GeriOsman MÜFTÜOĞLU Gİ diyeti neden faydalı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gİ diyeti neden faydalı

Kilo sorunu olan herkesin farklı bir hikâyesi vardır. Kimi çok yediği, kimi az hareket ettiği, kimi her iki günahı birlikte işlediği için kilo alır.

Bazıları da genetik miraslarında yazılanlar ya da sağlık sorunlarından dolayı şişmanlar.
Prensip olarak “normal kiloda kalabilmeniz için yakabildiğiniz kadar Gİda almanız ve bu arada hareket etmek üzere planlanmış beden makinesini gereği kadar çalıştırmanız” gerekir.
Eğer yakabildiğinizden daha fazlasını yiyip içerseniz ve/veya yakmak için bedeninizi harekete sevk etmezseniz kalori fazlası vücudunuzda yağ olarak birikir. Süreç önce kilo fazlalığı, sonra da obeziteye dönüşür ve bir dizi sağlık problemine yol açar.

ÇÖZÜM ÜRETİYOR

Ne var ki hepimiz sadece çok yediğimiz için değil, yanlış şeyler yiyip içtiğimiz, daha da önemlisi bedenimizin kullanım şartnamesini dikkate almadan beslendiğimiz için kilo alırız.
Genetik eğilim, hormonal ve metabolik bozukluklar, psikolojik sorunlar gibi nadir problemler dışında sorunun esası “yanlış ve kötü beslenme” ile ilişkilidir.
Daha da önemlisi, fazla kilolu ya da şişmanların çoğu, zannettiğiniz gibi “iştahını kontrol edemeyen, dikkatsiz, özensiz, kendine bakmayı bir türlü beceremeyen, obur, aç gözlü, önlerine ne gelirse silip süpüren insanlar” değildir. En azından böyle olsalar bile “onları böyle davranmaya yönelten bazı metabolik problemler” vardır.
şimdilik kandaki insülin hormonunun seviyesi ve karbonhidrat grubu yiyeceklere verilen insülin cevabı bu konuda en önemli belirleyiciler gibi görünüyor. Bu sorunu yönetmenin en kolay yolu ise düşük Gİ’li beslenmekten, yani “insülin salGİlanmasını tahrik edip insülin direncine yol açan yiyeceklerden uzak durmaktan” geçiyor.

NE YAPMALI?

Düşük Gİ değeri olan yiyeceklerle beslenme alışkanlığı yalnızca sağlıklı bir kiloda kalmanıza yardım etmekle de kalmıyor. Kan basıncınızı düşürüyor, kolesterol ve trigliserid seviyelerinizi dengeliyor, uykunuzu iyileştiriyor, damar sertliği, karaciğer yağlanması, reaktif hipoglisemi, hatta kanser gibi pek çok tatsızlığın daha baştan önüne geçiyor.
Benim önerim, kilo sorununuz olsa da olmasa da beslenme planınızı düşük Gİ’li yiyeceklerden oluşturmanız, en azından yüzde 80’ini Gİ değeri 50’nin altında olan yiyeceklerden seçmenizdir.
Eğer karın-göbek bölgesinden kilo alan (hatta herhangi bir nedenle kilo fazlalığı problemi bulunan), gizli veya açık şeker hastalığı olduğu bilinen, tansiyonu, kolesterolü, trigliseridi yüksek saptanan, reaktif hipoglisemiden yakınan, karaciğer yağlanması teşhisi konulan biriyseniz, düşük Gİ’li beslenme konusunda daha da kararlı olmanızı tavsiye ederim.

YAPACAKLARINIZ, YAPAMAYACAKLARINIZ...

Yapacağınız şey şudur: Beyaz ekmeği, beyaz undan yapılan besinleri, nişasta zengini yiyecekleri (patates, patlamış veya haşlanmış mısır, mısır ekmeği, pirinç pilavı), şekeri ve akrabalarını (balı, pekmezi, reçeli, meşrubatları, marmelatları, şekerlemeleri, dondurmalı, çikolatalı besinleri) ya hiç yememek -ki bu asla mümkün olmaz- ya da mümkün olduğu kadar az miktarda ve seyrek aralıklarla yiyip içmek!
Haşlanmış, közlenmiş, fırında pişirilmiş ya da kızartılmış patatesi, üzerine tereyağı sürülmüş sıcak pideyi, mükemmel bir et yemeğinin yanına eklenmiş patates püresi ya da pirinç pilavını, şöyle bol yağlı kalın hamurlu bir pizza parçasını midenize afiyetle indirmenin bedeli zannettiğinizden çok fazladır.
Bir saatlik yürüyüşle harcadığınız enerjiyi sadece küçük bir parça pizzayla kazandığınızı bilirseniz bunu daha iyi değerlendirirsiniz.
Beyaz ekmeğin de Gİ değerinin yüksek olduğunu aklınızdan lütfen çıkarmayın. Pekmezin, balın, çok olgun, çok tatlı ve çok sulu meyvelerin de Gİ değeri beklediğinizden daha fazladır, aklınızda olsun.
Bu dizide size vermek istediğimiz mesaj şudur: Bazen sadece ne kadar yediğinize dikkat etmeniz yeterli olmayabilir. Neyi, neleri ve ne sıklıkta yediğinize de dikkat etmeniz şarttır. Özellikle karbonhidrat grubu besinleri seçerken dikkatli olun ve düşük Gİ’li olanlarını yiyip içmeyi alışkanlık haline getirin. Sağlıklı bir kiloda kalmanın ve sağlıklı beslenmenin yolu biraz da düşük Gİ’li Gİdalarla beslenmekten geçiyor.

DİYETLER

70 KG ÜSTÜNDE AĞIRLIĞI OLANLAR İÇİN
6. GÜN
KAHVALTI
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt
6 çorba kaşığı yulaf gevreği (şekersiz)
1 küçük boy elma (dilimlenmiş)

ARA ÖğÜN
5 adet kuru erik
5-6 adet badem

ÖğLE YEMEğı
Salata (yağsız, sirke ve limon serbest)
6 çorba kaşığı kıymalı sebze yemeği
200 g (1 su bardağı) yağsız yoğurt ile cacık
50 g (2 ince dilim) kepekli ekmek

ARA ÖğÜN
30 g (1 ince dilim) yağsız beyaz peynir
50 g (1 ince dilim) kepekli ekmek
Domates, salatalık

AKşAM YEMEğı
Salata (yağsız)
100 g (4 çorba kaşığı) yağsız ton balığı
50 g (1 ince dilim) esmer ekmek

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt

70 KG’DAN DAHA AZ AĞIRLIĞI OLANLAR İÇİN
6. GÜN
KAHVALTI
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt
4 çorba kaşığı yulaf gevreği (şekersiz)
1 küçük boy elma (dilimlenmiş)

ARA ÖğÜN
5 adet kuru erik
5-6 adet badem

ÖğLE YEMEğı
Salata (yağsız, sirke ve limon serbest)
5 çorba kaşığı kıymalı sebze yemeği
200 g (1 su bardağı) yağsız yoğurt ile cacık
25 g (1 ince dilim) kepekli ekmek

ARA ÖğÜN
30 g (1 ince dilim) yağsız beyaz peynir
25 g (1 ince dilim) kepekli ekmek
Domates, salatalık

AKşAM YEMEğı
Salata (yağsız)
100 g (4 çorba kaşığı) yağsız ton balığı
25 g (1 ince dilim) esmer ekmek

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt


70 KG ÜSTÜNDE AĞIRLIĞI OLANLAR İÇİN
7. GÜN
KAHVALTI
1 adet yumurta ile menemen
30 g (1 ince dilim) yağsız peynir
3-4 adet zeytin
50 g (2 ince dilim) kepekli ekmek
Domates, salatalık

ARA ÖğÜN
100 g (1 orta boy) portakal
2 adet kepekli grisini

ÖğLE YEMEğı
1 adet kepekli tost (2 ince dilim kepekli ekmek arasına 30 g yağsız kaşar peyniri ile)
200 ml (1 kutu) ayran

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
2 adet kepekli grisini

AKşAM YEMEğı
Salata (yağsız)
120 g (4 köfte kadar) kırmızı et
2 çorba kaşığı etsiz sebze yemeği
4 çorba kaşığı bulgur pilavı

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt veya kefir

70 KG’DAN DAHA AZ AĞIRLIĞI OLANLAR İÇİN
7. GÜN
KAHVALTI
1 adet yumurta ile menemen
3-4 adet zeytin
50 g (2 ince dilim) kepekli ekmek
Domates, salatalık

ARA ÖğÜN
100 g (1 orta boy) portakal

ÖğLE YEMEğı
1 adet kepekli tost (2 ince dilim kepekli ekmek arasına 30 g yağsız peynir ile)
200 ml (1 kutu) ayran

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
2 adet kepekli grisini

AKşAM YEMEğı
Salata (yağsız)
90 g (3 köfte kadar) kırmızı et
4 çorba kaşığı etsiz sebze yemeği
2 çorba kaşığı bulgur pilavı

ARA ÖğÜN
100 g (1 küçük boy) elma
200 ml (1 su bardağı) yağsız süt
Dyt. Nilüfer BAYRAM
X

Muhteşem dörtlü

Lütfen sağlığınıza da “bütüncül bir yaklaşım” ile bakın. Unutmayın ki “duygusal/ruhsal/zihinsel sağlığınız” da en az “bedensel sağlığınız” kadar önemlidir.

Ve yine unutmayın ki “duygu/ruh/zihin dünyanız” “SU”, bedensel yapılanmanız ve süreçleriniz “UN” ise eğer, siz ikisinin son ürünü yani “HAMUR”sunuz. O hamuru her daim kıvamında, her yaşta kaliteli, dirençli ve sağlam tutmak ve ondan yani “HAYAT FIRINI”nızdan, dünyanın en lezzetli, keyifli ve sağlam ürünlerini üretmek istiyorsanız bedenleriniz kadar ruhlarınıza da şefkat, sevgi, umut yüklemek ve iyi bakmak zorundasınız. Onun için de şu muhteşem dörtlüyü mutlaka ama mutlaka daha çok üretmeye, bu dörtlüyü ruh dünyanızda daha fazla pompalamaya bakın.

VARAN 1
SEROTONİN
BU muazzam molekül, beyni şımartan en önemli doğal ve yerel iç hormonlarınızdan biridir. Daha çok serotonin “daha fazla keyif, neşe, canlılık ve zindelik” demektir. Serotonin eksikliği ise “karamsarlık, mutsuzluk, keyifsizlik, çökkünlük hali, halsizlik, yorgunluk, uyku dengesizliği, kaygı, endişe ve gelecek korkusuyla” eşdeğerlidir. Daha çok serotonin için daha sık ve düzenli, daha keyifli egzersizler yapın. Beslenme seçimlerinizde de çikolata, kabak çekirdeği, peynir, hindi eti, yumurta gibi besinlere öncelik verin. Neden mi? Bu besinler serotoninin hammadesi “triptofan” aminoasidiyle tıka basa doludur da ondan.

VARAN 2
ENDORFİN

ENDORFİN de konu “keyif, umut, mutluluk, hoşgörü” gibi meseleler olduğunda düşünce zincirinize adeta “takla attıran” harika bir zihinsel moleküldür. Beyninizdeki endorfin yoğunluğu arttıkça siz daha rahat, daha keyifli, huzurlu ve neşeli biri olursunuz. Daha pozitif bir dünya yolculuğuna çıkmaya başlarsınız. Endorfinin eksikliği ise sizi “stresli, gergin, kavgacı, huzursuz, keyifsiz” biri yapıyor. Daha çok endorfin üretmek için de -serotoninde olduğu gibi- daha çok ve sık egzersiz yapmanız, özellikle “düzenli yürüyüşler” ile beyninizi daha fazla endorfin üretmeye zorlamanız gerekiyor. Peki, oturduğunuz yerde, mesela “pijama-terlik-televizyon” keyfi yaparken de endorfin üretmeniz mümkün mü? Evet, mümkün! Örneğin, Kemal Sunal ya da Hababam Sınıfı fimleri serisinden herhangi birini izleyerek de bol bol endorfin üretebilirsiniz.

VARAN 3

Yazının Devamını Oku

Sağlıksız uyku sağlıksız kalp

Uyku uzmanı Dr. Matthew Walker, uykusuzluğun kalp sağlığını da derinden etkilediğinin altını ısrarla çiziyor ve bu önemli görüşünü tek bir cümleyle özetliyor: “SAĞLIKSIZ UYKU, SAĞLIKSIZ KALP!”

Dr. Walker’a göre, bu bilgi bilimsel olarak da kanıtlanmış durumda. Mesela “2011 yılında yapılan, 8 farklı ülkede, farklı yaş ve etnik kökenden yarım milyondan fazla erkek ve kadının incelendiği” büyük bir çalışmada da bu bilgi net ve açık olarak doğrulanmış durumda. O çalışmada “giderek kısalan uyku süresinin 7 ila 25 yıl içerisinde KORONER KALP HASTALIĞINA YAKALANMA” ve/veya “KORONER KALP HASTALIĞINDAN ÖLME” riskinde yüzde 45 gibi muazzam bir artışla bağlantılı bulunmuş.

Japonya’da yapılan, 4 binden fazla erkek işçinin izlendiği, 14 yılı aşkın bir başka çalışmada ise, “6 saat veya daha az uyuyanların kalp krizi geçirme riskinin 6 saatten fazla uyuyanlara göre yüzde 400 ila 500 oranında daha yüksek olduğu” net ve açık olarak gösterilmiş.

Özeti şudur: Uykusuzluk tek başına bile bağımsız bir “kalp risk faktörü” gibi kabul edilebilir. “Peki, neden?” diyorsanız yandaki kutuya geçebilirsiniz.

ÖNEMLİ BİLGİ
UYKUSUZLUK KALBİ NASIL VE NEDEN KRİZE SOKAR
1. Kan basıncını yükselttiği için...

Yazının Devamını Oku

COVID-19 gribe mi dönüşüyor

Yeni varyant Omikron başlangıçta hepimizin yüreğine ciddi korkular salsa da yeni bilgiler onun zannettiğimiz kadar ciddi bir tahribata yol açmayabileceğini gösteriyor.

Nedeni şu: Omikron vakalarını izleyen uzmanlar, bu yeni varyantın “daha hafif bir hastalık tablosu” oluşturduğu görüşündeler. Ayrıca yeni varyanttaki yapısal değişimlerin, bulaşıcılığı da korkulan ölçüde arttırmayabileceğini düşünüyorlar. İyi haberler sadece bu ikisiyle de sınırlı değil: Omikron varyantının insanlık için bir çeşit “yeni yıl hediyesi” olabileceğini düşünenler bile var. Bunlardan biri de Almanya’da görevini sürdüren bir toplum sağlığı uzmanı: Prof. Dr. Karl Lauterbach. Detaylar için buyurun...




İYİ HABER 1
DR. LAUTERBACH: OMİKRON PANDEMİYİ BİTİREBİLİR

Yazının Devamını Oku

Panik yok tedbir var

Yeni varyant Omikron, yapısındaki aşırı ve olağanüstü genetik değişimler nedeniyle hepimizi korkutuyor. Haksız da sayılmayız. Yeni virüsteki sayısı neredeyse 50’ye yaklaşan çoklu genetik değişimlerin, virüsün “huyunu suyunu(!)” ne yönde etkileyeceği yeterince bilinmiyor.

Omikron’un “S proteini/dikensi protein” yapısında oluşan yeni değişikliklerin o eski bilinen virüsü “daha da bulaşıcı hale getirip getirmeyeceğini, hastalık yapma ve hastalığı ağırlaştırma gücünü etkileyip etkilemeyeceğini, onu aşılara karşı dirençli hale getirip getirmediğini” henüz bilmiyoruz. Neticede de “sorulacak soruların sayısı çok, elimizdeki bilgiler ve alabileceğimiz yanıtların sayısı az olunca” endişelerimiz her gün biraz daha artıyor.

KANAATİM ŞUDUR: Görünen o ki “aşılama” meselesini dikkatle sürdürdüğümüz ve güçlendirdiğimiz, “maske, mesafe, hijyen üçlüsü”nü yeterince uygulandığımız takdirde bu yeni mutasyonu da bir şekilde savuşturacağız. Özetle daha dikkatli olmamız gereken bir dönemden geçtiğimiz kesindir ama paniğe de gerek yoktur.

HAFTANIN SORUSU

D VİTAMİNİNİZ YETERLİ Mİ

D vitamini gücünüz, zannettiğinizden çok daha önemli bir sağlık ve sağlamlık belirleyicisidir. Başlangıçta yalnızca “kemik/diş dostu” olduğu zannedilen bu mühim vitaminin her gün yeni bir marifeti ortaya çıkıyor: “Kas erimesinin önlenmesi, farklı kanserlere karşı tedbir alınması, kronik iltihaplanmanın durdurulması, belleğin korunması, damar sertliği, hipertansiyon, diyabet ve benzeri kronik yaşlılık sorunlarının yavaşlatılması” söz konusu olduğunda da “bağışıklığı koruma” meselesi devreye girdiğinde de D vitamininin vazgeçilmez bir doğal molekül olduğu unutulmamalıdır. Yaklaşan kış ve yoğunluğu giderek artan COVID-19 problemi dikkate alındığında, yani, “bağışıklık gücü” bugün için öncelikli gündem haline geldiğinden D vitamini diğer vitaminlerden biraz daha öne çıkıyor. Bu nedenle imkânı olan herkesin D vitamini seviyelerini yeniden gözden geçirmesi gerekiyor.

AKLINIZDA OLSUN

ŞEKER HASTALIĞININ FARKLI İŞARETLERİ DE VAR

Yazının Devamını Oku

Omikron’dan korkalım mı

Salgının başından bu yana “orijinal virüs” sık sık “mutasyon”a uğrayıp şekil değiştirdi, çok sayıda “varyant” oluşturdu.

Dünya Sağlık Örgütü o varyantları “Alpha, Beta, Delta” gibi harflerle tanımladı. Ve yine salgının başından bu yana karşımıza çıkan her varyant yüreğimizi hoplattı. Çünkü aklımızda daima “Acaba bu yeni varyant öncekilerden daha mı kolay bulaşır, daha mı ağır hastalık yapar, daha mı öldürücüdür, ilaçlara cevap verir mi, vermez mi, yaptırdığımız aşılar bu yeni varyanta da etkili mi, etkisiz mi?” gibi yüzlerce soruyu aklımıza getirdi.

KÖTÜ HABER ŞU: Geçtiğimiz hafta nur topu gibi yeni bir varyantımız daha dünyaya(!) geldi: Türkçe yazılışı ve okunuşuyla yeni varyanta “OMİKRON” adı verildi.

İsterseniz gelin haftaya sadece salgın matematiğini bilen uzmanları değil, ülke başkanlarını bile ciddi ölçüde korkutan bu yeni varyantla ilgili bazı sorulara yanıt arayarak başlayalım.




Yazının Devamını Oku

İnsülin patlamasına dikkat

Çoğumuz farkında bile değiliz ama muazzam bir “kronik hastalık patlaması” problemi ile karşı karşıyayız.

İstatiksel rakamlara göre, her 4 yetişkinimizden en az biri ya obez ya diyabetli ya da hipertansiyonlu. Yine uzmanlara göre, her 4 yetişkin vatandaşımızdan birinin karaciğeri kesinlikle yağlı. Kalp damar hastalıkları, kronik nörolojik hastalıklar ve benzeri sağlık problemlerinde de ciddi bir artış var. Kısacası konu önemli. Peki, bu tatsız/olumsuz gelişmenin nedenleri neler? Sözü fazla uzatmadan o nedenlerden birini, hatta birincisini ben hemen söyleyeyim: İNSÜLİN DİRENCİ! Peki, nedir, neyin nesidir bu insülin direnci denen sorunun esası?



ÖN BİLGİ
AZI DA ÇOĞU DA PROBLEM BİR HORMON

Yazının Devamını Oku

100 yıl yaşamak mümkün mü

“Uzun ömür meselesi” aklımıza gelince nedense öncelikle farmakoloji harikası gençlik haplarını, inanılması güç güzellik aşılarını, nanoteknolojik tıp mucizelerini, kendi kendini tamir edip yenileyebilen organ ve uzuvlar ile kök hücre gibi konuları anlıyor, yanılıyoruz. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse “hayatı uzatmak” demek “hayatla ve dünyayla uyum içerisinde, teknolojiyi kullanarak ama ona bağımlı da kalmadan ‘kendiniz kalarak/olarak’ keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşam sürmek ve bu hali mümkünse ömrümüzün son nefesine kadar devam ettirmeyi başarabilmek” demektir. Kanaatime göre, yaşlanmanın “süresine” odaklanmak yerine onu “kalitesi” ile değerlendirmek, gerekli tedbirleri zamanında alarak kendi kendine yetebilen aklı ve hareket kabiliyeti mükemmel “ihtiyar delikanlılar” ve “süper babaanneler” olabilmeyi başarabilmek asıl hedefiniz olmalıdır.

MEVLANA DİYOR Kİ...

GÜN ışığındaki toz zerreleri benim...

Güneş benim...

Sabah sisi ve akşam yeli benim...

Korunun tepesinde esen rüzgâr benim...

Kıyıya çarpan dalga benim...

Bayrak direğiyim, dümenim, omurgayım, dümenciyim...

Yazının Devamını Oku

Favipiravir’i boşuna mı yuttuk

Fikrimi daha en baştan açıklayayım: Son bilimsel verilere bakılırsa Favipiravir’i boşuna yuttuğumuz anlaşılıyor.

Nedeni şu... Favipiravir, salgının başından bu yana COVID-19 hastalarına hatta hastalık belirtisi göstermeseler bile PCR testi pozitif çıkanlara önerilen antiviral bir ilaç. Aslında daha en başta bile etkinliği konusunda hepimizin -herkesin-ciddi kuşkuları vardı. Ama biraz da “Elde başka çare yok” diye düşünülerek “Belki biraz faydası olur” umuduyla öneriliyordu. Ne var ki yeni bir çalışma-FAZ 3 PRESECO çalışması- Favipiravir’in etkinliğinin neredeyse 0 noktasında olduğunu net ve açık olarak gösterdi. Bizde de Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi hocalarımızdan bazıları (mesela Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz) bu yeni araştırmanın sonuçlarına dayanarak, “Favipiravir’in bundan sonraki kullanımı konusunda” tereddütlerini açıkladılar. Görünen o ki Sağlık Bakanlığı ve COVID-19 Bilim Kurulu’muz daha fazla beklemeden, bu ilacın kullanımıyla ilgili net bir karara süratle varmak zorunda.



ÇOK ÖNEMLİ
OKULLARA DİKKAT EDELİM

Yazının Devamını Oku

Yeşil eczaneye hoş geldiniz

Özellikle sağlığımızı koruyup kollamak söz konusu olduğunda çözümü sadece eczanelerde aramak zorunda değiliz.

Markette, manavda, pazarda satılan sebze ve meyvelerde de en az eczanelerde bulabileceğimiz gıda takviyelerindekiler kadar değerli ve etkili “sağlık koruyucusu doğal moleküller” var. Yani söz konusu sağlık, özellikle “sağlığı korumak” olduğunda “YEŞİL ECZANE” alternatifini de dikkate almamız lazım. İsterseniz gelin, bu güzel hafta sonunu, yaklaşan kış ve artacak bağışıklık gücü ihtiyacımızı da dikkate alarak “Yeşil eczanede neler var?” sorusuna ayıralım. Hazırsanız buyurun...



İLK 5VARAN 1-KUVERSETİN: Bu antioksidan özellikle son 2 yılda muazzam bir popülerlik kazandı. Nedeni ise virüs enfeksiyonlarını önlemedeki muazzam başarısı oldu. Kuversetinin yaşadığımız pandemi sürecinde yeni koronavirüsten korunmada da son derece etkili bir doğal molekül olduğu anlaşılıyor. Bu mucize doğal ilaç virüsün hücrelere girmek için tutunduğu “ACE-2 kapıları”nı adeta kilitliyor, neticede de virüsü kapsanız bile onun hücrelerinize girme ve sizi hasta yapabilme ihtimali önemli ölçüde azalıyor. Bu da hastalıktan korunmanızı sağlıyor. Ülkemizde de İZOKUVERSETİN esaslı başarılı bir takviye Sağlık Bilimleri Üniversitesi tarafından üretilip halkımızın kullanımına sunuldu. Bu bilgiyi de bir kenara lütfen özenle not ediniz. Kuversetinin en zengin olduğu besinlerin başında KIRMIZI SOĞAN ve ELMA geliyor. Bu nedenle özellikle bugünlerde “HER GÜN BİR SOĞAN VE BİR ELMA YAKLAŞIMI” son derece mantıklı bir seçim olabilir.

VARAN 2-KATEŞİNLER: Üzerinde en çok çalışılan antioksidan gruplarından biri. Çok sayıda kateşin var ve hepsi faydalı, hepsi değerli. En zengin kaynakları ise ÇAY ve BÖĞÜRTLENGİLLER. Yeşil çayda siyah çaydan biraz daha fazla bulunuyor.

VARAN 3-RESVERATROL:

Yazının Devamını Oku

Madde madde sağlık

Sağlık gündemimiz de ülke gündemimize benziyor. “Ana gündemimiz” olması gereken “pandemi” neredeyse “gündem dışı” kalmış gibi görünüyor. Hatta çoğumuz onu neredeyse “yok hükmünde” sayıyoruz.

Oysa her gün yine binlerce insanımız bu hastalığa yakalanıyor ve günlük kayıplarımız 200’lü rakamlara -maalesef- zımbalanmış gibi karşımızda duruyor. Diğer taraftan pek çok konuda olduğu gibi sağlık alanında da muazzam bir “bilgi kirliliği” var. Çoğu “sağlık meraklısı” maalesef farkında bile olmadan bu kirliliğin içinde -yüzüyor bile diyemeyeceğim- adeta debelenip duruyor! Oysa sağlığımızı yönetmek de hayatımızın pek çok alanı gibi son derece basit ve sıradan bir süreç. Peki, bazı detaylar, gözden kaçabilecek önemli ayrıntılar yok mu? Tabii ki var! Ama bilelim ki o ayrıntıların çoğu, uygulanması zaten imkânsız şeyler. İsterseniz gelin sözü fazla uzatmadan basit, önemli ve uygulanabilir bazı sağlık ayrıntılarına kısaca bir göz atalım.

MADDE 1 - GGT ÖNEMLİDİR

KARACİĞERİMİZ ne durumda?” diye merak ederek sık sık yaptırdığımız GGT, açılımlı adıyla “Gamma Glutamil Transferaz” tarama testi maalesef biz doktorların bile değerini/anlamını yeterince bilmediğimiz basit, ucuz ama önemli mi önemli bir laboratuvar testidir. Bu testin rakamlarındaki ufak oynamalar bile sağlığımızdaki pek çok anormalliğin ilk ve tek ifadesidir. Bırakın normal sınırları geçmesi, GGT’nin 30’un üzerine çıkması bile ciddi bir sağlıksızlığın, önemli bazı tehlikelerin işareti olabilir. Hele bir de elinizdeki o laboratuvar kâğıdındaki GGT rakamları 50’lileri, 60’ları çoktan aşmışsa sizin daha da dikkatli olmanız gerekir. Nedenine gelince... Yüksek bir GGT testinin neler ifade edebileceğini yandaki kutuda özetlemeye çalıştım.

MADDE 2 - YÜKSEK GGT RAKAMLARI BİZE NEYİ ANLATIR

Karaciğerimizin yağlandığını, işini yapmakta zorlandığını...

Toksik yükümüzün çoğaldığını, karaciğer lavabosunun tıkanmaya başladığını...

Karaciğerimizin glutatyon ihtiyacının zirve yaptığını, Faz 2 detoks sisteminin aksadığını...

Yazının Devamını Oku

Ne zaman daha hızlı yaşlanırız

Sağlığı korumak ve kollamak zannedildiği kadar kolay bir iş değildir.

Özellikle “kronik hastalıklar” yani “hipertansiyon, damar sertliği, şeker hastalığı, obezite/şişmanlık, romatizmal sorunlar, bellek problemlerine yol açan Alzheimer ve benzeri konular” söz konusu olduğunda sağlığı yönetmek daha da zorlaşır. Ayrıca kabul etmemiz gerekir ki normalde de “doğal yaşlanma süreci” bir bakıma “güç kaybetme/ağrılara, sızılara razı olma, azıcık unutkanlık, birazcık yorgunluk, bir parça uyku kaybı...” gibi problemlere de az çok razı olma süreci gibidir. Ve bu süreçler kısmen “genetik mirasımız”, kısmen “yaşam tarzı seçimlerimiz”, kısmen de “kendimize nasıl baktığımız” ile yakinen ilişkilidir. Ama yine de bilelim ki yaşlanmayı hızlandıran, yaş almayı “yeni ve farklı hastalıklarla tanışma” haline getiren kronik sağlık sorunlarının 3 temel nedeni var: “OKSİDASYON/PASLANMA, İNFLAMASYON/İLTİHAPLANMA, GLİKASYON/ŞEKERLENME!

Kanaatime göre, eğer bu üç süreci doğru yönetebilirsek, dozunda tutup etkileri/yansımaları ve yarattıkları sorunları minimuma indirilebilirsek “yaş almanın yaşlanma” ve “yaşlanmanın güç kaybı ve hastalanma” ile eşanlamlı hale gelmesini bir ölçüde önleyebiliriz. Nasıl mı? Mesela mı?

BANA GÖRE 1
SADECE ‘HASTALIKLARI YÖNETMEK’ YETMİYOR

MODERN tıbbın geçtiğimiz 50 yılda kaydettiği gelişmeler kesinlikle takdir edilecek bir başarı hikâyesidir. Bu başarıyı sağlayan faktörlerden ilk ikisi de -bana göre-, “kanıta dayalı olma” yani “bilimsel verileri esas alma” ile “uzmanlaşma/branşlaşma”dır. Ama bilelim ki her ikisinin de hâlâ tartışılması gereken ciddi sorunları, daha doğrusu yetersiz ya da fazla abartılmış noktaları, ayrıntıları vardır. Mesela konu “akut hastalıklar” olduğunda bilime dayalı olma ve uzmanlaşma sayesinde muazzam başarılara imza atabiliyoruz. Ve yine kronik hastalıklar esnasında ortaya çıkabilen akut problemlerin çözümünde de bu ikili sayesinde teşhis ve tedavide başarımızı en üst düzeye taşıyoruz. Peki, kronik hastalıklar söz konusu olduğunda durum ne? İşte o noktada işler biraz karışıyor. Zira bu gibi durumlarda sadece “hastalıkları yönetmek” değil “sağlığı da yönetmek” gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Avrupa’da durum ciddi

Avrupa'nın hemen her ülkesinde özellikle de Orta Avrupa’da pandemide yeni bir alevlenme yaşanıyor.

Bu yeni alevlenmenin -ya da 5. dalganın- özellikle ve öncelikle de Almanya, Avusturya ve Hollanda’yı etkilediği anlaşılıyor. HOLLANDA’da günlük vaka sayısı, salgının başından bu yana ilk kez olağanüstü rakamlara ulaştı, rakamlar 15 bini çoktan aştı, 20 bini test ediyor. Hollanda nüfusu dikkate alınırsa bu gerçekten korkunç bir sayı. Benzer bir durum AVUSTURYA’da da yaşanıyor. Özellikle Kuzey Avusturya’da hızla artan vaka sayıları nedeniyle muazzam bir tedirginlik yaşanıyor. ALMANYA’ya gelince... Orada da durum diğerlerinden farklı değil. Günlük vaka sayısı 50 binin bile üzerine çıktı ki bu şimdiye kadar görülen en yüksek rakamlardan biri. Geçtiğimiz perşembe Robert Koch Enstitüsü, günlük rakamları “VAKA SAYISI OLARAK 50 BİN 196, GÜNLÜK İNSAN KAYBI SAYISI OLARAK DA 235” diye açıkladı ve “SALGINDA EN KRİTİK DEVREDEYİZ” mesajını verdi. Peki, sebep ne? Detaylar için buyurun...

BANA GÖRE
VAKA SAYILARI NEDEN ARTIYOR

SON bir ayda sadece bizde değil, hemen her ülkede vaka sayılarında beklenenin üstünde bir artış olduğu kesin. Dünya Sağlık Örgütü de bu bilgiyi doğruluyor ve artışın özellikle Orta Avrupa ve Orta Asya’da zirve yaptığını söylüyor. Bu olumsuz gelişmenin birinci nedeni, hepimizin tahmin edebileceği gibi “İNSANLARIN DAHA UZUN SÜRE KAPALI MEKÂNLARDA, KALABALIK ORTAMLARDA İÇ İÇE VE NEREDEYSE BURUN BURUNA ÜSTELİK DE MASKESİZ OLARAK” yaşamlarını sürdürmeye başlamaları. “Okulların açılmış olması” ve “evden çalışma süreçlerinin askıya alınması” da önemli faktörler. Daha pek çok neden söylenebilir. Ama bilelim ki en önemli sebep tartışmasız “BİRÇOK KİŞİNİN HÂLÂ AŞILANMAMIŞ OLMASI”dır. Ben, bize göre oldukça zengin, ekonomileri bizden çok daha iyi durumda olan Orta Avrupa ülkelerinin, hatta İngiltere’nin bile nüfuslarının en az yüzde 75’nin aşılayabilme hedefine ulaştıkları kanaatinde değilim.


Yazının Devamını Oku

Salgında ‘korku, inkâr ve öfke’ bitti - ‘Kabullenme’ başladı

Net, açık ve önemli bir nokta, araştırma kurumu İPSOS tarafından gerçekleştirilen yeni bir çalışmada bir kez daha ortaya çıktı.

İPSOS’un yayımladığı o son araştırmanın verilerine bakılırsa, salgının muhtemelen en tehlikeli aşamalarından birine, “KABULLENME AŞAMASI”na geçmiş durumdayız. İPSOS rakamlarına göre, gidişatımız bakımından durum gerçekten can sıkıcı bir noktada: Her 4 kişiden 3’ü “COVID-19 salgınının 2022 yılında da devam edeceğini”, daha da önemlisi her 3 kişiden 2’si de “hayatlarının geri kalanında başka salgınlar ile de karşılaşacaklarını” düşünüyor. Kısacası vaziyeti umumiye son derece ciddi bir noktaya geldiğimizi işaret ediyor: Geçtiğimiz günlerde altını önemle çizdiğimiz “KABULLENİLMİŞ/ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK” meselesi salgın gündemimizin bir numaralı haline gelmiş ve toplumumuzu fena halde kıskaca almış durumda.

KISA BİLGİ
İPSOS VERİLERİ BAKIN NE DİYOR

1)Bireylerin yarısı diğer kişilerin “sosyal mesafe” kuralına uymadığını söylüyor. Yüzde 26’sı ise bu kurala kendilerinin de nadiren uyduklarını (!) belirtiyor.

2)Toplumun yüzde 46’sı “Maske takıyor musunuz?” sorusuna ya “Hiç” ya da “Nadiren” yanıtını veriyor.

3)Salgında gidişata gelince... Burada da neredeyse “karpuz gibi ortadan yarılma durumu” var. Toplumun yüzde 33’ü “İşler iyi gidiyor, mücadelede başarılıyız” diye düşünürken, yüzde 48’i ise “Bu gidiş, kötü gidiş, mücadele başarısız” algısı içinde yaşıyor.

4)Aynı araştırmada bireylerin yüzde 74’ü salgının 2022’de de devam edeceğini daha şimdiden zaten kabullenmiş durumda. Bitmedi! Daha kötüsü de var. Toplumun yüzde 66’sı COVID-19 salgınını yeni/başka salgınların da izleyeceğine inanıyor.

Yazının Devamını Oku

3 mühim uyku sırrı

Mademki kaliteli bir gece uykusu sağlığımızın 4 vazgeçilmezinden biridir (diğerleri ‘yeterli, dengeli ve çeşitli BESLENME, her gün yapılan ılımlı EGZERSİZLER ve STRESİ MİNİMUM, HUZURU MAKSİMUM SAKİN BİR HAYAT’TIR), bu durumda uyku sırlarını tek tek ve bütün ayrıntılarıyla öğrenmek “iyi hayat” hedefleyen herkes için vazgeçilmez bir görev gibidir.

Yeni bir haftaya başlarken size o sırlardan 3’ünü daha hatırlatmak istiyorum. Hazırsanız buyurun...

UYKU SIRRI 1
BAŞIM SERİN UYKUM DERİN

SANILDIĞININ aksine ne sıcak bir oda, ne de sımsıcak bir yatak uyku dostu değildir. Tersine “çok sıcak” yerine “olabildiğince soğuk” bir odada uykuya dalmak her zaman, her yaşta, herkes için daha derin ve kaliteli bir uykunun garantisi gibidir. Uyku uzmanı Dr. Matthew Walker’a göre, uykuya ilişkin “ısıl süreçler”esas olarak vücudumuzun 3 kısmı tarafından gerçekleştiriliyor: Ellerimiz, ayaklarımız ve başımız... O 3 bölge atar-toplar damar kavşakları olarak bilinen ve cilt yüzeyinin hemen altından geçen damarsal organizasyonlar (anastomozlar) bakımından vücudumuzun en zengin yerleridir. “Tıpkı bir çamaşır teline çamaşırları asmak gibi” bu damarlar da dolaşım halindeki kanın ciltte daha geniş bir alana yayılmasını, dolayısıyla dış ortam ısısıyla daha iç içe ve yakın bir temas kurmasını sağlar. Bu nedenle yazının başlığını bile aslında “ellerim, ayaklarım ve başım serin, uykum her zamankinden çooook daha derin” şeklinde değiştirmek de mümkün. Diğer taraftan yine Dr. Walker’a göre, “Vücudumuzun en damarlı kısımlarından biri olan yüzümüze yine damardan çok zengin yüzeylerden biri olan ellerimizi kullanarak su çarpmak gibi uyku öncesi ritüeller geliştirmiş olmamız evrimsel bir tesadüf değildir.”

Dr. Walker, “Pek çok insan için ideal yatak odası sıcaklığının standart yatak örtüsü ve uyku giysileri kullanılması durumunda yaklaşık 18.3 derece” olmasını öneriyor.

Yazının Devamını Oku

Kan testiyle 50 kanser türüne teşhis

Sağlığımız açısından can sıkıcı günler geçirsek de yeni gelen ve son derece önemli bir haber, yüreğimizi biraz olsun ferahlattı.

Dünyanın en önemli sağlık merkezlerinden biri kabul edilen, sadece teşhis ve tedavideki başarılarıyla değil, sağlık alanındaki araştırmalarıyla da ünlenen Mayo Clinic’ten yapılan yeni bir açıklamada “yeni, güvenli ve aynı anda 50 ayrı kanseri tarayıp teşhis edebilen mükemmel bir KANSER TARAMA TESTİNİN yakında hizmete gireceği” açıklandı. Detaylar için buyurun...




KANSER TEŞHİSİNDE EZBERLER BOZULUYOR

Yazının Devamını Oku

Tek kelimeyle iyi, iki kelimeyle iyi değil

9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel bir toplantı çıkışında kendisine “Ekonomiyi tek kelimeyle özetler misiniz?” diye soran gazete muhabirine “İyi” yanıtını verir. Muhabir soruyu bu defa “Peki, durumu iki kelimeyle özetler misiniz?” şeklinde değiştirince de gülümseyerek “İyi değil” deyiverir. Bana sorarsanız bizde de diğer ülkelerde de şimdi pandemide tam da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Durumumuz tek kelimeyle “İyi”, iki kelimeyle ifade edilecek olursa “İyi değil”dir. Nedeni şu...

VARAN 1NEDEN ‘İYİ’YİZ

‘İyi’yiz çünkü: Aşıları bulduk.

‘İyi’yiz çünkü: Koronanın huyunu, suyunu öğrendik.

‘İyi’yiz çünkü: Başlangıçtaki kapanma dönemlerini aşıp adeta yeniden dünyaya geldik. Bunlar “iyiler”imiz.

VARAN 2

Yazının Devamını Oku

Tansiyonu düşürmek zorundayız

Neredeyse “gülümsemeyi unuttuğumuz” çok özel bir dönem yaşıyoruz.

Salgın süreci, ruh halimizi ciddi ölçüde etkiledi. Önemli bir araştırma grubu olarak kabul edilen Gallup’un son araştırması da bu bilgiyi doğruluyor. Gallup’a göre, “Dün geçirdiğiniz günü aklınıza getirin, hiç gülümsediniz mi?” sorusuna güçlü bir “Evet!” yanıtı verenlerin sayısı Türkiye’de sadece yüzde 41 olarak belirlenmiş. Yine aynı araştırma grubuna göre, Türkiye’de “kızgınlık yaşayanlar”ın oranı 4 puan artmış. “Dün, gün içinde ağırlıklı olarak kızgınlık hissettiniz mi?” sorusuna yüzde 44Evet!” yanıtı çıkmış. Ve yine vatandaşlarımızın yüzde 64’ü “Dün, gün içinde stresli bir dönem yaşadınız mı?” sorusuna “Evet!” yanıtı vermiş. Kısacası farkında olmayabiliriz ama “gülümsemeyi unuttuğumuz stres ve gerginliğin zirve yaptığı günlerden” geçiyoruz.

Kaygı, korku, endişe ya da diğer duygu durum bozukluklarının neticesi olarak ortaya çıkan “GERİLİM/TANSİYON YÜKSELMESİ MESELESİ”nin “sosyal boyutları” benim alanım değil. “Bedensel boyutları” ise bir iç hastalıkları uzmanı olarak yakinen ilgilendiğim ve dikkatle izlediğim önemli bir alan. Bu gerginliğin sağlık açısından en önemli neticelerinden birinin ise “HİPERTANSİYON MESELESİ” olduğu kesin. Detaylar için buyurun...




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Kendinize ‘daha iyi’ bakın

Önemli ve anlamlı bir bayramı, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamanın bitmez tükenmez heyecanı ve sevinci içinde güzel ve keyifli bir hafta sonu yaşıyoruz.

Bayramımız hepimize kutlu olsun, hafta sonumuz güzel geçsin. Cumhuriyetin ve bağımsızlığın kıymetini bilelim ve asla unutmayalım. Ona, cumhuriyete tıpkı sağlığımıza bakar gibi “gözümüzün içi gibi” bakalım. Bunun için de tabii ki öncelikle ayakta kalmaya, sağlıklı olmaya, bir ve birlikte durmaya odaklanalım. Bugünün sağlık konularına gelince... Bugün sayfamızı -bayram münasebetiyle- “SİZDEN GELEN SORULAR”a yani “OKUR SORULARI”na ayırıyoruz. Hazırsanız buyurun...

OKUR SORUSU 1GÜNDE NE KADAR D VİTAMİNİ 

Eğer D vitamini stoklarımız doluysa, yani D vitamini seviyemiz 50’nin üzerinde 70’ler civarındaysa yetişkin bir kadın ve erkek için günde 1000-2000 ünite kadar D vitaminini güneşlenerek ya da takviyelerle kazanmak yeterli oluyor. Bu miktarı 400-500 üniteye indirenler de var, 4-5 bin üniteye çıkaranlar da eksik değil. Bana sorarsanız 1000 üniteyi geçen rakamlara sadece doktorların karar vermesi lazım. Zira özel bazı durumlarda yüksek rakamlara da çıkmak gerekebiliyor. Ama o özel durumların neler olduğunu yalnızca doktorlar biliyor.

OKUR SORUSU 2
CİLT YAŞLANMASI İÇİN ‘BİLEK TESTİ’ GÜVENİLİR Mİ

Yalana, dolana, sözü fazlaca uzatmaya gerek yok: Yaşlanan bir cilt herkesin keyfini kaçırır. Cilt yaşlanmasının en büyük belirtisinin de kontrolsüz güneşlenmek olduğu tartışmasızdır. Güneş hasarının cildinizde oluşturduğu yaşlanmanın etkilerini görmek istiyorsanız, hemen şimdi şu anda ‘

Yazının Devamını Oku

Uyku belleğin ütüsüdür

Düzenli, yeterli ve kaliteli bir uyku, güçlü bir belleğin vazgeçilmezidir. Ne var ki bu net, açık ve yüzlerce kez kanıtlanıp raporlanmış bilginin tersi de her zaman geçerlidir:

Kötü, kalitesiz, yetersiz ve düzensiz bir uyku da “BELLEK TÖRPÜSÜ” gibidir. Özellikle Alzheimer hastalığı söz konusu olduğunda “bellek-yetersiz uyku ilişkisi” çok daha belirgindir. Bilhassa 30’lu 40’lı yaşlarda başlayan “KRONİK UYKUSUZLUK PROBLEMİ”nin Alzheimer hastalığına yakalanma riskini arttırdığı birçok araştırmada net bir şekilde kanıtlanmış ve raporlanmıştır. Dolayısıyla uykusuzluk sorununu çözmek kaliteli bir yaşlılık geçirmek isteyen herkes için vazgeçilmez ve öncelikli bir ödevdir.

TANSİYON YÜKSELDİKÇE BELLEK KÜÇÜLÜYOR

YENİ bir araştırmada da “hipertansiyon-bellek ilişkisi” bir kez daha netleşti: Avustralya Milli Üniversitesi’nin yaptığı bu yeni araştırmada da görüldü ki tansiyon yükseldikçe yani büyük ve küçük tansiyon rakamları büyüdükçe; beynimizin gücü azalıyor, belleğimiz zayıflıyor. O araştırmanın sonuçlarına göre de “daha güçlü bir beyin ve bellek için” neredeyse 20’li yaşlardan itibaren kan basıncımızı dikkatle izlememiz, 120/80’in üzerine çıkmasına müsaade etmememiz, mümkünse de 110/70’in altında tutmamız gerekiyor.

BİR UYARI

Yazının Devamını Oku

Kanser ‘Geliyorum’ der

Pandemi, hayatımızı dört bir yandan kuşatınca sağlığımızla ilgili diğer önemli gündemleri maalesef ıskalamaya başladık.

Iskaladığımız tehditlerden en önemlisi farklı doku ve organlarda gelişen kanserler. Biliyorsunuz, Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılından bu yana -yerinde ve doğru bir kararla- ekim ayını “Meme kanseri bilinçlendirme ve farkındalık ayı” olarak ilan etti. Ama bana sorarsanız her ayın en az 2-3 gününü “kanser farkındalığı meselesi”ne ayırmamız lazım. Nedeni şu: Sağlık uzmanlarının tamamı, en geç 10-15 yıl sonra kanserlerin ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yerleşeceğini söylüyor. Oysa biliyoruz ki kanserlerin de çoğu önlenebiliyor. Daha da önemlisi biraz dikkat edilirse tehlikeli boyutlara ulaşmadan erken dönemde teşhis ve tedavi edilebiliyor.



ÖNEMLİ
BEDENİNİZLE KONUŞUN

Yazının Devamını Oku