Gerilimsiz olmuyor mu?..

SÜREKLİ gerilim ve kavga atmosferinden bir türlü kurtulamıyoruz. 2007’den beri bir iki ateşkes molası dışında tansiyon hep yüksek oldu. Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan kutuplaşma, demokratik rejimi bile tehlikeye atabilecek boyuta ulaştı.

Genel seçimlerden sonra nispi bir yatışma devrine tam girmiştik ki Yargıtay Başsavcısı, AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Siyasi istikrarımızın yeniden temelinden sarsılacağı endişesine kapıldık. Anayasa Mahkemesi’nin kapatma yerine daha yumuşak bir karar almasını takiben hiç değilse bir süre rahat yüzü göreceğimizi umduk.

Bu sefer de bir türlü sonu görünmeyen Ergenekon davası ve yansımaları ister istemez tedirginlik yaratmaya devam etti. Son haftalarda ise Almanya’daki "Deniz Feneri" davasının Başbakan Erdoğan ile bir medya grubu arasında neden olduğu inanılmaz bir polemiğin içine düştük.

Başbakan’ın gruba karşı salvoları, kendisini en fazla desteklemiş olanları bile ürküten bir raddeye vardı. Özellikle hedef aldığı gazetelerin boykot edilmesini istemesi, yalnız Türkiye’de değil, Avrupa’da da sert eleştirilere ve tepkilere yol açtı. Neyse ki son konuşmasında Erdoğan bataryalarını yeniden ateşlemekten kaçındı.

* * *

Bir devlet adamının, bir başbakanın, hele çok karmaşık sorunları olan bir ülkenin başbakanının soğukkanlılığını kaybetmesi, bir sabit fikre saplanması, önyargı ile hareket ettiği izlenimini doğurması, üzücü ve endişe vericidir. "Deniz Feneri" davasının Türkiye’deki uzantılarına kendisini de şahsen bulaştığına dair ciddi bir emare veya iddia bulunmadığına göre Erdoğan’ın öfkesinin şiddeti şaşırtmaktan geri kalmadı. Başbakan, bütün demokratik ülkelerde basının sürekli iktidarın hatalarını yakalamak için uğraştığını mutlaka biliyordur. Türkiye’de basının eleştirilerinde insaflı davranmak eğiliminde olmadığının da kuşkusuz farkındadır. Medyanın saldırılarına bol bol muhatap olan Churchill’in bir tavsiyesini burada hatırlatayım: "Sakın şikáyet etme, sakın cevap verme."

Churchill
haklıydı. Her cevap, yeni bir saldırıyı tetikler. Başbakan biraz bu tavsiyeye uysa çok faydasını görecektir. Türkiye’nin siyasi istikrarı çeşitli sebeplerden dolayı çok kırılgan. Bir partinin parlamentoda rahat bir çoğunluğa sahip olması, muhalefetin etkisiz ve çaresiz kalması bile yetmiyor. Çünkü Türkiye’de siyasi denklemi derinden etkileyen kurumsal problemler henüz çözümden uzak.

Bir de tabii zihniyet sorunlarımız var. Otokratik eğilimlerimiz çok kuvvetli. Her politikacı, her memur, sahip olduğu yetkiyi otoritesini kanıtlayacak biçimde kullanmak itiyadında. Eleştirilere tahammül hemen hemen hiç yok. Politik alana kavga üslubu hákim. Başbakan Erdoğan ile muhalefet lideri Baykal, bu üslubun en büyük ustaları.

* * *

İktidar ile muhalefet, iktidar ile medya aralarında kapışma halinde iken, önümüzdeki yıllarda bölgemizdeki oluşumların da tesiriyle daha da kritik hale gelecek olan Kürt meselesi üzerine kimse kapsamlı bir şekilde eğilmiyor. Anayasa Mahkemesi yakında DTP’yi kapatma davasında bir karara varacak. Siyasi yasakları da içerecek bir kapatma kararının, sorunun demokratik sürecin de katkısıyla çözümlenmesi olasılığına darbe vuracağı muhakkak. Parlamentoda DTP niteliğinde partiler bulunduğu sürece AB temsilcileri bu partilere PKK ile aralarına mesafe koymaları çağrısında bulunuyorlar.

Partiler kapatılınca ise aksine mağdur olarak algılanmaları onlara otomatik destek sağlıyor. Gerginlik artıyor, radikal görüşler kuvvet kazanıyor. PKK ile mücadelenin yalnızca askeri operasyonlarla kazanılamayacağını bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ vurgulamadı mı? Kürt sorununun çözümlenmesi, Türkiye’nin üniter yapısı içinde, fakat bir siyasi perspektifle geliştirilecek ekonomik, sosyal ve kültürel proje ve önlemlerin süratle uygulanmasına bağlı.

Türkiye’nin bundan daha öncelikli bir meselesi olamaz. Sürekli kavga ve polemikle, tereddütlerle, ertelemelerle vakit kaybedersek bir yere varamayız.
Yazarın Tüm Yazıları