GeriGamze CİZRELİ Hafızalardan silenmeyecek bir konser
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hafızalardan silenmeyecek bir konser

GEÇEN Cumartesi akşamı koşa koşa Anadolu Gösteri ve Kongre Merkezi’ne Emel Sayın konserine gittim.

İlk sahne deneyimini yıllar önce Ankara’da yaşayan Emel Sayın, sanat hayatının 45. yılını da yine güzel Ankara’mızda kutlamış oldu. Üç saate yakın unutulmaz bir konser veren Sayın, Ankara seyircisinin kendisi için ne kadar önemli olduğunu da böylece gösterdi. Konser semazen gösterisiyle başladı. Zuhal Yorgancıoğlu’nun hazırladığı mor bir kaftan ve başında bir taçla sahneye çıkan Emel Sayın inanın ki Hurrem’den cok daha güzeldi. Nasıl böyle kalabildiğinin sırlarını öğrenmek lazım.
Güzel sanatçı nefis bir repertuarla bizi yıllar icinde bir yolculuğa çıkardı. Ankara radyosunda birlikte çalıştığı Mustafa Sağyaşar, Ela Altın, Bedia Akartürk gibi pek çok sanatçıyı sahneye davet etti, onlarla şarkılar söyledi. Yılların sunucusu Ayşe Egesoy o güzel Türkçesi ile, Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun Sitem şiirini okudu. “Önde zeytin ağaçları arkasında yar, sene 1946 mevsim sonbahar...” Konseri izlemeye gelen Erkan Tan, Sayın’a “Siz yaşayan efsanesiniz” deyince, Emel Sayın yaşına gönderme yaptığını söyleyerek yarı şaka yarı ciddi Erkan Tan’a sitem etti. Final şarkısına sahnedeki sanatçılara salondaki tüm seyirciler de eşlik etti: Ağlama değmez hayat, bu göz yaşlarına...

İlk yönetmenlik denemesi

Unutulmaz Emel Sayın konserinin hemen arkasından, Pazar günü, uzun süredir beklediğim, takip ettiğim tiyatro oyunu “Düğün2 için aldım soluğu Şinasi Sahnesi’nde! Usta oyuncu Tilbe Saran’ın ilk yönetmenlik deneyimi olan “Düğün” ilk kez Ankara’da sergileniyordu. Oyunun yazarı Ayşe Bayramoğlu... Oyun eski bir köşkün mutfağında geçiyor. Evin sahibesi büyükhanım kurallara saygılı, ağırbaşlı bir İstanbul hanımefendisi. Oyun büyükhanımın torununun düğün hazırlıkları için köşkte gümüş kaşıklar parlatılırken başlıyor. Evde büyükhanım, kızı, torunu ve emektar yardımcı yaşıyorlar. Erkek tarafı ise daha ataerkil, Anadolu kültüründen gelen, düğün günü gelininin kırmızı kuşak takmasını isteyen bir aile. Düğün günü, iki ailenin kadınlarının arasında yasanan sürtüşmelere tanık oluyoruz. Köşkün mutfağında büyükhanım, kızı, torunu, evin emektar yardımcısı, damadın annesi ve ablası arasında geçen diyaloglar ilerledikçe her iki tarafın kadınlarının tüm sırları bir bir dökülmeye, hiç açılmamış defterler birer birer açılmaya başlıyor.
Farklı sosyal statülerde olmalarına rağmen bütün kadınların ortak noktalarının erkek egemen dünyada mağdur olmalarını biraz gülerek, biraz ağlayarak izledik. Sözel, cinsel, ekonomik, duygusal şiddeti oyundaki kadınların hepsinin farklı farklı yaşadıklarına şahit olduk. Büyük bir keyifle izlediğim tek perdelik oyun son aylarda gündemden düşmeyen ‘kadına şiddet’ haberlerine hayatın içinden yaklaşımıyla herkesin kaçırmaması gereken bir tiyatro.
Saran benim diyen tiyatro yönetmenlerinin bile takdirini toplayacak bir reji sergiliyor, yılların oyunculuk deneyimini seyirciye aktarıyor. Ve tabii ki, diğer oyuncular... Türkiye’nin en önemli kadın oyuncularından Güler Ökten ve Zerrin Sümer harikalar yaratmışlardı. Genc oyuncular da öyle... Ayrımcılık yaptığım için değil ama, hangi sanat dalına kadın eli deyse, orada farklı bir duygu, bambaşka bir anlatım oluyor! Bu Düğün’e mutlaka gidin...

Ticari kaygı gözetmeden yatırım

Yoğun tempom bütün hafta sürdü. Pazartesi akşamı da, Genç Turizmciler Derneği tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen “Genç Turizmciler Ödül Töreni” için Ankara JW Marriott Otel’deydim.
Ben bu ödülleri alacak kişileri belirleyen jürideydim. Gecede, “Yılın Genç Turizm Öğrencisi”, “Yılın Genç Akademisyeni”, “Yılın Genç Girişimcisi”, “Yılın Genç Bürokratı” ve “Yılın Genç Yöneticisi” olmak üzere 5 dalda ödül verdik.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara’nın genç işadamları, turizm profesyonelleri, bürokratlar... Hayli kalabalık bir katılım vardı.
Yılın genç girişimcisi ödülünü alan Ali Özdoğan’ın Ankara’ya kazandırdığı JW Mariott Oteliyle bu ödülü alması eminim ki kimseye sürpriz olmamıştır. Dünyanın en prestijli zincirinden biri olan bu oteli kentimize kazandırdığı için bu ödülün yanında tüm Ankaralılardan kocaman bir teşekkürü de fazlasıyla hak ediyor. Ben bir işkadını olarak yatırımın geri dönüşünün ancak Ali’nin çocuklarının emeklilik dönemine yakın bir zamanda gerçekleşeceğini hesaplayabiliyorum. Ticari kaygıları çok gözetmeden Ankaramıza yatırım yapan tüm iş insanlarını sonuna kadar desteklememiz gerekiyor.
X

Dayan ki; her gecenin mutlaka bir sabahı var!

Dayan be gönlüm biçare değilsin,

 Yaradan sana yâr.
 Biliyorum sığmazsın hiçbir yere,
 Dünya sana dar.
 Ama dayan gönlüm,
 Dayan ki; her gecenin mutlaka bir sabahı var...
 
 Ne kıymetlidir bu sözler...

Yazının Devamını Oku

Michelle seni hiç bu kadar sevmemiştim!

Geçen hafta perşembe sabahının erken saatlerinde televizyonun karşısında hüngür hüngür ağlıyordum. Oğlanların şaşkın bakışlarına da hiç aldırmadım.

Gözümü ekrandan ayırmadan içimi çeke çeke ağladım.
Bütün dünyanın tartışmasız en büyük gücü Amerika’nın başkanlık seçiminin sonucunu izlerken büyük bir duygu patlaması yaşadım.
Niye ağladığımı da bilmiyorum.
Romney’in zafer konuşmasını çöpe atıp, gözleri dolu dolu Obama’yı tebrik etmesine, kendisine hep destek olacağına söz vermesine mi?
Yoksa Obama’nın sadece kendine oy verenlere değil, dil, din, ırk, renk gözetmeden tüm “Amerikan Ailesi”ne sevgi ve tevazu dolu bir üslupla seslenmesine mi?
Amerika’nın sorunlarını iki rakibin birlikte çözme yolundaki adımlarına mı?
Belki de Romney’in “ Hayatımın aşkı Ann... Mükemmel bir First Lady olurdu” derken, Obama’nın milyonların önünde eşinin gözünün içine bakarak:

Yazının Devamını Oku

Gezip görmek gibisi yok!

Ülkemizin her köşesini keşfetmenin, dünyadaki farklı coğrafyaları gezmenin, yeni kültürler, inanışlar, yaşam tarzları ve en önemlisi yeni lezzetleri keşfetmenin tadı hiçbir şeyde yok.

Bunca işin gücün arasında nasıl zaman bulunur demeyin, isteyince gayet de güzel oluyor.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, bayramda Vietnam-Kamboçya’daydım.
Uçuşumuz Bangkok üzerinden 12 saate yakın sürdü. Böyle uzun uçuşlarda en büyük keyfim müzik dinleyerek sevdiğim bir kitabın sayfaları arasında kaybolup gitmek.
E tabii, telefon yok, arayan soran yok, saatlerce kendi kendimle kalabiliyorum.
Ama bu sefer yolculuğum bir başka keyifliydi.
Yola çıkmadan önce “Orhan Gencebay ile Bir Ömür” albümünü eklemiştim listeme. Orhan Baba’nın bugüne kadar efsane olmuş tüm şarkıları Emel Sayın’dan, Nilüfer’e, Mustafa Sandal’dan, Candan Erçetin’e, Sezen Aksu’ya kadar çok önemli sesler tarafından yorumlanmış.Tüm yol boyunca defalarca dinlediğim albümle tam bir zaman yolculuğuna çıktım...
Orhan Baba’ya yakışır, çok anlamlı ve keyifli bir albüm olmuş.

Yazının Devamını Oku

EVLERDE MATMAZEL ŞIKLIĞI

Bu aralar İstanbul’da, Ankara’da ziyaret ettiğim arkadaşlarımın çoğunun evinde aynı görüntüyle karşılaşıyorum: Üzerinde şahane kadın yüzleri olan rengarenk yastıklar...

O kadar güzeller ki! Benim kanepeye de ne güzel yakışır diye düşünürken bir anda hatırlayıverdim; o figürler herkesin Aşk-ı Memnu’ daki “Matmazel” rolüyle tanıdığı Zerrin Tekindor’un çizimlerinin ta kendisi! Resimle ilgilenenler çok iyi bilir; Zerrin Tekindor, oyunculuğunun yanı sıra aynı zamanda çok da iyi bir ressam. O kadar canlı, modern ve estetik figürler yaratmış ki...
Onun bu eserlerini ustalıkla yastıklara uygulayan isim ise Aysun Berkant.
Aysun’dan daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. “Bobo Bourgeois” markasının kurucusu, bez torba akımının yaratıcısı. Hani naneyi, dereotunu, rokayı; kısacası yeşil salata malzemelerini bir hafta taze tutan “Ot Torbası” ndan da bahsetmiştim. İşte onun da yaratıcısı. Benim de uzun süredir çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğim Aysun, şimdi ürün yelpazesini genişletmiş; doğal ve çevre dostu ürünleriyle Zerrin Tekindor’un muhteşem çizimlerini birleştirip çok güzel yastıklar yapmış. İnternete girip bütün ürünlerine baktım, hepsi birbirinden güzel! Sizin de mutlaka bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Bu sefer çok uzaklarda geçireceğim bayramı 
Zaman ne kadar da hızlı geçiyor! Yazarken daha net fark ediyorum. Bir bayram daha geldi hiç farkına varmadan… Önceki kurban bayramı yazımı daha dün yazmış gibiyim…
Ankara’da çok geleneksel bir bayram geçirmiştik. Alicim bütün giymediği kıyafetlerini paketleyip Van’daki arkadaşlarına yardım için göndermişti. Hep beraber bizim evde toplanıp bayramlaşmış, kavurmamızı yemiştik.
Bu sefer çok uzaklarda geçireceğim bayramı. Vietnam - Kamboçya’ya gidiyorum.

Anne orası nasıl bir yer

Yazının Devamını Oku

Radyo Evi mi, BM Ofisi mi?

Güzel haberlerim var bu hafta.

“Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Birimi” bölge ofisi İstanbul’da kuruluyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışan ve kısaca “UN Women” olarak adlandırılan birim, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadına bakış açısı ve kız çocuklarına yönelik ayrımcılığın önlenmesi gibi çalışmaları yürütecek. İstanbul da bu sayede Avrupa ve Orta Asya’da yaşayan tüm kadınların sorunları ile ilgili çalışmalara ve uluslararası konferanslara ev sahipliği yapacak.
Fakat ortada bir sorun var. Ofisin TRT İstanbul Radyosu binasında kurulması planlanıyor ve tarihi radyo evlerini vermek istemeyen TRT çalışanları haberi aldıklarından bu yana eylemler yapıyor, bu karara şiddetle karşı çıkıyor. Normal olarak da akıllara ilk şu soru geliyor;
“İstanbul’da bu ofisin kurulabileceği başka bina yok mu?”
Umarım bu yer kavgası bir an önce çözüme kavuşur ve İstanbul bir an önce kadınlarımız için çalışmaya başlar.
Türkiye’nin kadın politikasının oluşturulmasında çok etkin ve ülke açısından da çok prestijli olan bu girişimi gerçekleştirdiği için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na sonsuz teşekkürler...

 Teşekkürler Ümit Boyner

TÜSİAD’da yeni başkan adayının Muharrem Yılmaz olduğunun açıklanmasıyla, Ümit Boyner’in üstlendiği kadın başkanlığı dönemi de sona ermiş oluyor. Bir kadın olarak bu görevi başarıyla tamamlamasının yanında, derneğin en zor zamanlarında kattığı üstün emek ve güçlü duruşu ile bütün kadınlara örnek oldu Ümit Hanım. Tebrikler!  

Yarımdan Bir Olmaz

Yazının Devamını Oku

Köpekle Mantar Avı!

Geçtiğimiz hafta bir sonbahar masalı yaşadım.

Bu masal İtalya’da Toscana’nın kuzeyinde Piedmont bölgesinde, tepelerden aşağıya inen sıra sıra üzüm bağlarının nefes kesen pastoral manzaralarında yaşandı. İyi yemek peşinde tüm Türkiye’yi ve dünyayı gezen, damağına düşkün bir grup, bu sefer de bu bölgeye, beyaz trüf toplamaya gittik.
Farklı bir aroması ve inanılmaz etkileyici bir tadı olan trüf çok nadir bulunan ve değerli bir mantar türü. Beyaz trüfün dünyada en fazla yetiştiği yer de bu bölgede Alba şehrinin civarındaki köyler olunca, lezzet peşinde koşan insanlar ekim, kasım aylarında bu bölgeye akın ediyorlar.

ÇIKTIK BAHÇELERE BAĞLARA

Biz de aldık yanımıza eğitimli av köpeklerini çıktık bahçelere, bağlara... Köpeğimiz keskin koku alma duyusuyla bize mantarın bulunduğu yeri gösterince, biz de elimizde minik kazmalarla trüfü parçalamadan çıkarmak için toprağı özenle kazdık. Bu arada toprağın altındaki trüfü daha rahat bulabilmek için aromaların yoğun hissedileceği gece yarısından sonra, ya da sabah erken saatler tercih ediliyormuş.

DEĞERLİ LEZZETLER

Sonuçta hepimiz birer küçük parça mantar çıkartmayı başardık. Demeyin ki o kadar yolu bir parça beyaz trüf çıkartmak için mi gittiniz?! Ekşi maya, sarımsak ve rutubet karışımı bir tada sahip olan trüfün kilosu altınla eşdeğer. Makarnaların üstüne ancak 2-3 gr rendeleniyor!
Gastronomik açıdan değerli lezzetlerin yetiştiği bu bölgenin tüm dünya tarafından bu kadar ilgi görmesinde Slow Food hareketinin de büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Slow Food, 150’den fazla ülkede bulunan destekçisiyle hızlı yaşam ve Fast Food yeme alışkanlığının tekdüzeliğinin aksine, iyi, adil ve sağlıklı yemeğin zevkini toplumlara aşılamayı amaç edinen bir hareket. Yerel tatların ve geleneklerin farkındalığına varmak isteyen destekçileri de lezzet peşinde dünyanın dört bir yanını geziyorlar.

Yazının Devamını Oku

Eylül sezonu dizi sezonu!

Yaşasın dizi sezonu başladı! Uzun kış akşamlarında en büyük keyfim tartışmasız battaniyenin altına girip sevdiğim dizileri izlemek!

EYLÜL sonu itibariyle baktığımda “Muhteşem Yüzyıl” bu sezon da reyting tahtının en kuvvetli adayı. Saraydaki entrikaları keyifle izlerken o dönemin tarihine ışık tuttuğu için de önemsediğim diziyi aynı heyecanla izlemeye devam! Diğer favorilerime gelince:

1. Bu sezonun en iddialı dizisi bana göre “Veda”. Kadroda Mehmet Aslantuğ’u görünce zaten “tamam” dedim. Bir de hikaye Ayşe Kulin’in “Veda” isimli romanından uyarlanıp, üstüne dizinin müziklerini de Zülfü Livaneli yapınca herkesi ekran başına toplayacağı aşikar. Romanı okuduğum için hikayeyi çok iyi biliyorum ama “Aşk-ı Memnu” yu da bildiğimiz halde dizisini soluksuz seyretmedik mi?
Bu sefer hikaye Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde, işgal altındaki İstanbul’da bir konakta yaşananları anlatıyor.

 2.Son iki yıldır çoğunlukla gözyaşları içinde izlediğim en favori dizim “Öyle Bir Geçer Zaman ki” bu sezon beni hayal kırıklığına uğrattı. Ali kaptansız, Aylin-Soner aşkı olmadan, hele ki küçük Osman’sız dizinin tadı kalmamış. Anladım ki bir dizinin ömrü iki yıl. İki yıldan sonra hikayede tekrarlar başlıyor, gereksiz uzatmalara gidiliyor. Oyuncular doğal olarak yeni projelerde, farklı rollerle kariyerlerine devam etmek istiyorlar. O zaman da dizi tüm cazibesini yitiriyor. Mesela Ali kaptan Erkan Petekkaya bu sezon “Dila Hanım” la çıktı karşımıza. 1977’de Dila Hanım’ı Türkan Şoray’ın, Karadağlı Rıza’yı Kadir İnanır’ın canlandırdığı film ortalığı kasıp kavurmuştu. Şimdi ise rolleri Erkan Petekkaya ve Hatice Şendil devralmış. Açıkçası daha önce bu kadar efsane ustaların hayat verdiği rolleri canlandırmak oyuncuların işlerini bayağı zorlaştıracak. İlk bölümden gördüğüm kadarıyla Erkan Petekkaya “Karadağlı Rıza” rolüne çok yakışmış ama Hatice Şendil’de Türkan Sultan’ı aradığımı söylemeden edemeyeceğim.

3.Bir diğer iddialı dizi de “Son Yaz Balkanlar 1912”. Senaryosu Kürşat Başar’a ait dizi Balkan Savaşı’nın arifesinden Çanakkale Savaşı’na kadar olan süreci konu alıyor. Bu tip diziler tarihimizi öğrenmemiz açısından da çok faydalı. Başrollerde Hazal Kaya, Seçkin Özdemir, Furkan Palalı ve Tuğçe Kazaz oynuyor. İddialı dizinin çekimleri Makedonya’da sürüyormuş. Kurulan setin içinde hükümet konağından, manava, kahvehaneye her türlü detay varmış. Özel kostümler, araçlar ve mobilyalar için hiçbir masraftan kaçılmamış. Belli ki yatırımı yüksek ve emeği bol bir proje olmuş. Balkan savaşının acılarını, aşklarını ve kahramanlıklarını izlerken yine gözyaşlarına boğulacağız gibi görünüyor.

4.Çetin Tekindor, Kenan İmirzalıoğlu ve Bergüzar Korel! Kadro müthiş! Hepsi “Karadayı” dizisinde bir araya geliyor. Bir kabadayı rolünü zaten Kenan İmirzalıoğlu’ndan daha iyi kimse yapamaz. Çetin Tekindor deseniz hiç konuşmayıp dursa yeter. Yönetmen “Ezel” dizisini akıllara kazıyan Uluç Bayraktar. Müzikler de Toygar Işıklı’dan. Bu ekipten de çok güzel bir iş çıkacağı kesin.
 

Yazının Devamını Oku

Leonard Cohen büyüledi...

Çarşamba günü İstanbul’da olağanüstü keyifli bir konser vardı; Leonard Cohen!! Müzisyen, söz yazarı, şair ve şarkıcı. 78 yaşında ama hala çok karizmatik ve hala çok güzel bir sesi var. Hiç detone olmadan, şova ihtiyaç duymadan elinde gitarı, siyah takım elbisesi ve tabii ki alamet-i farikası fötr şapkasıyla daha ilk şarkıda herkesi mest etti; “Dance me to the end of love”...
Sahne her zamanki Cohen konserleri gibiydi. Kadife sandalyeler, yerde halılar, jilet gibi giyinmiş orkestra elemanları ve vokalistler...
Kronik bir depresif olan Cohen’e lise yıllarımdan beri neden bu kadar hayran olduğumu düşündüm konserdeyken. Galiba asıl neden onun düzene başkaldıran protest bir aydın olması ve bunu da şarkılarına yansıtması. 1961 yılında ABD-Küba gerginliğinde Küba’ya yerleşmesine ve Che Guevara sakalı bırakmasına çok hayran olmuştum. Hep demokrasiden bahsetmesi, Amerikalıların depolitize olmalarını ve dünya sorunlarına duyarsızlaşmalarını anlatması onu diğer sanatçılardan keskin bir çizgiyle ayırıyordu. Cohen’i sahnede izlerken kah hüzünlendik, kah keyiflendik ama unutulmayacak bir üç buçuk saat yaşadık.
Efsane sanatçının sahneden inerken son sözleri: “Ülkenizde barış olması için dua edeceğim “ oldu. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek konserden çıkarken hepimizin gözleri buğuluydu ve biraz da düşünceliydik...
 
GRİNİN ELLİ TONU
 
Temmuz ayında Newyork’da hangi kitapçıya girsem kasada, kuyrukta her yerde ellerinde gri kapaklı bir kitap, yüzlerinde hafif bir gülümseme olan kadınlar görüyordum. Cafelerde, metrolarda hatta otobüslerde, herkesin elinde bu kitap. Allah Allah dedim, birşeyler oluyor, benim haberim yok.
Sonra New York’da yaşayan bir arkadaşıma sorunca beni aydınlattı : “ Fifty Shades of Grey” dünyayı kasıp kavuruyormuş. 40 milyon adet satmış! Kadınlar bu kitabı okuyup sonra da kendi aralarında uzun uzun tartışıyorlarmış. Erkekler baş karaktere benzeyebilmek için kırk takla atıyorlarmış.
Çok merak ettim. Hemen ilk işim Barnes & Noble’a gidip kitabı almak oldu. Sabah başladım okumaya, akşama bitmişti. Aslında özünde hikaye benim küçüklüğümün beyaz dizilerini andırıyor:
Milyarder bir işadamı olan Christian Grey ve saf bir edebiyat öğrencisi olan Anastasia Steel arasında geçen tutkulu bir ilişki kitabın konusu. Grey çok zengin, yakışıklı, çapkın, ele avuca sığmaz gözde bir bekar. Anastasia saf ve güzel. Grey’in saf Anastasia’ya aşık olması erotik bir dille anlatılmış. Kitap kesinlikle edebi bir eser değil. Sabun köpüğü gibi, çok fazla tekrar var. İkinci ve üçüncü kitapları da okudum, onlar da ilki kadar sürükleyici değiller. Peki o zaman neydi bu kitapların sırrı? Nasıl oldu da milyonlarca sattılar?
Kitabı okuyan arkadaşlarımla da konuştum. Hepsi de eğitimli, çok üst düzey işlerde çalışan aklı başında kadınlar. Herkesin ortak fikri şu oldu:
Grey’in güçlü karakteri, kıza yaptığı pahalı jestler, süprizler, seyahatler, helikopterle yemeğe gitmeler tekdüze hayatlara renk getirdi. Aslında Grey her kadının hayalindeki erkek figürü, onun gibi güçlü bir karakterin saf Anastasia’ya aşık olup dize gelmesi herkesi çok etkiledi.
 
Sonunda anladım ki umutsuz ev kadını sendromu Newyork’da Madison Avenue’da Barney’s mağazasının cafesinde kitabı büyük bir iştahla okuyan kadında da var, İstanbul’da ayda milyonlar kazanan finans uzmanında da. . . Bunun eğitimle, yaşam tarzıyla, özgürlükle, parayla pulla ilgisi yok.
 
Zaten son aylarda tartışılan “Kezban” konusu da bunun sonucu değil mi sizce? Çok meşhur bir sanatçımız, herkes tarafından tanınıyor, seviliyor. Oynadığı filmler ödül üzerine ödül alıyor. Ama eminim ki basına alyansını gösterirken yaşadığı gururu hiçbir ödülü alırken hissetmemiştir. Söz konusu, hayallerindeki o romantik, genç ve yakışıklı erkeğe kavuşmak olunca cümle aleme karşı yaşadığı galibiyetin hissiyatı elbet farklı oluyordur. . .
 
Bu arada romanın Türkçesi de geçtiğimiz çarşamba günü “ Grinin Elli Tonu” adıyla çıktı. Kitap Türkiye’de de çok satacak gibi görünüyor. Filmi ise ayrı bir merakla bekleniyor. Karizmanın idolü haline gelen Grey’i kimin canlandıracağı da çok önemli !! Hollywood’da kulisler son hız devam ediyormuş.
Yazının Devamını Oku

Kiraz bitti, yaz bitti

Bana göre yaz demek, kiraz demek. Ve yeterince kiraz yiyemeden bir anda geçiverdi bu yaz… Aman yiyeceğim, Amerika’dakilerin tadı yok, dönünce bulacağım derken bitti kiraz mevsimi. Hoş son bir iki gündür havalar tekrar ısınıp yaz günlerini hatırlatsa da, Eylül ile birlikte havanın, güneşin rengi değişti, sanki bir hüzün çöktü gökyüzüne; daha bir matlaştı, karamsarlaştı… Kim bilir daha kaç yaz kaldı ömrümüzde? diye düşünmeye başlıyor insan ister istemez bu havalarda. Kaç mevsim daha kiraz yiyebileceğiz doya doya ?Kaç yaz kaldı acaba ayağımızı suya sokacağımız?.. Biraz depresif oluyor insan sonbaharda…
Ama ben yine de seviyorum sonbaharın melankolisini. Şehirler doluyor, herkes işine gücüne, düzenli hayatına geri dönüyor. Ankara’ya da çok yakışıyor sonbahar! Hafiften serinleyen havalar, cafelerde içilen sıcacık çaylar, sokaklarda uçuşan kızıl, sarı yapraklar, oğlanların okullarına başlaması, yazın her biri başka yerlere dağılan dostlarla bir araya gelmek bana çok iyi geliyor.
Bir de dikkat ettim en çok sonbaharda film izleyip kitap okumuşum…
Geçtiğimiz yıllarda bir sonbahar günü izlemiştim Woody Allen’ın “Midnight in Paris” filmini. Kesinlikle tavsiye ederim, kendinize zaman ayırdığınız, evde yalnız olduğunuz bir gün alın DVD’sini izleyin. Filmin havası, müzikleri, gördüğünüz Paris kareleri fazlasıyla yetecektir size farklı bir dünyaya götürmeye. Bu sonbaharda da Woody Allen’a takıntılı bir eczacının başkarakteri canlandırdığı “Paris&Manhattan” filmini izledim sinemada. Filmi izleyeli çok olmadı ama ne yazık ki şuan size heyecanla anlatacağım çok çarpıcı anılar da kalmamış hafızamda. Cem Yılmaz’ın oynadığı İş Bankası reklamı daha çok kaldı aklımda. Bu arada reklam çok keyifli olmuş, bayıldım!
 
Sonbahar sokak modası!
 
Havalar serinleyince montlar, uzun kollu gömlekler, yağmurluklar çıkmaya başladı dolaplardan. Uzun süre New York sokaklarında dolaşırken vitrinleri de epeyce inceleme fırsatı buldum. Gelin size bu kışın modasından ufak ipuçları vereyim:
1)Bu sezonun en vurucu noktası tartışmasız pantolon takımların geri dönüşü. Pantolonların dominantlığında bir kış bekliyor bizi.
2)Bu sonbahar siyahın karanlığı ve kasveti de yerini bordo ve laciverte bırakıyor. New York vitrinlerinde bolca bordo çizmeler, bootie’ler, ayakkabılar vardı.
3)Deri detaylar çok revaçta. Gerçek veya suni fark etmez. Deriyi tamamen ya da kıyafetinizin kıyısında köşesinde kullanmayı ihmal etmeyin. Özellikle deri cepli mini elbiseler, deri detaylı trikolar ve renkli deri ceketler bütün vitrinlerde!
4)Sivri burun ayakkabılar geri dönüyor! Yaşasın ben saklamışım! Özellikle burun kısmında metal ve ya farklı renk detayları olanlar çok moda.
5)Boş vakitlerinizde de sandıklardan ve dikiş kutularından annelerinizin, anneannelerinizin düğmelerini çıkartın ve kıyafetlerinizin yaka paçasına dikin. Ciddi söylüyorum, metal, renkli, sade, abartılı her türlü düğme kullanabilirsiniz!
6)Kısa saç moda. Ama uzun saçtan vazgeçmeyenler için de örgü modası var. Bildiğiniz saçı üçe ayırıp birbiri üzerinden atlatarak örülen saç örgüsü bütün dergilerde, defilelerde, televizyonlarda... Bir de krepeli, kabarık, Belgin Doruk stili hacimli saçlar içe kıvrılırken zarif saç bantlarıyla süsleniyor.Bu sezon saçlar havaya!
7)Sonbahar bolca aksesuar kullanma zamanı. Özellikle de büyük yüzükler ve deri bileklikler. İnce kazakların ve düz elbiselerin üzerine takılan sıra sıra uzun kolyeler de çok sık takıldı gözüme. Ama en popüler aksesuar broş olacak bu sezon.
8)Bu kış dudaklar böğürtlen rengi olacak. Tırnaklarda doğal tonlar çok moda, bej ojeler hiç olmadığı kadar çok revaçta. French manikürde de beyaz yerine siyahlar ve bordolar kullanılarak yeni bir akim başlamış haberiniz olsun.
Yazının Devamını Oku

Acının tarifsiz ezgisi etrafında birleşmek

Müzik anlatır… Müzik bağlar…

Duyguları bazen sözlerle ifade etmek çok zordur, özellikle de kalabalık kitleler için. O yüzden ezelden beri kutlamaları, doğumları, ölümleri birlik içinde müzikle paylaşır insanlar. Tabi bu duyguları ezgiye dökmek de sanatçının gücüdür ve bu konuda en güçlü sanatçılardan biri de tartışmasız Sezen Aksu. Hüznü, kederi, insanların dile getiremedikleri acılarını iliklerine kadar hissettirir.
Üç gün önce de alışılmışın aksine konserini iptal etmeyerek müziğin birleştirici gücünü kullandı hepimizin üzerinde. Her ne kadar yüzeysel, sert eleştirilere maruz kalsa da amacı çok netti:
“Artık birlik olmalıyız!! Neden sevincimizi hep birlikte göğsümüzü gere gere yaşıyoruz da acımızı yaşamaktan kaçıyoruz?? Konserler sadece eğlenmek için değil paylaşmak için de vardır!”
Herkesi silkeledi Sezen Aksu son konserinde; düşündü, düşündürdü, ağladı, ağlattı…

Yediğim lokma boğazımdan geçmiyor! 
Söyledikleriyle tamamen benim duygularıma da tercüman olmuş…

Yazının Devamını Oku

Fırtınalı dönüş

SONUNDA Türkiye’ye döndüm.

Uzunca bir süre Amerika’da kalınca kendimi iyice oralı hissetmeye başlamıştım. Ama sağ olsun Isaac kasırgası beni çok güzel kendime getirdi. Evet, tam dönerken fırtınaya yakalandık!
Dönüş uçağımız Miami’dendi. Kasırgadan dolayı uçuşlar iptal edildi. Dönüşümüz de iki gün gecikti. Zaten her şey çok normal gidiyordu, bir macera yaşamadan dönmek bana yakışmazdı! Bu vesileyle Amerika’nın meşhur kasırgasını da görmüş olduk.
Bu arada bir şey fark ettim. Amerika’da devlet ve yerel yönetimler bu tip doğa olaylarına karşı çok titiz ve önlemci yaklaşıyorlar. Bizde ne sel baskınları oluyor, ne çatılar uçuyor, ne tekneler alabora oluyor ama kimsenin pek de umuru olmuyor. Amerikalılar günler öncesinden televizyondan saat başı uyarılarda bulunmaya başladı.
Aslında bize çok fazla bir fırtına ve yağmur denk gelmedi ama onun heyecanı fazlasıyla yetti.
Kafamda yüzlerce fikirle, elimde onlarca kitapla uçaktan inip hemen aldıklarımı ofisime yerleştirdim. On saatlik uçuştan sonraki enerjimi herkes hayretle izledi. Paylaşacak, dinletecek, gösterecek, anlatacak o kadar çok şeyle dolmuşum ki!

Savaşta ezilen kadınlar 
Sizinle de ilk olarak izlediğim filmi paylaşayım, “The Flowers of War”.

Yazının Devamını Oku

Amerika’da düştük yollara

Geçen hafta sonu gittiğimiz New England bölgesi Amerika’nın en güzel, en görülesi bölgelerinin başında geliyor. Boston’a yakın okyanus kıyısındaki bu sayfiye bölgesini hazır buralardayken gidip görelim istedik. Büyük bir van kiraladık, çoluk çocuk, kuzenler, kardeşler düştük yollara. İlk durak Newport.

Newport deyince aklıma ilk gelen şey Amerikan gençlik dizisi “The O.C”. Arada bir göz attığım dizi orada geçiyordu. İnsanların dünyada hayal edilebilecek bütün zevkleri günlük hayatlarında rutin olarak yaşamalarına, canları sıkıldıkça sahilde gezip sörf yapmalarına bayılmıştım dizide... Evler ne kadar güzeldi. Malikaneler, kocaman bahçeler... İşte tam da oralardaydım bu hafta.
 
Newport, eski dönemde Amerika’nın en zengin ve en aristokrat ailelerinin yazlık evlerinin olduğu yermiş. Bahsettiğim yıllar 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başı. Vanderbilt ve Rosecliff gibi büyük ve köklü ailelerin muhteşem malikaneleri şimdi müze olarak değerlendiriliyor. Biz de sekiz evden ancak Breakers ve Marble House’u gezebildik. Breakers’da Kontes Slyvia’nın çocukları hala halka açık olmayan üçüncü katta yaz tatillerini geçiriyorlarmış.
Aman Allah’ım o ne ihtişam, o ne zenginlik… Kuzenim Filiz, evin ortasındaki büyük mermer merdivenlerden adeta baloya davet edilen bir genç kız edasıyla parmaklarının ucunda inince hepimizin gülmekten gözlerinden yaşlar geldi.
Bölge ayni zamanda 200 yıllık Amerika tarihini gözler önüne seren onlarca park ve bahçeyle dolu. Newport, küçücük sevimli otelleri, taze ve lezzetli deniz ürünleri restoranlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Oradan Cape Cod’a geçtik. Cape Cod tıpkı bir film platosu, ya da masallardaki sahil kasabalarından... Yelkenlileri, motor yatları, uçsuz bucaksız plajlarıyla hayatın yavaş aktığı yerlerden. Evlerin hepsinde grinin tonlarında ahşaplar, bembeyaz panjurlar, önlerinde geniş verandalar… Kennedy ailesinin yazlık evleri de oradaymış. Hatta o evlerden birisi JFK Müzesi olmuş.
Müzede Kennedy ailesinin hiçbir yerde olmayan fotoğraflarını görünce Jackie’yi o verandada gözünde güneş gözlükleri ve boynunda ipek eşarbıyla kitap okurken hayal etmemek mümkün mü? !

Ronaldo Heyecanı

Yazının Devamını Oku

New York’ta ikinci hafta

NEW YORK’TA ikinci haftamız bitti. Dolu dolu bir programla vakit nasıl geçti anlamadım.

Geçtiğimiz pazar sabahı çoluk çocuk toplandık, gittik Harlem’e. Adı Amerikan sivil haklar mücadelesi, zenci hakları ve dünyaca ünlü müzisyen ve sporcularla anılan Harlem, yüzyıllardır siyah Amerikalıların merkezi olmuş. Bill Clinton da geçtiğimiz yıllarda evini bu semte taşıyınca iyice popüler olan bölgeyi ben de çok seviyorum. Bu arada geçenlerde New York Times’da okudum, Harlem’in beyaz nüfusu siyah nüfusunu geçmiş. Bunda eminim ki Clinton’un oraya taşınmasının da rolü büyük olmuştur.

Gospel coşkusu

Sabah erkenden Harlem’in en büyük kilisesi Abyssian ın yolunu tuttuk. Epeyce bir sıra bekledikten sonra Gospel’i izlemek üzere yerlerimizi aldık. Gospel, siyahların Afrika kültüründeki dans, çığlık atma ritim tutma gibi ögeleri dualarla karıştırarak daha neşeli ve coşkulu ayinlerine verilen ad. Gençlerin ellerini çırparak, ayaklarını yere vurarak yaptıkları show çok etkileyiciydi. Ali ve yeğenim Diyar kiliseden çıktığımızda hala dans ediyorlardı.
Oradan istikamet Harlem’in en meşhur restoranlarından Red Rooster yani “Kırmızı Horoz” ... Mükellef bir brunchdan sonra biraz Harlem sokaklarında turlayıp sokaklara taşan blues ritimleriyle keyiflenip döndük evimize.

Kulaklık çılgınlığı

Bu arada dikkat ettim de sokaklarda çıtları çıkmıyor gençlerin. Hepsinin kulaklarında kocaman birer kulaklık, İ-pod’larına ya da telefonlarına takıp çıkıyorlar sokağa. Aman Allah’ım inanamazsınız nasıl moda o kulaklıklar burada. Markası BEETS. Dr. Dre adında bir DJ tasarlamış bu kulaklıkları. Sadece gençler de değil, kadını erkeği, genci yaşlısı… herkes kuyrukta bu kulaklıklardan alabilmek için. Bedava da dağıtmıyorlar hani 200-600 USD arasında değişiyor fiyatı.

Yazının Devamını Oku

Mod’ankara

New York’ta kiraladığımız minik ve sevimli evimizde hayatimiz keyifle devam ediyor.

Doğu nehrine yakın eski bir town house’da çoluk çocuk bir yandan okullar, öte yandan konserler, sergiler, dolu dolu geçiyor günlerimiz. Bu arada senelerdir New York’a gelir giderim bu sefer gördüm ki Türkiye’miz hiç olmadığı kadar popüler. Beşinci caddede boylu boyunca yer alan mağazaların eskiden yüzümüze bakmayan satıcıları “Türkiye, İstanbul” deyince çığlıklar atıp iltifat yağmuruna tutuyorlar bizi. Bu arda nasıl bir Behlül ve Bihter çılgınlığı var anlatamam. Ask-i memnu burayı da kasıp kavuruyor. Herkes bize dizinin sonunu soruyor. Benim cevabim ise kısa ve net: Mutlu son beklemeyin...!

Abercrombie çılgınlığı!

Burada da hava çok sıcak ve nemli. Klimasız yaşamak mümkün değil. Ama buna rağmen şehirde çok fazla turist var. Konserlere, restoranlara yer bulmak imkansız. Bu yıl New York’u ziyaret eden turist sayısı 55 milyonu bulmuş! Aksamları Times Square’de yürünmüyor. Herkesin eli kolu alışveriş poşetleriyle dolu. Abercrombie’nin önü sabah 10’dan itibaren kuyruk. İnsanlar hiç de ucuz olmayan markadan t-shirt, eşofman alabilmek için saatlerce bekliyorlar. Bu arada mağazanın “unisex” yani hem kadına hem de erkeğe uygun bir parfümü var, çok meşhur… Onu da mağazanın kapısından dışarıya veriyorlar, aman Allah’ım nasıl bir davetlarlıktır… Nasıl bir pazarlama stratejisidir...Bütün kaldırım buram buram Abercrombie kokuyor. Bir de mağazanın kapısında çok genç ve yakışıklı mankenler üstleri çıplak, altlarında dar jean pantolanlar etrafa bakıyorlar, kızlar da onlarla fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarışıyorlar.

Bu New York başka bir dünya…

Şehirde aktivite bitmiyor. Çarşamba akşamı Central Park’ta Metropolitan Operasının yaz konserine gittik. Çimlerin üzerine örtümüzü serdik, piknik sepetimizden sandviçlerimizi, meyvelerimizi çıkarttık, bir yandan yıldızların altında “la traviata” yı dinledik öte yandan yemeğimizi yiyerek harika bir gece geçirdik. Central Park’ta her yaz düzenlenen konserlerin devamı gelecekmiş, New York Filarmoni orkestrası, Jazz Band... Hiçbirini kaçırmamak lazim.
Bu arada bütün vitrinlerde sonbahar-kış koleksiyonları çıkmış bile... Bu sıcakta kaşmir palto, yün kazak nasıl denenir bilmiyorum!

Elim, kolum, her şeyim; telefonum…

Bu kadar uzun süre New York’ta iken Türkiye ile iletişim için de tek bir çarem var: Mail, mesaj, sosyal medya, internet... yani telefonum. Elim ayağım her şeyim. Ama gel gör ki ben buraya gelmeden birkaç gün önce asistanımın da zoruyla yıllardır kullandığım Blackberry’ye veda ederek Samsung’un yeni çıkan telefonunu aldım. Açıkçası hala da alışamadım. Zaten teknoloji sürekli zorluyor insanı belli bir yaştan sonra… Elimi kaldırıyorum farklı bir uygulama, gözümü kırpıyorum farklı bir özellik, inanılacak gibi değil. Özellikleri hayli fazla olan bu telefona ya mecburen alışacağım ya da dönüşte her ne kadar pili yarım günde bitse de Blackberry’me geri döneceğim.

Yazının Devamını Oku

Mod'ankara

İŞ güç koşturmaca, kış çok uzun, yaz çok sıcak derken bir ramazan daha geldi çattı…

Ne güzel sofralara lezzet, bereket de geliyor. Gerçi günler çok uzun, hava çok sıcak. Oruç tutmak bu sıcakta pek de kolay olmayacak. Benim çocukluğumdaki yaz ramazanlarının birinde annemleri razı ederek tuttuğum oruçta dilim damağım kurumuştu iftar saatine yakın. Onun için bolca su içmeli iftarda ve sonrasında. Ben siz bu satırları okurken New York’ta olacağım. Oğlanların yaz okulu için orada bir ev kiraladık. Kuzenim Filiz ile kızı da geliyor, çoluk çocuk hep birlikte bir süre New York’tayız. Öte yandan eş dost bir araya gelip keyifle yapılacak iftarları kaçıracağıma da yanıyorum doğrusu.

Bizim mutfağımız çok zengin

Nasıl zevkle hazırlanır şimdi o sofralar… O kadar zengin ki mutfağımız, sayısız seçenek içinden karar veremez insan. Dünyada bir çok yer gördüm mesleğim icabı. Her gittiğim yerde de mutfakları detaylı inceledim. Ama hiçbir yerde bizim mutfağımızın lezzetini zenginliğini göremedim. Çoğu kez de konuşulur bu Türk mutfağının yeterince tanınmadığı, bir türlü marka olamadığı konusu. Sevgili İzzet Çapa da konuk olduğu bir TV programında bu konuyu gündeme getirmiş.
Gurmelerimize de sormuşlar Türk mutfağının neden marka olamadığını, hepsi de çok güzel yanıtlamış.

Devlet tarafından tanıtılmıyor

Turistlere her şey dahil tatil köylerinde sunulan açık büfe yemekler Türk mutfağı sanılıyor. Diğer dünya mutfaklarının aksine Türk mutfağı devlet tarafından tanıtılmıyor, eğitimi verilmiyor. Tariflerimiz tarih içinde kaybolmuş, tam anlamıyla korunmamış, yaşatılmamış. Mutfak, gerçekten bir yaşam tarzı, bir kültürün en önemli belirleyici noktasıdır. Bir ülkenin mutfağının tanınması için öncelikle tüm kültürünün, tarihinin, duruşunun tanınması gerekir. Tamamen özdeşleşmiştir çünkü mutfak o ülkenin yaşam tarzıyla.

Yazının Devamını Oku

Bile Bile Lades!

BU yaz İstanbul çok sıcak! Kimisi işinin peşinden koştururken benim gibi sıcaktan bunalıyor, kimisi de Bodrum’da, Çeşme’de tatilde.

Ama ünlüler için denizin, güneşin tadını çıkartmak hiç de kolay değil. Çok büyük bir dert var başlarında. “Selülitlerinin görüntülenmesi...” Sen git Türkiye’nin en popüler, en kalabalık “Gelin, beni çekin!” koylarında güneşlen, denize gir, sonra seni görüntülesinler. Ne büyük haksızlık... Vücudunun her yanına havuç yağı sürüp saatlerce güneşlendikten sonra “Eyvah! neden yandım ben” demek gibi bir şey bu... O kadar bakir koylarımız, sakin kıyılarımız varken, illa magazin havuzuna girenler kendileri istiyorlar görüntülenmeyi besbelli... Türkbükü’ne giden, Aya Yorgi koyunda denize girenin fotoğrafı çekilecek başka yolu yok. Gülben Ergen’in görüntüleri haftalarca ne kadar konuşuldu biliyorsunuz. Hülya Avşar’ın bikinili fotoğraf misillemesi de keza...
Şimdi de denizden yatına binerken görüntülemeye kalkmışlar Hülya’yı. O da kaptandan şortunu alıp giymiş, öyle çıkmış denizden, bir de nanik yapmış üstelik... İşte en çok hoşuma giden de bu. Gazeteciler onunla uğraşıyor, o da gazetecilerle uğraşıyor ve de çok eğleniyor... Kedinin fareyle oynadığı gibi. Her şeyin muzurca keyfini çıkarıyor, bravo valla...
İşte bu kendine güvenen birinin yapabileceği bir şey sadece. Herkesin kendini sağlıklı ve güzel bulduğu kiloda yaşaması gerekiyor. Hülya da gayet farkında ne kadar güzel olduğunun, gerisi palavra. Zaten dünyanın sıfır beden sevdası da değişiyor yavaş yavaş. Bir araştırmaya göre kadınların kendi beden ölçülerindeki kıyafetleri başkalarının üzerinde gördükten sonra alma olasılıkları iki kat artıyormuş. Yani büyük beden mankene de fazlasıyla ihtiyaç duyuluyor. Türkiye XL manken ihtiyacını başka ülkelerden karşılıyormuş. Yok artık, buna da asla izin vermeyiz! Haydi uzun boylu “balık etli” kızlar! Meydanı boş bırakmayın... Aslında şaka bir yana bu habere en çok sevinenlerden birisi de benim!

NİLÜFER’İN DÖNÜŞÜ

Yıllarca hep aynı kalan, asla yaşlanmayan, olağanüstü sese sahip Nilüfer’in hayatının en zor, en meşakkatli zamanları geride kaldı. Ne kadar önemli bir şey insanın hayatına vefalı, candan dostlar, hayat arkadaşları sokabilmesi. Nilüfer bunu çok iyi başarmış. Eski hayat arkadaşı Reha Muhtar’ın köşesine yazdığı “Kızımın annesine ihtiyacı var” sözleri çok anlamlıydı. Birlikte oldukları dönemde Ayşe Nazlı’yı evlat edinen, sonraki süreçte ayrılmalarına rağmen Ayşe Nazlı’nın babası olmaya devam eden Muhtar, hayata farklı pencereden bakan biri. Dostlarının ve Latif Demirci’nin de kendisine hastalığı süresince ne kadar destek olduğu ortada. Yakınlarının desteği ömrüne ömür kattı sanatçının ve üstesinden geldi kanserin. Bu hastalıkta moralin ne kadar önemli olduğunu da bir kere daha gösterdi.
Geçenlerde Ankara’da sahneye çıkıp hasret giderdi sevenleriyle. Eylül’de yine izleyeceğiz Nilüfer’i Ankirock Fest 2012’de. Geçmiş olsun Nilüfer, Eylül’de yine bekliyoruz seni...

DOYA DOYA LİMONATA

Buz gibi naneli zencefilli taptaze bir limonata ne kadar güzel gider bu sıcakta, ama doğalı olacak. Tek sorun içine normal şeker koysan çok kalorili, tatlandırıcılı olunca da doğallığını yitiriyor. Biz bu hafta Tarabya plajında açtığımız şubenin hazırlıklarıyla uğraşırken buna çok güzel bir çözüm bulduk. Beş limonun suyuna bir bardak aktarlardan aldığımız hurma suyu ekledik. Çok lezzetli oldu. Bu arada en sağlıklı limonatayı da yapmış olduk. Bence siz de deneyin...

Yazının Devamını Oku

Hayatını boynunda taşıyan adam

Kitap BORGES’in olağanüstü güzellikte bir şiiri ile başlıyor; ANLAR:

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım...

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.

Yazının Devamını Oku

Nefes aldıracak öneriler

Bu aralar İstanbul’dayım. Ali, Robert Kolej’in yaz kampına gidiyor.

Oğul Amerika’ya yaz okuluna gitti. Ben de hem çalışıp, hem de İstanbul’un tadını çıkartmaya hazırlanıyordum ki İstanbul’daki hayatımız köprüdeki onarım nedeniyle kabusa döndü... Karayolları Genel Müdürümüz İstanbullular’a tatile çıkın diyerek dahiyane bir çözüm önerse de kimsenin bu öneriye itibar etmediğini her geçen gün artan trafikten anlıyorum. Ben bir yandan Tarabya’da yeni açacağımız şubenin hazırlıklarıyla uğraşırken öte yandan da bolca kitap okuyup, konserleri takip etmeye çalışıyorum. İşte bu haftanın nefes aldıracak önerileri:

1- Adalara kaçmak ruha ve bedene çok iyi geliyor, özellikle de hafta içi. Sedef adasındaki Elio favori mekanım. Geçtiğimiz hafta içi bir akşamı Elio’da geçirdik. İstanbul’da değil, adeta Bodrum’da bir koyda gibiydik. Manzara olağanüstü. Bir tarafta Buyükada, öteki tarafta Kartal’ın gökdelenleri. Ön tarafta denizin üstünde sallanan tekneler, yakamozla yarışıyorlar. Yemekler, müzik herşey çok özenli... Deniz taksiyle özellikle Kartal’dan ulaşım çok kolay. Bu yaz gidilecek yerler listesine mutlaka alınmalı.

2- Pink Martini Ankara’da. 9 Temmuz’da ODTÜ Vişnelik tesislerinde çimlerin üstünde konser izlemenin keyfine doyum olmaz 1930’ların Küba muziklerinden, Fransız şansonlara, Brezilya sokak şarkılarına kadar dinlenmesi en keyifli şarkıları tozlu raflardan bulup çıkaran grubun Ankara’ya gelmesi kaçırılmayacak bir fırsat.

3- 26 Haziran’da İstanbul’da Kuruçeşme Arena’da Tom Jones var. Gençliğimin efsanevi şarkıcısı için biletim çoktan cebimde. 72 yaşındaki ihtiyar delikanlının sahne şovlarını merakla bekliyorum. ‘Delilah”ve “Green green grass of home”u tüm Arena koro halinde söylemek için sabırsızlanıyorum.

4- Cuma akşamı iki kız arkadaş aldık soluğu Kanyon’da. Uzun süredir beklediğim, cuma günü vizyona giren, 2011 Venedik Film Festivali’nde çok iyi eleştiriler alan Ruh Eşim filmini izledik. Filmin orjinal ismi Cafe de Flore. Vanesse Paradis başrolde. Film ilişkilerdeki bağımlılığı çok farklı bir bakış açısıyla anlatıyor. İlk yarım saatte neler olduğunu tam olarak anlayamadığim hikayede ilerleyen dakikalarda bulmacanın parçaları teker teker yerine oturdu. Filmde anlatılan iki farklı hikayenin de merkezi aynı: Aşırı bağımlılık, terk edememe, paylaşamama... Bir kadın ayrıldığı eski kocasından, kızlarının babasından bir türlü kopamazken, öte yandan bir anne de down sendromlu oğlunu kimseyle paylaşamıyor. Bu hastalıklı sevgi bağlarının yarattığı acıları soluksuz izledim.

5- Orhan Pamuk’un çok konuşulan romanı Masumiyet Müzesi beni çok sarsmıştı. Kemal’in Füsun’a karşı olan saplantılı aşkının hikayesiyle bir bağ kurduğumu çok net hatırlıyorum. Kemal’in Füsun’un elinin değdiği her şeyi saklayıp çağrışımlarla dolu bir dünya kurması, sigara izmaritlerinden küpeye kadar her anıyı biriktirmesini romanın üzerinden hayli vakit geçmesine rağmen hatırlıyorum. Kimilerine göre çöptür bunlar ama Kemal’in hazin sevdasının anılarıdır. Yıllarca sürüp giden bu obsesif aşk hikayesinin sonunda, Kemal biriktirdiği her şeyi Füsun’un yaşadığı Çukurcuma’daki evde bir araya getirerek Masumiyet Müzesini kurmaya karar verir. Roman bu şekilde sonlanmıştı. Orhan Pamuk gerçek hayatta da bu müzenin hayata geçmesini sağlamış. Çukurcuma’da 1897 yapımı tarihi bir binada romandaki tüm objelere sadık kalınarak tasarlanan müze geçtiğimiz haftalarda ilk ziyaretçilerini kabul etmeye başlamış. Ben de romanı tekrar okuyup bu hafta gideceğim müzeye. Hayatımda ilk kez, okuduğum ve hayal ürünü olduğunu düşündüğüm bir hikayenin gerçek hayattaki yansımasını göreceğim için çok heyecanlanıyorum. Ayrıca bir şeyi çok merak ediyorum: Kemal’in bıkmadan usanmadan saydığı Füsun’un içtiği 4213 sigaranın izmariti de müzede sergileniyorsa bir kez daha sarsılacağımdan eminim.

Yazının Devamını Oku

Gazi Tarihinde Bir İlk!

Geçtiğimiz haftayı yüreğim pır pır ederek geçirdim.

Perşembe günü Gazi Üniversitesi’nde yapılan rektörlük seçimlerinde ablam Prof. Dr Ayşe Dursun da adaylardan biriydi. Dokuz erkek adayla yarışan Ayşe sandıktan birinci çıkmayı başardı. Aylardır olağanüstü bir çabayla diğer adayların hakkında çıkarttığı yalan yanlış dedikodulara ve hatta tehditlere rağmen yılmadan yoluna devam etti. Gecesini gündüzüne kattı. Bıkmadan usanmadan projelerini anlattı. Ve sonunda Gazi Üniversitesi’nin tarihinde ilki gerçekleştirerek bir kadın aday olarak en fazla oyu aldı.
Bu arada şöyle de bir gerçek var ki ülkemizdeki 165 üniversitemizin sadece dokuzunda kadın rektör bulunuyor. Bu durum da göz önüne alındığında Ayşe’nin elde ettiği başarı ülkemizdeki kadın rektör adaylarını teşvik etmesi açısından da büyük önem taşıyor. Bu günden sonra gözümüz, kulağımız önce YÖK’te, sonra da Köşk’te Sayın Cumhurbaşkanı’nda...

SULTAN’IN VERDİĞİ ZARAR!

Sultan dizisini hem memleketim Diyarbakır’ı ve kültürünü anlattığı için hem de Nurgül Yeşilçay’ın oyunculuğunu çok beğendiğim için büyük bir heyecanla bekliyordum. Hatta yapımcı firma MasMedya çekimler için aile büyüğümüz rahmetli Esma Ocak’ın müze olarak kullanılan evini istediğini duyunca da çok sevinmiştim. Evlatları annelerinin anısına saygısızlık etmemek adına normalde günlüğüne milyonlar istenebilecek evi hiç bir bedel istemeden verdiler. Ama şartları vardı: Evi aldıkları gibi teslim edecekler ve eşyalara zarar vermeyeceklerdi. Çok genç yaşta eşini kaybederek hayat mücadelesine yalnız devam eden Esma Ocak’ın bu müzeyi kurmak ve yaşatmak adına nasıl mücadele verdiğini tüm Diyarbakır çok iyi bilir. Türkiye’de doğru dürüst özel müzenin olmadığı, 1996 yılında kendi imkanıyla bir kent müzesi kuran Esma Hanım’ın müze evini yıllarca kenti gezip görmeye gelen yerlisi yabancısı herkes ziyaret etmiştir.
Bu jestin karşılığında ne mi oldu?
Başrol oyuncularına bölüm başına milyonlar ödeyen, aldıkları reklamlarla büyük bir ekonomi yaratan MasMedya evi tanınmayacak hale getirmiş. Tüm eşyalar tahrip edilmiş, el emeği göz nuru örtüler yerlere atılmış. Pek çoğu kullanılamaz halde. Eski lambaların, cam ve seramik eşyaların neredeyse hepsi kırık, bir kısmı da ortada yok. Yüz yıllık çiniler paramparça etrafta. En kötüsü de yılların siyahını biraz soldurduğu yüz yıllık pencere ve merdiven demirleri maviye boyanmış. Bu nasıl bir saygısızlıktır? Bu nasıl bir kendini bilmezliktir! Neden bizler sahip olduklarımızı koruyamıyoruz? Bir kadının yalnız başına hayatta kalma mücadelesini anlatan bir hikayeyi anlatmak iyi de bu arada başka bir kadının emeği ne olacak?
Çekimler devam ederken aile olarak bu tahribati fark edince hemen MasMedya’ya ulaşmaya çalıştık. Ama ne yazık ki telefonların hiçbirine cevap alamadığımız gibi bir muhatap da bulamadık. Konuyu yargıya intikal ettirip dava açınca bu sefer de özür dileyerek araya hatırlı kişileri koyarak bizleri davadan vazgeçirmeye çalıştılar.

Yazının Devamını Oku

Ardahan’dan Türkiye birinciliğine!

Çarşamba akşamı İstanbul Four Seasons Otel’de düzenlenen bir ödül töreninden sonra ülkem ve kadınları adına ümitlendim, hem de çok.

 İki yıl önce KAGDİDER, Garanti Bankası ve Ekonomist dergisinin düzenlemiş olduğu Türkiye Kadın Girişimci Yarışmasında Türkiye birincisi olunca çok onurlanmış ve gururlanmıştım. Ama bu yıl birinciyi izlerken bu ödülü en çok hakedenin “O” olduğuna karar verdim. Nurcan azmi, çalışkanlığı ve katettiği yol ile tartışmasız birincilerin birincisi!

Yer Ardahan’ın Araçlıdere Köyü. Kar yağdığında kapanan yollar, tezekle ısınan evler, köy çesmesinden eve taşınan su bidonlari... İşte Nurcan Özdemir bu köyde yedi çocuklu bir ailenin kızı olarak dünyaya geliyor. Babası çocuklarını okutmaya çabalayan çalışkan bir fırıncı. Nurcan zorlu bir coğrafyada, yoklukta, geleceğe ümitle bakan bir genç kız. Köyde ilkokulu, yatılı bölge okulunda ortaokulu bitirdikten sonra acaba şartlar daha iyi olur mu diye ailece Bursa’ya göç ediyorlar. Nurcan liseye orada başlıyor ama yine imkanlar elvermiyor ve lise 2’den okulu bırakmak zorunda kalıyor. Önce bir tekstil fabrikasında işçi olarak çalışıyor. Sonra da bir yalıtım firmasında sekreterlikten başlayarak satış müdürlüğüne kadar yükseliyor. Orada edindiği tecrübeye güvenerek ve sektördeki açığı da fark ederek yalıtım işinde kendi şirketini kurmaya karar veriyor. İlk kirasını kredi kartıyla ödeyen Nurcan bugün 5 bin metrekare kapalı alana sahip yalıtım, ambalaj ve yapı kimyasalları fabrikasıyla ve yüzlerce çalışanıyla bu ödülü fazlasıyla hak etti.
Tüm Türkiye’ye çalışmak, cesaret ve çok istemenin her zorluğu yenebileceğini gösterdi. Arka sıramda oturan babasına teşekkür ederken kendisine manevi destek veren bir ailenin girişimcinin başarısındaki yerini tekrar belirtti. Babasının hayır duaları olmadan bu başarılar gelmezdi derken hepimizi de gözyaşlarına boğdu.

Madonna ortalığı salladı!

Madonna’nın İstanbul konseri öncesinde ben ve oğlum için hazırlıklar haftalar öncesinden başladı. Tüm eski şarkılar gözden geçirildi, yeni şarkıları “Like a virgin” kadar sevilmese de dinlendi, sözleri ezberlenmeye çalışıldı. Ve muhteşem gün geldi çattı. Galatasaray’ın hayatta adım atmam dediğim mabedine Madonna uğruna ana-oğul gittik. Şimdi konserden notlar:

1- Sahneye olması gerekenden 45 dakika geç çıkan Madonna’yı 50 bin seyirci baştan yuhalasa da keşişlerle, haçlarla, çanlarla sahne alıp Katolik ayini havasında ruhani bir durum olunca herkes büyülendi.

2- Ses düzeni daha iyi olabilirdi.

3-

Yazının Devamını Oku