GeriAli Atıf BİR Harp Okulu’nda da Kurtlar Vadisi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Harp Okulu’nda da Kurtlar Vadisi

<B>BİR</B> süre önce <B>Topçu Albay Hakan Gürol</B> aramış, ‘<B>Öğrencilerimize Halkla İlişkiler konusunda bir konuşma yapar mısınız?</B>’ diye sormuştu.

Seve seve’ dedim ve geçtiğimiz pazartesi günü hayatımda ilk kez Ankara’daki Kara Harp Okulunu bu nedenle ziyaret ettim. Öğrencilerin karşısına çıkıp konuşmaya başlayan kadar biraz heyecanlandım. ‘Ağzımdan yanlış bir şey çıkabilir!’ diye korktum galiba.

Konuşmadan önce Kurmay Başkanı Kurmay Albay Faruk Yücebilgiç’le görüştüm. Daha sonra Dekan Tuğgeneral Hüsmen Akdeniz, daha sonra da Okul Komutanı Tümgeneral Hulusi Akar’la.. Her üçüyle de görüşürken çaktırmadan ‘Ya söylenmeyecek, konuşulmayacak bir şey var mı bu çatı altında’ diye kontrolü elden bırakmadım. Okul Komutanı Hulusi Akar,Hocam bu çatı altında her şeyi konuşabilirsiniz. Biz özellikle öğrencilerimizin farklı bakış açılarını görmelerini, çok yönlü düşünmelerini ve yaratıcı olmalarını istiyoruz’ dedi ve önyargılarıma yanıt verircesine ekledi: ‘’Asker mantığı’ önyargısını düzeltmek zorundayız. Orduyu sadece ‘itaat kurumu’ olarak görmek yanlış. Ordu hem itaat hem liyakat kurumudur. En büyük komutanından küçük görevlisine kadar karar almadan önce herkesten görüşlerini söylemesi ama karar verildikten sonra da herkesin harfiyen uyması beklenir. Bu en çağdaş şirket de böyle olmaz mı?’.

Konuşma yapacağım salon ağzına kadar doluydu. Söylendiğine göre reytingim oldukça yüksekmiş. Konuşmamı bitirdikten sonra gelen sorulardan biri çok ilginçti: ‘Sinan Çetin’le aranızda ne var?’. ‘Yok dedim, bir şey yok. Her şey mesleki boyutta..’. Diğer soruları da yanıtladıktan sonra Harp Okulu’nun içindeki HTV yayınlarını yöneten Maliye Albay Cengiz Tavukçuoğlu’nun odasına geçtik. HTV sınıflara ders amaçlı televizyon yayını yapmak üzere kurulmuş kapalı devre bir televizyon. Bir kanalından da öğrencilerin istediği televizyon programları yayınlanıyormuş. Duvarda öğrenci istekleri asılıydı. Tahmin edin bakalım Harp Okulu öğrencilerinin en fazla talep ettiği dizi hangisi? Sıkı durun, söylüyorum: Kurtlar Vadisi..

Albay Cengiz Tavukçuoğlu’nun en fazla izlediği program ise CNNTürk’teki ‘Atıf Hoca ile Reklam ve Rekabet’. Bütün eski programlarımı kasede almış masasının üzerine dizmişti. ‘Ne bunlar Albay’ım’ dedim. ‘Halkla İlişkiler dersini ben veriyorum da derslerde sizin programınızı izleyip, öğrencilerle yorum yapıyoruz.’ Kırk yıl düşünsem CNN’deki programımın Kara Harp Okulu’nda ders malzemesi olarak kullanılacağı aklıma gelmezdi. Türkiye gerçekten değişiyor..

Not: Ayrılırken, Okul Komutanı Tümgeneral Hulusi Akar,KHO’ logolu bir de kravat etti. Harp Okulu da artık ‘branding’ yapıyor anlayacağınız. Belirteyim, kravat çok zevkli ve logo da hiç rahatsız etmeyecek bir büyüklükte kullanılmış, tebrikler.

Kadir İnanır gerekli miydi?

TÜRKİYE
’deki reklamcılara müjde müjde müjde! Tüm dünyada reklamlarda ünlü kullanımı artıyor, gelecekte daha da artacağı tahmin ediliyor. Bunu ben söylemiyorum geçen ay piyasaya çıkan ‘Ünlü Satar’ (Celebrity Sells, Wiley, 2004) kitabının yazarı Hamish Pringle söylüyor. Niye Türk reklamcılara müjde? Çünkü bizim reklamcılar ünlü kullanımını otomatiğe bağlamış durumdalar, neredeyse bir ünlünün oynamadığı reklam kalmadı, ya da başka bir deyişle reklamda oynamayan ünlümüz kalmadı!

Hamish Pringle’ın kitabı, ‘Reklamda Ünlü Kullanımı’ konusunda yazılmış ilk kitap, böyle dar bir alanda ortaya koyduğu bilgiyle de bence takdiri hak ediyor. Pringle kitabında diyor ki:

Ünlüleri medya oluşturuyor. Aynı ünlüler daha sonra yine medya sayesinde ‘rol modeli’ olarak hayatımızın her alanını etkiliyor. Ünlüler saçımızı etkiliyor, başımızı etkiliyor, makyajımızı etkiliyor, giydiğimizi, yediğimizi, içtiğimizi etkiliyor. (Bitmedi!). Ünlüler sahip olmayı arzuladığımız şeyleri etkiliyor, kilomuzu, neredeyse boyumuzu posumuzu etkiliyor. Bu nedenle ünlüler markalara kısa sürede ‘çıkış’ yaptıran vazgeçilmez pazarlama araçları oluyor’.

Pringle bir şey daha söylüyor:

Ünlülerin ne zaman kullanılacağına doğru karar vermeli, ünlüler markaya uygun seçilmeli ve doğru kullanılmalı..

Sözü nereye getireceğimi anladınız sanırım. Tabii ki, Bonus Card’a ve Kadir İnanır’a getireceğim. Daha önce de yazdım, bir kere daha yazayım Bonus Card, ‘marka geliştirme ve yaşatma’ konusunda gelmiş geçmiş en başarılı örneklerden biridir. Geliştirdiği ‘bukalemun’ marka karakteri ile de dünya marka iletişimi literatürüne geçmeye adaydır. Düşünsenize, öyle bir marka karakteri (siyah kıvırcık peruk) oluşturuyorsunuz ki, kimi altına alsa baskın kimliğiyle onu eziyor, öne çıkıyor ve hep ‘kıvırcık peruk’ starlığını koruyor.

Peki böyle ezici bir starımız varken Kadir İnanır gibi ikinci bir stara, (220 bin dolar ödemeye) gerek var mı (Bana rica etseler aynaya 3 değil 33 kere bakardım)? Bence yok. Yeni bonus filminde Kadir İnanır’ın yerine kim oynarsa oynasın, ‘verilmek istenen’ temel mesaj verilebilirmiş. Nedir filmin mesajı? Harcadıkça Bonus Cart önce Bonus Plus, daha harcadıkça da Bonus Premium oluyor. Reklam filmi o kadar uzun ve mesajı da o kadar doğrudan ki anlamamak için aptal olmak lazım. ‘Peruk’ dikkat çekiciliği zaten sağlıyor ünlüye ne gerek var!

Diyebilirsiniz ki, ‘Kadir İnanır oynamasa daha reklam çıkmadan Bonus Card reklamı basında bu kadar yer alamazdı ki’. Aldı da ne oldu? Kime yaradı? Bonus Card’a mı Kadir İnanır’a mı? Üstelik Ayşe Arman da istenen haber gücünü pekala oluşturabilirdi, hatta oluşturdu da. Bir şey daha söyleyeyim mi? Ayşe Arman yeni Bonus reklamına Kadir İnanır’dan daha çok yakışmış, üstelik de kusursuz oynamış. (Reklam Ajansı: Alameti Farika Rating: * * *)

Ya Ali Coşkun İngiltere Sanayi Bakanı olsaydı

GEÇEN hafta Londra caddelerini arşınlarken billboardlarda gördüğüm Dovesıkılaştırıcı’ bakım ürünleri reklamı hemen aklıma Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’u getirdi. Eğer İngiltere Sanayi Bakanı Ali Coşkun olsaydı Dove (Unilever) yanmıştı!

Hemen ‘Dördüncü Özcan’ Dove reklamını, Reklam Kurulu’na getirir, bir bahaneyle bu reklama ceza üstüne ceza verilirdi.. Asıl gerekçe tabii ki şu olurdu:

Nasıl olur da analarımız, bacılarımız don sutyen bilboardlarda yer alır kardeşim!’.

Ne alaka?’ diyorsunuz değil mi? Alakası şu. Dovesıkılaştırıcı krem’ kampanyasında model olarak sıradan kadınları (Örneğin televizyon araştırmacısı Linda di Maria’yı) kullanmış, kampanyada onların don-sutyen çıplak fotoğraflarına yer vermiş. Reklamın stratejisi de şu: herkes süper modeller de test ediyor, sıkıysa sıradan kadınların kırışıklıklarını da test edin!

Bugüne kadar Dove Kampanyası ile ilgili İngiltere Reklam Standartları Kurulu’na iki şikayette bulunulmuş, iki şikayet konusu aynı: Dove reklamları obeziteyi meşrulaştırıyor!

Gördüğünüz gibi İngiltere’de henüz Dove reklamlarının yasaklanmasını isteyen kimse yok. Umarım biz sayfamızda bu reklama yer verdik diye Ali Coşkun bir yerlerde bizden şikayetçi olmaz.

Eller Net’e biz CenNet’e!

Geçen
ay da Taylor Nelson Sofres Trendpoll araştırmasında, 18 yaş üstü Türkiye temsili 2017 kişiye ‘Aklınıza gelen ilk üç internet adresini söyleyiniz’ sorusunu sordu. Sizce Türkiye’nin yüzde kaçı en az bir internet adresi anımsayabilmiştir? Yüzde 80? 60? 50? Yüzde 30? Yüzde 25?. Daha fazla zorlamayın ben söyleyeyim. Sadece yüzde 20,7’si.. Bu oran ‘internet çağı’ denilen bir çağda, kaçımızın bırakın interneti bilgisayarla haşır neşir olduğumuzun da iyi bir göstergesi..

İnternetle haşır neşir olanlarımızın da ‘ulvi amaçlar’ peşinde koştuklarını sanmayın. Okumayan, yazmayan, düşünmeyen sadece ve sadece ‘ağzı olanın her konuda konuştuğu’ bir toplumda en fazla anımsanan internet sitesi bir ‘geyik sitesi’: Mynet.com. Türkiye’nin internet konusunda bir şeyleri kaçırdığı çok açık. Sürekli ‘öteki dünyaya’ yatırım yapılan muhafazakar demokrat bir toplumda da eller Net’e giderken bizim cenNet’e gidiyor olmamız çok normal değil mi? Özeti: Türkiye insanlarını ‘cahil’ bırakmanın faturasını ağır ödüyor.

Nike kısa sürede ligde yükseldi

BU
hafta anımsanan reklamlar sıralamasında ünlü futbolcuların yer aldığı Nike reklamı yüzde 8’le kendini hissettirdi. Anımsarsanız iki hafta önce bu reklamı incelemiş ve beş yıldız vermiştim. Polaris reklamı ise yine de daha önce öngördüğümüz gibi kısa sürede aşındı ve fark edilme gücünü yitirdi.

‘Öz’ünü çıkardılar!

BAKIM
ürünlerinde bir ‘Öz’ fırtınası aldı başını gidiyor. İşte örnekler: Limon ve Yeşil Çay Özlü Blendax Şampuan, Portakal Özlü Schwarzkoff Palette Saç Boyası, Kına Özlü Elidor Şampuan, Yosun Özlü Duru Lady Likit Temizleyici, Doğal Özlü Duru Şampuan, Bal-Zeytinyağı ve Kına Özlü Hacışakir Saraylı Şampuanları. Ayrıca Zeytinyağı ve Kına Özlü Hacışakir El Banyo ve Sıvı Sabunları, Mucize Özlü Güzellik Yaratan Komili Olive Şampuan Serisi.. Süpermarket rafı değil manav tezgahı sanki! Benim merak ettiğim, sizlerin bu ‘öz’ sözcüğünden ne anladığınız? ‘Yosun özü’nden ne anlıyorsunuz örneğin? ‘Kendisi ne ki özü ne olsun’ ya da ‘Niye yosunlu değil de yosun özlü’ diye sorguladığınız oluyor mu? Olmuyor mu? İşin ‘Özü’nü kaçırıyorsunuz demek ki!

Çekirgelik

Hapishanedeki insanların % 90’ı erkektir.

Allan Pease
X

Özgürleşin! Bu bir emirdir

Birlikte yaşadığınız adamların da baktığı, en sevdiğiniz kadın dergisinin kapağında muhteşem, incecik kadın bedenleri görüyorsunuz. Bu dergilerin son yıllarda verdikleri mesaj hep aynı: Sıkı rejim yapın? Neden? Kim koyuyor bu 90-60-90 vücut normunu?

Sylvette Giet "Özgürleşin! Bu Bir Emirdir" (*) isimli kitabında 2003 yılında bir mevsim boyunca incelediği "cinsiyete yönelik yayınlar"ı ele almış.

Yani cinselliklerini ön plana çıkartarak okuyucuya ulaşan yayınları. Anlayacağınız kadınlara ya da erkeklere özel dergileri.

Giet, incelenen gazete ve dergilerde, vücudun erotik sunumunun yüceltildiğini vurguluyor ve onu ticari tüketime tamamen açık hale geldiği mesajını veriyor.

Üstelik bu dergilerin ve gazetelerin insan bedenine yönelik normları ve değer yargılarını kanun gibi belirleyip özgürleşmeyi çoğunluk tarafından kabul edilebilecek bir ahlak çerçevesinde yücelttiklerini söylüyor.

Giet’e göre gazeteler ve dergiler, artık duygusal olana ve aşka paha biçiyor. Nasılını görmek ve anlamak istiyorsanız, "Özgürleşin! Bu Bir Emirdir"i elinizden bırakmayın. 160 sayfalık kitap rahat okunuyor. İnsanı oldukça düşündürtüyor. Düşünmek istemiyorsanız daha iyi alternatifler var tabii ki. Erkekler için zayıflamaya devam!

(*) Sylvette Giet, Özgürleşin Bu Bir Emirdir, Dharma, 2006.

Cuma okur tavsiyesi

Eğer acı seviyorsanız, bol acılı tavuk seviyorsanız, Erol Taş gibi elinizin tersiyle ağzınızı silerek süper tavuk kanadı ve yanında buzzz gibi bira içmek istiyorsanız, bir de bunu 80’lerin dekorasyonunda ve 80’lerin unutulmaz müziklerini dinlerken yaşamak istiyorsanız size müthiş bir tavsiyem var. İstiklal Caddesi’nden aşağıya doğru iniyorsunuz, yakında tarih olacak Vakko’nun karşı sokağına giriyorsunuz ve sonuna kadar yürüyorsunuz. Karşınızda Birbuçuk.

Özellikle çok acı sevenler için buffola wings vazgeçilmez bir tat. En azından benim için özellikle yanındaki sosuyla. Ağzınız sulandı bile di mi? Afiyet olsun... (Şükran Kaya)

CUMA TAKINTISI

Uçuş 93’teki demokrasi dersi

Uçuş 93’te yönetmen Paul Greengrass’ın samimiyetini çok beğendim. Film, 11 Eylül 2001 günü teröristlerin kaçırdıkları dört uçaktan birini, San Francisco’ya giden UA 93’te düşene kadar geçen olayları anlatıyor.

Kaçırılan yaklaşık 40 Amerikalı, umutsuz bir bekleyiş içinde yakınlarını telefonla arıyorlar. O arada biz onların yakınlarının gözünden Dünya Ticaret Merkezi’ne iki uçağın çarpmasını izliyoruz. Daha sonra kaçırılanlar "kaçış yok" duygusu içinde bir araya gelip, teröristlere yönelik bir saldırı planı yapmaya başlıyor. Ve sonra Rambo, Zor Ölüm gibi filmlerde, bir kahramanla dünyaya hakim olan Amerikan devletinin çaresizliği, şaşkınlığı...

Uçuş 93’te en çok sevdiğim nokta da bu oldu. Greengrass, bir kahraman yaratmamış, aksine olaya tamamen tanıklık etmiş. Amerikalıların olayın ilk saatlerinde hiçbir şeye hakim olmadıklarını çok net olarak ortaya koymuş.

Bir de Greengrass (bu arada senarist de kendisi), olayın hala tartışılan, karanlıkta kalan noktalarını karanlıkta bırakmayı ihmal etmemiş. Son sahnelerde birkaç sembolik anlatım var, onlar da eksiklikleri tamamlamaya yetmiyor.

Uçuş 93’ü izlediğinizde kaçırılanların terörislere saldırı kararı verdikleri sahneye dikkat edin. Amerikalılar o arada derede bile saldırı kararını vermek için oylama yapıyorlar. Demokrasiyi içine sindirmek de böyle bir şey herhalde ne dersiniz?

Bu hafta Uçuş 93’ü kaçırmayın derim.

CUMA İTİRAFI

exyoungarchitect; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 27; İl: İstanbul

1,5 yıldır süren evliliğimde öğrendiklerim: 1) Evlilik başlayınca aşk biter. 2) Bekarken geçirdiğinizden çok daha fazla yalnız başınıza zaman geçirirsiniz. 3) Erkeklerin hiçbir şekilde memnun edilmesi mümkün değildir. 4) En modern erkek bile sizinle aynı zorlukta bir işte çalışmasına rağmen mükemmel bir ev kadını olmanızı bekler. 5) Hayatınızın aşkı, mükemmel adam, mükemmel eş diye bir şey yoktur. Tanıdığım herkese evlenmemesini tavsiye ediyorum.

Yorum: 1,5 yıllık bir evlilikten yola çıkarak itirafçımız nasıl anti- evlilik misyoneri oldu anlamak güç! Beyefendinin işkence yöntemlerini merak ettim doğrusu.
Yazının Devamını Oku

İnternet anarşistlerinin sistematik analizi

14 Eylül’de Yılmaz Özdil, Sabah’taki köşesinde "İki fakülte" başlıklı bir yazı yazmış. Kısa bir süre sonra bu yazı internete düşmüş, internetin anarşik ortamında da Yılmaz Özdil isminden kopartılıp değişik ortamlarda seyahat etmeye başlamış.

Bir okurum da yazıyı o halde bana "forward" etmiş. Ben de bu yazıyı, okurum yazdı sanıp "Çifte standart" başlığıyla salı günü Kelebek’teki köşemde yer vermişim.

Yılmaz Özdil de çoğunlukla okuduğum yazarlardandır ama o gün, kader ağlarını örmüş ve yazısıyla bir yerlerde buluşamamışım işte...

Aslında internetten alıp köşeme koyduğum yazı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Nedeni de aynen salı günü düştüğüm durum. İnternet çok anarşik bir ortam, kime, neye inanacağını bilemiyor insan.

"İki fakülte" yazısında da beni yanıltan, şehit düşen gencin Bahçeşehir Üniversitesi mezunu olması oldu... Nedense bu bağlantı nedeniyle yazının daha "kişisel" bir yazı olduğunu algıladım.

Beklendiği üzere çarşambanın ilk ışıkları ile birlikte hatamı yüzüme vurma fırsatını kaçırmayan yüzlerce internet anarşisti posta kutumu bombardımana tuttu. Bu sayede bir kez daha Hürriyet’te yazmanın ne kadar zor olduğunu düşünüp şöyle bir silkindim.

Gelen e-postalardaki üslup farkı gözle görülecek şekilde ayrışıyor. Oturdum gelen e-postaları tek tek okudum ve kategorize ettim. İnternet anarşistlerini sistematize etmenize yarayabilir diye her kategoriyi temsilen örnekleri sizle paylaşıyorum.

8 Hafif aşağılamayla ayıplayanlar

* Okuyucunuzun adı Yılmaz Özdil miymiş? Bir gazeteye bir de size yazıyor herhalde. Ayıp, insan biraz gazete okur ya. (R. Tamer)

* Acaba siz bir yazar olarak, diğer gazetelerdeki meslektaşlarınızı takip ediyor musunuz? Bu yazıdan anlaşılıyor ki, hayır. Çünkü eğer Sabah’ta yazan sayın Yılmaz Özdil Bey’in köşesini takip ediyor olsaydınız, bu hatayı yapmazdınız. ’Saygılar, iyi çalışmalar... (Soydan Genç)

8 Dalgasını geçip sevinenler

* Okurunuz (Ahmet Fatih Akdoğan) anlaşılan iyi bir ’intihalci’. Sanırım iyi bir medya takip danışmanına ihtiyacınız var. Saygılarımla. (Mustafa Sarıoğlu)

* Hocam kötü tongaya düşmüşsünüz. Okurumdan dediğiniz Çifte Standart isimli yazı Sabah yazarı Yılmaz Özdil’in yazısıdır. Bilginize. (Murat İlhan)

* Okurunuz maalesef Yılmaz Özdil’in yazısından olduğu gibi copy-paste yapmış. Demek ki neymiş; okur copy-paste yapabilir, ama her zaman kontrol etmek ve gazeteleri de okumak gerek. (Serap Ateş)

8 Gelinim sen anla’cılar

Okurunuz Sabah Gazetesi yazarlarından Yılmaz Özdil’in 14.09.2006 tarihli "İki fakülte" başlıklı yazısının aynısını göndermiş. Bu konuda ne yapabilirsiniz bilmiyorum ama fikir hırsızlığı kötü bir şey. (Marla Singer)

8 Şüpheciler


Bu yazı Yılmaz Özdil tarafından kaleme alınmıştır. Acaba okurunuz mu kendisinden alıntı yaptı yoksa Yılmaz Özdil mi? Herhalde okurunuz yazının kaynağını belirtmeyi unuttu. (Şenay Dinçer)

8 Durum tespitçiler


Okuyucunuz Ahmet Fatih Akdoğan’ın alıntı yaparken en temel nezaket kuralını bile çiğneyerek sizi de yanılttığı görülmektedir. (Uçar Sayıl Gündem)

8 Adalet dağıtıcılar


Yoğun iş temponuz arasında Sabah Gazetesi’ni okuyamadığınızdan kaynaklandığı için dikkatinizden kaçan bu yazıyı kendisininmiş gibi gösteren okuyucunuzun yaptığı hatayı köşenizde düzelterek meslektaşınıza yapılan haksızlığı önleyeceğinizi umar, saygılar sunarım. (Hidayet Üney-Ukrayna)

8 Çorbada tuzum’cular

Okurunuzun gönderdiğini sandığınız yazı Yılmaz Özdil’e ait. Muhtemelen size zaten bunun için bugün bir sürü mail yağacak ama çorbada tuzum olsun istedim. (Pınar Kın)

8 Özür dile’ciler

Ali Bey, okuyucularınızın mail’ini okumadan önce gazeteleri okumanızı önererek, Yılmaz Özdil’in 14 Eylül tarihli "İki Fakülte" yazısına istinaden köşenizde bir özür yayınlamanızı bekleriz. (Bülent Yusuf Can)

Bir an önce yaptığınız bu hatayı düzeltmeniz dileğiyle, iyi çalışmalar. (Sinem Saltık)

8 Kasedin çıktı, yandın’cılar

Aman Hocam, ne yaptın! Bu yazı kelimesi kelimesine geçen gün Sabah Gazetesi’nde Yılmaz Özdil’in dedikleri... Yandın... (Levent Ünen)

Başka isteği olan var mı

Nasıl ama, iyi bir sınıflandırma değil mi? Bu arada yazıyı bana forward’layan okuruma da bir mesaj atıp durumu açıkladım. Aynen şu mesaj geri geldi: "Bana bu yazıyı arkadaşım yolladı. Çok hoşuma gittiği için herkese yolladım. Kaynağını bilmediğim için isim yazmadım. Ayrıca size başarılar dilerim." (Ahmet Fatih Akdoğan)

Sevgili Özdil’i de arayıp, "kusura bakma, internet gazisi oldum" dedim, gülüştük. Başka bir şey yapmamı isteyen var mı?

Tırtıl

Geç adam adına bir değer kat! (A.Carnegie)

Yazının Devamını Oku

Ali Bulaç, Hande Ataizi ve 3 dakika

İslamcı entelektüel(!) Ali Bulaç, radikal islamın yayıcılarından Mısırlı Seyyid Kutub’un idam edilişinin 40. yılını anmak üzere düzenlenen törene konuşmacı olarak katılmış ve şöyle demişti: "Bugün bilgi çok kolay ve ucuz ulaşılabilir bir hale geldi. Tıpkı modern kadın gibi. Modern kadına da bilgi gibi çok kolay ulaşılabilir."

Hande Ataizi de Vatan’dan Sanem Altan’a verdiği röportajda geçmişte yaşadığı bir olayı şöyle anlatmış:

Mert’le (İncekara) 2 yıldır beraberiz. Ama 6 yıl önce "one night stand" yaşadık. Partiden çıktım, çok kötüydüm. Bir tarafımda Didi, bir tarafımda Uğur... Kavga kıyamet. Bir delikanlı arabasının camını açtı, "Yardım edebileceğim bir şey var mı?" dedi. Ben de "Sağa çek, 3 dakika içinde geliyorum" dedim.

Ali Bulaç’ın söyledikleri de, Hande Ataizi’nin yaptıkları da "hastalıklı" şeyler gibi geliyor değil mi?

Bana Ali Bulaç’ınki çok hastalıklı, Hande Ataizi’ninki çok daha az hastalıklı geliyor.

Ataizi’nin hastalığı, bu kadar mahrem şeyleri medya önünde çoluk çocukla paylaşmasından kaynaklanıyor. Yine de Ali Bulaç gibi samimiyetsiz değil, hiçbir şeyi genellemeyip, yaşadıklarını samimi bir şekilde itiraf etmiş.

Üstelik Hande Ataizi’nin söylediklerini okuduktan sonra bile ne Hande Ataizi’ne ne de modern kadına "bilgi kadar kolay ulaşılabildiğinin" düşünülmesi mümkün...

Okuyun bir daha Ataizi’nin itirafını... 3 dakikada kolayca ulaşılan taraf erkek değil mi?

Eğer Ali Bulaç inanmıyorsa, bir arabaya binip Hande Ataizi’ni takip etsin ve camı açıp ona "Yardım edebileceğim bir şey var mı" desin bakalım. Sizce sonuç ne olur? Kızlaaar! Aranızda 3 dakikada Ali Bulaç’a ulaşmak isteyen var mı?

Çifte standart

Bir okurum Tayyip Erdoğan’ın yaşadığı zihinsel çifte standardı bir örnekle çok güzel anlatmış. Çok beğendim. Paylaşmadan duramayacağım:

Zeki Burak Okay. Bahçeşehir Üniversitesi’ni bitirdi. ABD-Ohio’da Kent State Üniversitesi’nde master yaptı. Kaç fakülte etti? İki fakülte. Asteğmendi. Hakkari’de şehit düştü. Annesi, o acıyla, devlete "Hakkımı helal etmiyorum" dedi. Aradı mı Başbakan, başsağlığı için? Aramadı.

Ne dedi? Gazeteler yazdı, oradan öğrendik: "Bunları mı dinleyeceğim ben, askerlik yan gelip yatma yeri değildir!"

Bayram Ali Öztürk. İmamdı. Camide öldürüldü. Ne dedi Başbakan: "İki fakülte mezunu bir hoca öldürülüyor, ailesine en ufak bir başsağlığı yok. Bunlar hassas konular. Temennimiz odur ki, bunlar objektif şekilde değerlendirilsin."

Benim temennim de şudur ki... YÖK toplansın, objektif şekilde değerlendirerek "Başsağlığı dilenecek fakültelerin" listesini yayınlasın. Bilelim, hangisi hassastır, hangisi değil.

Dün de mesela, 10 insanımız gitti. Aralarında fakülte mezunu yok. Biri zaten, bebe... Bir yaşında. YÖK karışamaz bu durumda. Ulemaya mı sorsak acaba? (Ahmet Fatih Akdoğan)

Huggies’in başarısının nedeni

HTP Exclusive’in "Reklam Algı Endeksi" araştırmasına göre geçen hafta en fazla anımsanan reklam Coca-Cola kola makinesi (yüzde 8,9)... İkinci sırada yüzde 7.9’la Turkcell (Selocanlar yüzde 75 indirim), üçüncü sırada ise yüzde 7 ile Arçelik çift soğutuculu buzdolabı reklamları var.

İlginç olan bebeklerin kullanıldığı Huggies reklamının sessiz sedasız, hem de diğerlerine göre daha az reklam yatırımıyla, beşinci sıradan listeye girmesi.

Hadi bakalım söyleyin bu reklamın akılda kalmasının nedeni hangisi? Bebekler mi yoksa askerler mi? Türkiye hangisini çok sever? Bildiniz; her ikisini de... Anlatabildim değil mi?

Reklam anımsama ligi

İlk 10 reklam (yüzde)

Coca-Cola(Kola makinesi)8.6

Turkcell(Selocanlar)7.9

Arçelik(Çift soğutmalı)7

Arçelik(Makas)5.9

Huggies(Asker brifing)5.4

Akbank(T. gücü)4.2

Coca-Cola(Light-alkış)3.5

Molfix(Bebek bezi)3.4

Renault Clio(Çocuk)3.4

Sütaş(Yiğit)2.7
Yazının Devamını Oku

Avrupa Birliği’nden uzaklaşmanın göstergesi

GEÇEN yıl hem devlet üniversiteleri tıka basa dolmuştu, Vakıf Üniversitelerinde de üç beş boş kontenjan kalmıştı. Bu yıl Vakıf Üniversitelerinde 7934 boş kontenjan kaldı.

Bunun nedenleri üzerine, "aşırı genelleme" hatasına düşüp yorum yapan yapana. Yok efendim Vakıf Üniversiteleri çok kazık atıyormuş, öğrenciyi "yolunacak kaz" gibi görüyormuş, eğitime öğretime önem vermiyormuş..

Bu yorumculara şunu sormak istiyorum: Niye "parasız olmasına rağmen" devlet üniversitelerinde de 7.724 boş kontenjan var?

Demek ki boş kontenjanların altında genel olarak "sistem değişikliğine" dayalı bir neden var. Bunun böyle olduğu da ek kontenjan yerleştirmesi sonucunda kanıtlanacak.

Üstelik üniversite, bölüm ve program ayrıntılarına girildiğinde de boş ya da dolu kontenjanları yaratan çok farklı nedenleri görmek de mümkün. Örneğin "yerleşim yeri faktörü".

Öğrenciler şehir merkezine yakın yerlerde okumak istiyor. Yollarda telef olmak istemiyor.

Bahçeşehir Üniversitesi’ni Bahçeşehir Belediyesi büyük bir başarıyla (!) Beşiktaş’a gönderdi, Üniversite kontenjanı bu yıl tavan yaptı. (Türkiye’de her köy, her kasaba, her belediye "bize de üniversite bize de" diye inlerken, bir Üniversite’yi başarıyla çevresinden uzaklaştırmayı başardığı için Bahçeşehir Belediye Başkanı Kemal Aydın’ı tüm kalbimle kutlarım).

Bazı bölümlerde ise gözle görülen bir toplum ilgisi azlığı var. Örneğin Avrupa Birliği İlişkileri. Bu 4 yıllık bölüm Bilgi Üniversitesi İşletme Fakültesi ve Bahçeşehir İşletme Fakültesi’nde, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olma hedefi doğrultusunda büyük umutlarla açıldılar. Geçen yıl dahil de hiçbir kontenjan sorunu ile karşılaşmadılar. Topladan bu yıla bakalım.

Türk gençlerinin ya da onların ailelerinin artık Avrupa Birliği’nden bir gelecek görmedikleri çok açık.

Peki Türkiye nasıl bu hale geldi? Başbakan Tayyip Erdoğan sadece bu sonuca bakıp AKP’nin Türkiye’ye ne ettiğinin farkına varırsa çok iyi olur diye düşünüyorum.

Bir de artık bir takım olgulara neden ararken aşırı genellemeden kaçınmak gerektiğini. Hele de sorun üniversiteyi ilgilendirince komik duruma düşülüyor.

Az kár çok iş dönemi

BAZI
işletmeler hala Türkiye’de yaşanan ekonomik dönüşümün farkında değil.

Hala "Az kár çok iş" dönemine geçildiğini anlamamakta direnenlerin sayısı oldukça fazla. Öyle bir mal satayım, "bir voli" vurayım, yüksek karla köşe döneyim devri kapandı.

Şimdi akıl devri, çok iş yapma, verimlilik, doğru pazarlama devri, markalama devri, tüketiciyi, müşteriyi doğru anlayıp sineğin yağını çıkarma devri.

Tabii ki bir de marka ve fiyat ilişkisini çok iyi anlama devri.

Bu devirde kar oyununu kazanmak isteyen mutlaka ve mutlaka zeki fiyatlama yapıp ve zeki markalama yapmak zorunda.

Markaları fiyattan bağımsız birşey sananlar yanılıyor. Marka denen şey hedef kitle, ürün, fiyat ve mesajın birleşimi.

Fiyat indiriyorsanız kendinize "Ben ne yapıyorum?" diye mutlaka sorun?

Çünkü yeni fiyattan başınıza üşüşecek yeni müşteriler ve düşük fiyat algısı bir süre sonra sizi asla aynı şekilde algılatmaz! (Bakınız bir süre önce ölümcül fiyat indiren dergilerin durumu)

% 5 ile % 25 oranında fiyat arttırıp hala aynı oranda satıyorsanız da emeği geçenleri kutlayın. Gerçekten marka olmayı başarmışlar, yeni döneme uyum sağlamışlar. Nokta.

"3’ü 1 arada" da "aroma" savaşı

HAZIR kahvede "3’ü 1 Arada" konseptini Nestle’nin Nescafe’si çıkardı. Daha sonra Ülker Cafe Crown’la Nescafe’yi taklit etti.

Daha sonra Cafe Crown fındık ve karamel aromalı "3’ü 1 Arada" çıkararak kategoriyi şöyle bir salladı.

Daha sonra Nescafe Cafe Crown’u taklit edip Çikolata, Fındık ve Badem aromalı "3’ü 1 Arada" ları piyasaya saldı.

Daha sonra...Daha sonrası yok. Gençler kahve kategorisinde yenilikleri tuttu. Bu nedenle de bu kategoride "aroma" savaşı kıran kırana devam edeceğe benziyor.

Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir şey var. Sürekli taklitçilikle suçlanan Ülker (suçlayanlar arasında ben de varım) bu örnekte Nestle tarafından taklit edildi.

Kabul ediyorum, Sezar’ın hakkı Sezar’a, "3’ü 1 Arada"yı bulan Nescafe. Bu müthiş bir yaratıcılık..

Cafe Crown’un kategoriyi genişletmesi ise yenilikçilik. Ülker bir yerden başlamış görünüyor, haydi hayırlısı..

Çekirgelik

Yaşlanmak asla üzücü değildir ama yaşlı olduğunu hissetmek üzücüdür. (Kenny Rogers)
Yazının Devamını Oku

Arçelik: Şafak Sezer kanıksanmıştı

ARÇELİK Genel Müdürü A. Gündüz Özdemir’den Arçelik reklamları ile ilgili yaptığım yorumlara uzun bir yanıt geldi. Özetle Özdemir, Çelik ve Bekçi Sırrı’lı iletişimin 3 yıl başarı ile devam ettiğini, 3’üncü yılın sonunda araştırmalarda kanıksanmadan dolayı bir düşüş görüldüğünü, tüketicilerin bu formattan sıkıldığının saptandığını belirtiyor. Çelik’in ve Bekçi Sırrı’nın ağırlıkla fabrikada geçen hayatı bu yüzden sonlandırılmış ve tüketiciler ile daha yakın bir ilişki kurmak yönünde yeni bir strateji oluşturulmuş.

HTP’nin "Reklam Anımsanma Ligi" sonuçlarında Arçelik reklamlarının anımsanma düşüş trendini (satış demedim) ise değerli dostumuz Gündüz Özdemir şöyle açıklamış:

"Sn. Prof. Dr. Ali Atıf Bir’in yorum yaparken gözden kaçırdığını düşündüğümüz 2 önemli nokta vardır.

1. 2006 oranlarının en yüksek olduğu Nisan-Mayıs dönemleri, Bekçi Sırrı’lı değil yeni oyuncular ile Arçelik reklamlarının devreye girdiği dönemdir.

2. Yaz ayları, özellikle Temmuz ve Ağustos, TV izlenme oranlarının en düşük olduğu aylardır. Dolayısıyla, bu tür araştırmaların sonuçları incelenirken geçmiş senelerin aynı dönemleri ile karşılaştırma yapılmalıdır."

Daha sonra Özdemir, Arçelik’in araştırmalarına dayanarak yeni kampanyanın sonuçlarını vermiş: "3 aylık bir sürede önceki 3 yıllık Çelik/Bekçi Sırrı kampanyası ile aynı beğeni skorlarını yakalamış ve hatta geçmiştir. 2005 yılı sonunda ortalama yüzde 58’e düşen reklam hatırlanma oranımız yeni kampanya ile ortalama yüzde 70’e çıkmıştır. Doğru marka ile hatırlanma oranımız ise yüzde 40’tan yüzde 58’e yükselmiştir."

Ve de asıl demek istediğini şu paragrafta söylemiş: "Reklam performansında, reklam hatırlanması kadar iletilen mesajın, tüketicilerde marka ile ilgili yarattığı algı da çok önemlidir. Sn. Prof. Dr. Ali Atıf Bir bu konuları da aksettirme ihtiyacı duymamış. Keza bir reklam kampanyasındaki tüm bu bileşenler, stratejik amaçlar bir tek sanatçı ile yani Sn. Şafak Sezer’le ilişkilendirilemez."

Gördüğünüz gibi şimdi de bana yanıt hakkı doğdu. Arçelik’in daha önceki aylardaki sonuçlarını vermedim. Çok benzer sonuçlar olduğunu biliyorum. Çünkü HTP’nin "reklam-algı" endeksini yıllardır her hafta sıkı sıkı takip ediyorum. Talep edildiğine göre vermek şart oldu. Hem de Arçelik’in daha da lehine olsun diye hatırlayan kişi sayısına göre değil, hatırlanan reklamlar içinde Arçelik’in payına göre...

Tabloyu incelediğinizde göreceksiniz ki her iki yılın aynı aylarında da eski yeni kampanyanın anımsanma skorları farklı. Azalma var ancak bir yükseliş trendi de görülüyor. İsterseniz bu tartışmayı bir üç ay keselim.

Üç ay sonra verilere göre yeniden Arçelik’in Şafak Sezer’i bırakma kararı doğru muydu yanlış mıydı tartışalım. Çelik-Bekçi Sırrı konsepti içinde Şafak Sezer’in rolünü de küçümsemeden ama...

Anımsanma (recall) tabii ki iletişimden davranışa giden yolda etkiyi sağlayan tek değişken değil. Ama araştırmalar bize zihinsel süreçler içinde tanıma (recognition) ile birlikte en önemlisi olduğunu söylüyor.

Pazarlama iletişiminden satışa giden yolda da sonucu etkileyen tek araç reklam değil. Bunun dağıtımı, fiyatı, ürünü, rakibi, konjonktürü var. Ama "kaldıraç" reklamsa, satışta azalma ya çoğalmayı tartışmaya başlamanın zamanı değişimden sonraki altı aydır... Bekleyelim, görelim.

Niye Far Coast

COCA-Cola, Far Coast markası ile kahve işine giriyor. Hiç düşündünüz mü niye Coca-Cola değil de Far Coast?

Niye Coca-Cola gibi, dünyanın o olmazsa "kalsın" dediği bir marka genişletilmiyor da yeni bir marka Far Coast?

Yapardı şöyle ortaya karışık bir Coca-Cola Tiryaki, millet de peşinden koşardı değil mi?

Ama Coca-Cola Company gazozuna ayrı marka koyuyor (Sprite), sarı gazozuna ayrı (Fanta)... Oysa Coca-Cola Beyaz ya da Coca-Cola Sarı Kız ne yakışırdı değil mi?

Ya Coca Cola Company’nin suyu Turkuaz’a Coca-Cola Sebil dense daha iyi olmaz mıydı? Ya da meyve suyuna (Cappy) Coca-Cola yüzde 100 Meyve dense? Powerade’de de Coca-Cola Sporcu Motoru ne yakışırdı ama!

Ama Coca-Cola ısrarla bu tür marka genişlemeleri yapmıyor. Coca-Cola’nın "kola" algısını itinayla koruyor. Bastırıyor parayı yeni marka yaratıyor...

Çünkü marka yaratmada kategori odaklanmasının önemini biliyor. Bu nedenle de Coca-Cola bugün dünyanın en değerli markası... Değerini söyleyeyim. Hemen hemen bizim milli gelirin dörtte biri... Yaklaşık 80 milyar dolar.

Rakıcılar kendilerini cep telefonu sanıyor

KISA bire süre önce Vahap Munyar da köşesinde değinmişti. Rakı kategorisi özelleşti, rakı markaları daha markalaşma süreçlerini tamamlamadan yeni ürün çıkarma konusunda çıldırdı.

Yaş üzüm, üçüncü sürüm, beşinci boğum, önden sakızlı, arkadan tarçınlı... Yenilikler duracak gibi değil.

Sanki rakı satışında "kaldıraç" noktası yeni ürün geliştirmek. Yeni ürün geliştiren çok satacak, yeni ürün geliştiren pazar lideri olacak. Rakıcılar kendilerini cep telefonu kategorisinde sanıyorlar galiba. Rakı kategorisinde yok böyle bir özellik. Siz önce doğru dürüst sek rakı markası olmaya bakın... Üstelik rakı dağıtımında tartışmasız üstünlüğü bulunan büfe, bakkal, küçük marketin bu kadar rakı çeşidini taşıyacak rafı yok.

Görüşümüzü test edelim diye TNS Piar geçen ay 18 yaş üstü kır-kent Türkiye temsili 2000 kişiye "Aklınıza gelen üç rakı markası nedir?" diye sordu. Ham verileri alıp üniversitedeki araştırma laboratuvarımızda ağırlıklandırdık, analiz ettik.

İlk rakı markası tartışmasız hálá Yeni Rakı (yüzde 90.9), sonra sırayı Tekirdağ (yüzde 37.1) alıyor. Yırtan bir marka Efe (yüzde 31.9), yırtmaya aday marka ise Burgaz (yüzde 9.3). Tekel’in hálá rakı markası olarak algılanması ilginç. Başka da sorum yok.

Çekirgelik

İslam’ın şiddeti körüklediğini söyleyen Papa galiba kana susamış!

(İmza: Usame bin Ladin ve El Kaide)
Yazının Devamını Oku

Kim bu şeyh

Bakalım resimdeki şeyh hazretleri tanıyacak mısınız... Adı El Bakan-i Abdürrezzak Ül Muttalip. Kendisi bu akşam yayınlanacak olan "Ah Polis Olsam"da oynamak üzere özel bir uçakla Arap ülkelerinin birinden geldi. Ali Atıf Bir yazdı.

Bakalım resimdeki şeyh hazretleri tanıyacak mısınız... Adı <B>El Bakan-i Abdürrezzak Ül Muttalip</B>. Kendisi bu akşam yayınlanacak olan <B>"Ah Polis Olsam"</B>da oynamak üzere özel bir uçakla Arap ülkelerinin birinden geldi. Ayrıca Arabistan’da bir yerlerde bir gazetede köşe yazarlığı yapıyor. Yayınladığımız fotoğrafı gazetedeki köşeşinden aldık.

Şaka şaka...

Bu gece KANAL D’de yayınlanacak "Ah Polis Olsam"da İçişleri Bakanı olarak diplomatik bir krizi önlemek üzere Arap Şeyhi kılığına giriyor ve nataşa ticareti yapan bir çeteyle savaşıyorum. Tabii ki yanımda da Emniyet Müdürüm, Rıfat ve kakalaklar... <B>İzleyin bakalım nasıl oynamışım</B>. Fotoğrafı da bundan sonra Kelebek’teki köşemde kullanmayı düşünüyorum.

Reyting sistemimiz marjinali cezalandırıyor

<B>24</B>’le ilgili yorumlarıma oldukça fazla sayıda okur görüşü geldi. Cnbc-e, Dizimax, Comedymax gibi kanallara duyulan ilginin artışı, DVD pazarının genişlemesi reyting ölçümleri ve örnek büyüklüğü  ile ilgili söylediklerimi doğruluyor. 2200 hane artık Türkiye’yi çok zorluyor. <B>Bir yerde hata yapıyoruz.</B> Bakın bir okur bu zorlamayı nasıl dile getiriyor:

"Sadece 24 değil, yine Cnbc-e’de gösterilen Prison Break dizisini de izlerken keşke bizim yönetmenler de izlese de böyle kaliteli diziler yapsalar demiştim. Siz iyimserlikle bizde de yapılabileceğini yazmışsınız.

Bence imkansız, bizde hapishanede geçen Prison Break dizisi gibi bir dizi yapılsa gardiyanlar ayaklanır, bizi böyle mi gösteriyorsunuz diye. <B>Prison Break de ABD Başkan Yardımcısı çok kötü resmediliyor.

</B>Ayrıca bizde böyle dizileri yüzde 80 izlemez ve anlamaz diyorsunuz. 80’lerde sadece Amerikan dizileri izlenirdi ve herkes o saatlerde evlere kapanırdı. O zaman ki toplum, şimdikinden daha mı kültürlüydü? (Cem Ağar)

Yazının Devamını Oku

Honki ponki tonino, çalına bimbo porino, muşi muşi popozo kozizo, şişi şiki şayne tikitak tok!

Muharrem Kaşıtoğlu’nun "60’lar Hikaye, 70’ler Terane, 80’ler Şahane" isimli ilginç kitabını karıştırıyorum. Kendini 80 kuşağının bir üyesi olarak resmeden Kaşıtoğlu, önsözde 80 yıllara ait "kült ve efsaneleri" biraraya getirdiğini söylüyor. Bunu yaparken de "bir sosyolog, bir tarihçi, araştırmacı, akademisyen tavrıyla yaklaşmadım" diyor.

Doğrudur. Çalışmada kuramsal bir taban, toplumcu bir gözlem, akademik bir sınıflama çabası yok. Ama kitabın sistematik olmasa da, bir "araştırmaya" dayandığı kesin. Herhangi bir araştırma yapılmadan bu tür bilgiler toplanabiliyorsa bu yöntemi benim de öğrenmemde yarar var.

Kaşıtoğlu, 1980 kuşağının "popüler kültürüne" ansiklopedik bir giriş yapmak istemiş, bunda da başarılı olmuş. Hatta kitaptan 60 kuşağının, benim gibi 70 kuşağının (terane kuşağı yani!) da keyif alması mümkün. Çünkü 1980 kuşağını etkileyen popüler kültür malzemelerinin çoğu 70’ler hatta 60’lardan gelen malzemeler.

Önce 1960’lar ve 1970’lerden gelenlere bakalım: Çivit, necefli maşrapa, regülatör, tüpte şokella, Tipitip sakız, Facit hesap makinesi, Alaska Frigo dondurma, leblebi tozu, Kemalettin Tuğcu, tornet, Japon kale maç, Ayı Yogi, Ali Rıza Binboğa, Atilla Atasoy, Barış Manço, Cem Karaca, İlhan İrem, Ersen ve Dadaşlar, Shogun, Arı Maya, Atom Karınca, Vikinger, Jetgiller, Taş Devri, "Ahmet Bey’in televizyonu Schaub Lorenz", "Uy ezdin Ondulin’i", "Mintaksla canım Mintaksla", "Her genç kızın rüyası, Zetina dikiş makinesi", "Ho Ho Hoverr, süpürür döver, her yeri temizleyen hover, hover, hover!", "Kıskanç bayanlar eşinize Eros giydirmeyin", "Honki ponki tonino, çalına bimbo porino, muşi muşi popozo kozizo, şişi şiki şayne tikitak tok!" (Şenay söylerdi, biz de tempo tutardık!), "Küçük kız küçük kız söyle bana nerdeydin, dün akşam bekledik oynamaya gelmedin".

Ve 1980’ler: Şirinler, He-Man, Voltran, Tombi çerez, Diday diday day, Nikah Masası, Mastika, Ahu Tuğba, Nuri Alço, Şiki şiki baaa baaa, Ay lav yu ay lav yu du yu lav mi yes ay du, Hey Corç Versene Borç, Hülya Uğur, Ersin İmer, Bülent Karpat, Perihan Abla, break dans, acidci misin metalci mi, George Michael, Michael Jackson, Michael J. Fox, "uvak uvaak Liii kuupırrrrrrr", "Lavaş kiri, lavaş kiri, dünyanın sevdiği lavaş kiri", walkman, Cevat Prekazi, Fenerbahçeli Abdülkerim, kaleci Yaşar, vampirella, Maradona, Rıdvan Dilmen.

Ağırlıklı olarak 1980’leri etkileyen malzemelerle, önceki yıllara ait kült malzemeleri karşılaştırmak da keyifli değil mi? Valla sizi bilmem ama ben karşılaştırırken oldukça eğlendim.

(*) Muharrem Kaşıtoğlu, 80’ler Şahane, Birharf, 2006.

Böyle ABD Başkanı olur mu, insaf!

Size bir şey itiraf edeyim mi? Ediyorum... 24’ün üçüncü sezonunu da izledikten sonra, hiçbir aksiyon filmi beni kesmiyor. Yavaş geliyor, sıkıcı geliyor, demode geliyor. Alın size Fedai...

Belki 24’ü izlememiş olsam, "Fedai’nin konusu ilginç" falan deyip gidin diyeceğim, ama 24’ten sonra "Eh işte olsa da olur olmasa da olur" diyorum. Hem de Jack’im Bauer’im, çatal karam çingenem Kiefer Sutherland’in başrolde oynamasına, Michael Dougles, Kim Bassinger gibi devler filmin köşe başlarını tutmuş olmasına rağmen.

Film ikinci yarısında kısmen tempo daha hızlı, olaylar bir yere bağlanıyor, merak öğesi öne çıkıyor, ama yine de günün sonunda gizli servis çok yavaş çok. Teknoloji kullanımı sıfıra yakın, şaşırtıcı çözümlemeler sıfır. Bir de ABD Başkanı’nın karısı, Başkan’ı neredeyse Beyaz Saray’ın tam ortasında Gizli Servis’in baş aktörü ile aldatıyor, şalvarını da Oval Ofis’e asıyor. Bizim Başkan’ın boynuzlandığından haberi yok. Bu bilgiye bile sahip olmayan Başkan, dünyayı nasıl yönetiyor anlamak güç. Bu arada Fedai, romandan uyarlanmış ve romanı yazan eski bir gizli servis elemanı. Filmin başındaki siyah beyaz görüntülerden dönemin Carter dönemi olduğunu anlıyoruz. Carter’ın karısı başkanı aldattı mı kine?

İlhan İrem’le ilişkimi kestim, duyurulur

Kaşıtoğlu’nun kitabını karıştırırken 79’uncu sayfada karşıma İlhan İrem çıktı. Şöyle anlatmış Kaşıtoğlu İlhan İrem’i:

"70’li yıllardan 80’li yıllara gelen, gerçek anlamda efsane olan romantik adam! Şarkılarının yüzde 90’ı klasik olmuş, aradan 30 yıl geçmesine rağmen şarkıları hálá dillerde... "

Aynen öyle... Tabii ki hálá dillere destan şarkıları, tamamen yaptığı müziğin türü açısından söylüyorum, kafayı yemeden önceki şarkıları.

Niye tepkiliyim? Çünkü bir hayranı, 30 yıllık dinleyeni, fanatiği, peşinde koşanı olarak kendimi aldatılmış hissediyorum.

Yaşadığı "inziva hayat" tarzı beni hiç ilgilendirmiyor. Başka türlü yaşasa da ilgilendirmezdi. Ben onun şarkılarını seviyorum.

Bakın yaklaşık bir 10-15 yıldır İlhan İrem ne albüm yaptıysa bir umutla, eski İlhan İrem’i yakalamak için aldım.

Nerede görsem eski albümlerini bile yeni bir düzenleme falan yapmış mıdır diye almadan duramadım. Ama gelin görün ki, hep hayalkırıklığına uğradım. En son Cennet İlahileri’nde de aynı hayalkırıklığını yaşadım. Meraklısına Cennet İlahileri’ndeki parçaları süper "sound"un örnekleri olarak görülebilir. Ama eski İlhan İrem şarkılarını arayan beni bu "sound"lar kesmiyor.

"Bu kadar aldatılma, bu kadar hayalkırıklığı artık yeter!" diyorum ve İlhan İrem’le tüm ilişkimi kesiyorum.

29 Eylül’deki açıkhava konserini de çok samimiyetsiz buluyorum. Asla gitmeyeceğim, bundan sonra hiç bir albümünü almayacağım. Eski şarkılarını "dinlemem" diye bir söz vermem mümkün değil. Onlar hep i-pod’umda, hep başucumda olacak ve beni sazlıklarımdan havalandıracak.

CUMA TAKINTISI

Bu haftanın takıntısı Pınar Civelek isimli okurumdan. Pınar diyor ki: "Burger King’lerde 3.75 YTL fiyatla satılmakta olan çikolatalı dondurma ile sıcak olarak servis edilen "sufle"yi denemenizi öneriyorum. Ama adres veremiyorum çünkü çok sayıda şubesi var".

Demek ki neymiş? Bu hafta Burger King’teki "dondurmalı sufle"ye takıyormuşuz. Ben takıcam siz de takın.

(Cuma Takıntısı’na önerilerinizi bekliyorum.)

CUMA LAKIRDISI

"Tüm hayatın boyunca koyun olmaktansa bir günlüğüne aslan olmak daha iyidir". (Sister Kenny)

CUMA İTİRAFI

mikroboyut; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 29; İl: Samsun

Berat Kandili dolayısıyla televizyonu açmışız, huşu içerisinde güzel konuşmaları yapan hocamızı dinliyoruz. Görüntüde geçen altyazı: "Bu gece kimler affedilecek? Az sonra..." Bu işler de magazine düştüyse...

magirous; Cinsiyet: Erkek; Yaş: 31; İl: İstanbul

Gezme merakıyla tanınan kayınvalidemin kandil gecesi programını nemli gözlerle izlerken yaptığı yorum: "Burası hangi camiymiş? Burayı da gezelim."

Yorum: 9 Eylül gecesi Berat Kandili nedeniyle televizyonlarda dini programlar tavan yaptı. İtiraf.com’da bir gün arayla iki kandil itirafının yapılmış olması, reytinglere yanlış diyenlere kapak olmaz mı? O yüzden ben de iki itirafı köşeme kapak yaptım zaten))
Yazının Devamını Oku

TRT’nin ölümü

Gözden kaçan bir şey var. 7 Eylül Berat Kandili’ydi. Gelin o gece TV’lerde yayınlanan dini içerikli kandil programlarının reytinglerine bakalım...

RatingShare1.Kandil Duası Kanal 7 7.1021.502.Dosta Doğru Star5.8018.80

3.Kürsüden Gönüllere STV3.3010.004.Mevlit TGRT2.9010.105.Kandil Özel Kanal 72.809.40

6.Berat Özel STV 2.708.90

7.Mevlit TRT12.507.50

Bu sonuç 9 bin kişinin çalıştığı TRT’nin ölmüş olduğu anlamına geliyor.

Yazının Devamını Oku

Reklamda çocuğa çocuk pornosu muamelesi

Cengiz Semercioğlu sanki reklamda çocuğu sadece Turkcell kullanıyormuş gibi, son reklam kampanyasında Turkcell’in çocuğu kullanmasını eleştirdi ve RTÜK’ün bu konudaki kurallarına yer verdi. Önce gelin neredeyse TRT döneminden bu yana yürürlükte olan ilgili maddeye bakalım:

19. madde; "İçinde çocukların kullanıldığı reklamlarda, onların yararlarına zarar verecek unsurlar bulunmayacak, çocukların özel duyguları göz önünde bulundurulacaktır."

İlgili yönetmelik ise şöyle diyor: "Çocukların doğrudan kullanmadıkları veya kullanamayacakları ürün veya hizmetlerin tanıtılmasında, çocukların yer aldığı ifade ve görüntülere yer verilmemelidir."

Yaklaşık 30 yıldır kim uyuyor bu kanunlara, yönetmeliklere... Türkiye’de bir yılda çekilen reklamların hemen hemen yarısında çocuk öğesi var. Bebek mi bezi alıyor da bebek bezi reklamlarında bebek var? Kaç çocuk kendi yıkanıyor da şampuan reklamlarında çocuk görüyoruz? Kaç çocuk kendi rızası ile süt içiyor?

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu maddeler yıllardır işlemeyen, işletilmeyen maddeler. Niye işlemediğini de kökten düşünmek lazım.

Bir çocuğun ürünü kullansın ya da kullanmasın reklamda kullanılması niye sakıncalı? Çocuk kullanınca "çocuk pornosu" mu yapmış sayılıyor reklamcılar?

"Ha çocuk, reklamda kullanınca duygular sömürülüyor" demek. Yanlış mı oldu? Sömürülen çocuk mu? Allah Allah niye ki? Reklamlarda sömürülen her şey bitti bir çocuk mu kaldı?

Bırakın böyle Marksist eleştiri kalıplarını. Çocuğun reklamda sömürüldüğü falan yok.
Diğer insanlar, oldular, duygular ne kadar sömürülüyorsa çocuk da reklamlarda o kadar sömürülüyor.

Önemli olan çocuğu reklamda nasıl kullanıldığı. Herhangi bir reklama özel bir eleştiriniz varsa onu konuşalım. O reklamda çocuğun o haliyle kullanılmasının sakıncalı yönü varsa.

Örneğin çocuk reklamda annesinden babasından önce kalkıp mutfakta kahvaltı hazırlıyorsa, ocağa çay suyu koyuyorsa ve yangın çıkarma tehlikesi varsa... Diğer çocuklara kötü örnek oluyorsa...

RTÜK’teki kuralları harfi harfine uygularsanız televizyonda bırakın reklamı, program kalmaz. Hatta bizim köşeler bile.
Anlatabildim mi sevgili Cengiz Bey.

Ne Yazmıştım

Dün Fatih Çekirge’nin köşesinde "PKK’nın sinsi planını" okumuşsunuzdur. PKK, "Vatan sağolsun demiyorum" şeklindeki "trendi" güçlendirmek, askerliğe olan inancı zayıflatmak için ciddi bir plan uyguluyormuş. Böyle bir planı medyayı şöyle bir taradığınızda, çevrenizdeki birkaç kişiyle konuştuğunuzda kolayca sezebileceğinizi geçen salı yazmamış mıydım?. Aman dikkat tuzağa düşmeyelim!

Orta malı muhabbeti

Geçtiğimiz cumartesi, gece yarısından sonra elimde kumanda kanal kanal gezinirken, "Bunu Yayında Söyle"ye takıldım. Program güya programdan 45 dakika önceden kuliste başlıyor.

Cem Davran, Hande Ataizi, Pınar Altuğ, Arzu Yanardağ kuliste sohbet ediyorlar.

Cem Davran çok fazla sohbete girmiyor... Girmemesinde de fayda var. Çünkü sevgili Cem’in "aile" imajı, bu programın "konseptine" uygun değil.

"Nedir bu programın konsepti" derseniz, hafiften "Kız kıza orta malı muhabbeti" derim.

Hande Ataizi’nin sevgili sayısı, Pınar Altuğ’un sevgili sayısı, aldatmalar, boşanmalar, uyuşturucu kullanan kocayı boşamalar, Hande Ataizi’nin değişik şekillerde oturup verdiği frikikler.

Aslında bakarsanız kurmaca format gayet iyi, saati itibariyle de ’kırmızı noktalı’ program kuşağında yayınlandığı için isteyenin istediği muhabbeti yapmasında sakınca yok. Ama muhabbetin "orta"dan biraz daha "kenarlara" gelmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.

"Orta"da kalacaksa Cem Davran’ın kendi imajı için bir kere daha düşünmesinde yarar var.

Kanal D’nin muhteşem filmi

Kanal D’nin açılış gecesi Dolmabahçe’de çok daha güzel oldu. Çok ferah bir ortamdı. Hiç kimse yiyecek içecek peşinde aç kalmadı. Kenan Doğulu’nın konseri muhteşemdi.

Muhteşem olan bir şey vardı ki o da Kanal D’nin tanıtım filmi. Biliyorum şimdi "Kendi grubunun kanalı" diye "mutfak konseptini" övdüğümü düşüneceksiniz.

Eğer sadece "basılı malzemeleri" gördüyseniz haklısınız. Basılı malzemelerden "mutfak konsepti"nin tadını almak çok mümkün değil. Ama tanıtım filmini izlerseniz konseptin televizyona ne kadar muhteşem uygulandığını göreceksiniz. Bu zamana kadar gördüğüm en iyi tanıtım filmi.

Başta İrfan Şahin olmak üzere, Rafineri Ajans’ta ve Kanal D Tanıtım bölümünde emeği geçen herkesi kutluyorum.

Not: 7 gün 24 saat Ah Polis Olsam için çalışıp beni unuttukları için de ayrıca bir kutlamayı da hak ediyorlar ama haydi kutlamayayım yanlış anlaşılır.

Tırtıl

Dersimizi her geçen geminin ışıklarından değil yıldızlardan almak zorundayız. (O. N. Bradley)
Yazının Devamını Oku

Tasarım her derde deva

"NASIL oldu da Japonya küllerinden yeniden doğdu?" diyenler öncelikle Japonya’da Uluslararası Tasarım Merkezi’nin kaç yılında kurulduğuna baksınlar. Tahmin edin... Bilemediniz. 1922. Japonya’da devlet ve 103 şirket oturmuş tasarımı desteklemek üzere söz konusu merkezi kurmuşlar.

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde devletler, ve özel kuruluşlar tasarımı aynı şekilde aktif bir şekilde finanse ediyor, destekliyorlar.

Bunun nedeni tasarımın önce şirket sonra ulusal sonra da global düzeyde kalkınmaya hizmet etmesi.

Bugün dünyanın çoğu ülkesinde devlet mali yardım ve iş kalitesi belgeleme sistemleri, eğitim ve tasarım okulları ile sektörler arasındaki işbirliği yaparak tasarım konusunu destekliyor.
/images/100/0x0/55eaf844f018fbb8f8a27559
Çünkü artık devletler biliyor ki tasarım gelişme, tasarım kalkınma demek..

Üstelik tasarım deyince sadece endüstriyel ürün tasarımını anlamamak gerekiyor. Yenilik ve yaratıcılığın söz konusu olduğu her yerde, modada, çevrede, iletişimde, siyasette, mühendislikte tasarımla öne geçmek mümkün..

İngiltere’de yeni yapılan bir araştırmaya göre tasarım, yenilik ve yaratıcılığın şirketlere yaptığı katkını boyutları tablodaki gibi.

Türkiye dünya pazarlarında rekabet gücünü arttırmak istiyorsa, ekonomide tasarımın gelişmesini destekleyen bir sistemi kurması şart. Devletin, hükümetin tasarım alanında proaktif bir rol yüklenmesi yaşamsal.

Peki oynuyor mu? Ne gezeeeer. O daha çok dini tasarımlar peşinde.

Halen İstanbul Büyükşehir Belediyesi dışında aktif olarak tasarımı destekleyen bir kurum yok.

Büyükşehir Belediyesi’nin desteklediği İstanbul Tasarım Haftası’na devlet, hükümet ve şirketler sahip çıkarsa da Türkiye tasarım konusunda pekala yol alabilir, eksikliklerini giderebilir.

Yaratıcılık görücüye çıkıyor

"NEREDEN çıktı bu İstanbul Tasarım Haftası" dediğinizi duyar gibiyim. Ama anımsayın geçen yıl da yazmıştım. Tasarım Haftası’na hizmet etmek bir bakıma ibadet etmek gibi bir şey benim için.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu yıl da 12-17 Eylül tarihleri arasında Galata Köprüsü üzerine kurulacak İstanbul Tasarım Fuarına büyük destek veriyor. Ben de veriyorum.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Ddf, Galata Köprüsü’ndeki Tasarım Haftası etkinliklerini iyice geliştirmiş bu yıl.

Türkiye’nin yenilikçi, yaratıcı şirketleri, akademisyenleri, kurumları, tasarımcıları altı gün boyunca Galata Köprüsü üzerinde görücüye çıkacaklar.

Yerli ve yabancı tasarımcılar kaynaşacak, anlaşmalar yapılacak, İstanbul tasarımın gözbebeği olmak için bir adım daha atacak.

Sergiler, atölyeler, yarışmalar, konferanslar hem profesyonel hem de amatör tasarımcılar için oldukça özendirici olacağa benziyor.

"Made For China" sergisini kesinlikle kaçırmayın. İtalyan tasarımcılar oturmuşlar "Çin’de üretilen" değil "Çin için üretilen" işler yapalım demişler. Sergide Çin’e uyarlanarak tasarlanan 17 ayrı ürün yer alıyor.

Diğer bir sergi Piers Roberts ve Rory Dodd’un kurdukları Designersblock’a ait. Tasarımcılar "İstanbul dünyada şimdiye dek bulunduğumuz en heyecan verici şehir.." demişler ve İstanbul’a özgü bir sergi hazırlamışlar.

Konferanslardan ise kaçırmamanız gerekenler Camper’ın tasarımcısı Marti Guixe, Nice’deki HI Otel’in tasarımcısı Matali Crasset, Paris Üniversitesi Yönetim Bilimi Profesörü, Tasarım Yönetimi uzmanı Brigitte Borja De Mozota ve Tasarım Mühendisi Alberta Meda.

Geçen yıl İstanbul Tasarım Haftası’nı elli bin kişi gezmişti. Bu yıl gelin bu sayıyı yüzbine çıkaralım. İstanbul uluslararası bir tasarım merkezi olmayı hak ediyor. Ama önce ona sahip çıkmak lazım.

Çekirgelik

Yaratıcılığı olmayan zeka kanatsız kuşa benzer.

(A. Danielson)
Yazının Devamını Oku

Nasıl destek isteseydi

DÜN Enis Berberoğlu’nun yazısında İsmailağa Tarikati’ne akan 200 milyon doları okumuşsunuzdur. Diğer cemaat ve tarikatlara "din kardeşliği" uğruna akan paraları bilmemek için zır cahil olmak lazım. İşte okulları, dersaneleri, televizyonları, gazeteleri, radyoları, marketleri, inşaat şirketleri, bankaları... AKP iktidarının verdiği "ılımlı İslam" gazı, cesareti ve göz yumması ile büyüdükçe büyüyor, iyice arsızlaşıyor.

İş çocuklara tuvalet kağıdının yanında taharet musluğu, tesettürlü Barbie satmaya kadar vardı. Önemli hedefleri çocuklar, gençler ve kadınlar. Yani eğitim. Beyinler yıkandıkça da Türkiye’de laiklik kurumunun işi iyice zorlaşıyor. Hem de çok

Kafayı dinle bozmayan, laik, Türkiye’nin dini hassasiyetlerine saygılı, yüzü batıya dönük, liberal, işinde gücünde kesim ne yapıyor peki..

Bir örnekle anlatayım. Fen ve Teknoloji Lisesi’ni duymuşsunuzdur. Daha önce yazdım. Türkiye’de ilk ve tek. Bahçeşehir-Uğur Eğitim Kurumları’nın kurucusu Enver Yücel, bir ABD ziyaretinde bu tür lise ile tanışıyor.

Türkiye döndüğünde kár amacı gütmeksiniz, dibine kadar bir eğitim gönüllüsü olarak sadece Türkiye’ye bilim adamı yetiştirmek için teknoloji ağırlıklı lise kuruyor. 4 milyon dolara yakın bir parayı da gözünü kırpmadan harcıyor.

OKS sonuçlarında başarı mükemmel. İlk 500’den 48 öğrenci Türkiye’nin geleceği, bilim adamı olmak için Fen ve Teknoloji Lisesi’ni seçiyor.

Enver Yücel, Anadolu’nun bozkırından çıkıp Türkiye’nin geleceği olacak 48 öğrenciye (yatılı maliyeti yıllık 25, yatısız 15 bin YTL) sponsor bulmak amacıyla iş dünyasında bir tura çıkıyor. 48 öğrenciye sponsor olacak 48 gönüllü arıyor.

Kuşku yok ki Yücel bu öğrencilerin hepsini başında bulunduğu Vakfın desteğiyle okutabilir. Ama önemli olan bir eğitim sinerjisi yaratmak, kaynakları eğitime yönlendirmek, iş dünyasından gelecek destekle fen ve teknolojilerini yaygınlaştırmak, yüzü batıya dönük gençlerin sayısını artırmak...

Sonuç... Enver Yücel desteği bir tarikat, bir cemaat bir din adına istemediği için gönülsüz davranılıyor. Verdiği eğitim, çağdaşlık, sosyal sorumluluk mücadelesinde bir avuç insan dışında yalnız bırakılıyor.

Tabii ki o 48 öğrenci ve sonrakiler de tabii ki en iyi eğitimi almaya devam edecekler ama Fen ve Teknoloji’nin ışığının başka yerlere yansımasının gecikeceği ortada...

Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi? Tarikat, cemaat, din deyince bir tür iş adamları ellerinde avuçlarında ne varsa paraları akıtıyorlar. Din baronları bu paralarla bir eli yağda bir eli balda yaşayıp, İslami bir devletin alt yapısını içten içe hazırlıyorlar.

Gerçekten paraları aydınlığa, çağdaşlığa, bilime, yüzü batıya dönük değerlerle eğitime yatıracakların ise heveslerini kırmakta üstümüze yok. Sonra da "Vah vah ülkeyi tarikatlarla cemaatlara teslim ettik" deyip duruyoruz.

Daha durun, bunlar hiç birşey... İran’da da yıllarca bu aymazlık devam etmişti..

Erdoğan düşe kalka

TNS Piar’ın her ay yaptığı "Liderlerin Form Grafiği" araştırmasının ağustos sonuçları geldi. Erdoğan düşe kalka gidiyor. Asla eski formunda olmadığı ortada... "Askerlik yan gelip yatma yer değil" sözü tahmin ederim eylülde Erdoğan’a daha fazla form kaybettirecek.

Baykal’da az da olsa form artışının nedenini çok yorumlayamıyorum. Olsa olsa hiçbirşey yapmadığı için form kazanmış olabilir. Ağar televizyonda iletişimi kesince yükseliş trendi yavaşlamış. Ancak üçüncülüğünü koruyor. Mumcu’daki küçük form artışını yorumlamak için gelecek aya bakmak lazım. Ama en önemli sonuç şehit cenazeleri artmasına rağmen Bahçeli’nin form kazanmaması... Ya da cenazelere sığınarak form kazanmak istememesi... Bu konudaki hassasiyeti için ülke olarak Bahçeli’yi ne kadar takdir etsek az. İstese ortalığı yangın yerine çevirebilir. Peki karşılık görür mü? Ne diyorsunuz? Gelin eylül sonuçlarını bekleyelim.

İş Bankası’ndan klasik konsept

İŞ Bankası’nın "Siz buradaysanız biz de buradayız" kampanyasının konseptini oldukça demode buldum. İş Bankası artık bu klasik konseptleri aşmalı. Televizyon uygulaması yine göreli olarak başarılı. Basın uygulamaları ise çok klasik ve sıkıcı. Mesaj bombardımanı, medya planlama bir farkındalık yaratıyor, bu güzel ama atılan taş ürkütülen kurbağaya değmiyor. En beğendiğim ise İş Bankası kuleleri üzerine işlenmiş "Daima Burada Olacağız" yazısı. Bir mesaj bir bağlamda klasik ve sıkıcı dururken, diğer bir ortamda başka bir bağlamda ancak bu kadar güçlü ve güzel durabilir. HDI Sigorta’nın "Buradayız" lansman kampanyası ile İş Bankası’nın konsepti arasında ise sözcük benzerliği arasında bir benzerlik asla yok. Bu bağlantıyı kuranlar amatür değilse kesinlikle kötü niyetli...

İsrail ve Amerika imaj yenilemek zorunda

TAYLOR Nelson Sofres’in Türkiye CEO’su Ayşıl And aradı, "TNS 33 ülkede İsrail-Lübnan Savaşı ile ilgili kamuoyu araştırması yapmış. Sonuçlar çok ilginç ilgilenir misin" dedi.

"Gönder lütfen bir bakayım" dedim. 33 ülkede yapılan araştırmanın sonuçları geldi, gözlerim faltaşı gibi açıldı. Tezkere TBMM’den onay alsa da bu sonuçları değerlendirmek Türkiye’yi anlamak için önemli...

"Lübnan’daki savaşı kim çıkardı? İsrail mi Hizbullah mı?" sorusuna Türkiye’de yüzde 72 İsrail demiş. Lübnan’da bile İsrail diyenlerin oranı yüzde 59. Bizden daha büyük oranda İsrail’i suçlayanlar Endenozya (yüzde 85), Fas (yüzde 79), Senegal (yüzde 75).

Avrupa’da bize en yakın ülke Yunanistan (yüzde 79). Avrupa’nın diğer ülkelerinde ise İsrail diyenlerin oranı ortalama yüzde 32 civarında.

"Bu savaştan İsrail ve Lübnan dışında sorumlu olan üçüncü bir ülke var mı?" sorusuna Türkiye’de ABD diyenler yüzde 64, İran diyenler ise yüzde 2. Yine bu oranlarda Müslüman Asya ve Afrika ülkelerine yakınız.

ABD’yi suçlama konusunda Avrupa ülkeleri ortalaması yüzde 45’lerde. İran’ı suçlu görenlerin ortalaması ise yüzde 25. Yunanistan ise bu oranlar ABD için yüzde 81. İran için yüzde 12.

"Bu savaşta Hizbullah’a mı İsrail’e mi sempati duyuyorsunuz?" sorusuna ise Türkiye’de İsrail diyenler yüzde 10, Hizbullah diyenler yüzde 44, hiçbirine diyenler yüzde 46.

İlginçtir Hizbullah’a sempatiyle bakma oranı diğer Müslüman Asya ve Arap ülkelerinde daha fazla. Örneğin Fas’ta yüzde 92, Senegal’de yüzde 79, Endenozya’da yüzde 67.

Avrupa’da hiçbirine diyenlerin oranı ise daha fazla. Bu oran Finlandiya’da yüzde 70, İsveç’te yüzde 67, İngiltere’de yüzde 61, Norveç’te yüzde 60. Avrupa yüzde 65’lere varan oranda Hizbullah’ı terörist olarak görüyor. Biz ise yüzde 50.

"Birleşmiş Milletler hükümetinize bölgede barışı sağlamak için askeri güç gönderin derse göndermeliyiz?" ifadesine katılanların oranı Türkiye’de yüzde 48. Finlandiya’da yüzde 47, İrlanda’da yüzde 66, İsveç’te yüzde 67, Rusya’da yüzde 25, Hindistan’da yüzde 51, Pakistan yüzde 70, Yunanistan yüzde 44, Endenozya’da yüzde 56.

Anlaşılacağı üzere Türkiye’nin savaşın nedenlerine yönelik görüşleri (Yunanistan dışında) coğrafi konumu gibi Avrupa’dan çok uzakta. Çözüm konusunda ise Avrupa ve Türkiye birbirine çok yakın. İkisi de barış istiyorlar.

Türkiye’de İsrail ve Amerika algılamasının diğer ülkelere göre "çok kötü" olduğu da kabak gibi ortada.

İsrail ve Amerika düşmanlığını din düşmanlığı, kültür ve coğrafyadan kaynaklanan nedenlere bağlamak ise doğru değil. Öyle olsa Yunanistan niye bize benzesin değil mi?

Üstelik Amerika ve İsrail’in kötü imajları Türkiye’de daha da derinleşirse, bu derinleşmeden önce Türkiye zarar görür. Bu konuda Türkiye’nin yapacağı bir şey yok. Çünkü ABD ve İsrail markalarının sahibi o değil.

Eğer İsrail ve Amerika gelecekte Türkiye’yi yanlarında istiyorlarsa markalarını daha iyi yönetmeleri, imaj yenilemeleri şart!

Neden Şekerbank

SUMRU Yavrucuk yana yakıla aradı. Bodrum’da yayın yapan Bodrum Kent TV hálá neredeyse 7 yıl önce çektiği Şekerbank reklam filmini yayınlıyormuş. "Olur mu böyle şey. İnsan biraz sanatçıya saygı duyar. Vestel’le iki yıllık anlaşmam var" dedi. Haklı Şekerbank gibi bir kurumun her türlü hakka hukuka saygılı olması lazım.

Araştırdım gerçekten de 14 Ağustos 2006 günü saat 17.12’de Sumru Yavrucuk’lu Şekerbank filmi Bodrum Kent TV’de yayınlanmış. Kent TV durup dururken aşka gelip Şekerbank reklamı yapmayacağına göre demek ki Şekerbank’ın ilgili şubesi bu filmi yayınlamak için Kent TV’ye vermiş. Şekerbank yönetimine soruyorum: Neden? Ne "Neden?" değil mi. Şu neden? Niye banka müdürünün elinde Şekerbank’ın Sumru Yavrucuk’lu filminden daha güncel bir film yok. Şekerbank niye yedi yıl önceye takılıp kaldı?

Çekirgelik

Gerçekler çok inatçıdır

(Sommerce)
Yazının Devamını Oku

Erkekler büyük tehlikede

Maria Salzman, Ira Matathia ve Ann O’Reilly’nin yazmış oldukları The Future Of Men kitabı (daha önce Hürriyet Pazar’da yazmıştım) sonunda Türkçe’ye çevrildi. Bu yıl Perakende Günleri’ne de katılacak olan yazarlar bu çalışmada karmaşık toplumsal, biyolojik ve ekonomik etkilerin altında hızlı bir değişim geçirdiklerinin kanıtlarını tek tek ortaya koyuyor.

Yeni erkek kimliklerini ifade etmek için "metroseksüel, retroseksüel, überseksüel" gibi yeni sözcükler türetilmesinin ardında bu hızlı değişimin olduğunu gösteriyor. Örneğin kitabın 53’üncü sayfasında erkeklerin geçirdiği biyolojik değişimin kanıtları var ki, bize erkeklerin ne kadar büyük tehlike altında olduğunu çok iyi özetliyor:

"Son yüzyılın ikinci yarısından bu yana bilim adamları, Amerika ve Avrupa’da sperm sayılarında büyük düşüşler kaydettiler. 1990’ların başında 15 bin Avrupalı erkeğin sağlık kayıtlarını inceleyen Danimarkalı araştırmacılar, 1938 ile 1995 yılları arasında sperm sayılarında yüzde 42’lik bir düşüş olduğunu yazıyorlar.

Bu bilgi Paris’teki bir sperm bankasında, 1995 yılında gerçekleştirilen bir araştırmayla da doğrulandı. 1997 yılında Helsinki Üniversitesi’ndeki Finli bilim adamları "normal" sperm üreten erkeklerin oranının 1981 yılında yüzde 56.4 iken, bu sayının 1991 yılında yüzde 26,9’a düştüğü sonucunu elde ettiler."

Diyorsunuz ki bu neden önemli? Nasıl olsa bir erkek cinsel ilişkiye her girdiğinde Avrupa’daki bütün kadınları hamile bırakmaya yetecek kadar sperm üretiyor. Bir dişinin yumurtasının döllenmesi için yalnızca tek bir spermin yolculuğunu kazasız belasız gerçekleştirmesi yeterli.

"Ancaakk" diyor yazarlar; "Sperm sayısındaki ve niteliğindeki düşüş, sınırda gidip gelen bazı erkekleri kısırlığa itiyor. Bazı bilimadamları bu düşüşten çevredeki böcek ilaçlarını ve kimyasalları sorumlu tutuyor. Bazılarıysa erkeklerde sağlık sorunlarına yol açan yaşam tarzlarına bağlıyor durumu. Aşırı şişmanlık, hareketsizlik ve gereğinden fazla araba kullanmak gibi. Ünlü "dar çamaşırlar" kuramını da yabana atmamak lazım. Danimarka’da gerçekleştirilmiş bir araştırmaya dayanarak, dar iç çamaşırı giyen erkeklerin bol iç çamaşırı giyen erkelere göre yüzde 50 daha az sperm ürettiğini belirtiyor.

Yazarlar kanıtları şöyle bir sonuç cümlesiyle özetliyorlar: "Plaja giderken daracık siyak tanga giyen erkeklerin ürememesinin ille de kötü bir şey olacağı anlamına gelmiyor."

Sizin seçiminiz ne olur? Üreyen bir maganda mı, yoksa üreyemeyen siyah tangalı bir metroseksüel mi?

(*) Erkeklerin Geleceği, Medyacat, 2006.

Öyle olsun vesselam

İsmini vermeyen bir okurum geçen hafta İsmail Yeri’ni anlatırken yazdıklarıma takılmış:

"Cuma günü ’Karşıya geçtik, merdivenlerden çıktık. İsmail’in Yeri ana baba günüydü. Türbanlı ailelerin sayısının türbansızlardan fazla oluşu hemen gözüme çarptı. Camdaki Fatih Üniversitesi sticker’ı lokanta sahibinin tercihlerine ışık tutmakta gecikmedi. Aynı zamanda tuvaletteki yoğun abdest alma mekanları da seçilen hedef kitlenin niteliği hakkında bilgi vermekte..." yazmışsınız.

Ne olmuş böyle ise? İnsanları niye bölmeye çalışıyorsunuz? Siz ülke düşmanı mısınız? Ki bana öyle geliyor. Size attığım mesajlara hiç cevap alamadım. Niye cevap yazamıyorsun? Çünkü yazdığınız şeylerin bir dayanağı yok da onun için. İnsanların din ve inanç özgürlüğü var. Bunu kısıtlama gibi bir yetkin yok. Üstüne de vazife değil. Diğer mekanlarda açık insanlar olunca, içki tüketilince daha mı iyi oluyor? Onu mu vurgulamaya çalışıyorsun? Herkes istediği gibi yaşayabilmeli. Senin gibi at gözlüğüyle bakan, kafası örümcek ağıyla dolmuş bir insan yobazın daniskasıdır, vesselam..."

Yorum: İnsanları nasıl böldüğümü anlamadım. Ben sadece bir resim çektim. İsmail Yeri’ni kötülemedim, "Niye böyle yapıyorlar" demedim. "Niye içki yok" demedim. Üstelik "pirzola müthiş, gidin" diye de önerdim. Gördüklerimi ifade etmemin neresi yobazlık anlamadım. Gerçek yobazlık her yazıyı, her yapılanı önyagılarla (bu dindar böyle yazıyor, bu din düşmanı böyle yazmıyor) değerlendirip kendine göre çerçevelemek. En tehlikelisi de böyle yaptığının farkında olmamak. Yobaz yobaz olduğunun farkında olsa, çevrede bu kadar yobaz olur mu?

Ruhi Kurnaz aradı

Geçen hafta "Gidiyorum ama niye bir tatmin duygusu yaşayamıyorum" diye yazdığım Berceste’nin sahibi Ruhi Kurnaz aradı. Ankara’da Başkent Ulaşım ve Doğalgaz Hizmetleri Genel Müdürü imiş. Biraz şaşırdım tabii ki. Ankara nire Bolu nire... Ama Kurnaz’ın sayısını üçe çıkardığı Berceste’ler ne kadar iyi bir girişimci olduğunun kanıtı. Telefonda çok nazikti. "Hocam sizi yakından izliyoruz, nedir sorun?" diye samimiyetle sordu. Ben de "Gerçekten bilemiyorum, personel ilgisi olabilir" dedim. Bunu üzerine Kurnaz "Ya hocam büyürken ilk dükkanı biraz ihmal ettik galiba. Hemen duruma el koyuyorum" dedi ve telefonu kapattı. Berceste’yi bir kez daha ziyaret edeceğim bakalım, değişen bir şeyler olacak mı?

Sabahattin’in Yeri’nde külbastı

Bu haftadan itibaren okurlarımın gidip beğendikleri yeme-içme mekanlarına da yer vermeye çalışacağım. Tabii ki açık adreslerini, kim olduklarını ve telefon numaralarını verdikleri sürece. Önerilerinizi bekliyorum. İşe bu hafta Çağdaş Arda’nın önerisiyle başlayalım:

"İstanbul’a Bolu Dağı yolundan bir sonraki geçisinizde, İsmail’in Yeri’ni geçtikten 200 metre sonra, üstelik de karşıya geçme heyecanı yaşamadan, aynı yol üzerinde bulunan, Sabahattin’in Yeri’ne gitmenizi tavsiye ederim.

Aynı şekilde etleri taze, yoğurdu tam kıvamında manda yoğurdu ve patatesli ekmeği de yanında kızarmış gelince tadından yenmiyor.

Özellikle külbastı ve köfteyi öneriyorum. En önemlisi de geniş bir bahçesinin bulunması ve benim için daha da önemli olan İsmail’in Yeri’nde görülen kalabalığın burada bulunmaması."

CUMA İTİRAFI

küçükmaviböcek; Cinsiyet: Kadın; Yaş: 28; İl: Ankara

Ne yaptım ben ya! Forward eden ellerim kırılsın. Gerçekten gitmiş olabilir mi? Yok canım, belki de gitmemiştir. Belki de açamaz, açsa da indiremez ekteki dosyayı. İndirse de izleyemez belki. İzlese de anlayamaz!. Yok o kadar da değil. İyi de okulda nasıl yüzüne bakarım ki şimdi. Açıp da pişkin pişkin "Gönderdiğim mail size geldi mi? Bir yanlışlık olmuş" denmez ki şimdi. Film tamam ama altına not düştüğüm "Popoya dikkat! Tavşan gibi mübarek" yazısını nasıl açıklarım ki. Tanrım ne olur şu son günlerin meşhur porno görüntülerini yanlışlıkla üniversitedeki hocama göndermiş olmayayım. Olmayayım yaaa ne olur, lütfen yaaa.

Not: Valla bana gelmedi. Bu şanslı hoca kim acaba? Ya da şanssız öğrenci! Elveda yavrucum!

CUMA LAKIRDISI

Pornografik ve erotik arasındaki fark aydınlatmadır. (Gloria Leonard)

CUMA TAKINTISI

Anadolu tarafında Kuleli Askeri Lisesi’ne varmadan bir lokanta öneriyorum. Rigel... Bir kere Boğaz’a bakan dış mekanında manzara olağanüstü. Mezeler, özellikle deniz ürünlü sarma, patlıcan ezme (nasıl bu kadar beyaz yaptıklarının bir sırrı olmalı) ve deniz börülcesi mükemmeldi. Levrek ise gerçekten inanılmaz güzel pişirilmişti. O levreği kim öyle levreğe yaraşacak şekilde pişirdiyse kutluyor ve size Rigel’i şiddetle öneriyorum. Takın.
Yazının Devamını Oku

Kim bu şeyh

Bakalım resimdeki şeyh hazretleri tanıyacak mısınız... Adı El Bakan-i Abdürrezzak Ül Muttalip. Kendisi bu akşam yayınlanacak olan "Ah Polis Olsam"da oynamak üzere özel bir uçakla Arap ülkelerinin birinden geldi. Ayrıca Arabistan’da bir yerlerde bir gazetede köşe yazarlığı yapıyor. Yayınladığımız fotoğrafı gazetedeki köşeşinden aldık.

Şaka şaka...

Bu gece KANAL D’de yayınlanacak "Ah Polis Olsam"da İçişleri Bakanı olarak diplomatik bir krizi önlemek üzere Arap Şeyhi kılığına giriyor ve nataşa ticareti yapan bir çeteyle savaşıyorum. Tabii ki yanımda da Emniyet Müdürüm, Rıfat ve kakalaklar... İzleyin bakalım nasıl oynamışım. Fotoğrafı da bundan sonra Kelebek’teki köşemde kullanmayı düşünüyorum.

Reyting sistemimiz marjinali cezalandırıyor

24’le ilgili yorumlarıma oldukça fazla sayıda okur görüşü geldi. Cnbc-e, Dizimax, Comedymax gibi kanallara duyulan ilginin artışı, DVD pazarının genişlemesi reyting ölçümleri ve örnek büyüklüğü ile ilgili söylediklerimi doğruluyor. 2200 hane artık Türkiye’yi çok zorluyor. Bir yerde hata yapıyoruz. Bakın bir okur bu zorlamayı nasıl dile getiriyor:

"Sadece 24 değil, yine Cnbc-e’de gösterilen Prison Break dizisini de izlerken keşke bizim yönetmenler de izlese de böyle kaliteli diziler yapsalar demiştim. Siz iyimserlikle bizde de yapılabileceğini yazmışsınız.

Bence imkansız, bizde hapishanede geçen Prison Break dizisi gibi bir dizi yapılsa gardiyanlar ayaklanır, bizi böyle mi gösteriyorsunuz diye. Prison Break de ABD Başkan Yardımcısı çok kötü resmediliyor.

Ayrıca bizde böyle dizileri yüzde 80 izlemez ve anlamaz diyorsunuz. 80’lerde sadece Amerikan dizileri izlenirdi ve herkes o saatlerde evlere kapanırdı. O zaman ki toplum, şimdikinden daha mı kültürlüydü? (Cem Ağar)

Yorum: Sevgili Cem 80’lerde sadece TRT vardı, ölçüm yoktu, herkes önüne ne konursa onu yemek zorunda kalıyordu. Ama bir süre sonra her köşe başında videocu açıldığını ve oralarda bir gecede çekilen Türk filmlerinin yayınladığını unutma. Kaynanalar o dönemin önemli Türk dizisi idi ve ölçümlerden sonra da yayınına devam eden tek dizi oldu. Türk dizilerinden bu kadar yakınmak doğru değil. Kültürü korumak diye de bir şey var. Yabancı dizilerin başka bir kültürü pompaladığını da unutmayalım. Üstelik tüm kanallar birbirine benzeyemez. Gördüğün bu sistemde seni de tatmin eden bir kanal var. Ötekilerin izlediklerinden yakınmak niye? Biz senin sevdiğin nasıl yaygınlaşır ona bakalım.

Söyleyeyim...

Reytig ölçümlerinin varolan örnek büyüklüğünde en küçük ortak bölen yarattığı ve bir takım izlemelere değer vermediğini ve küçük kanalların aleyhine çalıştığını biliyoruz. Türkiye örnek sayısını bir an önce 5 bine çıkarmak, ev seçimini daha titiz yapmak zorunda.

Sonunda Güzin abi de oldum

Dün gelen bir e-posta ile Güzin Abi’liğin kıyısında dolaşmakta olduğumu anladım. Bir o kadar da Güzin Abla köşesini yazmanın ne kadar zor olduğunu.

İşte okurumun derdi:

"Hocam merhaba. 40 yaşındayım. Bir yanda 10 yıllık hayat arkadaşım ve çocuğum bir yanda aşık olduğum kadın. Karımın ve çocuğumun bensiz kalma fikri beni delirtiyor.

Karım yeniden evlenirse mutlu mu olurum yoksa çocuğumun bir yabancı ile aynı evde yaşaması, şımarma haklarını kullanamaması mı demek olacak. Bazen biz bile zor tahammül ederken çocuklarımıza bir yabancı ne yapar.

Bunları düşündükçe çoktan gitmiş olmam gereken evden gidemiyorum. Evde bir savaş havası filan yok. Karımdan nefret filan da etmiyorum. İki aydır yatmıyoruz eşimle. Hep benden sonra olacakları düşünüyorum. Delirmek üzereyim.

Beceremiyorum hocam siz nasıl becerdiniz. (Adı bende saklı)

Yorum: Ne diyeyim ben şimdi. Bir yanda 10 yıllık evlilik, bir yanda çocuk, diğer yanda aşk... Kalbini sesini dinle ayrıl desen olmaz, ayrılma desen olmaz. Of of ne zormuş Güzin Abla’lık.

Okurumun yazdıklarından anladığım "sosyolojik bir baskı ve merhamet duyguları" ile evliliğin sürdürüldüğü yolunda. Öncelikle "elalem ne der ve acıma" duygulardan arınmak gerek. Bir de çocuk ya da çocuklardan ayrılamayacağını bilmek.

Ondan sonra geriye nasıl mutlu olacağına karar vermek kalıyor. Nasıl mutlu olursun sevgili okurum?
Yazının Devamını Oku

Crispino’ya Kurtlar Vadisi önerileri

Crispino isimli giyim markası, Pana Film’le (ki bu bir yapım şirketi reklam şirketi değil) ile iki yıllığına tanıtım kampanyası için 8 milyon dolara anlaşmış. Dizi film tadındaki (Herhalde Kurtlar Vadisi gibi olacaktır) reklamların senaryosunu Hasan Kaçan yazacakmış (ki Hasan Kaçan reklam yazarı değil). Necati Şaşmaz ve Nefise Karatay da dizi-reklamlarda oynayacaklarmış.

Habere göre Crispino markasının marka stratejisini ve medya stratejisini kimin oluşturduğu belli değil. Reklam işini yapım şirketine ihale eden bir şirketten, yaratacağı marka ve medya kullanımı için bir strateji oluşturmasını beklemenin biraz safdillik olduğunu biliyorum.

Ama yatırdığı paraya baktığımda Crispino geri dönüş elde edemez, Kurtlar Vadisi nedeniyle kurda kuşa yem olursa üzülürüm.

Öncelikle söyleyeyim; ününe baktığımızda Necati Şaşmaz için iki yıllığına 500 bin dolardan fazla ödenmişse kazık yenmiş demektir. Karatay’ın ise varolan ünüyle iki yıllık reklam değeri en fazla 200-250 bin dolar.

Geriye kaldı. 7 milyon 250 bin dolar.

İki yılda dört sezon için dört reklam filmi çekilse 125 bin dolardan o da 500 bin dolar.

Geriye kaldı 6 milyon 750 bin dolar. Her televizyon döneminde 1 milyon dolar yayına ayrılsa, 500 bin dolarda basın kampanyasına (bu kadar büyük bütçeyle basını göz ardı ederek giyim sektöründe reklam yapmak büyük hata olur!) 6 milyon dolar medyaya gider.

Geriye kaldı 750 bin dolar. O da medya planlama şirketi ile reklam ajansının marka, medya yönetimi ve yaratıcılık hakkı.

Crispino bir reklam ajansı ve medya planlama şirketiyle çalışmadığına göre kime neye göre para ödediğini biliyordur umarım. Havadan para kazanmıyorsa mutlaka biliyordur!

Niye mi reklam ajansıyla çalışsın?

Yapılacak iş tanıtımsa reklam ajansıyla çalışması doğal değil mi? Elbiselerini dikiş diken atölyelere mi tasarlattırıyor yoksa tasarımcılarla mı çalışıyor?

RTÜK rezaleti durduracak

"TV kanalları aynı programı üçe beşe yediye bölerek reyting sıralamalarını etkilemeye çalışıyorlar. Bu teknik olarak sakıncalı, RTÜK bu rezaleti durdursun" yazmıştım.

Haber geldi, RTÜK de benim gibi düşünüyormuş. Program parçalamasına son vermeleri için kanaları uyarmış, kısa bir süre içinde de bu konuyu tatlıya bağlayacakmış!

Program parçalamasına hızla devam eden kanalları "açık ve yakın" tehlike konusunda uyarayım dedim.

Ah Polis Olsam tuttu

Bir süredir size Ah Polis Olsam’ın setinden haber vermiyorum. Şu anda beşinci bölüm taze taze dumanı üzerinde çekilmekte. Ekip, oyuncular neredeyse 7 gün 24 saat çalışmakta... Kimsenin başını kaşıyacak, temel ihtiyaçlarını bile giderecek hali yok. Anlayacağınız herkes zor durumda!

Baştan bu dizinin bu kadar zor şartlarda çekileceğini tahmin etmemiştim. Hem aksiyon, hem komedi hem de sesli çekim olunca, bir de Bayrampaşa Çevik Kuvvet gibi her an gerçek aksiyonun en babasının bulunduğu bir yerde çalışılınca ve kadroda da maşallah bir ordu oyuncu olunca önceki dört bölüm büyük bir kaotik set ortamında çekildi.

Böylesine bir kaotik ortama rağmen, öyle iş disiplini olan oyunculardan oluşan bir seçim yapılmış ki, iki aydır çalışıyoruz.

Hálá herkes gıkını çıkarmadan, teknik ekip ne derse gözü kapalı yapıyor. Bekliyor, geliyor, gidiyor; stresli çekim anlarına rağmen ortalığa neşe katmayı da ihmal etmiyor.

Şafak Sezer’in bulunduğu bir ortamın neşesiz olması mümkün mü? Doğal "mizah aura"sı dedikleri bu olsa gerek.

Reytingler ve izlenme payları kış aylarında da "Ah Polis Olsam"la birlikte olacağımızı gösteriyor. Birol Güven ve ekibi her geçen gün çok daha keyifli bir senaryoyla karşımıza çıkıyorlar.

Kanal D’den İrfan Şahin ve Melis Civelek de önceki bölümlerin "reyting doktorluklarını" yaparak yeni bölümlere daha güçlü enerji gitmesini sağlıyorlar.

Yeni yönetmenimiz Şahin Alparslan sayesinde de beşinci bölümde işler iyice kontrole girdi. Tabii ki bütün teknik ekip her an Sinan Çetin’in heybetli nefesini ensesinde hissediyor. Aslında teknik ekip de zor durumda da onların zor durumda olduklarını bile anlayacak halleri yok!

Ah Polis Olsam’da oynama kararını verirken epeyce bir düşünmüştüm. İki ay geçti, beşinci bölüm çekiliyor. Diyorum ki, iyi ki "evet" demişim.

Vatan sağ olsun dönemi neden bitti

Doğudan gelen şehit haberleri sıklaşınca "vatan sağ olsun" dönemi birden bitti, verilen tepkinin boyutu değişti.

Hem şehit ailelerinden hem de medyadan çatlak sesler gelmeye başladı.

Kamuoyu "Kodumu oturtan bir Genelkurmay Başkanı lazım"dan tutun da "Adil şehit verelim, zenginlerin çocukları da ölsün" diyen bir yelpazede konuyu tartışmaya başladı.

Tüm bu tartışmalar bölücü örgütün ekmeğine yağ sürüyor.

İstediklerine ulaşıyorlar. Ölümleri sıklaştırıp, sabır taşını çatlatmak, askeri kışkırtıp haksız oldukları konuda dünya kamuoyunda haklı duruma gelmek istiyorlar...

Sonra da kazanımlar için masaya oturmak.

Burada hataya düşülen nokta, karşıdaki bölücü örgütün kılık kıyafetinden bir avuç çapulcuyla savaşıldığı düşünülmesi. Onlara da düzenli ordu kıyafeti giydirin, saçlarını sakallarını kesin alın size düzenli izlenimi veren ordu.

TSK, Doğu’da savaşıyor, bunu hiç unutmayalım, unutturmayalım. Propaganda savaşını kazanmalarına izin vermeyelim.

Tırtıl

Aşk sadece seksten sonra birine "sevgilim" dedirtme sistemidir (J. Barnes)
Yazının Devamını Oku

Bir Türkiye konsepti önerisi: THINKTURK

DÜN yazdığım "Türkiye markası ajansını arıyor" başlıklı yazımı okuyan Axel Burla, New York’tan aşağıdaki e-postayı göndermiş. Bakın Axel ne diyor: "New York’ta Parsons School of Design’dan yeni mezun oldum ve tezim 3 Eylül tarihli yazınızla ilgili.

Dünya’nin ülke marka değerlerini araştıran Simon Arnholt Nation Brands Index’e gore(*) Türkiye gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında en düşük ülke marka değerlerinden birine sahip. Bu da Türkiye’ye 13.yüzyıldan beri, özellikle 21. yüzyılda globalleşme ile birlikte, birçok dezavantaj getiriyor.

Sorunun kaynağı din, medeniyet ve kültür gibi tarihi sebepler. Projem Türkiye’nin geri kalmış, dinci ve barbar imajının doğurduğu negatif fikirlere karşı modern, zengin bir tarih ve kültüre sahip, gelişmiş ve Avrupalı laik bir Türkiye mesajı veriyor. Bu şekilde öncelikli amacı olarak Avrupalı’yı düşünmeye itiyor.

Ortaya Avrupa’da maalesef varolmayan modern Türkiye konseptini koyuyor. Bu, projenin isminin THINKTURK olmasının ana sebebi. THINKTURK uygulandığı yere göre her sekle girebilecek bir marka stratejisi.

Örneğin THINKTURK’ün tezimde üzerinde çalıştığım senaryosunda Avrupa’nın büyük havaalanlarının uluslararası yolcu sayıları nedeniyle projenin uygulanmasında çok uygun yerler olduğunu anlattım. Bu senaryoya uygun olarak tasarladığım ürünler içinde CD, akide sekeri, su, gazete bulunan bir "hediye çantaları". Buna göre gerek bakanlıkların veya çeşitli organizasyonların sponsorluğunda modern Türkiye’yi yansıtan genç kız ve erkeklerin bu "hediye çantaları" uçuş kapılarında bekleyen yolculara sunmalarından söz ettim.

Örneğin CD, Sezen Aksu’nun Kardelen projesini desteklediği şarkısı, Candan Erçetin’in İstanbul’u anlattığı ’Bu Şehir’, Sertab Erener’in

Eurovision birinciliği getirdiği ’Everyway that I can’ şarkısı gibi modern Türk müziğinin önemli kadın sanatçılarını kullandım. Kadın

sanatçılar olmasının nedeni CD kapak tasarımının üzerindeki mesajın kadınlarla ilgili olması. Mesaj şöyle: THINK: Türkiye kadınları

ülkeye ritim veriyor. Avrupa’da kadın profesör sayısının en yüksek olduğu ülke Türkiye (ETAN 1998). Bunun yanında Türk kadınları birçok

batı Avrupa ülkesinden önce 1934’te seçme ve seçilme haklarını aldılar."

Uzaklardaki Axel, Türkiye’nin imajından rahatsız olmakta çok haklı. Yurt dışında yaşayan bir Türk’ün Türkiye’nin yurt dışındaki imajından rahatsız olmaması mümkün değil. Türkiye’nin imajı ne yazık ki "türbanlı Başbakan" eşinden sonra çok daha dinci, Arap, Ortadoğulu olarak şekillenmeye başladı. Böyle bir imajın yurtdışında yaşayan Türkler için zorluklarını da tahmin edersiniz.

Değiştirmek için Türkiye’nin bilinmeyenlerini "yaratıcı" projelerle anlatmak şart. Ve de Axel gibi gönüllü Türkiye elçilerinin enerjilerinden yararlanmak.

(*) 2005, www.nationbrandindex.com

Baba bir soru: Shubuo’ya ne oldu

ERGUN Babahan’ın 28 Ağustos 2006 tarihli yazısında "CNN’de susturulmuş, eğer yazılarına karışılırsa bakalım ne yapacak?" sorusunu sorması beni kırmadı. Aksine hoş bir yanıt hakkı doğurduğu için sevindirdi.

Ancak aynı yazıda "Ali Atıf Bir Turkcell’in medya planlamacılarını eleştiren bir yazı kaleme almış. Kurumunu kollayarak yazmış ama yazıyı ustaca kaleme almış" demesi beni oldukça kırdı..

Türkiye’de on büyük medya planlama şirketi var. Hepsinde de çok sayıda öğrencim çalışıyor. Çoğunun yöneticileriyle de yaklaşık on yıl geriye giden dostluklarım var. Bu gün bu medya planlama şirketlerinde stajyer seviyesinde çalışan plancılarından birine bile sorduğunuzda Turkcell’in medya planlarının doğru olmadığını söyler. Neden diye sorduğunuzda da "Kullanılmaması gereken mecraların kullanılmasının gereksiz frekans ve maliyet getiriyor, kullanılması gerekenler kullanılmayınca da erişimi güçleşiyor, uzun süre alıyor" der.

Bırakın sektörün uzmanlarını bir stajyer’in bile böyle bir sağlamayı yapabileceği yerde söyler misiniz nasıl "kurumumu kollamak" için yanlış yorum yapabilirim. Ya da "kurumumu kolladığı görüntüsü verecek" diye nasıl doğruları yazmaktan vazgeçerim. Bu mümkün değil.

Turkcell Türkiye’nin en önemli markası. Yurt dışında bizi temsil eden markamız. Ona gözümüz gibi bakmak doğruları her ne pahasına olursa olsun söylemek zorundayız.

Örnek vereyim. Turkcell’in Shubuo’yu yeni bir marka olarak çıkarıp bir "portal" mantığıyla konuşma dışı hizmetleri pazarlamasının yanlış olduğunu 2003 yılında yazmıştım. "Milyonlarca doları sokağa atıyorsun" demiştim.

Ne oldu? Shubuo nerede? Peki milyonlarca dolar? Turkcell bugün "Turkcell-im" marka genişlemesini niye yapıyor acaba? Canı sıkıldığı için mi?

Eğer 2003’te beni dinleyip Turkcell-im’i o gün "marka genişlemesi" mantığıyla pazarlasalardı bugün milyonlarca dolar ceplerinde kalırdı.

Göreceksiniz Turkcell’in medya planlaması konusundaki yanlışlığı da er ya da geç Bağdat’tan dönecek. Umarım dönüş için üç yıl beklenmez. Sonuçlarını tartışmak bile istemiyorum.

Çekirgelik

Her yurttaş asker olmalı. Yunanda ve Romalılarda böyleydi. Her özgür toplumda da böyle olmalı.

(Jefferson, 1813)
Yazının Devamını Oku

Türkiye markası ajansını arıyor

HER yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı "tanıtım ihalesi"ni ekim ayında açardı. Bu yıl ihale temmuz ayında açıldı. Geçen hafta da reklam ajansları Türkiye markasını anlatan kampanyalarını bakanlığa teslim ettiler. Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen’i son durum hakkında bilgi almak için aradım. "Bu kez ihaleye üç bölge için (ABD-Rusya, Ukrayna, Türki Cumhuriyetler-Avrupa) temmuzda çıktık çünkü ekim ayı satışlar için önemli" dedi. Dedikodu Wunderman’dan alınan hizmetten bakanlığın mutlu olmadığı yolunda.

İsen’in verdiği bilgiye göre, eylüle kadar tanıtım için 30 milyon dolar harcanmış. Yıl sonuna kadar 20 milyon dolar daha harcanacakmış. Ama bu rakam Maliye Bakanlığı izniyle 20 milyon dolar daha artırılabilirmiş.

İhaleye 20 firma (reklam ajansı ve konsorsiyum) katılmış. 5 Eylül Salı günü, Türkiye’de ilgili meslek kuruluşları, reklamcılar derneğinden bir üye, bir akademisyen ve üç Turizm Bakanlığı elemanı ilk elemeyi yapacakmış.

Sonraki hafta ise Paris’te İngiltere, Fransa ve Danimarka Tanıtım Müşavirleri son aşamayı gerçekleştirip Türkiye markasının turistik iletişimini 2006-2007’de yapacak ajansı seçeceklermiş. Haydi hayırlısı...

Kuşku yok ki ülkelerde ya da dünya kamuoyunda Türkiye markasının sesi sadece turistik iletişimde duyulmuyor.

İhraç ürünlerimiz, diplomatik tavrımız ve tarzımız, global iş dünyasındaki ilişkilerimiz, kültürel etkinliklerimiz, liderlerimiz, yazar, sporcu, sanatçı, bilim adamı gibi tanınmış starlarımız da Türkiye markasını yapılandıran çok önemli sesler...

Düşünün ki Lübnan’a asker gönderdik. Türkiye markası dünya kamuoyunda nasıl algılanır? Ya da göndermedik. Bu durumda algı değişir mi?

Algıyı doğru yönetirsek ne fark eder. Önemli olan TBMM’nin kararı ne olursa olsun, Türkiye’nin davranışına bir "duruş" bir "konum" kazandırmak.

Ülke olarak diplomatik arenada tutarlı bir duruşumuzla, algıyı doğru çerçevelesek her yıl turistik Türkiye’ye yatırdığımız 70 milyon dolardan kesinlikle daha fazla verim alırız.

Sorunun çözümü her Türk vatandaşına, her kuruma, her şirkete Türkiye markasına katkısını öğretmekte. Bu konuya devam edeceğim.

Psikolojik harpte sivil güç

KARA Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, devir teslim törenindeki konuşmasında bölücü örgüte yönelik psikolojik harp konusunda yetersiz kalındığını söyledi.

Hálá gençler kandırılıp dağa çıkarıldığına göre Başbuğ Paşa’nın dediği gibi bölücü örgütün beyin yıkamakta oldukça etkili olduğu anlaşılıyor.

Bugün 18 yaşında bölücü örgüt tarafından kandırılıp dağa çıkanlar yedi yaşındayken biz neredeydik değil mi?

11 yıl boyunca bu çocuk ne okudu, ne dinledi, ne izledi de Türkiye Cumhuriyeti’ni, Silahlı Kuvvetleri düşman olarak algıladı?

Üzerinde sistematik olarak düşünmek, çalışmak, projeler üretmek lazım.

Psikolojik harp dediğin doğru medyada, doğru mesajı, doğru hedef kitleye verme sanatı.

Askerin sivil beyinleri hiçbir konuda yabana atmadığını biliyorum.

Türkiye’nin iletişim, reklam dahileriyle bir araya gelip bu konu üzerinde iki gün düşünüp, çalışsalar çok parlak stratejiler, taktikler üretebilirler.

Böyle bir çalışmanın iletişimcilere de çok yararlı olacağı kesin. Günün sonunda bugün bildiğimiz tüm yönetim, pazarlama, reklam stratejilerinin çıkış noktası da askeri uygulamalar değil mi?

Ha Ipod ha icat

ÇİSİL gazete okurken kafasını kaldırdı. "Ayket yeni mi çıktı?" diye sordu.

"Efendim, efendim" dedim.

Çisil tekrarladı: "Ayket diyorum ayket, yeni mi çıktı!"

Yine bir şey anlamadım. Yanına gidip okuduğu şeye baktım. Arçelik’in 300 icat çıkardık diyen reklamını okuyordu. Reklamın başlığında kocaman "İcat" yazıyordu. "Yine anlamadım" duygusu yaşarken birden jeton düştü.

Çisil, Ipod’dan (Aypod) yola çıkarak kocaman "İcat" sözcüğünü (Ayket) diye okumuş ve Arçelik’in Ipod benzeri bir müzik aleti çıkardığını algılamıştı.

Türkçe’nin düştüğü duruma bakın! Türkçe’ye acil müdahale şart! Çok acil.

Teknoloji üretenlerin yeni sözcük türetmesi ve dil iktidarını ele geçirmesi normal, Türkiye’deki ise başka bir şey.

Yabancı sözcük kullanma savrukluğumuz canım Türkçe’yi algılamamızı etkilemeye başladı. Neyin Türkçe neyin İngilizce olduğu belli değil artık. Kafalar karıştıkça karışıyor. Bu yeni nesil için büyük tehlike... Acil bir şey yapmak şart. Çok acil!

Not: Yeri gelmişken Arçelik’in "300 İcat" reklamının, hoş duygular eşliğinde mesajını izleyiciye geçirdiğini söyleyebilirim. Arçelik markasının "teknolojik" değerini artıran bir reklam olmuş. Hoşluğu sağlayanlar çim biçme makasıyla şekillenmiş Arçelik ürünleri ve yanağından makas alınan çocuk.

Haydi Babahan derse

GEÇEN pazar 2000’li yılların başında reklam-pazarlama eleştirisi yazmaya başladığımda, Hürriyet yönetiminin nasıl kale gibi arkamda durduğunu anlattım.

Turkcell’in Doğan Grubu’na dahil mecraları kullanmamasını eleştirirken de bir araştırmadan söz edip "Reklamcılar CNN Türk’te beni ve programımı susturdu ama bu araştırma devam ediyor" diye yazdım.

Bir de baktım Ergun Babahan pazartesi günü "Bir’e Bir Soru" başlığı altında "Reklamcı baskısıyla program koyup kaldıran bir kurumda çalışmak Atıf Hoca’yı rahatsız etmiş mi? Yarın yazılarına da müdahale edilirse ne yapmayı düşünür?" diye soru sormuş.

Babahan, yazdıklarımdan programımın "yönetime baskı" sonucunda kalktığı sonucuna nasıl vardı anlamadım. "Atıf Hoca ile Reklam Rekabeti" CNN Türk’te tam iki yıl boyunca yaptım. Yönetim bir kere bile yaptığım eleştiriye karışmadı, bir kere bile programı sansürlemedi.

Reklamcılar iki buçuk yıl boyunca her gördükleri yerde gagaladı. Ekrandaki eleştirilerime karşı eleştirilere yanıt vermekten, aranmaktan, "aslında şöyle demek istemiştim" demekten, "program biraz mizahi bir formatta ama biliyor musun" açıklamasını yapmaktan yoruldum.

Tam bu sırada CNN Türk yönetiminden programın formatını biraz daha genel izleyiciye uyarlamam istendi. Tamam dedim ara verdim. Ama bir daha da kendimde mücadele edecek enerjiyi bulamadım.

Yani sustum, çünkü gagalanmaktan çok yorulmuştum. Ama müjde vereyim "Atıf Hoca ile Reklam ve Rekabet" çok yakında Bahçeşehir İletişim STV öğrencilerinin yapım-yönetimi olarak bu sinemada.

Madem sorudan başladık sorudan gidelim. Babahan’a bir soru da ben sorayım. Kupür dosyamda 16 Mart 2006 tarihli iki adet Sabah’ın Günaydın eki duruyor. Biri o günün ilk baskısından. Manşetinde ünlü bir reklamverenin eşini aldatma öyküsü...

Diğeri aynı günün son baskısından... Reklamverenin aldatma öyküsü kalkmış yerinde Kadir İnanır’ın takım elbise haberi var.

İki hafta sonra okul açılınca ilk derste öğrencilerle bu iki farklı baskıyı analiz edeceğim. Eğer öğrenciler "Niye aynı gün iki farklı baskı?" diye sorarlarsa ne diyeyim sevgili Babahan? Artık görevde olmadığınız için size söylemediler mi? Sorumlu kimse sorup öğrenseniz... Hatta derse gelip öğrencilere iki farklı baskının nedenini kendi ağzınızla anlatsanız.

Ne ders olur ama değil mi? Hele bir de öğrenciler "Yarın sizin yazınız nedeniyle de iki baskı yaparlarsa ne yaparsanız?" diye sorarlarsa... Ne ders olur değil mi? Valla olur. Haydi kırmayın gelin.

Not: Yarın Turkcell eleştirisinde Ali Atıf Bir, Doğan Grubu’nu kollamış iddiasına yanıt vereceğim.

Dinci basın bunu da yazın

UZUN bir süredir dinci gazetelerin tiraj saklama oyununu yazıyorum. Cuma günü Tufan Türenç de bu konuya değindi. Hiçbir dinci gazetenin ABC Tiraj Denetim Kurulu’na aboneleriyle ilgili fatura bilgilerini veremediğini yazdı.

Doğrudur, dinci gazeteler ABC’ye fatura vermekten kaçınıyorlar "Niye vermiyorsunuz?" dediğinizde de "ABC Tiraj Kurumu’nun işi fatura denetlemek değil tiraj denetlemek" diyorlar.

Efendim, niye diğer gazetelerden fatura istenmiyormuş da onlardan isteniyormuş!

Defalarca "niyesini" açıkladım ama yine açıklayayım. Dinci gazetelerin bayi satışları yok denecek kadar az, okur katsayıları da söyledikleri tirajlara karşılık gelmiyor. Diğer gazetelerde ise böyle bir şüphe yok. Dolayısıyla da ABC Tiraj Kurumu, dinci gazetelerin tirajlarından emin olmak için ek denetim göstergelerine bakmak istiyor.

Bunda gocunacak bir şey yok. Vergi denetimlerinde de eğer vergi kaçağı şüphesi varsa denetçiler sadece stok saymakla, fatura incelemekle yetinmezler, örneğin elektrik sarfiyatına bakmak gibi dolaylı denetim yollarına da başvururlar. Bir kaçağı olmayan da gönül rahatlığıyla her türlü belgesini denetçiye verir.

Dinci gazeteler ise fatura vermekten kaçınıyorlar. Çünkü tiraj bilgileri, güçlü görünmek, reklam alabilmek için şişirilmiş aboneliklere dayanıyor. Asıl amaçları dinci propaganda... İslam aşkına Türkiye’yi sarmak ve sarsmak isteyenler dörder, beşer, onar abone olup bu gazeteleri oraya buraya "forward" ediyorlar.

Onlar da şişirilmiş tirajla reklamverenleri "bize reklam verin yoksa bizimkiler sizden mal almaz diye" tehdit ediyorlar. Nitekim reklam vermeyenlerden gücü yettiklerine "perakendeci cemaat şebekelerini" harekete geçirip ambargo uygulatıyorlar.

Bunlar doğru değil mi? Doğruluğunu ispat etmek elinizde. Verin fatura adreslerinizi kurtulun. Vermiyorsanız da artık lütfen susun.

Çekirgelik

Biri bir şeyin bir yerde basılmasını istemiyorsa o haberdir. Gerisi reklamdır.

(Lord Northcliffe)
Yazının Devamını Oku

Formula eleştirime eleştiri

Türkiye’de bu kadar çok ölümlü trafik kazası yaşanırken Formula 1’e bu kadar çok sahip çıkılmasına biraz içerliyorum. Bu yüzden de Formula 1’e çok fazla sahip çıkmıyorum. Bazen de kızgınlığımı dışarı vurmadan edemiyorum. Bu dışa vurmalarımdan birini okurlarımdan biri yakalamış. Bakın ne diyor:

Öncelikle sözüne değer verilen bir öğretim üyesi ve sonrasında takip edilen bir gazete yorumcusu olduğunuzu düşünüyorum. ’Geçen hafta şu kadar ölümlü kaza oldu, F1’iniz hayırlı olsun’ çekirgeliğiniz bu fikrimi değiştirmedi ancak üzülmeme sebep oldu. Trafik kazaları ile motorsporları etkinliklerini birbirine karıştırmanın ne kadar basit bir hata olduğunu belirtmek istedim.

Spor aracı olarak yollardaki araçların benzerlerinin kullanılması sebebi ile ’ralli’ sporunu sadece hız ve adrenalin sporu olarak adlandırmak çok yanlış. Ralli ile pek bağlantısı olmasa da Formula 1 yarışlarının da günlük hayatta içinde kaybolduğumuz trafik keşmekeşi ile aynı kefeye konulması da çok yanlış. İnsanların Türkiye’ye Formula 1 geldi, daha hızlı gidelim, bak adamlar nasıl sürat yapıyor mantığı ile yaklaşarak bu sporu eleştirmeye kalkmak ve hatta trafikte yaşanan sorunlar ile bu sporu eleştirmek kimsenin haddi değil bence. Bugüne kadar da trafikte kaybettiğimiz canların haddi hesabı yok, Formula 1’in gelmesi ile bunlar arttı mı acaba, hiç sanmıyorum. Zaten varolan bir sorunu Formula 1 çerçevesinden eleştirmek çok seviyesiz bir yaklaşım. Elmalar ile armutları beraber toplamak olmuyor mu bu yaptığınız.

Ayrıca hem ralli sporunda hem de Formula 1 sporunda bizim içinde olduğumuz trafik kurallarından daha kesin ve keskin kurallar da mevcut. Bir ralli pilotu özel etaplar içinde sporun kurallarına uyarken normal etap olarak belirlenen ve iki özel etap arasında herkesin uyması gereken kurallara uymak zorundadır. Formula 1 ise zaten kendi pistinde organize edildiğinden kuralları da kendine has.

Sizden istediğim bu koşullarda Formula 1 ile trafik sorunlarını eleştirmek yerine ülkemizde Formula 1 ve motorsporları organizasyonlarının ne kadar zor şartlar altında gerçekleştirildiğini görmeniz. Gazete sütunlarına yazdığınız satırların geri dönüşlerini ve insanları nasıl etkilediğini çok iyi bilen bir insansınız ve hatta bazen bu nedenle insanları eleştirdiğiniz de oluyor. Bu nedenle aynı hataya kendinizin de düşmemenizi isterim. (Sait Kuş, Ralli Dergisi)

Yorum: Sevgili Sait öncelikle övgülerine teşekkür ederim. Formula 1’in sıkıntılarını çok ama çok yakından biliyorum. Mehmet Ali Talat’a ödül verilmesiyle patlak veren uluslararası kriz de Formula 1’in Türkiye’de ne kadar kötü yönetildiğinin en güzel kanıtı.

Sanırım bir yanlış anlaşılma var. Aslında asiliğim Formula 1’e değil. Trafik kazaları konusunda parmağını kıpırdatmayan bizlerin Formula 1’i bu kadar sahiplenişine. Uzun süre trafik güvenliği konusunda çalışmış, kaza nedenlerini, bu konuda Türkiye’nin eksikliklerini bilen biri olarak "Ayranımız yok içmeye, tahtırevanla gidiyoruz çim biçmeye" durumuna içerliyorum anlayacağın. Yoksa F1’le ne alıp veremediğim olabilir. F1’in trafik kazalarını artırıp artırmadığını bilmiyoruz. Ancak ekranda sigara içeni gören sigara içiyorsa, hız yapanı gören niye hız yapmasın değil mi? Diyebilirsin ki sigara doğal ortamında içiliyor bunun yarış olduğunu herkes biliyor. Haklısın... Elimizde kanıt yok, ne desek boş. Elimizdeki tek kanıt gün geçtikçe artan ölümlü trafik kazaları ve bu konuya F1’e yoğunlaştığımız kadar yoğunlaşmamız. F1’e para yatırdığımız kadar para yatırmamamız. Bilmem anlatabildim mi?

İsmail’in Yerinde kazaya davetiye

Ankara’dan dönüyoruz, hava kararmak üzere. Bolu yakınlarında yemek molası vereceğiz. Bir arkadaşımı arayıp yer sordum. "Berceste" dedi. "Sabah orada kahvaltı ettik. Hem ben oranın atmosferini abartıldığı kadar iyi bulmuyorum" dedim.

Gerçekten de öyle. Berceste’de sabah kahvaltı etmiştik ve yine biraz tatminsiz ayrılmıştık. Nedenini tam açıklayamıyorum. Bir tatminsizliğim var işte. Çeşit mi, hijyen mi, garsonlar mı, atmosfer mi, gelenler mi, çözemiyorum. Arkadaşım "Berceste" deyince hemen "Başka?" dememin nedeni de bu. Arkadaşım duraklamadan "İsmail’in Yeri" dedi ve tarif verdi.

On dakika içinde İsmail’in Yeri’nin karşısında, yolun karşısındaki otoparkta idik. İsmail’in Yeri Ankara’dan İstanbul’a gelirken sol tarafta kalıyor. Yol çok işlek olduğundan yaya geçişini engellemek için gidiş-geliş yolunu demir bariyerler ikiye ayırmış.

Amaaa... İsmailciler arada küçük bir kapı açıp insanları bir görevli sayesinde karşı yolun kenarındaki lokantalarına geçiriyorlar. Vızır vızır işleyen Ankara-İstanbul yolunda bir adamın görevi insanları sağ salim karşıya geçirmek. Hava daha kararmadığı için o işin vahametini anlayamadım doğrusu.

Karşıya geçtik, merdivenlerden çıktık. İsmail’in Yeri ana baba günüydü. Türbanlı ailelerin sayısının türbansızlardan fazla oluşu hemen gözüme çarptı. Camdaki Fatih Üniversitesi sticker’i lokanta sahibinin tercihlerine ışık tutmakta gecikmedi. Aynı zamanda tuvaletteki yoğun abdest alma mekanları da seçilen hedef kitlenin niteliği hakkında bilgi vermekte...

Servis kısa sürede açıldı, yoğurtla salata hemen masadaki yerini aldı. Etler de çok kısa süre içinde önümüzdeydi. Tattım, özellikle pirzola harikaydı. Uzun süredir böyle güzel pirzola yememiştim. Biftek, şiş idare ederdi. Genel sonuç ise oldukça tatminkar. Gidilebilir ve özellikle pirzola tadılabilir.

Çıktığımızda hava kararmıştı. İstanbul-Ankara yolu vızır vızır işlemeye devam ediyordu. Gecenin karanlığı karşıya geçişi zorlaştırmıştı. Ama hálá görevli yaklaşık bir yirmi kişiyi küçücük aralıktan lokantaya geçirmeye çalışıyordu. İnsan hayatını hiçe sayarak..

Neden? Çünkü insan hayatını hiçe saymanın dini imanı yok. Ortada para varsa inananı da inanmayanı da çok rahatlıkla insan hayatını hiçe sayabiliyor. Vakit geçirmeden bu riskli geçiş durdurulmalı. Yoksa birkaç kişi otobüs ya da kamyon altında kalacak...

Bunun neresi Arsen Lüpen

Arsen Lüpen gençliğimin dizisi idi. Çok severdim. Bu nedenle de Arsen Lüpen filminden beklentim çok büyüktü. Ama ilk yarısını izledim, ikinci yarısına dayanamadım çıktım. Filmde resmedilen karakterin Arsen Lüpen’le alakası yok. O olsa olsa Arsen Lümpen olur. Arsen Lümpen’i görmek isteyenler buyursunlar gitsinler. Arsen Lüpen’ciler için çok daha iyi filmler var. Arsen Lüpen gibi hayalimizde beslediğimiz kahramanları sinemaya taşıyanlara da bir öğüdüm var. Ne olur hayallerimize ihanet etmeyin! Emin olun kötü bir film izlemek adama koymuyor ama yıllarca hayalinizde beslediğiniz bir karakteri rezalet bir şekilde görmek insanı intiharın eşiğine getiriyor.

CUMA ALINTISI

Ben bir idealistim. Nereye gittiğimi bilmiyorum ama kendi yolumda ilerlediğim kesin.

(C. Sandburg)

CUMA TAKINTISI

Beykoz’da Kozz isimli bir restoranı öneriyorum bu hafta. Başka bir İstanbul’u Boğaz’ın tam kıyısından görmek istiyorsanız mutlaka Kozz restoranı görmelisiniz. Mezelere, ara sıcaklara diyecek yok. Karides mücver, bademli ahtapot, çerkez tavuğu damağımda tadı kalanlar. Bir de Boğaz’ın dibini oturduğun yerden görmek ve küçük küçük kefalleri elinle beslemek çok güzel. Müzik yapan DJ’i de kutluyorum. Sayesinde çok keyifli bir yemek yedik...
Yazının Devamını Oku

RTÜK bu rezaleti durdurmalı

Reyting savaşını kazanmak için bir televizyon programının kırpılıp kırpılıp 10 televizyon programı haline getirilmesini daha önce de eleştirdim. "Bu konu reklamvereni yanlış yönlendiriyor ama her şeyden önemlisi televizyon pazarını da yanlış yönlendiriyor. Tutan ve tutmayan işler sıralaması konusunda sanal bir dünya yaratıyor" dedim.

TİAK umursamadı, AGB denetçisi umursamadı (AGB denetçisinin neyi umursayıp umursamadığı konusunda artık bir takım kaygılarım var zaten). Dolayısıyla konuyu RTÜK’e götürmenin zamanı geldi.

Eğer RTÜK kendini Türkiye televizyon sektöründen sorumlu tutuyorsa bu rezaleti durdurmalı. Ekranlarda yaşanan seviyesizliğin önemli nedenlerinden biri de bu.

RTÜK, reyting ölçüm ve raporlamanın standartını denetleyecek, ölçümün ve denetimin şeffaflaşmasını sağlayacak yapıları kurmalı.

RTÜK de beceremezse bundan sonraki durağım TBMM...

Umarım TMBB’de beni dinleyecek ve yasa önerisi verecek sağduyulu 25 milletvekili bulurum.

RTÜK haklı ama

RTÜK Erman Toroğlu’nun "kodumu oturtan" programı için soruşturma başlatmış, kanaldan savunma istemiş. Spor programı yapımcıları ile de "daha nitelikli programlar yapmaları için" bir toplantı yapmış.

Bunlar güzel gelişmeler. Erman Toroğlu’nun "açık ve yakın" tehlike olduğu her haliyle o kadar belliydi ki!

Çok önce yapılması gereken buydu. Keşke Erman Toroğlu "asker kodumu oturtsun" çağrısı yapmadan önce RTÜK hareket geçseydi.

Erman Toroğlu’nun yarattığı şok dalgadan en rahatsız olan kesim ise, (ben de bu kadar laik cumhuriyetin altını oymak için uğraş verseydim ben de korkardım) darbe korkusu ile yaşayan AKP iktidarı oldu.

RTÜK, Erman Toroğlu’nu ve kavgayı körükleyen, gençlere futbolu olduğundan daha fazla önemseten abuk subuk spor programlarını "darbe çağrısı" nedeniyle uyarınca ister istemez "RTÜK iktidar baskısıyla harekete geçti" izlenimi verdi.

RTÜK, "Niye bu zaman kadar uyarmadı da şimdi uyardı" sorularının muhatabı oldu.

Bu yanlış algılar ve haklı sorular RTÜK’e ders olmalı.

RTÜK, "açık ve yakın tehlike" olarak gördüğü konuları araba devrildikten sonra değil, araba devrilmeden önce gündeme getirmeli, haklı olduğu konularda haksız duruma düşmemeli.

Türkiye karmaşık öyküleri sevmiyor

"24" dizisiyle ilgili düşüncelerimi yazdığımda Emmy ödüllerini silip süpüreceğini bilmiyordum. Ödülleri topladığını öğrenince sevindim, Hakkıydı çünkü. Birçok okurumun da aynı şekilde düşündüğü belli. Dün "24" yazım nedeniyle e-posta yağmuruna tutuldum. Gelenlere örnek olsun diye Fikret Ötken’in yazdıklarına yer vermek istiyorum.

"24 dizisini uzun süredir izliyorum. Süper ve çok akıllıca. Bazı bölümlerden sonra uyuyabilmem için Xanax içmem gerekiyor. Beğendiğinize sevindim. Bizdeki yönetmenlerin de seyretmesi gerekiyor. Böyle bir dizi yapmalarına imkan yok ama hiç olmazsa kendi durumlarının farkında olurlar. Bunu seyrettikten sonra da, başka dizi beğenmeye imkan yok. Bu hafta yeni bir macera başladı. Size iyi seyirler.."

Yorum: Sevgili Fikret, bizdeki yönetmenlere haksızlık yapmayalım. Bu iş senaryo, para ve teknik altyapı sorunu. Ancak başka bir şey var ki o da madalyonun diğer tarafı; izleyici sorunu. 24’ü Türkiye’de ana kanallarda yayınlayın, yayınlandığı gece en çok izlenen ilk 10 programdan biri olma olasılığı çok düşük. Türkiye’nin yüzde 80’i çok karmaşık dizilerden hoşlanmıyor. Tercih tek konulu, aklı zorlamayan, anlamak için başkasına gereksinim duyulmayan öyküler. Örneğin Aliye. Aliye’de neredeyse iki yıldır iki çocuk bir yere yerleşemedi. Aliye reytingine reyting kattı. Yalan mı?

Yaprak Dökümü’nün reklamı ajanstan

Kanal D’nin yeni dizisi "Yaprak Dökümü"nün tanıtımlarını izleyince "Kesin bir reklam ajansının elinden çıkmış" dedim.

İki gün önce Fayda Ajans’tan sevgili İlyas Baştürk, "Abi Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik. Bir diziye reklam çektik, izledin mi" diye mesaj attı. Yanılmadığımı anladım. "Yaprak Dökümü"ne bir reklam ajansı eli değdiği çok belli. Sıradan bir tanıtım filmi çekilseydi, meraklandırırdı, dikkat çekerdi ama asla bu kadar duygu yüklü olmazdı.

Reklam ajansı eli değince Reşat Nuri’nin Yaprak Dökümü’nün tüm izleyici vaadi ekrana taşınmış. Peşinden, dikkat çekme de gelmiş, merak da. Elinize sağlık İlyas.

Tırtıl

Kitaplara mobilya görevi veremeyeceğimizi biliyorum. Ama eve de onlardan daha yakışan bir aksesuvar yok be birader. (H.E. Beecher)
Yazının Devamını Oku

Sumo’ya karşı yağlı güreşçi olmaz mı

FIBA’nın Dünya Basketbol Şampiyonası için yaptırdığı logoyu fark ettiniz mi? Sumo güreşçisini andıran bir muhterem basket topuyla yakın ilişki içinde, onun hemen yanında da "one world-one title" (tek dünya-tek unvan) yazıyor.

Şimdi düşünün... 2010’da Dünya Basketbol Şampiyonası Türkiye’de yapılacak. Ata sporumuzu temsil eden bir güreşçiyi logoya koymuşuz; hatta daha da ata sporumuza ait bir yağlı güreşçiyi... Yanında da "tek dünya-tek unvan" yazıyor. Türkiye’de çıkacak tartışmanın boyutunu düşünebiliyor musunuz? Siz biraz düşünün, ben tartışma başlıklarını veriyorum:

Güreşçinin basketle ne ilişkisi var? Türkler’i böyle resmetmek çok ayıp değil mi? Atalarımızın kemikleri sızlamaz mı? Kız Kulesi’nin nesi var ki? Kılıç kalkana karşı çıkanlar niye şimdi güreşçi kılıklı figüre karşı çıkmıyorlar? Türkiye’yi geçmişe döndürmek isteyenler var...

Geçmişimiz ve değerlerimizle ilgili bir "mutabakata" varmadan, onlarla barışık yaşamayı, onları "ti"ye almayı öğrenmeden nereye varabiliriz, değil mi? İstersek Dünya Basketbol Şampiyonu olalım... Nereye varabiliriz!

24’ü yazanlar ya deli ya da manyak

Geçen haftalarda, biraz geç kaldığımı bilsem de, Kiefer Sutherland’in başrolünü oynadığı 24 isimli diziyi ilk bölümünden itibaren izlemeye başladım. Ama ne izleme...

24 yedirmiyor, içirmiyor, kendini izletiyor. 24’ü yaratan ekip ya deli ya da manyak! Böyle bir televizyon şaheseri yaratmak için ancak insanın aklından zoru olabilir. Bir saniye gözünüzü kırpmıyorsunuz, hatta heyecandan bakamayıp kendinizi başka bir odaya atma duygusu yaşatan sahne sayısı da çok fazla. Dizide hiçbir şeyi önceden tahmin etmeniz mümkün değil.

Düşünün; Pazar günü oturduk Çisil’le tam 10 saat arka arkaya 24 izledik. Hani odanın duvarlarından utanmasak, bir 10 saat daha 24 izlerdik.

Eğer işiniz ya da hayaliniz dizi yönetmek, çekmek, yazmak, üretmek ise 24’ü sakın kaçırmayın. Tüm televizyon bölümü öğrencileri otursunlar, 24’ü baştan sona izlesinler. Zeki polisiye, ajan dizisi severleri hiç saymıyorum, onlar 24’ü benden çok önce keşfetmişler ve CNBC-e’de izliyorlardır zaten...

Bahçevan geldi...

Deh deh Düldül deh deh


İbrahim Tatlıses ve Hülya Avşar’ın birlikte program sunacakları için İbrahim Tatlıses’in "Hülya Avşar’a aşığım" oltasını attığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Anlayacağınız starlarımızın her biri doğal "gündem belirlemeci" oldu çıktı... Bir program başlamadan önce yoğun haber olunca, bunun başlangıç rating’lerine yansıma olasılığı bulunduğunu onlar da keşfettiler.

Bu arada öğrendiğime göre Tatlıses bir de "Bahçevan" isimli diziye başlıyormuş. Diğer rol arkadaşları da şimdilik Haldun Dormen ve Nilgün Belgün...

Dormen zengin bir konak sahibini oynayacakmış, karısını Belgün, bahçevanını da İbrahim Tatlıses... Tatlıses zengin konak sahibinin kızına aşık olacakmış, konak sahibi de kızını Tatlıses’e vermeyecekmiş. Oldukça orijinal bir konu anlayacağınız.

Kız mı? Henüz kız rolüne uygun oyuncu bulunamamış. Yapımcı Sinan Çetin kız rolü ve senaryo için kılı kırk yarıyor, önüne gelen alternatifleri beğenmiyormuş.

Bakalım dizi başlamadan önce kim kime aşık olduğunu açıklayacak?
Yazının Devamını Oku

Devrimci Pınar şeker reklamında

HAZİRAN ayının ortalarında Mehmetoğlu Şirketler Grubu Genel Müdürü Abbas Yaşar, Pınar Altuğ’un da bulunduğu bir basın toplantısı yapmıştı. Toplantıda Pınar Altuğ’un Mehmetoğlu Şirketler Grubu’nun Helin markasının reklamlarında oynayacağı duyurulmuştu.
Daha sonra hepimizin yakinen izlediği aldatan kadınların lideri "Devrimci Pınar" olayı patlak verdi. Mehmetoğlu Grubu ne yapacak diye bir süre bekledim. Umursamadılar.

Hatta öğrendiğime göre Pınar Altuğ’lu Helin Küp Şeker filmi çekilmiş, post prodüksiyon işlemleri devam ediyormuş. 1 Eylül’den itibaren televizyonlarda dönmeye başlayacakmış.

Bakalım reklamlar başlayıp Pınar’ın Helin Küp Şeker’i mutfak raflarına girmeye başlayınca evin erkeği ve kadını arasında şu tür konuşmalar yaşanacak mı:

- Ne o hanımefendi sen de mi "devrimci" oldun çıktın başımıza..

- Nasıl anlarsan!

- Anlarsam fena olur ama..

- Ben anladım da ne oldu?

- Ahh, ahh azıttınız siz. İnternette o devrimci bana rastlayacaktı ki. Bak bir daha konuşabiliyor muydu!

- Keşke rastlasaydı keşke! Bilmem nerenin payını verirdi..

- Tövbe, tövbe. İyice Che Guevara muamelesi yapmaya başladınız kadına be. Pınariche Guevara’ymış, hah! Şekeriniz batsın. Ömür boyu diyete, giriyorum şu andan itibaren, sakarin varsa getir yoksa şekersiz içecem çayı.


Milliyet reklamı güzel ve doğru

MEDYA ve siyasette reklamcılığın işleme biçimi biraz farklıdır. İnsanlar partilerine ve gazetelerine "din" gibi muamele yaptıkları için bu alanlarda "değişim" o kadar kolay değildir.

Hiçbir Müslüman bir reklam izlemekle bir gecede Hıristiyan, hiçbir AKP’li de reklam izlemekle bir gecede CHP’li olmaz.Ya da da tam tersi. Bu alandaki değişimler için başka sosyolojik aracı değişkenler gerekir.

Bu nedenle medya reklamları "lansman" kampanyaları dışında daha çok varolan hedef kitle merkeze alınarak, o hedef kitlenin kararının pekişmesi ve "merkezdekilere" benzeyenlerin de o medyaya yönelmesi için yapılır. Siyasi reklamlarda ise hedef hep kararsızlardır..

Milliyet Türkiye’nin kategorisinde çok başarılı "kült" gazetelerinden biri. Kemikleşmiş, markasına bağlı bir okuru var. Duruşu ve köşe yazarları ile çevresine duyarlı, "pro-laik", ağır popülerliğe geçit vermeyen "Aydın gazetesi" imajı var.

Bu "kemikleşme ve bağlılık" kuşku yok ki Milliyet iletişimcilerinin en büyük gücü, aynı zamanda da engeli..

Yanlış bir pozisyon kaymasında varolan hedef kitle dağılabilir. Bu nedenle Milliyet son kampanyasında çok doğru bir iş yapıp Can Dündar, Taha Akyol, Meral Tamer, Ece Temelkuran gibi köşe yazarlarının ağzına yakışan öykülerle, farklılığını güçlendirmiş.

"Yalnız değilsin duyarlı gerçek aydınlar!" deyip, müzik ve tonlamayla da "genç aydınların da çekim merkezi" olmayı hedeflemiş. Bu hedefe de başarılı bir uygulamayla ulaşmış.

Milliyet’in yapması gerek ilk aşamada bu. Gençliğin kendi hedef kitlesine uygun olanını gazete markası seçim aşamasında ele geçirmek. Yeni taleplere uygun küçük değişimler de ürünü geleceğe taşımak. Kutluyorum.

Ah şu eczacılar

Colgate’in Misvaklı diş macunu için ürün performansına yönelik itiraza bir şey diyemem. Orada bilimsel kanıt yoksa ilgili kurul tabii ki ceza uygulayacaktır. Ancak "dini istismar" ediyor iddiası saçmalığın son perdesi. Eğer böyle "istismar" penceresinden bakarsak önce dinle farklılaşan medyadan başlayarak, din temelli hipermarketleri, din temellii giyim mağazalarını, haremlik-selamlık otelleri, sonra da din temelli partileri kapatmak gerekir. Misvak masum bir pazarlama harikası..Gerçekten saçmalamayın.

Mesut Yılmaz çok değerli bir siyasetçi olabilir, çok eğitimli olabilir, çok bilgili olabilir, çok iyi bir lider olabilir. Ama bunların toplumda karşılığı yok. Mesut Yılmaz medyanın gündemi, biraz eski ANAP’lıların gündemi ama asla halkın gündemi değil. Mesut Yılmaz’ın halkın gündemi olabilmesi için hem görünülürlüğünü hem güvenilirliğini arttırması hem de hiç ama hiç hata yapmaması şart. Bu mümkün mü? Mümkün ama inanılmaz zor. Göreceğiz..

Eczacılar kolesterol düşürücü ürünlere karşı çıkıyorlar. "Bakın ilaç reklamları da başlarsa fena olur" diyorlar. "Niye?" yanıtını bir türlü veremiyorlar. Eczacılara önerim başkalarına engel olacaklara yerde kendi işlerini iyi yapmaları. Türkiye’de yıllardır içinde "reçetesiz satılmaz" derken yasalar uymayıp niye reçetesiz ilaç sattılar? Madem halkın sağlığını düşünüyorlardı, niye doktor reçetesi aramadılar. Eğer her eczacı doktorsa, tıp fakültelerini kapatmak gerekmez mi?

Çekirgelik

Eğer her meseleye ölüm kalım meselesi muamelesi yaparsanız, birçok kez ölürsünüz

(Dean Smith)
Yazının Devamını Oku