanında ana muhabbeti gibi kalırdı. Ali Rıza ile Çiğdem, bir yıl beraber yaşamışlardı. Herkes onlara evlenecekler gözüyle bakarken, birden ayrılıvermişlerdi. Ayrılmalarından az sonra Çiğdem, adliye muhabirliğinden röportaj yazarlığına getirilmiş, sonra da röportajcıların şefi yapılmıştı.

Ben bu söylenenlerin yalancısıyım. Bu birdenbire yükselen değer operasyonunda Yazı İşleri Müdürümüz Fahrettin Bey’in katkıları büyükmüş. Çünkü, birçok beş yıldızlı lüks otelden sabaha karşı beraberce ayrılırken görülmüşler.

Ali Rıza terk edilmeyi her Türk gibi erkekliğine yediremediği için Çiğdem’den nefret ederken, bizim çaycının küçük ve uyanık çırağı Osman da Ali Rıza’dan nefret ediyordu.

‘Geçen gün çayını geç getirdim diye ana avrat küfretti. Daha önce de çay soğuk diye enseme tokat atmıştı zaten!’

‘Sen de çayını zamanında ve sıcak getir.’

‘Ben o anda kaç kişiye çay kahve yetiştiriyorum haberin var mı ağabey? Ama herifin öfkesi çaydan değil.’

‘Ya neden?’

‘Ben çocukum ya ondan!.. Bunlar kendilerinden genç birini görünce kuduruyorlar.’

‘Sen de abarttın ama Osman, Ali Rıza Bey de genç.’

‘Ne genci be ağabey?.. Herifin ahı gitmiş, vahı kalmış... Neredeyse 30’una gelecek!.. Ah, benim moruk babam adam olsaydı ben şimdi okulda olurdum. Bu heriflere çay kahve taşıyan şamar oğlanı olmazdım. Bu morukların hepsi pislik!..’

68 yaşındaki halimle Osman’a verecek yanıt bulamadım. Zaten, masadaki çay bardağını alırken yüzüme öyle kötü bakıyordu ki...

*

Kıç kıça çalıştığımız küçücük salonda kimse kimseyi sevmiyordu. Oysa mesleğimiz, amacımız birdi. Yani hepimiz aynı sandaldaydık.

Rahmi, Selahattin, Turhan, Mithat, Abdullah, Sami, Kaya, Çiğdem ve Ali Rıza’yı düşündüm. Herkes birbirinden becerebildiği kadar nefret ediyordu. Hatta Osman gibi, çocuk yaştakiler bile nefretle doluydu. Birbirimizi sevmeyi acaba niye beceremiyorduk?

Belki sevmek, emek isteyen zahmetli bir işti!..

Ben de kendi kendime bu herifleri niye hiç sevmiyorum diye düşünüp durdum. Sonunda,

‘Başkalarını sevmeyi beceremeyen birini ben neden seveyim?’ deyip gönlümü ferahlattım.

Sevgisiz pis mahluklar ne olacak!..

Sonra da içime bir kurt düştü. Ya onlar da beni sevmiyorlarsa?.. Ya benden nefret ediyorlarsa?..

Hişşt!.. Oralarda, kenarda, kıyıda beni seven biri var mı?
Yazının Devamını Oku

Sonunda Türk oldum

İlk milliyet değiştirdiğim zaman 4 yaşındaydım. Amerikalı kovboy Maskeli Süvari olmaya karar vermiştim. Maskeli Süvari, 1001 Roman dergisindeki bir çizgi kahramandı. Kovboy şapkası ve maske işi kolaydı. Gardıropta annemin ve babamın giymediği bir sürü şapka vardı. Maskeyi de siyah káğıttan yapmıştım. Ama Maskeli Süvari’nin Kızılderili arkadaşı olan Tonto’yu nereden bulacaktım? Kedim Tekir’i Tonto’luğa razı etmek için mutfaktan aşırdığım etleri rüşvet olarak veriyordum. Ben atımla dörtnala giderken, o da peşimden seyirtiyordu. Bir gün yine atım Gümüş’ün üstünde dörtnala giderken, maskenin göz delikleri yana kaydı. Önümü göremediğim için ben de merdivenlerden yuvarlandım. Kafam yarıldığı için Amerikan kovboyluğum böylece sona erdi. Fakat tekrar milliyet değiştirmem uzun sürmedi. Futbol hayatımın başlamasıyla, İspanyol olmam bir oldu. Mahallede en kötü top oynayan çocuk ben olduğum için kaleci olmak kaderimdi. O yıllarda İspanyol kalecisi Zamora bir efsaneydi. Kimse maçını görmemişti. Hatta, fotoğrafını bile gören yoktu. Ama Türkiye, efsaneler ülkesiydi. Örneğin bir başka efsaneye göre bizim futbolcu Bekir bile, Gavuristan’da top oynarken bir şut çekmiş, top da otlayan bir ineğe rastlayınca hayvancık nalları dikmişti. Bilumum gavurlar şaşakalıp Bekir’i dünyanın en birinciye futbolcusu ilan etmişlerdi. Tabii, Zamora olmak kolay değildi. Kendimi yerden yere atıyor, taş toprak üstünde o kale taşından bu kale taşına solucan gibi sürünüyordum. (Eskiden kale direği değil, kale taşı vardı.)

Annem bana tentürdiyot, merhem ve yırtılmamış giysi dayandıramayınca, İspanyolluğuma son verdi. Zamora’lığım yasaklanınca ben de İngiliz oldum. Çünkü Erol Filin’in oynadığı ‘Vatan Kurtaran Aslan Robin Hud’ filmi ortalığı kırıp geçiriyordu. (Televizyonda hálá oynuyor.) Ben de o filmi bir haftada tam 5 kere izlemiştim. Artık sırtımda bahçedeki söğüt ağacı dalından kıvrılmış bir yay ve annemin şemsiyesinden yürütülmüş tellerden yapılan oklar vardı. Bir Robin Hud olarak ağaçlara, duvarlara attığım oklarla İngiltere Krallığı’nı ve Aslan Yürekli Riçırd’ı kurtarmaya çalışıyordum. Fakat bizim mahallede başka bir Robin Hud daha peydah olmuştu. Albayın oğlu Ünsal da aynı filmi seyredip Robin Hud olmaya karar vermişti ve maalesef benden daha iyi ok atıyordu. Ok savaşlarımız sonunda birbirimizi kör etme tehlikesi başgösterince, işe ordu müdahale etti. Ünsal’ın albay olan babası ikimizin de yaylarını kırdı, oklarımızı da elimizden alıp kıçımıza birer şaplak çekti. Bence, bu askerlerin sivil yaşama ilk müdahalesiydi. Böylece İngilizliğim sona erdi ve Afrikalı oldum. Çünkü o sırada sinemalarda Coni Veys Müller’in oynadığı ‘Tarzan’ filmi tam gönlüme göreydi. Her ne kadar bizim bahçede aslan, kaplan, fil, timsah yoksa da, mevcuttaki sokak itleri, kaplumbağa, tavuk, kertenkele gibi hayvanlar bana yetiyordu. Üstelik çok güzel Tarzan’ca bağırabiliyordum. (Hálá arada bir penceremi açıp Adnan Polat’ın burnumun dibine diktiği gökdelene doğru öfkeyle Tarzan gibi bağırıyorum. Tabii gökdelen de, yedi numara depreme uğramışçasına titriyor.)

Çoğunuz bilmezsiniz, eskiden evlerin kocaman bahçeleri vardı. Bu bahçelerde sebil gibi erik, dut, incir ve çam ağaçları vardı. İlk Tarzan’lık kazasını kavak incirine bağladığım çamaşır ipiyle mürdüm eriği ağacına atlarken geçirdim. İp kopunca, bahçe kuyusunun üstüne düştüm. Allah’tan boylamasına değil enlemesine düştüm de zavallı Afrika halkı Tarzan’ını yitirmekten kurtuldu.

Ama 40 derece ateşli zatürree karışımı bir grip geçirmem nedeniyle, Tarzan’lığım sona erdi. Çünkü Tarzan olmanın birinci şartı, bahçede donla dolaşmaktı. Fakat sonbaharın yağmuru ve ayazı, bahçede çıplak dolaşan Tarzan’lara anlayış göstermiyordu.

Fransız milliyetine geçişim de, uzun süren bu hastalık nedeniyle oldu. Hasta yatağımda okuduğum Moris Löblank’ın yazdığı ‘Arsen Lüpen’in Maceraları’ beni bir Fransız hırsızı yapmıştı. Lüpen, çok zeki bir Fransız hırsızıydı. Artık evde ne bulursam, ben de çalıyordum. Gece hasta yatağımdan kalkıp gizlice mutfağa iniyor ve ateşim çıkar korkusuyla benden gizlenen çikolata ve badem şekerlerini zekámı kullanıp saklandıkları yerlerde buluyordum. Tatlıdan içime baygınlık gelince, Arsen Lüpen gibi diğer çaldıklarımı fakirlere dağıtıyordum. Yani, babamın av köpeği Foks ve evin bilumum kedileri tas kebabı, Arnavut ciğeri, kuzu incik filan vermekten fena halde kilo almışlardı. Bazen gizlice kardeşim Tekin’in odasına girip misketlerini çalıyor, ertesi gün de 5 kuruşa ona satıyordum. Her şeyin bir sonu olduğu gibi, Arsen Lüpen’liğimin de sonu geldi. Annem iki adet karpuz, gümüş kaşıklar, dantel örtüler, bir torba erişte, babamın daktilosu ve av çiftesini yatağımın altında bulunca, ‘Ben hasta bir Arsen Lüpen’im!..’ itirazlarına boşverip kıçıma vurarak Fransız’lığımı sona erdirdi.

Ama en zoru İtalyan olmaktı. Raki Marsiyano İtalyan kökenli bir dünya ağır sıklet boks şampiyonuydu. Co Luis’i bile nakavt etmişti. Yakışıklı ve vurduğunu deviren bir boksördü. Yani, aynen benim gibiydi. Bir dünya boks şampiyonu olarak her gün dövüşmem gerektiğinden, sokakta ve okulda olur olmaz kişilerle hır çıkarıp kavgaya tutuşmaya başladım. Fakat onlar benim Raki Marsiyano olduğumun farkında olmadıklarından, beni hababam dövüp duruyorlardı. İtalyanlık’tan vazgeçişim kendi rızamla oldu.

Sonra Gerenimo yüzünden Kızılderili, Zorro ile Meksikalı, Dartanyan’dan ötürü Fransız, Şerlok Holmes’le İngiliz oldum. Ama biraz daha büyüyünce, Alman olmaktan başka çarem kalmadı. Alman genci ve roman kahramanı Verter, sulu zırtlak ve umutsuzca áşıktı. Dolayısıyla ben de kime áşık olduğumu bilmiyordum ama fena halde áşıktım. Üstelik genç Verter, o zamanın moda aşk hastalığı olan vereme tutulmuştu. Ne yazık ki benim bir haltım yoktu. Arada bir kesik kesik öksürmem de verem olduğumu kanıtlamıyordu. Hiç olmazsa biraz áşık olayım deyip mahallemizdeki en güzel kıza sarktım. Tabii, benden 5 yaş büyük olan kızın ağabeyinden bir güzel dayak yedim. Morarık bir göz ve patlak bir dudakla Alman’lığım sona ermişti. Ondan sonra Yusuf Vehbi yüzünden Mısırlı olmak, Avaramu’cu Raj Kapor’la Hintli olmak ya da Süpermen resimli romanı nedeniyle uzaylı olmak beni kesmedi. Sonunda Türk olmaya karar verdim.

Artık upuzun yıllardır mutlu bir Türk olarak yaşıyorum. Çünkü, biz zaten Robin Hud, Arsen Lüpen veya Tarzan’mışız da haberimiz yokmuş.

Üstelik biraz araştırdım. Türk dilindeki alengirli küfür sözcükleri başka hiçbir dilde yok. Arada bir penceremi açıp hayata karşı bir avaza,

‘Lan geçmişinizi!..’ diye veryansın ediyorum. Çünkü milletimi asırlardır bu küfürlerin ayakta tuttuğuna inanıyorum.
Yazının Devamını Oku

Yok mu bana áşık olan?

‘Hoşgeldin Orhan, hayrola yine ne oldu? Yüzünden düşen bin parça.’

‘Ne olacak, yine terk edildim Suna Abla.’

‘Neden?’

‘Layla yüzünden. Ferda’ya artık Layla Mayla yok deyince, o da beni terk etti.’

‘Demek ki kız Layla’da eğlenmeyi çok seviyormuş. Sen de götürüverseydin.’

‘Götürmek ne demek ablacığım, son iki aydır Layla’nın abonesi olduk. Haftada en az üç geceyi Layla’da geçirmekteydik. Ama sabrın da bir sınırı vardır. Bu krizde yemek için ödediğim çuval dolusu para neyse ne de sabahın körüne kadar sandalye tepelerinde ağaç olup Ferda’yı beklemekten gına getirdim.’

‘Ferda’yı niye bekliyorsun?’

‘Yemek biter bitmez hoop diskoya gidiliyor ve Ferda sabaha kadar pistte zıplıyor.’

‘Ne var bunda, sen de onunla dans et.’

‘Bir iki kere denedim ama az kalsın kalpten gidiyordum. Ben sabahtan akşama kadar kan ter içinde çalışıyorum. Ferda gibi öğlene kadar uyumuyorum. Üstelik zıplayıp hoplama yaşını da geçirdim. Kızı masada beklerken o disko gümbürtüsü içinde uyukladığım bile oluyordu. Ama gerçek neden Layla değil.’

‘Ya ne?’

‘Ferda beni sevmiyordu. Yalnız Ferda değil, hayatımdaki hiçbir kadın beni sevmedi.’

‘Hoppalaa!.. Orhan’cığım sana bir haller olmuş, aklını fikrini bozup kendine acıma hastalığına tutulmuşsun. Kadınlar seni niye sevmesin? Tuttuğunu koparan, arslan gibi bir adamsın. Üstelik yakışıklısın ve tahsilli, terbiyeli. iyi bir ailenin çocuğusun. İşinde başarılısın ve de halin vaktin bir hayli yerinde.’

‘Ama bütün bunlar kadınların beni sevmesine yetmiyor Suna Abla.’

‘Madem yetmiyor, onca kadınla niye beraber oldun? Sayısını ben bile şaşırdım. Adın Kazanova Orhan’a boşuna mı çıktı?’

‘Beni sevmedikleri için oldu. Ha babam beni sevecek bir kadın aradım Suna Abla.’

‘Bana Suna Abla demenden artık sıkıldım Orhan... Aramızda en çok 5-6 yaş fark var.’

‘Ne yapayım ablamın arkadaşı olduğun için çocukluğumdan beri ağzım alışmış. Bana bir kadeh içki ver de biraz kendime geleyim Suna Abla.’

‘Her zamanki gibi on iki yıllık Kardü viskisinden ister misin?’

‘İsterim.’

‘Yanına limonlu havuç mu vereyim, yoksa Antep fıstığı mı tercih edersin?’

‘Havuç olsun.’

‘Kadınların seni sevmediğini nasıl anladın?’

‘Saime’yi hatırlıyor musun?’

‘Hatırlamaz mıyım, mahallemizin en güzel kızıydı.’

‘Ben ona tutulmuştum. Ne tutulması, kıza vurulmuştum, yangına düşmüştüm, yemekten içmekten kesildim, uykularım haram oldu. Anam babam halime acıyıp yalvar yakar Saime’yi istediler. Kız da bana kayıtsız değilmiş ki nişanlandıktı.’

‘Hatırlıyorum, nişanında dans bile etmiştim.’

‘Sonra ne oldu?’

‘Ne oldu?’

‘Faruk hıyarıyla evlendi.’

‘Faruk kim?’

‘Kızın uzaktan hısmı olan bir herif. Saime’nin ailesi bizi yalnız göndermediği için hep birlikte gezerdik.’

‘Niye Faruk’la evlendi?’

‘Çünkü benim yanımda tapuksuz pabuçla gezmekten sıkılmış. Biliyorsun Saime’nin boyu bana yakındı. Faruk da benden 5 parmak uzundu. Ama Yelda beni Saime kadar bile sevmedi.’

‘Yelda ile evlenmemiş miydin?’

‘Evlenmiştim ama ilk gecemizden itibaren televizyon seyretmeye başladı.’

‘Ne olmuş yani, hepimiz televizyon seyrediyoruz.’

‘Ama sevişirken seyretmiyoruz. Sen kadın olduğun için elinde uzaktan kumanda aleti olan bir kadınla yatağa girmenin ne demek olduğunu anlamazsın Suna Abla. Ancak reklamlar kısmında yanında kocası olduğunu hatırlıyordu. Bazen reklamlar çıkınca bile zap yapıyordu.’

‘Sen de yatak odandaki televizyonu kaldırıp atsaydın.’

‘Öyle yaptım ama, Yelda da beni terk etti. Bir kadeh viski daha alabilir miyim?’

‘Aç karnına bu kadar içmen doğru değil. Önce sana Rokfor peynirli bir iki kanepe vereyim. Taze yapmıştım, mideni bastırır.’

‘Sen bulunmaz bir ablasın be Suna Abla’cığım.’

‘İltifatı bırak da beni mahcup etme Orhan. Yanına söğüş salatalık da koyayım mı?’

‘Salatalık dedin de aklıma Yasemin geldi. Biliyorsun Yasemin mankendi. Şişmanlamamak için sabahtan akşama kadar salatalık yerdi. Beni sevmiyordu ama hiç olmazsa dürüst kızdı. Pazarlığı baştan yapmıştı. Birinci ayımızda ona tek taş pırlanta bir yüzük aldım. İkinci ayımızda 4x4 Çeroki istedi. Ama marka konusunda anlaşamadığımız için ayrıldık.’

‘Ne markası?’

‘Ben daha ucuz olduğu için 4x4 Honda cip almak istedim. O da Rençrovır’dan aşağısı kurtarmaz dedi, çekti gitti.’

‘Niye gidip hep pahalı kadınları buluyorsun?’

‘Yok be ablacığım, nedense bana gelince kadınların masrafı artıyor. Tabii hep sevgisizlikten. Yasemin benden sonra bir bar fedaisine aşık oldu ve yüzük dahil bütün parasını yedirdi. Haftada en az iki kere de dayak yiyor ama hálá herifle beraber yaşıyor. Çünkü adama áşık!’

‘Yani sana kimse áşık olmadı mı?’

‘Sanıyorum onca kadının içinde belki Zehra beni sever gibi oldu. Hatta benim için kocasından ayrıldı. Benim tam 6 tane çıplak resmimi yapmıştı. O ünlü bir ressamdı.’

‘O kadar resmini yaptığına göre sana gerçekten áşıkmış.’

‘Belki áşıktı ama bu bir tuhaf aşktı.’

‘Aşkın tuhafı nasıl oluyormuş?’

‘Gayet tuhaf oluyormuş. Ben de bu tuhaflığı Zehra’yı bizim yatağımızda sakallı bir şairle yakalayınca öğrendim.’

‘Amanın, elinden bir kaza mı çıktı yoksa?’

‘Kazaya fırsat kalmadan Zehra yataktan fırlayıp kafama gece lambasını vurdu ve beni odadan kovdu. Kapıyı vurmadan yatak odamıza girdiğim için cini tepesine çıkmışmış. Bu onun özel hayatıymış. Onun sevgilisi olmam, onun özel hayatına ve özgürlüğüne karışma hakkını bana vermezmiş. Ben alaturka bir kıroymuşum. Ancak özgür insanlar sanat yapabilirlermiş ve ben sanat düşmanı bir faşistmişim!’

‘Yeni pişirdiğim kremalı mantar çorbası vardı Orhan’cığım. İki kaşık içer miydin, için ısınır.’

‘Sağol abla, artık ben gideyim. Seninle konuşunca ruhum serinliyor, içimdeki kasvet dağılıyor, adeta mutlu oluyorum. Ama ah be ahh!..’

‘Ne oldu?’

‘Bir de bana áşık olacak, beni sevecek bir kadın bulabilseydim keşke.’

‘Dert etme bir gün o da olur Orhan’cığım.’

‘Hoşçakal Suna Abla.’

‘Güle güle Orhan’cığım. Gömleğinin düğmelerini ilikle, terlisin üşütebilirsin.’

*

Suna Abla, sokağın köşesinde kaybolan Orhan’ın arkasından uzun uzun baktı. Sonra iç geçirip pencerenin perdesini kapattı. Gidip yatağının başucundaki sarı güllerin suyunu değiştirdi. Teybe Orhan’ın en sevdiği kasedi koyup ışıkları kapattı. Sonra da kendine koca bir bardak viski doldurup,

‘İnsanın yaşamında 5-6 yıl nedir ki a salak Orhan’cığım? Sen 18’inde delikanlıyken ben de 23’ünde fıstık gibi bir kızdım!’ diye mırıldandı.
Yazının Devamını Oku

En büyük Fener başka büyük var!..

Sarı-lacivert çubuklu formamı giydim. Sarı-lacivert bayrağımı pelerin gibi omzuma atıp boynumda düğümledim. Guaj boyayla Kızılderili savaşçıları gibi bir yanağıma sarı, ötekine lacivert çizgiler çektim. Sonra da bastonumu kurdelelerle süsledim. Tabii sarı ve lacivert kurdelelerle... Artık hazırdım. Caddeye çıkıp biraz bekledim. Az sonra ellerinde Fenerbahçe bayrakları olan ve bağrışa çağrışa yürüyen 5-6 kişi göründü. Ben de aralarına katıldım. Onlarla birlikte ‘Şampiyon!.. Şampiyon!..’ diye bir avaza höykürmeye başladım. Bizim kazıkçı manavın önünden geçerken,

‘Ne haber lan paçavra Galatasaraylı, adamı böyle yaparlar işte!..’ diye bağırdım. Sonra da yanımdaki Fenerli takımına dönüp,

‘Çocuklar, bu herif hasta Galatasaraylı’dır’ dedim. Çocuklar birden aşka geldi. Burada yinelemekten hicap duyacağım sözlerle manava düz gittiler. Adamcağız her ne kadar,

‘Durun lan, ben de Fenerli’yim... Ya ya ya, şa şa şa Fenerbahçe çok yaşa!..’ diye feryat ettiyse de ben,

‘Bakın bakın, kırmızı domateslerin yanına sarı kayısıları dizmiş. Sarı-kırmızı ne manaya geliyor ha!..’ diye üsteliyordum.

*

Kazıkçı manavdan öcümüzü aldıktan sonra Taksim’e doğru yürüyüşe geçtik. Bizimle birlikte naralar atarak yürüyen daha bir sürü topluluk vardı.

‘Yavaş yürüyün be, size yetişemiyorum. Zaten nefesim de tıkandı. Şuracıkta birazcık dinlensek olmaz mı?’

‘Sen de yaşına başına bakmadan topal ayağınla ne diye peşimize takıldın?’

‘Lan düdükler, Fener’im şampiyon olmuşken evde pineklese miydim yani? Siz daha kaç yıllık Fenerli’siniz? Ben tam 68 yıldır Fenerli’yim. Doğduğumdan beri yani... Fenerli’likte arkadaşını geride bırakıp kurda kuşa yem etmek var mı? Maazallah bu kılıkta ve tek başıma birkaç Galatasaraylı’ya rastlarsam vebali boynunuza.’

Delikanlıların yüzleri ekşidi ama yapacakları fazla bir şey yoktu. Haydar adlı iri kıyım olanı beni sırtına aldı. Ben Haydar’ın sırtında keyifle,

‘Bir baba hindi heey Allah... Gassaray’a bindi heey Allah!..’ diye ortalığı inletiyordum. Haydar,

‘Fazla debelenme beybaba, bindiğin benim ve zaten seni zor taşıyorum. Düşüp bir yerini kıracaksın. Göstermiyorsun ama, epey ağırmışsın.’

Bir Fenerbahçe süvarisi olarak Haydar’ın sırtında Taksim’e varamayacağım belli olduktan sonra, benim Fenerli takıma bir taksi ısmarladım. Ben Murat arabanın ön tarafına, kalan 6 kişi de arkasına biniştik. Şoför de Fenerli olduğu için ses etmedi. Nasıl sığdığımızı merak etmeyin. Delikanlıların çoğu zaten camlardan sarkmış, arabanın içinde sadece bacakları kalmıştı. Ben de onların bu hallerine bakıp heveslendim ve yanımdaki camdan yarı belime kadar dışarıya sarktım. Hem, ‘Efsane geri döndü...’ diye bağırışıyor, hem de yoldan geçenlere münasip el kol işaretleri yapıyorduk. Bu arada şoför de kornasını ‘Civciv çıkacak, kuş çıkacak’ ritminde zortlatıyordu.

*

Taksim’de taksiden indik. Daha doğrusu benim takım indi. Göbeğim cama sıkıştığı için ben hemen inemedim. Şoför arkadan çekti, çocuklar da önden itip göbeğimi Murat’ın camından kurtardılar.

Taksim Meydanı tıkış tıkıştı. Herkes olduğu yerde ‘Lay lay lom’ diye zıplıyordu. Ben de zıplamaya başladım. Ama arada bir gıdıklandım. Sanıyorum memelerim sarkmıştı. Hopladıkça yukarı aşağı oynayıp beni gıdıklıyorlardı. Yanımdaki çocuklar tempoyla, ‘Tuncaay!.. Hoydoonk!’ diye bağırıyorlardı. Tanımıyordum ama bunlar muhtemelen futbolcu adları olmalıydı. Ben de,

‘Aslanım Lefteer!.. Yavrum Küçük Fikreet!.. Uçan kaleci Cihaat... Şenol, Birol, gool!..’ diye yırtınmaya başladım. Çevremdekiler bana tuhaf tuhaf baktılar ama yine,

‘Nobre... Volkan... Serhat!..’ diye haykırmaya devam ettiler.

‘Taka Nacii, Tarzan Memedalii, Mikro Mustafaaa, yavrum Datkuu!..’ Yanımda hoplayan üstü başı sarı-lacivert bir delikanlı,

‘Datku da kim amca?’ diye sordu.

‘Datku Fener’in Romen kalecisidir. Sen ne biçim Fenerli’sin be? Allah bilir Canavar Burhan’ı bile tanımıyorsundur.’

‘Tanımıyorum.’

‘Hani geçen hafta Turgay’a bacak arasından gol atmıştı. Bu yıl da gol kralı oldu.’

‘Burhan’ı bilmiyorum ama, Turgay’ı duydum. Futbolu bıraktıktan sonra spor yazarı olmuş.’

‘Nee, Turgay futbolu bırakmış mı?’

‘Ben doğmadan önce bırakmış amca.’

‘Allah Allah!.. Bana bıraktığını söylemediydi.’

*

Çevremizde bizi dinleyenler çoğalıp işler kötüye gitmeye başlayınca ‘Lay lay loom!..’ diye hoplayarak delikanlıların yanından ayrıldım. Biraz ileride çok keyifli başka bir Fenerbahçe topluluğu vardı. Topluluğun keyifli kısmı, daracık tişört giymiş üç genç kızdan meydana geliyordu. Hemen sarmaşıp beraberce hoplamaya başladık. Hoplarken bu cici kızların göğüslerine dikkatle baktım. Onların da benim gibi gıdıklandıklarına karar verdim. Kızlar Fener’in şampiyonluğuna o kadar sevinmişlerdi ki, o mutlulukla beni öptüler bile... Tabii ben de en az onlar kadar sevindiğim için öpücükleri karşılıksız kalmadı. Fakat bu sevinç dolu öpücükleri biraz abartmış olmalıyım ki, yanlarındaki delikanlılar beni kızlardan sökütüp ite kaka meydanın dibine kadar götürdüler. Ben de tek başıma İstiklal Caddesi’nde bastonumdaki sarı-lacivert kurdeleleri sallayarak ve ‘En büyük Fener, başka büyük yok!..’ diye bir avaza bağırarak Çiçek Pasajı’na vardım. Seviç’teki garsona,

‘Bana sarı-lacivert bir duble rakı getir. Patlıcan kızartmasıyla salata da sarı-lacivert olsun’ dedim. Rakımı alıp meyhanenin ortasına yürüdüm.

‘Şampiyonun şerefine!..’ deyip kadeh kaldırdım. Bir sürü masa keyifle bana katıldı. Birkaç masa efradının bize kötü kötü bakmasına boşverip kadehimi dipledim.

Garson Muammer, beni yarı taşıyıp yarı sürükleyip bir taksiye bindirirken, ben hálá ‘Şampiyon Fener, senden büyük yok!..’ diye ünülemekteydim. Şoför,

‘Nereye?’ diye sorunca ben,

‘Mecidiyeköy’de oturuyorum ama sen Kadıköy’e Fenerbahçe’ye çek’ dedim. Şoför, formama, pelerinime ve suratımdaki karışmış boyalara bakıp,

‘Helál olsun Daum’a bey amca’ dedi.

‘Daum da kim?’

‘Sizin teknik direktörünüz.’

‘Peki, biz kim?’

‘Fenerbahçe.’

‘Ben Fenerbahçeli değilim ki...’

Araba hafifçe sarsıldı.

‘Yani sen Fenerli değil misin?’

‘Değilim.’

‘Eee, hangi takımlısın?’

‘Dört yıldır Galatasaraylı’ydım, ama bu yıl Fenerli oldum. Allah kısmet ederse, önümüzdeki yıllarda Beşiktaşlı ya da Trabzonlu olacağım. İnşallah Antepli bile olurum.’

‘Benimle dalga geçme bey amca, aslen nelisin?’

‘Ben aslen bayramcıyım. Her bayrama katılmak istiyorum. Ülkede işler kötü gidiyor. Üstelik romatizmalarım da azdı. Televizyon ve gazete haberleri ruhumu karartıyor. Bayramlardan başka çarem yok. Şimdi sen söyle bakalım: Yaktığın likit gazın fiyatı ve arabanın plakası kaç para oldu? Ortaokulu bitirince çocukları okutabilecek misin? Hanımla aran nasıl?’

Şoför yanındaki camdan başını çıkardı: ‘En büyük Fener, başka büyük yoook!..’ diye bir avaza bağırmaya başladı.

*

Ben bu yazıyı aklıevvel olduğum için 3 hafta önceden yazıyorum. Ama Trabzonspor şampiyon olursa şenliğe beni de çağırsınlar. Ben de ‘Ali Kemaal... Şenool... Osmaan!’ diye bağırmaya hazırım. Artık şimdiki oyuncuların hiçbirinin adını bilmiyorum.
Yazının Devamını Oku

Arkadaşlık öldü mü?

Kapım tekme yumruk çalındığı zaman ben o gün aldığım maaşımı masanın üstünde paylaştırıyordum. Hesap kitap özürlü olduğum için, o ay ödemem gereken paraları tek tek sayıp parti parti ayırarak çevrelerine birer ince lastik geçiriyordum. Sonra da üstlerine kira, apartman gideri, bakkal borcu, elektrik, telefon yazılı küçük etiketler iliştiriyordum.

Kapıyı açınca Yalçın, hışım gibi içeriye daldı. Önce üstüme atlayıp beni iki yanağımdan şapır şupur öptü. Sonra da,

‘Sen benim hayattaki tek arkadaşımsın, senin için canım feda olsun!’ diye inledi.

‘Hayrola, ne oldu?’

‘Sana en iyi arkadaşının hayatını kurtarma şansını tanıyorum. Yoksa beni yarın öldürecekler.’

‘Kimler?’

‘Kumar borcum olan herifler... Bana son olarak yarına kadar mühlet verdiler. Borcumu ödemezsem işimi bitireceklermiş. Yaparlar da... Hepsi belalı haydutlar. En masumu cinayetten 10 yıl yatmış.’

‘Bu adamlarla senin işin ne?’

‘Ben senden arkadaş nasihati değil, arkadaş yardımı istiyorum. Altı üstü 1200 lira!’

O yıllarda 1200 lira dehşet bir paraydı. Bir ünlü gazete, bir dergi, bir de reklam şirketinde gündüz gece çalışmama rağmen aylık kazancım 4000 lirayı geçmezdi.

‘Vallahi o para bende yok Yalçın.’

‘Peki, bunlar ne?’

‘Bunlar, bu aybaşı ödemem gereken borçlarım. Mesela bu 1000 lira bu ayki kiram’
diye masanın üzerindeki lastiklenmiş tomarı gösterdim.

‘Ya bu?’

‘Bu da bakkala olan 780 lira borcum.’

‘Tabii, yerli rakı içeceğine bakkaldan kaçak viski içersen böyle kazıklanırsın.
(O yıllarda viski satışı yasaktı.) Aç gözlü herif, biraz ekonomi yapsana!.. Senin oburluğun yüzünden yarın en eski arkadaşını vuracaklar ve sen viskini ziftlenmeye devam edeceksin!..’

‘Dur yahu, hemen kendini koyverme. Şöyle oturup bir kadeh bir şey iç.’

‘Ne oturması be, herifler gece gündüz peşimde... Şu pencereden bir bak bakalım ne görüyorsun?’

‘Duvara dayanmış iki adam.’

‘İşte o tetikçiler gece gündüz peşimde.’

Tekrar masaya oturdum, elime kalemi alıp derin hesaplara daldım.

‘Buzdolabının taksidini vermezsem, ayırttığım kitapları almazsam ve su alan pabuçlarımla bir ay daha idare edersem sana 900 lira veririm Yalçın.’

Yalçın öfkeyle,

‘Yaa, demek benden 300 káğıdı esirgiyorsun. Yazıklar olsun arkadaşlığımıza!.. Oysa ben sana yakalanmak pahasına kimya sınavında kopya vermiştim de, sayemde mezun olmuştun’ deyip 900 lirayı aldı ve bu kez beni öpmeden gitti.

*

Birkaç ay sonra İstihbarat Şefimiz İrfan Türksever,

‘Oğuz, epey sıkışığım ne zaman ödeyeceksin?’ diye sordu.

‘Neyi, ne zaman ödeyeceğim?’

‘Borcunu.’

‘Ben senden hiç borç almadım ki.’

‘Nasıl almadın?.. Hani Yalçın’la haber gönderip hayati bir konu için 500 lira istetmiştin. 1-2 gün içinde öderim demiştin. 2 ay oldu yahu!..’

Yalvar yakar muhasebeden 500 lira avans alıp İrfan’a olan borcumu ödedim. Sonra da Yalçın’ı bulup ümüğüne bindim.

‘Lan alçak, adımı kullanıp arkadaşlarımı dolandırmaya mı başladın?’

‘Sen arkadaşlıktan ne anlarsın be?.. Ben hayattaki tek arkadaşımı zengin etmek istemiştim. Seni bulamayınca, senin adına borç aldımdı. O gün yüzde yüz garanti bir tüyo bulmuştum. Parayı tek başıma kazanmayı arkadaşlığa yedirememiştim. Sen de kazan istedim.’

‘Ne tüyosu?’

‘At yarışı tüyosu!.. Tüyo doğru çıktı, bizim at birinci geldi.’

‘Paralar nerede?’

‘İkinci tüyo kofti çıktı. Hepsini kaybettik.’

*

Yalçın’la arkadaşlığımız hep böyle sürdü gitti. Bir gün aynı reklam şirketinde çalışırken Yalçın,

‘Herif beni sömürüyor. Herif beni köpek yerine koyuyor. Üç otuz paraya çalıştırıyor’ diye patrondan yakınmaya başladı. Yalçın’ın maaşı gerçekten felaketti.

‘Git zam iste.’

‘Adam yerine koyup beni odasına bile sokmuyor. Ama senin sözünü dinler, hatta senden korkar. İşte arkadaşlık böyle belli olur. Benim yerime gidip sen konuş. Bana biraz zam kopar. Yoksa evden atılıp sokakta kalacağım.’

Patronla Yalçın’ın zammını konuşurken her zamanki gibi kantarın topuzunu kaçırdım. Adam Yalçın’ın bir halta yaramadığını, defolup gitmesini küfürle karışık höykürürken, ben de patrona arkadaşım uğruna birkaç bin lira değerinde bir iki tokat attım. Tabii, o da beni işten kovdu ve yerime zam yapıp Yalçın’ı aldı.

*

Günlerden bir gün Yalçın kahırlar içinde ille de gidip içelim diye tutturdu. Karısından ayrılmıştı. Meyhanede yanımızdaki masada şen şakrak ve bol bıyıklı iki-üç delikanlı vardı. Yalçın üçüncü kadehten sonra,

‘Höst lan öğrenin artık, bundan başka İstanbul yok. Rakı edeple içilir. Karılar gibi niye kahkaha atıyorsunuz ve patırtı yapıyorsunuz kırolar?’ diye yan masaya bulaştı. Ben, dur-tut dedim ama Yalçın’ı heriflerin elinden almaya çalışırken de bir araba dayak yedim. Zaten mini minnacık biri olduğundan Yalçın’ı adam yerine koymayıp kalıbıma bakarak hep beni dövdüler.

Ihlaya tıslaya meyhaneden çıkarken Yalçın,

‘Ben de seni bir adam sandımdı. İstanbul boks ikinciliğin falan palavraymış. Arkadaşlık uğruna yine dayak yedim’ diye homurdanıyordu. Patlamış dudağımla peltek peltek,

‘.ıçmışım senin arkadaşlığına!’ dedim.

‘Sen arkadaşlıktan ne anlarsın? Senin yüzünden beş yıllık karımı boşadım.’

‘Niye lan?’

‘Çünkü seni sevmiyordu. Hakkında hababam kötü konuşuyordu.’

*

12 Mart Cuntası gelip çatmıştı. Cem Yayınevi sahibi rahmetli Oğuz Akkan fena halde arandığımı söyledi. Sabahattin Eyüboğlu haber göndermiş, yıllar önce kiracısı olduğum akrabalarının evini basmışlar. Beraat ettiğim eski bir davadan ötürü beni arıyorlarmış. Osman Arolat ve Hayri gibi ekibimdeki çocukları da tutuklamışlar. Hatta yıllar önce ayrıldığım ilk eşimi bile karakola sorguya götürmüşler.

Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi birçok arkadaşımı Selimiye’ye kapatmışlardı. Oğlum Seyit Ali daha birkaç aylıktı. Çaresiz evden tüydüm. Sığınmak için birçok eski arkadaşımı aradım. Çoğu telefona bile çıkmadı. O gece senin, bu gece benim otellerde yaşıyordum. Bir akşam Salacak’taki Arap’ın meyhanesinde geceyi beklerken Yalçın gelip yanıma oturdu.

‘Araba kapıda bekliyor, haydi gidiyoruz’ dedi. Beni nasıl bulduğunu hiç öğrenemedim. Yalçın’ın fakir evine birkaç ay sığındıktan sonra ortalık ılındı. Fırtına operasyonları kesildi.

Yalçın aylarca yiyeceğimi, içeceğimi, hatta iki kadeh rakımı bile eksik etmemişti. Parayı nereden bulduğunu da öğrenemedim. Vedalaşırken birbirimize sarıldık.

‘Seni paralayabilirlerdi. Bizi yakalasalardı, seni benden beter ederlerdi’ dedim.

‘Etsinler, arkadaşlık öldü mü be!..’ dedi.

Aradan kocaman yıllar geçti. Bu bizdeki arkadaşlığın ne olduğunu hálá öğrenemedim. Bir bileniniz varsa, lütfen bana anlatsın.
Yazının Devamını Oku

Merhumu nasıl bilirdik?

Selim’in tabutu Levent Camii’nin musalla taşında yatıyordu. Selim, yattığı tabutun içinden hakkında söylenenleri duyuyordu. Hatta, hakkındaki düşünceleri bile okuyabiliyordu. Örneğin liseden arkadaşı Tamer içinden,

‘Ne aşağılık heriftin be Selim!.. Ben ırgat gibi gece yarılarına kadar ders çalışırdım. Sen de benden her yazılıda kopya çekerdin. Üstelik yazın güzel olduğu için, ben 8 alırken sen 9 alırdın. Benden her kopya çekişinde kendimi enayi yerine konmuş hissederdim. Ama dayak korkusundan kopya vermemezlik de edemezdim. Çünkü ben dövüşmeyi bilmezdim ve senden korkardım.’

Selim uzandığı tabutta utançla kıpırdarken kulağına Nurhayat’ın sesi geldi:

‘Hayatımın ilk erkeğiydin Selim. Çocuk yaşımdan beri sana aşıktım. Dünyayı seninle tanıdım. Evlenmemize bütün ailem karşı çıkmıştı ama, senin için herkesle didişip dövüşmeyi göze aldımdı. Akşam eve dönüşünü gözlemek için daha ikindi vakti pencerelere koşardım. Babamdan kalan fabrikanın yönetimini de sana vermiştim. Ama sen, evliliğimizin daha ikinci yılı dolmadan eve gelmemeye, icat ettiğin iş gezilerine çıkmaya başladın. Biz, kışlık battaniye imal ediyorduk. Kışlık battaniye pazarlaması Bodrum’da mı yapılırmış?’

Selim, tabutun içindeki karanlıkta huzursuzca kıpırdadı. Nurhayat’a gerçekten haksızlık etmişti. Ama sekreterleri Cemile ve Suna, bir içim su kızlardı. Cemile’nin kısık sesini, Suna’nın sütun gibi bacaklarını anımsayınca tabutunda yan döndü.

Kaya’nın sesini duydu.

‘Beni niye o kadar çok döverdin baba? Karnedeki iki kırık için çocuk dövülür mü? Sen dövdükçe benim kırıklarım artardı. Bir keresinde de bisikletimi çaldırdığım için dövmüştün. Ama kendi bisikletimi ben çalmamıştım ki baba! Niye hırsız çocukları yakalayıp dövmemiştin de dayağı ben yemiştim? Ama güldüğüm için yediğim dayağı hiç unutamıyorum. Hani patronun Cemil Bey’i yemeğe çağırmıştın. Adam da üçüncü annemin yaptığı yemeklere yumulmuştu. Arnavut ciğeri, Çerkez tavuğu, fırında incik kebabı, Buhara pilavı, zeytinyağlı taze barbunya ve kaymaklı ekmek kadayıfını yarım saatte götürmüştü. Sonra da ‘Gaaarkk!..’ diye garklamaya,‘Zoort!’ diye tosurmaya başlamıştı. Ben sizler gibi büyük ve tecrübeli olmadığım için Cemil Bey’in halini görmezden ve duymazdan gelmeyi beceremeyip sofrada gülme krizine yakalanmıştım. Sen de gülmem geçsin diye mutfağa götürüp beni paspasın sopasıyla dövmüştün. O günden beri 2 saniyeden fazla gülemiyorum. Hemen ciddiyetimi takınıyorum baba.’

Selim, oğlunun şikáyet dolusu sesini duyunca şaşırdı. Oysa biricik evladını okutmak ve adam etmek için nelere katlanmıştı. Dünyanın rüşvetini verip Kaya’yı yabancı okullarda okutmuştu. Sonra da Avrupa’lara göndermişti. Hatta, üniversiteyi bitirme armağanı olarak ona Opel arabasını bile vermişti. Tabii sonra kendi bir Mercedes almak zorunda kalmıştı. Ama herif hálá iki tokadın hesabını soruyordu. Üstelik dövmüşse, onun iyiliği için dövmüştü. Selim onca şikáyet dolu sesin arasında Mahmut’la Mustafa’nın konuşmalarını fark etti.

‘Rahmetlinin pek seveni yoktu.’

‘Evet yoktu.’

‘Yani sen bile sevmez miydin?’

‘Yok be Mustafa, ben severdim. Hem de çok severdim.’

Selim kulaklarını dikti ve derin bir oh çekti. Nihayet, biri onu sevdiğini söylüyordu.

‘Rahmetli rakıyı adabıyla içerdi. Okkayla içse, çakırkeyiflikten öteye geçmezdi.’

‘İyi söyledin Mahmut, onca rakı muhabbetimiz oldu, bir kere bozulduğunu görmedim. Muhabbeti de tatlıydı, bize eskileri anlatırdı. Savaş yıllarını, İnönü’yü, Menderes’i hep ondan öğrendikti.’

‘İhtiyarın rakı sofrasını özleyeceğiz galiba...’

Selim daha önce duyduklarının utancını meyhane arkadaşlarının sözleriyle bastırmaya çalışırken, eski okul arkadaşı Tamer’in sesini tekrar işitti:

‘Ama mezuniyet yazılısında bütün soruların cevaplarını inadına yanlış yazmıştım. Sen de o cevapları káğıdına aynen geçirmiştin. Hoca bana 2, sana 3 numara vermişti. Benim sözlü sınavım çok iyi geçtiği için not ortalamasıyla mezun olmuştum. Ama sen sınıfta kalmıştın sayemde Selim’ciğim.’

Selim uzandığı tabuttan öfkeyle kıpırdadı. Kendinden daha düşük not aldığı için Tamer’e bir güzel sopa atmak, o zamanlar aklına gelmemişti. Öfkeyle kendine küfürü basarken, kulağına Nurhayat’ın sesi geldi:

‘Ama sana hiç kırgın değilim Selim. Sayende Müjdat’ı tanımıştım. Biliyorsun, onu fabrikaya müdür olarak sen almıştın. Senin beni yalnız bıraktığın uzun gecelerde halimi hatırımı sorar, teselli ederdi. Sonra daha yakından teselli etmeye başladıydı. Zaten fabrikayı batmaktan kurtaran da Müjdat olmuştu. Sana bir itirafta bulunayım mı Selim? Seni fabrikadan ve evden atıp cıscıbıldak sokağa koyan annem değil, bendim. Zaten Müjdat senden çok daha yakışıklıydı.’

Selim, Müjdat ve Nurhayat hakkında bir cami avlusuna yakışmayan laflar ederken, oğlu Kaya’nın sesini duydu:

‘Benim bir kabahatim yoktu baba... Ne yapayım, o kadar genç bir kadınla evlenmeseydin. Dördüncü karın benden bile küçüktü ve sen yine günlerce eve uğramıyordun. Ama bana attığın dayakları düşününce, hiç suçluluk duymuyorum.’

Selim, ‘İyi ki ölüyüm, yoksa bu yaştan sonra evlat katili olurdum’ diye düşünürken Mustafa,

‘İhtiyarın rakı muhabbetini arayacağız’ dedi.

‘Ben aramayacağım.’

‘Niye ulan Mahmut?’

‘Rakıları o ısmarlıyor diye saatlerce türkü söyleyip kafamın ırzına geçerdi.’

‘Ben de o hırıltılı keçi sesinden nefret ederdim. Ama gelecekteki beleş rakı sofrasını düşününce, kulaklarımı tıkayıp çaresiz katlanırdım.’

Selim tam ‘Yiyip içtikleriniz haram olsun, zehir zıkkım olsun!.. Sesime laf edecek namussuzun ben...’ diye döşenmeye başlayacakken imamın hoparlörden gelen gür sesini duydu:

‘Merhumu nasıl bilirsiniz?’

Cemaatin sesi koro halinde,

‘İyi biliriiz!..’ diye tabutun içinde çınladı. Selim yattığı yerden Nurhayat’ın ince sesini bile ayrımsadı. Sonra,

‘Ben de sizi iyi bilirim’ diye mırıldandı. İmam tam üç kere,

‘Hakkınızı helal edin’ deyince, Selim de cemaatle birlikte üç kere,

‘Helál olsun’ diye haykırdı. Sonra da,

‘Şu Müslümanlık ne güzel bir dinmiş yahu... Giderayak bile olsa herkes birbirini bağışlıyor!’ diye mırıldandı.
Yazının Devamını Oku

Kocaman elli kovboy

Kendinden geçmişti. Burnunun dibine kadar yaklaşıp kendisini seyrettiğimin farkına bile varmamıştı. Bir káğıdın üstüne yumulmuş, bir şeyler çiziktiriyordu. 3-4 yaşlarında sevimli bir çocuktu. ‘Bir adamın eli kafasından büyük olamaz’ dedim.

‘Bu adam değil ki, bu kovboy.’

‘Kovboy da olsa, eli kafasından küçük olmalı.’

‘Sen anlamazsın, bu yumrukçu bir kovboy!.. Eli küçük olursa bir vuruşta haydutları nasıl yere yıkabilir?’

‘Kafalarına odunla vurabilir!..’

Ayıplayan gözlerle yüzüme bakıp kovboyun elini silgiyle sildi, sonra da kovboya daha büyük bir el resmi çizdi.

*

Birkaç yıl sonra onu bir ağacın altına yatmış, mutlu bir ifadeyle dalları ve yaprakları seyrederken gördüm.

‘Ağaçları çok seviyorsun galiba.’

‘Hayır, Suat’ı çok seviyorum. Hatta, ona aşık oldum.’

‘Suat da kim?’

‘Karşı komşumuzun kızı.’

‘Ama sen zaten başkasına aşık değil miydin?’

‘Ben resimlerde ya da rüyalarımda gördüğüm kızlara hep aşıktım. Ama Suat, dünkü kuka oyununda
‘Onu oynatmazsanız ben de oynamam! deyip benim yüzümden oyunu terk edince aşık olmayıp da ne yapacaktım?’

‘Peki Suat’ın bu aşktan haberi var mı?’

‘Suat’ın değil, ama annesinin haberi var. Çünkü, beni anneme şikáyet etmek için dün bize geldi.’

‘Kadını kızdıracak ne yaptın ki?’

‘Güya ben Suat’ların bahçesindeki bütün papatya yapraklarına
‘Suat... Suat...’ diye kızının ismini yazmışım.’

‘Doğru mu bu?’

‘Tabii yalan!.. Yüzlerce, binlerce yaprağa yazı yazmaya kalem mi yetişir? Ben sadece 5-10 yaprağa yazabildim. Ama kadının göreceği tutmuş işte!..’

*

Yıllar sonra onu gördüğümde bir ağacın gövdesine sarılmış ağlıyordu. Ağacın kabuklarına tırnaklarını geçirmişti. Gözlerinde kederden çok hayret vardı. Hayret ederek ağlıyordu. 10 yaşına gelmişti. Yüzüme aldatılmış insanların küskün bakışlarıyla baktı:

‘Bugün babam öldü. Artık çizdiğim resimleri kim beğenecek, kim bana aferin oğlum diyecek?’

‘Korkma, eğer resimlerin gerçekten güzelse bir gün çok kişi aferin der... Hatta arada babanın aferin diyen sesini bile duyarsın.’

*

Onu birkaç yıl sonra Üsküdar sahilindeki Çiftekayalar’da beş oğlanın ortasında dayak yerken gördüm. Sıska bedeniyle direniyor, hatta arada bir kendinden daha iri çocukları yumruklayıp canlarını yakıyordu. Aralarına girip kavgayı durdurdum. Onu bir kenara çektim, öbür çocuklar,

‘O bize saldırdı amca!’ dediler.

‘Ne halt etmeye 5 kişiyle kavgaya tutuşuyorsun? İşte böyle eşşek sudan gelene kadar sopa yersin!’

‘Ama onlar bana durup dururken küfür ettiler!’

‘Boşverseydin.’

Morarmış gözüyle yüzüme bir tuhaf baktı.

‘Bazen dayak yemek, boşvermekten iyidir!’ dedi.

*

Heybeliada Askeri Deniz Lisesi’nde giriş sınavları yapılıyordu. Son sınav matematiktendi. Onu pencereden görünen deniz manzarasına gözlerini dikmiş kara kara düşünürken buldum. Önünde boş bir sınav káğıdı vardı.

‘Cevapları biliyor musun?’

‘Biliyorum, zaten ben bu yıl lise ikinci sınıfa geçtim. Ama burada birincinin sınavına soktular.’

‘Kim soktu?’

‘Annem, babam öldükten sonra deniz subayı olursam geleceğim kurtulur diye düşünüyor.’

‘Olmayacak mısın?’

‘Ne yazık ki olacağım. Bu sınav káğıdını boş versem bile, girdiğim diğer sınavlardan aldığım notların toplamı okula girmeme yetiyor.’

‘Öyleyse gözün aydın. Aslan gibi bir deniz subayı olacaksın.’

‘Olmayacağım.’

‘Niye be?’

‘Ben subay olursam, karikatürleri kim çizecek?’
dedi ve matematik sınav káğıdına askerlikle ilgili tuhaf karikatürler çizip sınıf subayına verdi.

*

Yıllar sonra Perspektif dersinden kaçarken, ona akademinin kapısında rastladım.

‘Yine mi okulu kırıyorsun?’

‘Ne halt edeyim, gazeteye geç kaldım. Zaten dün Anatomi dersi yüzünden karikatürümü yetiştirememiştim. Bugün de karikatür çizmezsem beni gazeteden atarlar.’

‘Bu gidişle akademiden de atacaklar ama... Biraz dişini sıkıp okulu bitir. Sonra istediğin kadar karikatür çizersin.’

‘Artık çok geç, para kazanmam gerek. Çünkü haftaya evleniyorum.’

‘Sen çıldırdın mı be?.. 19 yaşında evlenilir mi?’

‘Ya kaç yaşında evlenilir? Bu işin tarifesi var mı?’

‘Gel beni dinle, evlenme işini 3-5 yıl ileriye bırak da önce şu akademiyi bitir’
dedim ama lafımın yarısı havada kaldı. Önümüzden geçen tramvaya atlamıştı bile.

Artık çizdiklerini gazete ve dergilerde görüyordum. Fena çizmiyordu. Hatta, bir hayli ünlenmişti. Ama birkaç yıl sonra yazıp-çizdikleri sayfalardan yok oldu. Çizgilerine yıllarca rastlayamadım.

Bir gün Beyoğlu’nda yürürken yanımda Opel Kapitan bir araba durdu. Şoför fırlayıp beni arabaya buyur etti. O, arka koltukta oturuyordu.

‘Ooo... Maşallah, lüks arabalar, şoförler... Anlaşılan köşeyi dönmüşsün’ dedim.

‘Evet döndüm. Ama köşeyi tekrar geri geri dönmek niyetindeyim.’

‘Nasıl yani?’

‘Gazete ve dergi için çizdiklerimin onda birini bir şirket için çizince, köşeyi birkaç kez dönüveriyorsun. Babıali’de iş bulamayınca kendimi reklamcılığa vurdum. Ne yapalım, evin nafakası sözkonusu olunca meslek seçme şansın fazla olmuyor. Ama yarın tekrar Babıali’ye dönüyorum. Gık dedim ve reklamcılık şirketimi ortağıma bedelsiz bıraktım.’

‘Hálá evli misin?’

‘Evet ama, bu evlilik başka evlilik... Senin dediğin doğru çıktı. O yaşta evlenilmezmiş meğer. Ama şimdiki evlilikten çocuklarım bile var.’

‘O zaman rahat para kazandığın bu işini bırakma. Karikatürü arada bir keyif için çiz.’

‘Denedim, ama karikatür keyif için çizilmiyor, yazı keyif için yazılmıyor. Bu işler ancak çaresizlikten ve can havliyle yapılıyor. Yanında ikinci bir işi kaldırmıyor.’

Öfkeyle,

‘Nasıl biliyorsan öyle yap!’ dedim.

*

Yıllar sonra bir gece, meyhane dönüşü çıkardığı dergiye uğradım. Bir sürü tüyü yeni bitmiş delikanlıyla kapak karikatürü için tartışıyorlardı. Kapaktaki resme baktım.

‘Sen aranıyorsun, bunu basarsan yarın seni ince kıyım doğrarlar. Bak, arkadaşların senden genç ama, senden akıllı. Onlar bile bu kapağın basılmasını istemiyorlar!’

‘Eğer bu kapağı basmazsak, bugüne dek onca karikatürü niye çizdik? Bu delikanlılar bundan sonra çiklet resmi mi çizecekler?’
dedi.

Kapağın yayınlandığı gün o zamanki askeri cunta dergiyi kapattı. Yakalamak için de bizimkinin peşine düştü.

*

Pijamasıyla bahçesini sulayan yaşlı adamın yüzü bana pek yabancı gelmedi. O da kırpıştırdığı miyop gözlerini yüzüme dikti.

‘Gözün aydın, nihayet kazasız belasız güllerini sulayan bir emekli olmayı becermişsin’ dedim.

‘Beceremedim, yarın ünlü bir gazetede yazıp çizmeye başlıyorum.’

‘Niye, paraya mı ihtiyacın var?’

‘Hayır, hatta bana para vermeyin dedim ama kabul etmediler.’

‘Bir kere de benim sözümü dinle. Tekrar başlama. Kendine ait kalan son zamanı gönlünce kullan. İster Floransa’ya gidip müzeleri gez, ister küstüğün bağlamanla barışıp türkü çığır... Kitaplıkta sonra okurum diye biriktirdiğin kaç kitabın oldu haberin var mı?’

*

Dün gece sabaha karşı kapım anahtarla açıldı. Uykum tilki uykusundan hafif olduğu için yataktan fırladım. Çocukluğundan beri tanıdığım adam gözlerinin altındaki mor halkalarla bana bakıyordu.

‘Bu hafta bulamadım’ dedi.

‘Neyi bulamadın?’

‘Bu hafta gazeteye yazacağım pazar yazısının konusunu.’

‘O zaman yazma... Zaten insanoğlu niye yazı yazar anlamıyorum.’

‘Tekil yaşayamadığı için!.. Yazma nedeni insanlarla bir arada yaşadığını hissetmek içinmiş. Resim yapıp şarkı söylemek de öyle!..’

‘Sabahın köründe felsefe yapmayı bırak. Baştan beri sözümü dinleseydin, başına bunca bela gelmeyecekti.’

‘Bir banka kasasında garantili olarak yaşasaydım daha mı iyiydi yani?.. Bütün belalarım can baş üstüne... Ben belalarımı da seviyorum. Ama bu pazarın yazısı ne olacak?’ Çocukluğundan beri tanıdığım herife, yani kendime,

‘Nah bu olacak!..’ dedim ve önüme bir káğıt çekip kocaman elli bir kovboy resmi çizdim. Sonra yanımdaki 4 yaşındaki küçük çocuk, kovboyun elini silgiyle silip daha büyük bir el çizdi.
Yazının Devamını Oku

İki köşe yazarı

Çetin, belki de yaşamında ilk kez hiç konuşmadan iki kadeh rakıyı üst üste devirdi. Bu suskunluk hiç hayra alamet değildi. Derdini üçüncü soruşumdan sonra,<br><br><B>‘Artık okunmuyorum!’</B> dedi. ‘Ne yapalım, herkesin bir modası var. Ben de okunduğumu sanmıyorum. Son okur mektubumu bir ay önce aldım.’

‘Ama Yayın Müdürü geçen gün bana, Çetin Bey dedi.’

‘Ne var bunda, kibar adammış.’

‘Yıllarca Çetin Ağabey diye yırtınan adam durup dururken ne diye bey diyor?’

‘Ne diye diyor?’

‘Araya bey lafıyla resmiyet sokuyor. Çünkü yakında beni gazeteden atacak. Ama söylentilere bakılırsa seni benden önce atacak!’

Öyle bir ‘Yok yahuu!’ çekip zıplamışım ki, ortamızdaki masa zangırdadı. Meze tabakları birbirine çarptı.

Çetin’le aynı gazetenin ayrı köşe yazarlarıydık. Ve halimizden memnunduk. O köşeleri ele geçirmek için ne savaşlar verip ne taklalar atmıştık. İşe muhabirlikten başlayıp köşe yazarı olmak ne demektir bilir misiniz? Vallahi bir mahalle muhtarının bakan olması bile daha kolaydır. Bu kez efkár sırası bana gelmişti. Bu yaştan sonra Babıali’de iş arayacak ne halim, ne mecalim vardı. Çetin’in durumu benden de beterdi. Evlenip ayrılmayı spor haline getirdiği gibi, bakıp beslemesi gereken bir sürü çocuğu vardı.

Çetin’i çok severdim. Gençliğimizden beri Babıali’de derdimizi ve simitimizi paylaşmıştık. Kardeş gibi birbirimize hep arka çıkmıştık.

‘Vuruşmadan çekilmek yok!’ diye kükredim.

‘Ne yapacağız ki?’

‘En çok okunan köşe yazarları olacağız.’

‘Nasıl olacağız? Bütün fikirlerimi yüzlerce kere yazdım. Bütün esprilerimi yüzlerce kere patlattım. Hatta fıkra kitaplarından fıkra bile yürüttüm. Okurlar artık bizi ezberledi oğlum!’

Tam o sırada meyhanenin önünde kavga çıktı. Tüm meyhane halkı huryaa deyip sokağa fırladık ve çember olup kavga dövüş birbirini paralayan iki salağı seyre durduk. Hatta içimizden,

‘Kafa at lan!..’

‘Mideye çalış!..’

‘Karate yap be karate!’
diye tepişenler akıl öğretenler bile çıktı.

‘Şu bizim milletteki dövüş seyretme merakını gördün mü?’

‘Gördüm, ne olacak?’

‘Biz de dövüşeceğiz ve millet de bizi okuyacak. Tabii bu, şike bir dövüş olacak. Yani, danışıklı dövüş... Sen köşende bana giydireceksin, ben köşemde seni taştan taşa çarpacağım... Okur milleti de bizim dövüşümüzü okurken ağızlarından keyifli salyalar dökecek!..’

*

‘Sevgili arkadaşım ve köşe yazarı komşum Çetin dünkü yazısında, hükümetin ekonomik politikasını eleştirmiş. Merkez Bankası’nın dolara müdahalesini yersiz ve zamansız bulmuş. Bu sözleri okuyunca insanın gülesi geliyor.

Sayın Çetin hangi ekonomi bilgisiyle bu fetvayı veriyor? Benim bildiğim Çetin, aybaşını bile zor getiren, hesaptan kitaptan habersiz bir garibandır. Cebindeki paradan haberi olmayan birinin hükümete akıl vermesi, bana çok komik geliyor.’

*

‘Gazetemizin arka sayfalarındaki sayın köşe yazarı Oğuz, dün benim ekonomiden anlamadığımı yazmak cüretinde bulunmuş. Ben bu ekonomik fikirlerimi büyük ekonomi felsefecisi Adam Smith’e dayanarak yazdım. Oğuz acaba hayatında Adam Smith’ten tek satır okumuş mudur? Tabii ki hayır!.. Agatha Christie gibi kıytırık polisiye roman okumaktan, bilimsel bir kitap okumaya vakit kalır mı? Beni hesap bilmemekle suçlayan adam, önce bana olan 30 milyon borcunu öder. Neredeyse bir yıl oldu yahu!.. Üstelik o sırada dolar 900 bin liraydı.’

*

‘Sayın köşe yazarı Çetin, her çaresiz ve perişan kalan yazar gibi işi şahsiyata dökmüş. Benim ekonomik tezlerime bilimsel bir yanıt bulamayınca eski defterleri karıştırıp benim ona 30 milyon borcum olduğunu yazmış. İnsan biraz utanır bee!.. Boğaz’da Parodi restorandaki yemek hesabını kim ödedi?.. Hele bana kakaladığın son karın ve kayınvalidenle geldiğin Sivis Otel’deki ziyafet bana kaça patladı haberin var mı? Kredi kartı borcumu senin yüzünden hálá kapatamadım. Ama köşe yazarlığının namusu nedeniyle ben bunlardan söz etmek istemiyorum. Paranı en kısa zamanda göndereceğim. Para senin olsun, yazarlığın namusu bana yeter!’

*

‘Oğuz diye kaza ile yazar olmuş biri, dün bizim gazetede köşe yazarlığının namusundan söz etmiş. Bunları yazarken belki de çarpılmıştır. Çünkü, bu sözleri duyunca Nadir Nadi, Peyami Safa, Va-Nu gibi köşe yazarlarının kemikleri kıkırdamış, belki de yattıkları yerden nefretle doğrulmuşlardır. Demek ki köşe yazarlığının tele-volesi de böyle oluyormuş. TÜHH!..’

*

Patlıcan kızartmaya hamle eden Çetin’in gözlerinin içi gülüyordu.

‘Haberin var mı? Yayın Yönetmeni bana tekrar Çetin Ağabey demeye başladı. Çünkü gazetenin satışı patladı.’

‘Ben de iki gazeteden transfer teklifi aldım. Hem de dolarla... Ama bizim yönetmen teklifleri duymuş, maaşıma yüzde 300 zam yapınca gık diyemeyip bizim gazetede kaldım.’

‘Vay alçaklar, bana yüzde 200 zam yaptılardı.’

‘Dellenme de şükret... Senin maaşın benden fazlaydı zaten!.. Haydi kavgamızın şerefine Çetin’ciğim.’

‘Polemiğimize ve kavgamıza Oğuz’cuğum.’

‘Tırring!..’

*

‘Ey patron emriyle başbakan kuyruğunda dolaşan yazıcı!.. Sana artık yazar bile diyemiyorum. Ey Çetin!.. Pirimiz Sedat Simavi ‘Kalemini kır ama satma’ demişti ya... Sen kalemini değil, donunu bile sattın. O plastik kalemini al da münasip bir tarafına dühul eyle!.. 30 yıl yazı yazdın, sonunda ola ola da patronun iş takipçisi oldun. Zaten evlenmeden de hiçbir karıyı beceremiyordun. Sen kompleksli birisin dangalak!.. Kamışına hakim olamayan, kalemine de hakim olamaz!..’

*

‘Ey vatan haini Oğuz!..

Fidan gibi delikanlılar PKK ile dövüşüp şehit olurken, sen Boğaz’a nazır apartmanında 12 yıllık Bileyk Leybıl viskini keyifle yudumluyordun. Ülkenin minik yavruları çöplüklerde ekmek ararken sen İstanbul’da yeni açılan İtalyan lokantalarında Makaroni Bolonez ve Tramisu zıkkımlanıyordun!.. Ya Alman turistten olan gayrimeşru çocuğuna ne demeli?.. Kadın hálá çocuğun babasının sen olduğunu ispatlamak için Dışişleri Bakanlığı’nda kapı aşındırıyor hıyar!..’

*

Çetin,

‘Bodrum’da yeni bir yazlık aldım. Onun şerefine!..’ deyip rakısını kaldırdı. Ben de onun gözüne bir sağ kroşe vurdum:

‘Ulan alçak, ben ne zaman İtalyan lokantasına gittim?’ dedim. O da kalkıp,

‘Ne yapayım gitseydin’ deyip altındaki sandalyeyi kafama geçirdi. Sonra ben onun midesine en sıkı aparkatımı vururken kafama inen rakı şişesini görmediğimi fark ettim.

‘İş takipçisi!..’

‘MİT ajanı!..’

‘Namus düşmanı!..’

Hastanede gözlerimi açtığım zaman ilk sorum Çetin oldu. Çetin’de çok fazla hasar yokmuş. Sadece burnu kırılmış ve iki dişini kaybetmiş. Herif ufak tefekti ama yaman dövüşçüydü. İkimizi de aynı hastaneye yatırdıkları için Çetin odama ziyarete geldi.

‘Ah be, bu geceki kavgayı çeken bir TV kanalı olsaydı, köşeyi dönmüştük.’

‘Çekmişler, hatta bu gece oynatacaklarmış.’

‘Yarın en ünlü köşe yazarları biz olacağız.’

‘Hayır, yarın en ünlü işsiz köşe yazarları biz olacağız, çünkü patron bizi işten atmış!..’

Çetin’in morarmış gözüne bakıp,

‘Gel Türkiye’yi yine kurtaralım!..’ dedim.
Yazının Devamını Oku

Artık değişmek istiyorum

Sabah yüzümü yıkarken aynadaki gözaltları torbalanmış, kırışık suratlı ve kırık burunlu adama bezginlikle baktım. Artık ondan sıkılmıştım. Sadece ondan değil, her şeyden sıkılmıştım. Aynı odada uyanıp, aynı tuvalette yüz yıkayıp, aynada aynı suratı seyredip, aynı ocakta çay pişirerek aynı güne başlamaktan gına gelmişti. Bütün günüm de hep aynı işleri yapıp, aynı kişileri görüp, aynı lafları konuşmakla geçiyordu zaten. Salının cumadan farkı yoktu. Hangi ayda ya da hangi yılda olduğu benim için fark etmiyordu artık. Belki de sizler gibi...

*

Gazetelerimi almak için caddeye çıktım. Büfeci Salih her zamanki gibi günlük sigaralarımı ve gazetelerimi hazırlamıştı.

‘‘Artık Malboro layt istemiyorum. Sen bana uzun Maltepe ver. Bunların yerine de Akşam, Takvim ve Star gazetelerini istiyorum’’ dedim. Salih yıllardır ilk kez,

‘‘Ne olacak bu memleketin hali be abi?’’ diyemedi. Hiç konuşmadan istediklerimi çıkarıp verdi. Suratındaki şaşkınlığı görmezden geldim.

Dönüşte eczaneye uğrayıp sarı saç boyası aldım. Eve gelince banyoya gidip önce 48 yıllık bıyıklarımı kestim. Sonra da kafamda bana sadık kalıp dökülmemiş olan saçlarımı sarıya boyadım. Aynaya bakarken aybaşında maaş alınca gözlerim için de mavi lens almaya karar verdim. İnatçı göğüs kıllarım boya tutmadı, ben de onları jiletle kazıdım.

Karyolayı söküp mutfakta yeniden kurmak çok vaktimi aldı. Çok yorulmuş, dilim damağıma yapışmıştı. Canım yine demli bir çay çekti. Hemen bir neskafe pişirip içtim, artık çaya paydos! Bundan böyle yatak odasında değil, mutfakta yatacaktım. Uyurken çarpmayayım diye tezgáhtaki tencere ve tavaları da yatak odasına taşıdım. Sonra kapıcı Yusuf'a boya aldırıp bej ve açık mavi olan evimin duvarlarını mor ve sarıya boyadım. Boya faslı üç günde bitti ama ben de bittim. Belim, bıkınım tutmaz oldu. Gidip mutfaktaki karyolama yattım. Mutfakta yatmanın bazı yararları varmış meğerse. Rakınızı doldurmak ya da gece yarısı su içmek için sıcacık yatağınızdan kalkıp koridora geçerek mutfağa gitmek zorunda kalmıyorsunuz.

*

Sokağa çıkmak için giyindim. Sonra vazgeçip soyundum. Çünkü, giydiklerim yıllardır giydiklerimdi. Onların yerine oğlumun dağcı Mahruki elbiselerine benzeyen içi müflonlu haşır huşur sentetik pantolon ve anoraklarını sırtıma geçirip sokağa çıktım ve yanımdan geçen ilk kadına,

‘‘Yesinler seni yavruuum!’’ diye laf attım. Kadın zınk diye durup bana baktı. Yaşı bana yakındı. Üstelik tesüttürlüydü de.

‘‘Sen ne dedin?’’

‘‘Yesinler seni yavrum
dedim.’’

‘‘Ağzında doğru dürüst diş kalmamış. Bu protezinle beni mi yiyeceksin moruk?’’

‘‘Kusura bakmayın hanımefendi, ben yaşamımda büyük bir değişiklik yapıyorum. Ömrümde kimseye laf atmadımdı. Değişiklik icabı bir hatuna laf atayım dedim, o da size rastladı. Aslında vallahi kötü bir niyetim yoktu.’’

Yaşlıca hanım yüzüme öfkeyle bakarken birden gülmeye başladı.

‘‘Hayatında değişiklik istiyorsan, önce niyetini değiştir avanak’’ deyip yürüdü gitti. Yürürken geniş kalçalarını hafifçe sallıyor gibi geldi bana.

*

Kılık kıyafetime ve bıyıksız sarı suratıma bakan koruma görevlileri beni gazeteye sokmak istemediler. Ama yarım saate kalmadan onlara ben olduğumu ve yaşamımı değiştirdiğimi ispatlayıp zar zor içeriye girdim.

Genel Yayın Yönetmeni'me,

‘‘Ben bundan sonra bu gazetede karikatürcü ve yazar olarak çalışmıyorum. Artık ben bir foto muhabiriyim’’ dedim. İnandırıcı olmak için de yolda gelirken çektiğim sokak itleri ve kuş resimleriyle dolu film rulosunu masasına koydum. Boynuma taktığım Milattan Önce imal edilmiş bir Kodak Retina 2 makinesine de iki şapşap attım. Böylece benim kamerası kendinden dahi bir gazete fotoğrafçısı olduğumu anlamasını sağladım. Yayın Yönetmenim,

‘‘Ah ne iyi ettiniz de meslek değiştirdiniz. Bizim de tam bu sıralarda bir fotoğraf muhabirine ihtiyacımız vardı’’ dedi. Sonra odasından hızla çıkıp gitti.

*

Gazetenin barında barmen Fikret'in getirdiği rakıya bozulup,

‘‘Sen benim rakıyı değiştirip votka içmeye başladığımı bilmiyor musun?’’ diye hırladım.

Kanat'ı yakalayınca,

‘‘Reymınd Çentlır, Deşyıl Hemıt'a beş basar!’’ dedim.

Kanat delikanlı çocuk. Deşyıl Hemıt'ına laf kondurtmaz.

‘‘Teessüf ederim ağabey, hani sen de Deşyıl Hemıt'çıydın.’’

‘‘Ohho, o eskidendi oğlum. Ben artık Reymınd Çentlır'ı tutuyorum’’
dedim. Bu iki adam da birer Amerikan dedektif romanı yazarıdır.

‘‘Ama Çentlır sağcıdır.’’ Sağcı sözünü duyunca bizim haber müdürü Reha'nın kulakları dikildi.

‘‘Benim bildiğim Oğuz Ağabey sağcı hiçbir şeyi tutamaz!’’ dedi.

‘‘Ben artık değiştim Reha. Marks da sağcının tekiydi ve hizmetçisine sulanıyordu.’’

Reha bana küskün küskün baktı, rakı bardağını alıp başka bir masaya gitti. Ben de hiç oralı olmadım. Çünkü artık değişmiştim.

*

Eve gelip salon camlarının karşısında görünen manzaranın benim gibi değişmediğini görünce canım sıkıldı. Kız Kulesi ve Polat İnşaat'ın diktiği kule yine yerli yerinde duruyordu. Sarı renkli saçlarım, bıyıksız suratım, mutfaktaki karyolam ve sağcı olmak beni yeterince değiştirmemişti. Oysa ben yaşamımın kalan kısmını değişmiş olarak yaşamak istiyordum.

Hemen ertesi günü yok pahasına dairemi sattım. Coğrafyamı da değiştirmeliydim.

Gidip bir köyde yaşamaya başladım. Artık hem ben hem çevre değişikti. Müezzin bile ezanı Mecidiyeköy'de değişik okuyordu. Zaten onun hoparlörü bozuk olduğu için ezanın yarısından fazlası elektronik düdükler arasında duyulmuyordu.

En büyük değişiklik olarak köydeki herkes mutluydu. Kimsenin çantası kapkaçlanmıyordu, kimsenin evi soyulmuyordu. Trafik kazası bile olmuyordu. Çünkü, köyde kasabaya giden bir tek eski minibüs vardı. Onu da 20 yıllık şoför Hüsmen Dayı 40 kilometrelik hızla kullanıyordu. Minibüs zaten daha fazla gidemiyordu.

Ama gözüm ister istemez bir gece köy kahvesindeki televizyona takıldı. Önce Tayyip Erdoğan, ardından Deniz Baykal göründü. Derken üç-beş adet trafik kazası izledim. Sonra devleti hortumlama haberleri başladı. Ardından da televizyon röportajcısı mikrofonu gözleri börtlemiş, sıskacık ve sefil giyimli birinin burnuna tuttu. Çünkü herifin suratı sırf burun ve bıyıktı. Adam,

‘‘Hükümet uyuyo muuu, ben bu asgari ücret inen 14 çocuğumu nasıl geçindiriceem?’’ diye ünülüyordu.

*

Eve gelip saçlarımı tekrar kahverengiye boyadım. Tıraş oldum ama bıyık kısmıma dokunmadım. Birkaç hafta içinde eski bıyıklarıma nasıl olsa kavuşurdum. Kendime bir çay demlerken,

‘‘Bunları değiştirmeden sen hayatını değiştirmeyi nasıl becerebilirsin?’’ diye homurdanmaya başladım.

Sabah, balkondaki kutuda sığırcık yavrularının yine cikcikleriyle uyandım. Verdiğim günlük yemlerine bu kez boşverip uçup gittiler. Çünkü, değişmişlerdi. Yavruluktan kuşluğa terfi etmişlerdi. Arkalarından uçmayı, yedinci kattan gözüm yemedi. Onlara,

‘‘Ciyyuk!’’, yani ‘‘Sizin kadar bile olamadım’’ diye seslendim.
Yazının Devamını Oku

Türkler her şeyi bilir

Bir İstanbul çocuğu olarak artık kırık dökük de olsa İstanbul’un bana bırakılan birkaç güzel yerlerinden biri de Sahaflar Çarşısı’dır. Orada eski yeni bütün kitaplar satılır(dı... Şimdi fazla turistik oldu.) Anadolu’da yaşayan okurlarım için yerini söyleyeyim. Bir yanı Kapalıçarşı bir yanı Beyazıt’tır. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin nefeslendiği eski Çınaraltı’na bitişiktir. Yani İstanbul’un Beyoğlu gibi tarihi bir merkezidir. Bana da yılda birkaç kez Sahaflar özlemi basar. Başıma gelecekleri göze alıp Sahaflar’a uğrarım.

Bindiğim taksinin şoförüne,

‘Sahaflar Çarşısı’na gidiyoruz’ dedim.

‘Emrin olur abicim. İstersen radyoyu kapatayım.’

Bir adam taksinin radyosunda inim inim inliyordu. Ama delikanlının keyfini kaçırmak istemedim.

‘Sesini kıs yeter.’

‘Bu söyleyen Müslüm Abimiz. Eskiden halk müziği okurdu. Bağlama da çalar haa... Aşık olunca kendini arabeske vurdu. Biliyorsun Muhterem Nur yengemize aşık oldu. Muhterem Nur yengemiz, zamanının öyle bir sinema starıydı ki Meltem Cumbul yanında kaç para!.. Sonra barlara düştüydü de Müslüm Abim çekip aldı. Sinema dünyası böyledir işte. Ama Türkán Şoray ablamıza bu yapılan reva mıydı? Sen ömür boyu sinemada uğraş didin, Rüçhan Adlı eniştemizin yıllarca kahrını çek, yüzlerce filme karşı altı üstü Boğaz’da bir villa sahibi ol. Onu da eniştemizin çocukları elinden alsınlar! Sen söyle be abicim, bu namkörlük değil de nedir?’

‘Vallahi bu anlattıklarından hiç haberim yok. Ama herhalde nankörlüktür.’

‘Tabii ki namkörlüktür. Ama namkörlüğün kralını Ali Şen Oğuz’la Aykut’a yapmıştı. Çocukların günahı o yıl, Fener’i şampiyon yapmaktı. Ama Aykut sonra ne yaptı?’

‘Ne yaptı?’

‘Gitti, İstanbulspor’un antrenörü oldu. Ve, Fener’in ünlü Daum’una 3 çekti.’

‘Vay canına, aferin çocuğa.’

‘Senin haberin yok muydu be abi. Sen hiç spor sayfası okumuyor musun?’

‘Arada bir okuyorum ama pek bir şey anlamıyorum. Örneğin, tandem ne demek? 3-4-3 veya 4-4-2 ne demek bir türlü anlayamıyorum.’

‘Sen epeyce cahil kalmışsın abi. Fatih Terim imparatorumuz bir zamanlar Gassaray’ı tandemsiz oynattığı için yıllarca şampiyon olmadı mı?’

‘Eee, şimdi ne oldu?’

‘Tabii Hıncal Abimizi dinlemedi.’

‘Ama Daum, Can Bartu’nun dediğini bir bir yerine getirdi.’

Kabataş’ı geçerken şoförün sertçe vites değiştirmesinden Beşiktaşlı olduğunu anladım. Ama şu sıralarda belli etmek istemiyordu herhalde. Konuyu,

‘Çok yanlış yapıyorlar çook!’ diye değiştirdi.

‘Kimler?’

‘Tabii, hükümet.’

‘Ne yapsalardı?’

‘Önce yurtdışına para kaçışını önleyeceklerdi. Bankana gidiyorsun, benim 10 milyon dolarımı fişmekán gavur bankasına gönder diyorsun. Banka da hay hay deyip kayıtsız kuyutsuz dolarları gavuristana postalıyor. Burası dingonun ahırı mı be!’

Dolar sözcüğünü duyunca, her Türk gibi ben de kulaklarımı diktim. Kara kuru ve yaşı belli olmayan şoförüm haklıydı vallahi. Küçük bir bakkal dükkánı açabilmek için 20 belge, 30 izin kağıdı soruyorlardı. Ama yurtdışına milyonlarca dolar gönderenden şoför ehliyeti bile soran yoktu. Vallahi benim şoför bu işleri TV ekonomistlerinden daha iyi biliyordu.

‘Dünyada dolar düşerken bizde nasıl yükseliyor haa! Biz uzaydaki bir ülke miyiz abicim? Aslında doları devlet yükseltiyor.’

‘Devlet doları niye yükseltsin yahu?’

‘Türk Lirası’yla olan iç borçlarını küçültmek için.’

‘Ya dolarla olan dış borçların ne olacak?’

‘Onları zaten ödemiyorlar ki... Hababam yenisini alıyorlar.’

Dayanamayıp sordum:

‘Sen hangi okulu bitirdin?’

‘İlkokulu bitirdim, ortaokulu da 2’den terk ettim.’

O sırada kahrolası kramplarımdan biri kasıktan sol bacağıma saplandı. Koç’un taksi niyetine imal ettiği arabalar bende hep kramp yapar. Herhalde ıhlayıp suratımı ekşitmiş olacağım ki şoförüm meraklanıp sordu:

‘Geçmiş olsun bir rahatsızlığın mı var abi?’

‘Arada bir kramp saplanıyor, boşver az sonra geçer.’

‘Ne ilaç kullanıyorsun?’

‘Kalsiyumlu, magnezyumlu, vitaminli bazı ilaçlar... Biraz da ağrı kesici... Aslında ihtiyarlığın ilacı yok.’

‘Sen o ilaçların topunu kaldırıp at. Arpa lapası yapıp içine kafuru karıştır. Biraz da rakıda eritilmiş Urfa’nın isot biberini kat. Ağrıyan yerlerine sarıp sarmala. Üç gün sonra Salome’den hızlı koşmazsan bana da Kazım demesinler.’

‘Salome kim?’

‘Aaa bilmiyor musun?’

‘Bilmiyorum.’

‘Salome bu yılın en sürprizli safkan kısrağıdır. Bana göre çim koşularında üstüne yoktur. Bir koy 21 al.’

‘Atlardan da anlıyorsun galiba.’

‘Pek değil. Ben asıl yağlı güleşten anlarım. Ahmet Taşçı’da doping çıktıktan sonra Kırkpınar bitti sayılır.’

O sırada Galata Köprüsü’nden geçiyorduk. Birden burnuma ızgara balık kokusu çarptı. Herhalde sandalda balık-ekmek satıyorlardı.

‘Bunlar balık pişirmeyi bilmez. Güzelim palamudu takoz kesip kızartırlar. Oysa palamuttan harika şiş olur. Tabii biraz yağlı olacak... Kılıç şiş yapar gibi lokmaların arasına da defne yaprağı, limon ve yeşil biber dizeceksin. Ama benim Tayyip’ten pek umudum yok.’

‘Şimdi durup dururken Tayyip de nereden çıktı? Palamutla Tayyip’in ne ilgisi var?’

‘Çok ilgisi var. İkisi de taklitçi abicim. Palamut balığı torik taklidi yapıp lakerda oluyor. Tayyip, laik taklidi yapıp sonra da ne kadar eski Faziletli ve dinci milletvekili varsa partisine dolduruyor. Ha torik, ha Tayyip!’

Ben Tayyip Erdoğan’ın lakerda halini düşünürken Kazım,

‘Askerin vakti yavaş yavaş geliyor. Bu partiler demokrasi dümeniyle bize hálá bu üçkağıtçılığı zorlatmaya devam ederlerse yine dayak yiyecekler. Ama onlar onca asker dayağından sonra dayak arsızı oldukları için bir yolunu bulup hacıyatmaz gibi yine dikilip iktidara gelirler.’

Vay canına, koyun yerine koyulan sıradan vatandaşlarımızdaki bu bilgi ve görüşler, meğer değme köşe yazarlarımızda yokmuş da benim de bundan haberim yokmuş. Ben ulusumuzun görmüş geçirmiş bilgeliğini, öngörüsünü uzun uzun düşünürken Kazım,

‘Geldik abicim’ dedi.

Arabanın penceresinden baktım. Etrafta bol bol market, giysi dükkánı, hatta mobilyacı bile vardı. Ama kitapçı yoktu. Kazım’la muhabbete daldığım için geçtiğimiz yollara pek dikkat etmemiştim.

‘Nereye geldik?’

‘Sahaflar Çarşısı’na.’

Birkaç yıl o çevrede yaşadığım için çarşıyı hemen tanıdım.

‘Lan burası Sahaflar Çarşısı değil, Yeşilköy Çarşısı! Aralarında en az 15 kilometre var!’

‘Ne bileyim be abicim. Ben karşının şoförüyüm.’

‘Muhterem Nur’u, Hıncal abimizi, bacak ilacını, torik şişi ve memleketin nasıl kurtarılacağını öğreneceğine, kendi işini öğrensene hıyar!’
diye dellenip Kazım’ın arabasından indim. Herif her şeyi biliyordu ama, her Türk gibi kendi işini bilmiyordu. Ben Sahaflar Çarşısı’nın yerini bilen bir şoför ararken o arkamda,

‘Arpa lapası ılık olmalı abi’ diye sesleniyordu.
Yazının Devamını Oku

Yalnız carettaları değil, koltuk meyhanelerini de koruyun

İçmeye 50’sinden sonra başladığımdan arayı kapatmak için çok uğraştım. En çok da koltuk meyhanelerinde içmeyi sevdim. Fakat şimdi kenarda kıyıda kalmış plastik koltuk meyhanelerini bacanak tipi, midye tavalı birahanelerle asla karıştırmayın.

Bizim koltuk meyhanelerinin İngiltere’deki karşılığı pap’lardır. İngilizce (pub) yazılıyor. Londra’da 400 yıllık pap’lara rastlayabilirsiniz. Tahta sandalyelerinin oturak yerleri yüzlerce yıldır oturulmaktan aşına-oyula insan mabadının girintili biçimini almıştır.

Fakat zagonunu bilmediğiniz yerlerde içmenin de bazı sakıncaları oluyor. Bir gece tezgáhta (yani barda) içen 6 İngilizle yarenlik edip dostluk kurmuştuk. Birbirlerini tanımadıkları için asla konuşmayan İngilizler, benim yüzümden muhabbete dalıp can ciğer arkadaş bile olmuşlardı. Kafayı bulup gitmeye hazırlanırken Türk’ün cömertliğini göstermek için altısına da Skoç viski ısmarladım. Garipler, ekonomik olsun diye ha babam bira içiyorlardı. Tezgáhta bir an zifir gibi bir sessizlik oldu. Bir düzine göz bana nefretle baktı. Sonra da içkim bitince önüme viski gelmeye başladı. Barmene,

‘Artık verme içemem’ dedimse de, önüme yine bir bardak viski koydu.

‘Olmaz, şimdi herkesin ikramını içmelisiniz. Çünkü raundu siz başlattınız!’ dedi.

O gece otele nasıl döndüğümü hatırlayamıyorum. Aslında döndüğümden de emin değilim.

*

Bir Alman knaypesinde başıma daha da beteri geldiydi. Almanya’da pab’a knaype diyorlar. Aybaşlarında birçok kadın knaype kapısında nöbet tutar. O gün aylık almış olan kocalarını knaypeye girmeden enseleyip ellerinden paralarını alırlar ve sadece çakırkeyif olabilecekleri kadar harçlık bırakırlar. Yoksa bir Alman işçisi, aybaşında maaşının dörtte birini knaypede harcayabilir.

Almanya’da bir Avrupa Evi’nde verdiğim bir konferanstan sonra yakındaki köyün tıklım tıkış dolu knaypesine gitmiştim. Tezgáhın üzerinde küçük bir gong ve küçük bir tokmak vardı. Bir ara içkim tükendi. Barmen de tezgáhın öbür ucundaydı.

‘Şu Alman milleti ne akıllı millet yahu! Ciyak ciyak barmen çağırmaktan adamı kurtarmak için tezgáha gong koymuşlar’ deyip gongu tokmakladım. Knaypede önce bir sessizlik oldu ve ardından bir alkış patladı. Bana çevirmenlik yapan Metin,

‘Aman abi ne yaptın!’ dedi.

‘Ne yaptım?’

‘Gonga vurarak knaypede bulunan herkese içki ısmarlamış oldun!’

Metin’cik barmene benim yabancı olduğum için oranın geleneklerini bilmediğimi ve gonga yanlışlıkla vurduğumu anlatmak için yırtındı durdu. Ama herif,

‘Bin yıllık geleneklerimizi bir yabancı için bozamayız!’ deyip meyhane halkına benim avanak cebimden arı gibi içki servisine başladı. Allah’tan o gece knaype tenha imiş. Sadece 36 kişi var imiş. Üstelik Alman milleti İngilizler gibi raunttan anlamıyor. İçen devam ediyor, ‘Grüsgot avfviderseyn’ deyip gidiyor.

*

Ama yalnız bizde değil, Avrupa’da da koltuk meyhaneleri bozuluyor. Duvarlarda 18. yüzyılın karikatürleri asılı. Londra Leystır Skueyr’daki pabıma son gidişimde ciyak ciyak ve güm-bamlı bir pop müziği kulaklarıma cinsel tacizde bulunduydu. Türkiye’yi bitirdiğim için İngiltere’yi de kurtarmaya kararlıydım. Beni yarı yürütüp yarı sırtlayıp taksi durağına götüren İrlandalı arkadaşım barmen Con emekli olduğundan yerine bakan küpesi güzel sarı delikanlıya sesimi duyurabilmek için,

‘Bu patırtı da neyin nesi? İçki mi içiyoruz, dayak mı yiyoruz!’ diye höykürdüm. Sarı da bana, Trafalgar Meydanı’ndaki üstü güvercin kakalı Amiral Nelson heykeline bakar gibi bakıp,

‘Ne yapalım sör, sizin kuşak ya emekli oldu ya da öldü. Yeni müşteriler artık bu müziği istiyorlar’ dedi. Gerçekten de paptaki tek moruk bendim.

‘Bir duble Skoç daha ver. Ama bu sefer sek olsun’ dedim.

*

Koltuk meyhaneleri birbirini tanımayan ve genellikle bir daha da görmeyecek insanların muhabbet mekánıdır. Bazen Hıristiyan kiliselerindeki günah çıkarma hücrelerinin, bazen de bir psikiyatr muayenehanesinin yerini tutarlar. Koltuk meyhanesi tektekçileri, size babasına bile söyleyemeyeceği sırlarını açarlar. Hele benim gibi insanların öykülerini öğrenme merakınız varsa, her muhabbette keyifli bir roman okumuş gibi olursunuz.

O gece, İsmail’in koltuk meyhanesindeki dirsek arkadaşımın adı Seyfi Bey’di.

‘Babam sarhoştu, ama asil sarhoştu. İşe çıktığı zaman asla içmezdi’ diye başladı.

‘Ne iş yapardı?’

‘Hırsızdı. İşe çıkarken meslek öğrensin diye ağabeyimi de yanına alırdı.’

‘Ağabeyiniz de hırsız mı oldu?’

‘Hayır, o yeteneksizdi. Üstelik iri yarı bir adamdı rahmetli... Hırsızlık ufak tefek ve atik tetik adam işidir. Ağabeyim, ancak mahalle manavı ve bakkalından aldığı haraçla geçinmeye çalıştı. Bu yüzden yengem de çalışmak zorunda kaldıydı. Zaten çok güzel bir kadındı. Amcam hemen ona Zurnik’in evinde iş buldu.’

‘Zurnik kim?’

‘Aaa, siz bu yaşınızda Zurnik’i tanımıyor musunuz? Bir zamanların en namlı randevuevi sahibiydi. Müşterileri arasında bakanlar bile vardı.’

‘Yani bu durumda amcanız da şey oluyor.’

‘Evet efendim, amcam da o zamanların en ünlü pezevengiydi. Ama asil ve milli bir pezevenkti. Daha çok Amerika’dan gelen heyetlerin ihtiyacını karşılardı.’

‘Affedersiniz ama, ailenizin bu durumu sizi rahatsız etmedi mi?’

‘Etmez olur mu efendim, yıllarca kimsenin yüzüne bakamaz oldum.’

‘Pekii, siz ne iş tuttunuz?’

O gecelik koltuk arkadaşım Seyfi Bey kadehini dipleyip,

‘Bendeniz de inat olsun diye Hukuk Fakültesi’ni bitirip hakim oldum. Yıllarca ülkenin dört bir köşesinde üç otuz paralık memur maaşıyla adalet dağıttıktan sonra Ağır Ceza Hakimliği’nden emekli oldum’ dedi ve ihtiyarlık ya da sarhoşluk sonucu sarsak adımlarla çıkıp gitti. Ama ben daha yolluğumu bitirmeden döndü.

‘Yalan söylediğim için sizden özür dilerim. Ben emekli olamadım. Rüşvet aldığım için beni hakimlikten attılardı’ deyip bir daha gitti.

Az sonra İsmail yanıma geldi.

‘Seyfi Baba’nın bu akşamki hikáyesi neydi abicim?’

‘Hakimlik.’

‘Dün akşam Kıbrıs gazisi bir binbaşı, önceki akşam da Fener’in eski sol açığıydı. Ama bütün suç sizde abicim!’

‘Ne yaptık ki?’

‘Yıllardır dergilere, gazetelere yazıp yazıp gönderdiği hiçbir hikáyesini basmadınız.’

İsmail’in yüzüne becerebildiğim kadar anlamlı anlamlı baktım.

‘Otur da sana Darülaceze’de başımdan geçen müthiş bir öyküyü anlatayım!’ dedim.
Yazının Devamını Oku