Hülya Avşar markadan önce insan

Hülya Avşar deyince aklınıza ne geliyor? Tacı elinden alınan ilk Türkiye güzeli? Güzel kadın? İyi oyuncu? Başarılı bir talk show’cu? Türkiye’nin prime time’da yayınlanan tek kadın talk show’cusu?

Tenisi Türkiye’ye tanıtan ve sevdiren kadın? İyi anne? Tek kişilik bir tiyatro oyunu oynayacak kadar oyunculuğuna güvenen cesur bir oyuncu? Aldatılan eş? Türkiye’de kendi adına aylık bir dergi çıkaran ilk ünlü? Şarkıcı? Kendi adını verdiği tişörtler üreterek, bugünlerde tekstil dünyasına giren ünlü? Kelebek gazetesi röportajcısı? Moskova Film Festivali gibi dünyanın sayılı festivallerinden birisinden ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü alan Türk film yıldızı?

Bunlar benim hatırlayabildiklerim, belki unuttuklarım da vardır. Unuttuklarımı siz ekleyin lütfen...

Hülya Hanım’la ‘Hülya Avşar Show’ programında tam altı yıl birlikte çalıştım. Tabii ki zaman zaman onun bana, benim ona kırıldığım ya da kızdığım zamanlar olmuştur (Kendi adıma neredeyse hiç hatırlamıyorum bu anları). Birlikte neredeyse yüzelli bölüm Hülya Avşar Show çektik. İşinde profesyonel, sete zamanında gelen ama zamanında da ayrılmak isteyen, hırslı, çalışkan birisidir.

Son günlerde Hülya Hanım’la ilgili artık marka değil, kan kaybediyor lafları dolanmaya başladı. Bu konuda yazılar yazıldı. Hülya Avşar’ı sadece ama sadece marka olarak görmek, Hülya Avşar olgusunun içindeki ‘insan’ unsurunu unutmak bence büyük haksızlık. Hülya Avşar da insan, o da yorulur, hata yapar, kızar, sinirlenir, üzülür... Onun da insani duyguları var... O sadece bir marka değil ki...

Zaman zaman dünya devi markalar da ‘hatalı üretimler’ yaparlar ama biz onları almaktan, tüketmekten hemen öyle kolaylıkla vazgeçmeyiz, vazgeçemeyiz...

İçindeki ‘insan’ faktörünün hepimiz tarafından unutulduğu Hülya Avşar ‘markası’ da bence çok insani bir dönemden geçiyor. Evet dışarıdan bakan gözlerle alışkın olmadığımız, gergin, sinirli bir Hülya Avşar portresi çiziyor. Artık paraya hiç de ihtiyacı olmamasına ve oyunculuktan para kazanılamamasına rağmen ‘Türk sineması için bir şeyler yapmak istiyorum’ diyerek yeniden hızla setlere dönen, Türk sinemasında alışkın olduğumuzun aksine, bulunduğu yeri bilen ve İki Genç Kızın Romanı filminde onaltı yaşındaki bir kızın annesini oynayacak kadar cesur (Cesur diyorum çünkü; Türkiye’de kadın oyunculara öyle kolaylıkla ‘Gelin onaltı yaşındaki bir kızın annesi rolünü oynayın’ diyemezsiniz. Hemen kızar ve bozulurlar. Çünkü onlar, genç yaşlarında şöhreti yakalamışlar ve hálá o yaştadırlar!) olan bir diğer Hülya Avşar da var karşımızda...

Altı yıl birlikte çalıştığım Hülya Avşar benim gözümde önce ‘insan’ sonra ‘Hülya Avşar’... Yukarıda saydığım yeteneklere sahip bir ‘insan’, önce ‘insan’, sonra bu niteliklerin sahibi olan bir ‘marka’ benim için... Avşar’ı beğenin ya da beğenmeyin, yazının girişinde saydığım özellikler çok insanda yok, ‘marka eriyor’ diye haksızlık da etmeyelim bence, hem bu kadar çok dondurma topunun erimesi de zaman alır değil mi?

Hem diyelim ki eridi, biz hep tenis ismini duyduğumuzda, talk show dendiğinde, cesur, iyi oyuncu, medyatik star dendiğinde hep Hülya Avşar ismini hatırlayacağız. Belki de ‘Şimdi o olsaydı‘ diye başlayan cümleler kuracağız. Bu az şey mi? Değil. ‘Marka’ olmaktan bile çok şey bence...


TÜRK FİLMLERİ İÇİN BİR İSTEK

Çek Cumhuriyeti’nin ünlü kaplıcalar şehri Karlovy Vary‘de yapılan Uluslararası Film Festivali’nde Ankara Sinema Derneği’nin katkıları ile belirlenen ‘En İyi On Türk Filmi’ gösterildi ve seyirciden büyük ilgi gördü. Hatta festivalin koordinatörü Julietta Zacharova ‘Bu son derece özgün ve olağanüstü film koleksiyonunu gösteren ilk uluslararası festival olmak bizim için büyük bir onurdur’ dedi.

Festivalde gösterilen filmler arasında yer alan ‘Yol’ ve ‘Uzak‘ filmlerinin gösterildiği sinema salonları önünde uzun kuyruklar oluştu. On Türk filminin hepsi ağzına kadar dolu salonlara oynadı.

Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu, Almanya, İsveç, Portekiz, İspanya, Mısır, Hollanda ve Amerika’dan davet aldıklarını açıkladı. Bu başarılı seçimleri yaparak, Türk Sineması’nın dünya festivalleri aracılığıyla tanınmasına katkıda bulunan Ankara Sinema Derneği’ni kutluyorum...

Ama ben de, Türkiye’de ‘Türk Sineması’nın En İyi On Filmi’ adı altında bu filmleri toplu bir gösterimle seyretmek istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne dersiniz?

NASIL BÜYÜDÜM

Ben büyürken, 14 Şubat Sevgililer Günü değildi.
Yazarın Tüm Yazıları