Genel ahlaka aykırı hususlar

Tiyatronun kadim varlığının teminatı ‘ahlakçılık’ değil, hamurundaki evrensel ahlaka bağlılıktır.

Kültür sanat çevrelerinde birkaç haftadır, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Özel Tiyatrolara Yardım Yönetmeliği’ne eklediği dört kelimelik bir tamlamanın tarifi tartışılıyor: Genel ahlaka aykırı hususlar. Söz konusu tarif, bakanlığa proje bazında yardım başvurusu yapan tiyatrolara verilecek yardımın, hangi koşullarda geri isteneceğinin açıklandığı 14. maddenin satır arasına yamalanmış. Şöyle deniyor:
(…) YARDIMIN GERİ ALINMASI: MADDE 14/e) Projenin sergilenmesi sırasında, projenin bakanlığa sunulan konusu dışına çıkılarak anayasada belirtilen temel ilkelere, kanunlara, genel ahlaka aykırı hususlara ya da bireyleri ve/veya kurum kuruluşları ve/veya toplumun bir kesimini rencide edici veya hakaret içeren hususlara yer verildiğinin tespit edilmesi. Yukarıdaki hallerden birinin tespit edildiği tiyatroya yazılı tebligat yapılarak yardımı yasal faiziyle birlikte 15 gün içerisinde iade etmesi talep edilir. (…)
Peki, sivil/siyasi her platformda, temel ilkeleri de dahil neredeyse tümünün değiştirilmesi için tartışma ve pazarlıkların yürütüldüğü anayasayı ve çoğu zaman “failden çok mağduru cezalandırıyor” şikâyetlerine konu olan kanunları bir kenara koyalım. O fasıl, hukuk formasyonu gerektiren bir tartışma. Gelelim şu bitmez tükenmez ‘genel ahlaka aykırılık’ tartışmasına.

Genel ahlak

Genel ahlak; bireye “toplumun tamamının ortak eğilimi budur!” gerekçesiyle dayatıldı çağlar boyu. Nedir bu genel ahlak? Çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, en yakın ve en geniş çevrenle barış içinde yaşayacak, barışı koruyacaksın. Bunlar hiçbir bireyin, siyasi veya dini yapılanmanın itiraz etmeyeceği, değişmez, evrensel genel ahlak prensipleri. Buraya kadar tamam, bundan bir adım sonra; tamamen bulanık, sübjektif, dönemsel değişkenlere bel bağlamış genel ahlak manzumeleri ile karşılaşıyoruz.
Tarih boyunca her türlü dini ve siyasi otorite, iktidarı ele geçirdiği andan başlayarak, yukarıda sıraladığımız temel genel ahlakı eğip bükme, hâkimiyet alanını genişletme, o alanı mümkün olan en uzun süre boyunca kontrolünde tutmak adına, bir özel ahlak geliştirmeye çalışmış ve dayatabildiği ölçüde bu özel ahlakı genelleştirme çabasına girişmiştir. Genel ahlakla bağını koparmış bu dönemsel ‘hormonlu genel ahlak anlayışı’ muktedire iktidar yolunu açan sıkı çoğunluk tarafından bir zaman ayakta tutulur. O zaman diliminde toplum hayatının bütününe gölge eder. Fakat ‘kıymeti muktedirden menkul’ oluşu nedeniyle, giderek hayatın karşısında erimeye, evrensel genel ahlak değerleri karşısında çürümeye başlar ve sıkı çoğunluk yeni bir muktedire yüz çevirdiğinde; tası tarağı toplayamadan tarihe karışır.

Tiyatro ahlakı

Tiyatro, farklı disiplinlerden birçok sanatı bünyesinde harmanlayan total bir sanat. Dikbaşlıdır. 2500 küsur yıldır dimdik ayaktadır. Tiyatronun kadim varlığının teminatı bu ‘ahlakçılık’ değil, hamurundaki evrensel ahlaka bağlılıktır.
Kendimi tiyatroya ya da genel anlamda sanata bazı ülkü ve görevler yükleyen anlayışlara yakın hissettiğimi söyleyemem. Tiyatro işini bilir. İnsanın aklı, gülen yüzü, isyankâr ruhu, aydınlık yürüyüşünün yoldaşıdır. Yönergeye, yönetmeliğe, dönemsel hormonlu genel ahlak anlayışlarına göre eğilip bükülmediği için 2500 yıldır insanlığın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Temel evrensel genel ahlakın koruyucusu, sadık yoldaşı olduğu için bugün de buradadır tiyatro sanatı.
Evet, teknolojik gelişmelerden yararlanır ama bunu anlatım biçimini çeşnilendirmek için yapar. Donanımlı, konforlu salonlara hayır demez çünkü seyircisinin rahatını gözetir. Ancak; hiçle de varlığını sürdürebilir. Tiyatronun varlığından söz etmek için tek bir oyuncu ve onu izleyen tek bir seyirci yeterlidir. Bu nedenle yenilmez ve yok edilemezdir.

Siyaset ahlakı

Şimdi, genel ahlaka aykırılık halinde faiziyle (!) iadesi istenecek -dikkat, hükümet değil- devlet yardımına dönelim. Özel tiyatrolara yönelik bu katkı, yurttaşların ödediği vergilerin, kültür sanata ayrılan düdük kadar payından cımbızlanmış devede kulak bir meblağdır. Bir tiyatroya yapılan maddi yardım ile tek bir oyunun masrafının karşılanması bugünkü ekonomiyle neredeyse mucizedir. Hal böyleyken bir yönetmelik dolusu yardım engeline, bir de içi doldurulmamış “genel ahlaka aykırılık görürsem, faiziyle geri alırım” maddesi sokuşturmak, aba altından sopa göstermek, sanatı yokuşa sürmektir.
Devlet Tiyatroları’nın kapatılması planları Meclis’in kapısında. İstanbul ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları yönetmeliklerle boyunduruk altında. AKM çürümeye terk edildi. Emek Sineması yıkıldı. Ankara Akün ve Şinasi sahneleri sırada. Özel tiyatrolar ödenek yoluyla terbiye edilmeye çalışılıyor.
Daha muhafazakâr sanat talebinin içi doldurulamamışken, muhafazakâr sanatın örneği olarak işaret edilen pek az eserden biri olan Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Para’ oyununun 5.bölümü (keşhane sahnesi) hem DT’de ve hem İBBŞT’de sansürlenerek oynanıyor.
Alman anayasası; “Bilim ve sanat özgürdür” der. Bizim için rüyadır, biliyoruz ancak; tiyatro sanatının ülkemizde, Ömer Seyfettin’in ‘Diyet’ öyküsündeki Koca Ali’nin durumuna düşürülmeyi hak etmeyecek kadar yol aldığı da gerçektir. Dönemsel hormonlu bir genel ahlak anlayışına yaslanılarak sürdürülen bu rafine ahlaksızlığın, evrensel genel ahlakla ilişkilendirilme çabası, insanlık tarihi kadar eski bir davranış bozukluğudur.
Her şey olur, her şey geçer… Tiyatro bu tür hoyratlıklara şerbetli olduğu için 2500 küsur yaşına gelmiştir. Nice bin yıllara tiyatro…

X

Hayatımız bir akan yazı gibi geçiyor gözlerimizin önünden

Kitap müzayedelerinden tam da bugün okunması gereken üç kitap edindim. ‘Abdülhamit Devrinde Sansür’ en ilgi çekenlerinden...

Klıman bir şubat akşamında, sokaktan eve dolan kedi çığlıkları. Haber kanalında iki ünlü gazeteci konuşuyor. Biri bir gazetenin Genel Yayın Yönetmeni ve kendini savunma telaşı içinde. Konu; telefon dinlemeleri, ses kayıtları, tapeler, ‘havuz medyası’, Başbakan’ın basına sansür girişimleri, işten atılan gazeteciler. Seyredilecek bir şey yok ama bir kulağım orada. Gözüm masaya bıraktığım bir kitap öbeğine takılıyor. Son zamanlarda kitap müzayedelerine dadandım. Eski baskı kitaplar topluyorum. Müzayede dedimse; aklınıza pahalı bir alışveriş gelmesin. Meraklıysanız; edinilmesi güç kimi eski kitapları üç otuz paraya bulmak mümkün. Masadaki kitap öbeği, işte o masum müzayede ganimetlerinden. 1948 baskısı ‘Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler’ Ahmet Semih Mümtaz, 1977 baskısı ‘Abdülhamit Devrinde Sansür’ Cevdet Kudret, 1973 baskısı ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ Niyazi Berkes.Geceyi seviyorum. Faydasız gibi görünen bilgilere âşığım. Demini almış bir bardak adaçayı, mart ayını erken getiren kedilerin serenatları, TV’den taşan sızlanmalar ve üç kitap dolusu geçmiş zaman bilgisi. Geceme misafir olmak ister miydiniz?

Görülmüştür!

“Birer birer her satırı okuduktan sonra her gazetenin, her sahifesine imzasını atan Matbuatı Dahiliye Sansür Müdürü Hızfı Bey, imzanın üstüne bir de ‘Görülmüştür’ cümlesi çekerdi. Sabah, İkdam, Tercüman-ı Hakikat, Tarik gazeteleri bu müsaadeyi aldıktan sonra intişar ederlerdi (dağıtılırdı).”
Bu satırlar, Abdülhamit döneminde babası İçişleri Müsteşarı ve Resmi Gazete Müdürü olan Ahmet Sevim Mümtaz’ın ‘Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler’ kitabından. Hıfzı Bey Matbuatı Dahiliye Sansür Müdürü. İki müdür akşam yemeğinden sonra önlerine getirilen gazete provalarını satır satır sansürden geçirir, kalan kısımları baskıya yetiştirilir, basılır, dağıtılırmış. “Siyasi yazılar haricinde aşağı yukarı her şeyden bahsedilebilirdi. Ahmet Rasim gibi muharrirlerin (yazarların) binlerce karii (okuru) vardı. Serveti Fünun ve Malumat gibi mecmualar da sansürden geçerdi. (...) Mihran Efendi’nin (dönemin gazete sahiplerinden biri) bir hususiyeti vardı. Cesareti...Babı-ali muhbirliğini bizzat kendisi yaptığı için aldığı haberleri pervasızca gazetesine yazdırırdı; sansürün çıkaracağını tahmin ettiği halde böyle yapardı. Hatta bir iki defa Hıfzı Bey’in çizmiş olmasına rağmen haberi vermekte ısrar etmiştir. Nasılsa bir hüsnü tesadüfle meseleyi ağır bir tevbihname (uyarı) almakla atlatmıştı. Haber Bavyera Kralı’nın mecnun olduğu ve sarayında hapsedildiğine dair bir ajans haberiydi.”
Ahmet Sevim Mümtaz o dönemde Fransızca neşriyata da sansür uygulandığını anlatıyor. Hariciye Sansür Müdürü’nün Nişan Bey isminde bir Ermeni ve çok zeki bir zat olduğundan bahsediyor. Matbuatı Dahiliye Müdürü Ahmet Arifi Bey ise pek evhamlı bir memurmuş. Takvimi Vakayi gazetesinin provalarını okurken üfler püfler, amirlerine; “Aman beni bir mutasarrıflığa tayin ettiriniz, gideyim, hem hizmet edeyim hem size dua!...” diye yakınırmış. “Nihayet mutasarrıf oldu ve öldü zavallı” diyor Ahmet Sevim Mümtaz, anılarında.
Biraz da Cevdet Kudret karıştıralım. Matbuat-ı Dahiliye Müdürlüğü’ne bağlı Sansür Kurulu’ndan gazetelere giden 9 maddelik bir emirnameden bahsediyor Cevdet Kudret. İşte birkaçı:
“Madde 2. Ahlak bakımından yayınlanmasında sakınca olmadığı, Maarif Nazırı Paşa Hazretleri tarafından tasdik edilmedikçe, hiçbir tefrikanın yayınlanmaması.

Yazının Devamını Oku

Hişt başkanım bi bakar mısınız?

Çılgın projeler peşinde koşarken, yalın insan gereksinimlerini unutmayacak başkan adayları arıyor yurttaşlar.

Yerel seçim kapıda. Taraflar yarışa yerel yönetimlerdeki etki alanını genişletmenin ötesinde büyük anlamlar yüklüyor. Hükümet bu seçimi iktidarına yönelik bir tür güvenoylamasına çevirdi şimdiden. Muhalefet yerel seçimlerde yakalayacağı olası bir başarıyı, genel seçime yönelik iktidar yürüyüşünün kanıtı olarak anons edecek. İktidarı, muhalefeti, siyaset arenamıza üçüncü bir cephe olarak eklemlenen cemaatiyle herkes diken üstünde, herkes hesap peşinde…
Seçimin dumanı tütmeye başlamışken, taraflar; anketler, kamuoyu yoklamalarıyla sürecin gidişatıyla ilgili ipuçları toplamaya çalışıyor. Sonuçları dillendirerek seçmeni bilgilendirip yönlendirmenin yollarını arıyor.
Ben de bir seçmen ve ailenizin köşecisi olarak boş durmadım. Twitter hesabımdan “Nasıl bir belediyecilik anlayışına oy verirsiniz?” diye sordum 400 bin küsur takipçime. Çok sayıda yanıt aldım. Her birini okudum, benzeşleri buluşturdum, toparladım, özetledim.
İşte size sivil ve tam bağımsız bir kamuoyu yoklamamın verileri! Elçiye zeval olmaz. Bakın görüşüne başvurduğum ‘seçmen yurttaşlar’ nasıl bir belediye, nasıl bir belediye başkanı tarif ediyor...
- Ağır altyapı sorunlarına, şehiriçi trafik kargaşasına kalıcı çözümler üreten
- İhaleleri ahbap çavuşlara değil, hak edene veren
- Kentin sıkıntılarını masadan değil, sahada görüp tespit eden

Yazının Devamını Oku

Devlet grisi

Daha birkaç gün evvel gazeteden okuduğum bir cümle düşüyor aklıma. Dayımın döneminden namı yürümüş bir abinin cümlesi: “Devrimci mücadele açısından 12 Eylül bitmiştir.” Bitmiş demek. Bilemiyorum… Dayımın 12 Eylül’ü bitti nihayet.

Konuşma bitti. Telefonu masaya bırakıyorum. Bütün sesler elendi… Çalışma odamda, kulaktozuna yenmiş okkalı bir tokatın sağır eden çınlaması… Onu hatırlamaya çalışıyorum. Solgun yüzünü, belli bir tona kilitlenmiş vara yoka yükselmeyen sakin sesini, hazan yaprağı gibi savrularak yürüyüşünü, sıkıldıkça bıyıklarına giden kemikli ve marifetli ellerini. Orta boylu, zayıf ama çalımlı bir beden. Pek nadir gülen gözlerinde belli belirsiz bir keder. Derdi tasayı önce yük, zamanla mülk edinmiş edası. Hep uzaklara bakarak konuşur, daha çok dinlemeyi tercih ederdi.
Bütün olarak hatırlamakta güçlük çekiyorum onu, ikimizi… Belleğimin sıvası aşınmış duvarlarından, ortak zamanlarımızın önü arkası silikleşmiş görüntüleri akıyor bölük parça. Unutayazmanın çaresizliği öfke nöbetine dönüşecek biliyorum, kendimi tanıyorum. “Öfke oburdur” demişti bir keresinde bana. “Ne kadar beslersen besle, doyuramazsın.” Öfkeme yenik düşmemek için hatırlamaya oturmam anıları sıraya sokmam lazım. Kütüphanenin kuytusuna itelenmiş gömlek kutusunu bulup çıkarıyorum. Hayatımın fotoğraf karelerine hapsedilmiş kırıntıları bunlar ve ancak bir gömlek kutusunu dolduracak kadarlar. İşim düştüğünde hiç değilse duygusal bir düzene sokmayı düşündüğüm bu kutuyu, işimi gördükten sonra yine unutulmaya itelerim daima.

TEK BİR FOTOĞRAF

Ona ait tek fotoğrafı az önce oraya bırakmışım gibi çekip çıkartıyorum diğerlerinin arasından. Arkasına ‘Esir dayıdan, özgür yeğene yürek dolusu selamlar… / 01 Ağustos 1985’ notu düşülmüş. İşte o! Bel hizasına kadar devlet grisine, yukarısı kirli beyaza boyanmış beton bir duvara vermiş sırtını. Üstte bordo bir penye, altında haki bir eşofman, ayağında terlik. Hediyesi duvara vuran yaz güneşi, kendi gölgesinin içine dikilmiş, sağ ayağı duvara dayalı, sol ayağı üstünde cezalı, mağlup ve mağrur genç bir devrimci.
Bursa Cezaevi’nin havalandırma avlusu burası. Yirmili yaşlarının sonlarına doğru kendi ifadesiyle ‘esirliğinin’ beşinci senesini sürmekte. Fotoğrafı elime verdiklerinde beş yıldır görmemiştim dayımın yüzünü. Onu son kez 15’inci yaşgünümden -12 Eylül 1980- bir gün önce görmüştüm. Dayım o gün evden çıktı, gece dönmedi, ertesi gün askeri darbe gerçekleşti. Doğum günümü kutlamadık.

MİNYATÜR KALE

Fotoğrafı şimdi daha dikkatle okumaya çalışıyorum. Dayımın sol dirseğinin altında devlet grisiyle kirli beyazın buluştuğu sınırdaki siyah çizgiyi ilk kez farkediyorum. İlk bakışta duvara vurmuş bir gölge gibi görünen o şey; yağlıboyayla çizilmiş bir minyatür kalenin sınırlarını temsil ediyor. O zamanlar ‘minyatür saha futbolu’ derdik, beşer oyuncuyla, kalecinin elini kullanmadan kaleyi koruduğu, dar alanda, küçük kaleli futbol coşkusu. Cezaevinde avlusunda dar alan daha da daralıyor, kale ancak duvara çiziliyormuş demek.

Yazının Devamını Oku

Ütopyam kaymak!..

Elimin altında televizyon kumandası, kendisi tam umutları ham bir piyango bileti, karıştırılacak birkaç yeni kitap, bilgisayar ekranı Twitter’a kilitli. Durumum orta yaşlı bir erkek için ütopik düzeyde tatlı.

Ütopyaları sever misiniz? Biliyorum; “Türkiye gibi günde üç defa burç değiştiren bir ülkede ütopya da neymiş a şuursuz!” diyeceksiniz ama gönül ütopyadan geçmiyor.
Yılbaşını evde bir başına, tüm yılbaşı ritüellerinden sıyrılmış biçimde eda ettim. Gündüz kızımı ve annesini ziyaret ettim. Akşamın erken saatinde sevdiğim bir arkadaşıma uğradım. Orada toplanmış başka bazı arkadaşlarla üzengi muhabbeti ederek sosyal ödevimi yaptım. Haberler başlamadan da eve dönüp çalışma masama kuruldum. Şeker ve kilo nedeniyle yıllardır alkolden uzak duruyorum. Masada masum bir çerez tabağı, bir kâse de çekirdeksiz nar var. Elimin altında televizyonun kumandası, kendisi tam umutları ham bir Milli Piyango bileti, karıştırılacak birkaç yeni kitap, bilgisayar ekranı Twitter’a kilitli. Mevcut durumum orta yaşlı bir erkek için ütopik düzeyde tatlı… TV’de dünyanın yeni yıla girmede torpilli coğrafyalarından erken kutlama görüntüleri. Gülümseyen, umutlu insanlar. Yeni yıla giyinmiş süslü dünya şehirleri.

DEVLETİN YILBAŞISI OLMAZ

Başbakan beliriyor ekranda. İzlemeye koyuluyorum. Sıkıntılı bir yıl yaşadık. Ortası Gezi, finali gazi bir yıl. Her şeye rağmen yeni yıl yeni bir şans demek. “Başbakan da yeni bir başlangıç duygusu yaratacak, birleştirici bir konuşma yapabilir” beklentisindeyim. Neden olmasın? Rahmetli babaannem benim iyi niyetimi kibarca “Bu çocukta deli morali var” diye tarif ederdi. Dalgasını geçenlere inat, hiç ıskonto yapmam iyi niyetimden. Başbakan dua vurgusuyla başladığı yeni yıl konuşmasında sözü, Selçuklu’dan açıp, Osmanlı’dan geçirip, Türkiye Cumhuriyeti’nin kutlu yürüyüşüne taşıdıktan sonra; bu kutlu yürüyüşü engelleme girişimlerine getiriyor. Girişimlerin dış mihraklı gizli öznelerine, onların içerdeki işbirlikçilerine değinip, Gezi ve 17 Aralık olaylarının ülkemize yönelik bu tuzak ve suikast girişimlerinin bir sonucu olduğunu anlatıyor özetle. Canı sıkkın, yüzü asık. Yok, bu konuşma umut vaat etmiyor. Anlaşıldı; Başbakan yeni yıla da eski dille girmekte kararlı.

YETİŞİN MÜZEYYEN HANIM

İyi niyetim suyunu çekiyor. TV’nin sesini kapatıp pikaba Müzeyyen Senar’ın bir 33’lüğünü koyuyorum. İnce sazdan hışırtılı bir şefkat yayılıyor odaya: “Neden düştük biz bu hale?” Enfes bir Zeki Duyguluer bestesi. Yılın son gecesinde; elde sükûnet, kulakta Müzeyyen Hanım… Bir ütopyanın tam ortasındayım.
Memet Baydur’u tanıyanınız, hatırlayanınız var mı bilemiyorum. Genç yaşta yitirdiğimiz zehir zekâ bir oyun ve köşe yazarı abimizdir. Güzel Memet abimizin iğne oyası köşe yazılarından derlenmiş ‘Ucello’nun Kuşları’ kitabı da duruyor masada. 51 yaşında, onu kaybetmemizden dört yıl önce, 28 Aralık 1997’de kaleme aldığı ‘Hafif, hızlı bir ütopya denemesi’ başlıklı enfes yazıyı açıyorum. Memet abi ütopya kavramından bahsederek başlıyor yazıya, tarihteki ünlü ütopyalardan bahsediyor. Sonra, ‘kendi halinde bir oyun yazarı olarak’ kurduğu ‘günlük bile değil, saatlik bir ütopya’sını anlatıyor.

MEMET ABİ’NİN ÜTOPYASI

Yazının Devamını Oku

Çok erkek bir yıl

Kadın eli değmemiş eksik bir yıl. İncelikten, zarafetten, birlikte yaşama kültüründen nasiplenmemiş ‘bir erkek yılı’ daha geçti ömrümüzden.

Ben, her yılın son deminde, o yılın erkek bir yıl mı, kadın bir yıl mı olduğunu düşünmeden edemem.
12 ayda zihnime kazınan olayları toplar, çıkarır; o çağrışımla yılın cinsiyetini belirlerim. Tespitte memlekette olup biten kadar, kişisel hikâyenin de etkisi vardır. Bazen kişisel veya toplumsal bir olay tek başına o yılın adını koyuverir.
Mesela; 12 Eylül 1980’de -15. yaş günümde- gerçekleşen askeri darbe, yıl boyu olup biten onca yaşam kırıntısını ezip geçti ve 1980 yılı, çok erkek bir yıl olarak düştü envanterime. Oysa; 1999’un ilk günlerinde kızım dünyaya geldiğinde, babalığın etkisi o kadar güçlüydü ki; sonraki 11 ay olup biten hiçbir şey, 99’un benim için çok kadın bir yıl olduğu gerçeğini değiştirmedi. Birkaç gün sonra 2013 di’li geçmiş zamana karışacak. Memlekette, dünyada yaşananlara bakarak 2013’ün cinsiyetini bulalım mı?
Yılın ilk aylarını, Esad’a; Esad mı desek, Esed mi desek bilemeden geçirdik. Dün Esad diyenler, bugün Esed dedi. Kafamız karıştı ama daha yıl bitmeden Esad yine Amerika ile halvet oluverdi! Hatay Reyhanlı’da yaşanan korkunç bir terör olayıyla, onlarca yurttaşımızı kaybettik. Devlet olayın faillerini adaletin önüne çıkaramadı henüz. Bizim hükümetin her an iktidardan gidebileceğini iddia ettiği Esad ise sarayına kurulmuş, gelecek seçimin stratejisini oluşturuyor çoktan.
İsrail Başbakanı Netanyahu, Mavi Marmara baskını nedeniyle Türkiye’den özür diledi. Şimdi İsrail’le ilişkileri düzeltmek için; Mavi Marmara’da yitirdiğimiz yurttaşlar için talep edilen tazminatta indirim teklif ettiğimiz haberlerini okuyoruz basında! Tazminat demişken; Uludere’de katledilenlerin aileleri özür olarak bankaya yatırılan tazminata ellerini bile sürmediler! Onlar sorumluların yargı önüne çıkarılmasını bekliyorlar.
3.köprü “Olsundu olmasındı, ağaçlar kesilmesindi, adı şu olsundu, bu olsundu” demeye kalmadan, toplumsal uzlaşma ve makulle köprüler yakıldı, inşaata başlandı. Rumelifeneri’nin oralara giderseniz, iki kıyıda karşılıklı devasa birinci ayakları göreceksiniz, korkmayın.
Alkol ile ilgili düzenlemeleri de içeren kanun teklifi, TBMM’de kabul edildi. 22.00’den sonra perakende alkol satışı yasaklandı. Hükümet; “Yasak değil, düzenleme!” diye ısrar etti. Çünkü hükümetin mücadele edeceği sözünü verdiği ‘üç y’ vardı. Neydi onlar; yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar. Dolayısıyla “yasak yoktu, düzenleme vardı”. Zam değil, fiyat ayarlaması gibi. Peki kaldırılan yasak yok mu? Var. Başörtüsü yasağı kalktı. İyi ki de kalktı. Başörtüsü taktıkları için mağdur edilenler mağduriyetten, toplum başörtüsü üstünden yürütülen sığ siyasetten kurtulmuş oldu.

KIZLI-ERKEKLİ EVLER

Yazının Devamını Oku

Yolsuz'luk

Bu iddialar, doğruysa suçlananları, değilse suçlayanları toplumun gözünden ve siyasetten silecek büyüklükte iddialardır.

Dünyanın her yerinde devlet gücüne sırtını yaslayan bazı yöneticilerin görevlerini kişisel çıkarlarına alet ettiği biliniyor. Bu sapmalardan geriye kalan; istifa ve hatta -arzu edilmez elbette ama- intiharlardır. Japonya’da Kobe depreminde, Kobe Belediye Başkanı’nın, kentin imarını söz verdiği tarihte gerçekleştiremediği gerekçesiyle intihar ettiğini bilen ya da hatırlayan var mı? İstifalardaysa siyasetçinin demokrasi kültürü kadar, sistemin denetim gücü de öne çıkar. Sistem denetim mekanizmalarının işlekliğiyle, suça bulaşan siyasetçiyi tespit eder ve ona istifa ya da azilden başka seçenek bırakmaz.

DÜNYADA VE BİZDE

Batı ülkelerinde geleneksel olarak işleyen istifa müessesesine, geçmişte de bugün de Türkiye’de hemen hiç başvurulmuyor. Hakkını yemeyelim Turgut Özal, kabinesindeki bakanlardan İsmail Özdağlar’ın sadece makamından değil vekillikten de istifasını istemişti. Belki tek tük başka uygulamalar da olmuştur ama ülkemizde gün yüzüne çıkarılmış yolsuzluklarda, zanlı ve faillerinin kendi rızalarıyla istifa yolunu seçmedikleri malumdur. İtalya’daki ‘Temiz Eller’ operasyonu... Savcı Di Pietro, davada adı geçen tüm siyasi ve bürokratları sorgulamış, şaibe altında kalan bakanlar, başbakanlar görevlerinden ayrılarak, ‘temiz toplum ve yönetim’ için ülkelerinin önünü açmıştı.
Türkiye’de ise yolsuzluklar, görev ihmalleri haber yapılabilseler bile derin soruşturmalara uğramadan, geniş zamanın koridorlarında yitirilip unutturuluyor. Siyasi ilkesizliğin cezasız kalması, yurttaşın gözünde siyaset ve siyasetçiye bakışın giderek olumsuza evrilmesine yol açıyor. Siyasi tarihimiz gerçekleşmeyecek vaatlerle dolu. En sık ısıtılan örnek; birçok ilçeye il olma vaadi olmuştur. Çiller’in ‘her seçmene iki anahtar’ vaadi kaç seçmenin rüyasını işgal etmiştir dersiniz? Önümüzdeki yerel seçimde seçilirse seçmene -bir iç Ege şehrine- denizi getirmeyi vaat eden aday adayını izlemişsinizdir.
Politikanın siciline gölge düşüren bir etken daha: Siyaset ve sermaye ilişkisi. Seçim öncesi propaganda için büyük miktarlarda harcama yapılması, politikayı zenginlerin meşgalesi haline getiriyor. Siyasete girecek bir yurttaş yeterli maddi kaynağa sahip değilse ya da bir kapital sahibince finanse edilmiyorsa, vekilliğe aday olmaya bile yaklaşamıyor. Hal böyle olunca siyaset, halkın gözünde bir rant ve çıkar sağlama faaliyetine dönüşüyor.Bir tane daha: Siyasetçinin dokunulmazlık zırhıyla cezadan korunması. Üstüne bir de; siyasi partilerin suça karışmış ya da şaibeli vekillerini cezalandırmak yerine, “Yedirmeyiz” pişkinliğine gönül indirerek iç disiplin mekanizmalarını rafa kaldırmaları...

DENETLEME

Siyasetçiyi denetleme görevi öncelikle TBMM’ye ait. Partiler bu denetim görevini, anayasa ve içtüzüğe uygun ‘yazılı-sözlü soru, gensoru, araştırma ve soruşturma önergeleri’ ile kullanırlar. ‘Yüce Divan’ da ciddi bir denetleme yolu. Ancak; önergelerin kabul veya reddinde, siyasi hesapların önemli rol oynaması, söz konusu denetleme enstrümanlarını çoğu zaman devre dışı bırakıyor. Peki denetlemenin devlet kanadını oluşturan başka kurumlarda durum nedir? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın denetleme fonksiyonlarının sağlıklı işletildiğini söyleyebilmek için elimizde olumlu somut olay ve örnekler var mı? Hak getire! Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz Kamu Denetçiliği Kurumu ve Ombudsman. Adları var, icraatları yok.

Yazının Devamını Oku

Nürnberg’in bağları

Görünenin dışında, maksadın ötesinde, en az bir gerekçesi daha vardır her seyahatin



Bu kentte perde açışının 10.yılını kutlamaya hazırlanan Türk tiyatrosu Objektif Sahne’nin daveti üzerine, birkaç tiyatrocu arkadaşımla geçen cuma sabahı İstanbul’dan Nürnberg’e uçtuk. Bir başka ülkede, başka bir kentte, toprağınızdan, sosyal faunanızdan uzakta ne yapar, ne hissedersiniz?
Yola hazırlıksız çıkan, eve hikâyesiz döner. Mesleki vesilelerle başlayan, imkânlar ölçüsünde keyfe keder seyahatlerle gelişen bir gezip görme yordamım var. Yola düşmeden, ufaktan bir APK (araştırma, planlama, koordinasyon) kafasına girer, gideceğim yere benden önce gitmiş arkadaşların önerilerini alır, internetten edindiğim bilgilerle meşrebime uygun öncelikler belirler, bir program oluştururum.

Hikayemi arıyorum

Gittiğim her yerde beni bir hikayenin beklediğini düşünürüm. Görünenin dışında, maksadın ötesinde, en az bir gerekçesi daha vardır her seyahatin. Eğer onu fark etmeden, bulmadan dönersem, seyahati yarım bırakmış, bir farkındalık fırsatını boşa harcamış olduğuma inanırım.
Bu kez plan program yapamadan, apar topar geldim bu kente. Evet, 10 yıl ayakta kalmış bir Türk tiyatrosunun mürüvvetini görmek için Nürnberg’deyim ama en az bir neden daha olmalı şimdi ve burada olmamı gerektiren. Gözümü, gönlümü dört açıp o nedeni, hikâyeyi bulmalıyım.

Yazının Devamını Oku

Damağımdaki domates fidesi

Biz insanoğulları ne kadar dayanıklıyız! Ne kadar acıya meyyal!

Geçen perşembe Hürriyet gazetesinin çalışanları için düzenlediği söyleşinin konuğuydum. Ayda bir, kendi alanında tanınmış bir profesyoneli çağırıp soru yağmuruna tutuyorlar. Bu defa ben fakiri davet etmeyi uygun bulmuşlar. Bayramlıklarımı giyip gittim. Kıdemli büyüğümüz Doğan Hızlan beyefendinin konuğu takdimiyle başladı söyleşi -usulleri böyle- sonra herkes eteğindeki taşı döktü. Sordular da sordular. Dilimin kemiğini eze eze, mümkün mertebe yanıt yetiştirdim muhterem zevata. Oturum bitti, karşılıklı teşekkürler edildi, toplantının anısına bir de armağan sundular sağ olsunlar. Armağan ince. Dünyaya geldiğim 12 Eylül 1965 Pazar günü -pazar taşkınlıklarım bundan sebep belli ki- yayımlanan Hürriyet gazetesinin baş sayfasının bir nüshası. Çerçevelenmiş, zarif, afili… Yeni bir dramatik nesne daha kazandı kişisel envanterimiz. Tatlı değil mi?

BAŞ SAYFA

O baş sayfa, çalışma odamda masaya yakın, sırtını kitaplığa yaslamış yerini benimsemeye çalışıyor şimdi. Bir tür doğum belgesi gibi. Arada bir sayfadaki irili ufaklı başlıklara gözüm değiyor: “Dışişleri Bakanı Hasan Işık Karaşi’ye gidecek” O vakitler ‘Karaşi’ diye yazıp okuyormuşuz Pakistan’ın Karaçi’sini. ‘Papandreu Atina’lıları Kırala karşı tahrik etti” deniyor bir diğer başlıkta. ‘Kırala’ karşı ahaliyi kışkırtan bu Yorgo; geçenlerde Gezi Parkına kendi elleriyle özgürlük ağacı diken Yorgo Papandreu’nun dedesi olan Yorgo. Şu da matrak bir başlık: ‘Yuhalanan güzellerin bazıları, paviyonlarda çalıştıklarını itiraf etti.’ Paviyon mu? Yenikapı’da bir gazinoda düzenlenen güzellik yarışmasına katılan kızlardan ikisinin pavyonda çalışan ‘konsumatrisler’ olduğu haber edilmiş! Hımmm!
Eskiden soğuk algınlığı tedavisinde kullanılan Gripin hapları vardı. Kutusu tutmak için küçük, içinden çıkan tek hap ise yutmak için büyüktü. Bütün başlıklar arasında Gripin kutusu boyutunda bir tanesi, başlı başına bir yazı konusu: ‘Ağzında domates fidesi yetişti.’ Haberin tam metni şöyle: “LONDRA (A.A) İngiliz … dergisinin -derginin ismi okunamaz düzeyde silikleşmiş ya da göz muayenemin zamanını geçirmişim- bildirdiğine göre, uzun zamandır ağzında ağrılar hisseden bir kadına yapılan muayene, hastanın takma dişlerinden birinin altında kalan bir domates çekirdeğinden damağına doğru küçücük bir domates fidesinin yetiştiğini ortaya koymuştur.” Haber diye buna derim işte. Bu havadis yazıya değil, en azından bir kısa filme konu olmayı hak ediyor!

DAMAK ÇATLATAN

Bakar mısınız? Afiyetle gövdeye indirilmekte olan bir domates lokmasından firar eden bir çekirdek, adresini şaşırarak, damakla takma dişin veya işte protezin arasına yerleşiyor, yerini beğeniyor, orada filizlenip serpiliyor. Giderek fideye evrilip oradan damağa yürüyor! Bu süreçte sahibi damakta uç veren ağrıya aldırmıyor. Ta ki ağrı; günün birinde damağını çatlatana dek…
Biz insanoğulları ne kadar dayanıklıyız! Ne kadar acıya meyyal…

Yazının Devamını Oku

Her Taraf’larım ağrıyor doktor!..

Taraf olmaya çağrıda herkesten Turgut Uyar zarafeti beklemek, bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemeye benzer.

Geçen haftalarda bir gece, konuşmacı olarak konuk olduğum bir TV programında işim gereği yöneltilen soruların yanı sıra gündemle ilgili birkaç soruya da dilim döndüğünce yanıt verdim. Yayın sonrası eve dönerken yayın sırasında telefonuma düşen mesajları tarıyordum göz ucuyla. Hakkımdaki düşünceleriyle beni sevindiren ya da üzebilen pek az arkadaşım var. Onlardan birinden gelen mesaj aynen şöyleydi: “Dikkat; olgun ve makul kalayım derken, kıvırmaya gidiyor!” Sitemkâr ve fakat arkadaşça yine de…Oturumu izlemiş ve benden beklediği keskinlikte cümleler duyamamıştı belli ki. Benim dünyamda küfrün eşiğinde kalmış bir eleştiri ya da uyarıydı bu. Canım sıkıldı. Eve geldim ve hemen her duygusal eforlu deneyimden sonra âdetim olduğu üzere, ufka bakıp kurdum, kuruldum sabaha kadar. Boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı. Zamana bıraktım iç savaşımı.

Kıvırmak!

Birinin diğerini “kıvırmakla” suçladığı çatışkıların ortak karakteridir; suçlayan taraf, muhatabını yeterince açık, net veya keskin olmamakla suçlar. Oysa asıl sorun; açıklık, netlik, keskinlik gibi sıfatlarla donatılmış olmasına karşın, bu türden suçlamalarda, bireyin ferasetine dayalı, kıymeti kendinden menkul yargıların uçuşuyor olmasıdır havada. Neye, kime göre açık, net ve keskin? Aynı doğruya farklı yollardan varılabildiğinin tecrübeyle sabit olduğu bir dünyada, bu tür tartışmalardan geriye, kala kala üslup farklılığından kaynaklanan anlaşmazlıkları sineye çekmek kalır en iyi ihtimalle.
“Ay durur menziliyle, herkese ak yüzüyle/Sen aysan açık davran, ya ondan ya bizimle” der mesela Turgut Uyar, Elli İki Hane şiirinde. Taraf olmaya çağrıda herkesten Turgut Uyar kadar zarafet beklemek, bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemeye benzer.

Bertarafım aman!

Başbakan’ın sıkça başvurduğu bir slogan var. Bu haftaki grup toplantısında da yineledi: “Bitaraf olan bertaraf olur!” İçerik benzerliğiyle Ülkücü hareketin sıkça dile getirdiği “Ya sev, ya terk et!” mottosunu çağrıştırıyor. “Bitaraf olan bertaraf olur” önermesi daha yaşlı ve yorgun bir slogan kuşkusuz. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda taraf olmamız gerektiğini düşünen savaş yanlısı siyasetçiler tarafından da dillendirildi o dönem, Rusya’da Ekim Devrimi öncesi Bolşevikler tarafından da… Machiavelli’nin, komşuları savaşa tutuşunca kendisinden akıl isteyen bir prense yönelik tavsiyelerinin satır aralarından da göz kırptı, yakın tarihte İBDA-C’nin yayın organı olan bir derginin kapağında da yer buldu kendine.
Her türlü toplumsal kutuplaşmanın ayyuka çıktığı dönemlerde, taraf olmanın kutsandığı her ortamda, öteki ilan ettiklerinden farkını haykırmaya başlayan her kişi, kurum veya siyasetin, kutuplaşmayı körüklemek üzere birbirini andıran ya da alt metninde neredeyse birbirinin aynı ‘retorikleri’ kullanmaya yeltenmesi bir tesadüf mü? Yoksa saflaşma fetişizminin kaderi mi?

Yazının Devamını Oku

Şey Bakanlığı(!)

Takipçilere bir tweet attım, “Venezuela’da mutluluk bakanlığı kurulmuş.

Dilersen, bizde de... bakanlığı kurulsun türü fantastik önerini yaz” diye. Bir dünya yanıt geldi...

Bazı haberleri okurken, dinlerken insanın yüzünde belli belirsiz, istem dışı bir gülümseme beliriverir. Venezuela’da ‘Mutluluk Bakanlığı’ kurulmuş. Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro, ‘Yüksek Sosyal Mutluluk Bakanlığı’nın geçen yıl kanserden kaybettikleri selefi Hugo Chavez’in başlattığı yoksullukla mücadele programını sürdürmekle sorumlu olacağını duyurmuş.
Haberi okurken sırıtırken yakaladım kendimi. Bizde böyle bir icraat, ancak “1 Nisan’da akşam haberlerinin geyiğe sardığı son çeyrekte duyurulurdu” diye düşündüm. Şaka niyetine! Venezuela’daysa şaka filan değil, adamlar kurmuş, adını koymuş, işe girişmiş. Venezuelalı yapmış işte…
Mutluluk Bakanlığı… Çok afili değil mi? İlk ‘Mutluluk Bakanı’nın profilini merak ediyorum doğrusu. Tahsili, bir önceki işi, görevi nedir? Çalışma arkadaşları, kurmayları kim? Hangi kriterle seçilip göreve getirildiler? Yoksullukla mücadeleden daha keyifli ve yaratıcı bir iş olabilir mi? Üstelik Venezuela gibi son yıllarda petrol rezervinin Suudi rezervine rahmet okutacak düzeyde bol olduğunun anlaşıldığı bir ülkede. İş diye buna derim! Al tuvalet terliğini eline, vur yoksulluğun ağzına ağzına.
Haberi okuyunca coştum, takipçilere bir tweet attım; “Venezuela’da ‘Mutluluk Bakanlığı’ kurulmuş, dilersen bizde de... Bakanlığı kurulsun türü fantastik önerini yaz, cumartesi yazıma ortak ol” diye. Bir dünya yanıt geldi. Öneriler eğlenceli. Aşağıda sıralayacağım yeni bakanlık önerilerinin tamamına yakını, birden fazla takipçi tarafından paylaşılmış. Kimisi birbirini andıran, yakın akraba öneriler. Onları benzetip birleştirdim. Öneri sahiplerinin -malum 140 karakter meselesi- yeri dardı, haliyle gerekçelerini sığdıramamışlar. Gerekçe konusunda da ben katkımı esirgemedim.
İşte şahane yeni bakanlık önerileri...
Hoşgörü ve Saygı Bakanlığı: Gerekçe istemez, eksikliğini hissetmeyen yoktur herhalde.

Yazının Devamını Oku

Teşbihte hata olmaz

Yavrum manasını bilmediğin şeyi niçin kullanıyorsun?

Benim öğrencilik yıllarımda lisede sistem şuydu: Ortaöğrenimden liseye gelen öğrenci, kendi kararıyla fen veya edebiyat ağırlıklı iki müfredat programından birini seçer, seçtiği alandaki derslerin, seçmediğine oranla daha yoğun tutulduğu bir eğitim görürdü. Ben edebiyatı seçmiştim. Racon şuydu: Daha az matematik, fizik, kimya, biyoloji; daha çok dil, edebiyat, sosyal, psikoloji. Edebiyat sınıflarına eser miktarda matematik ya da diğer ‘sayısal dersleri’ vermeye gelen öğretmenler, biz edebiyatçılara ‘eksik’ öğrenci muamelesi yapar, derslerinde asgari geçer notu yakalamamız dışında üstün bir başarı beklemezlerdi.

BİZ ÇOK S’ÖZELDİK!

Bize gelen fen gurubu öğretmenlerin motivasyonu -haklı olarak- düşük olduğundan, kendilerine edebiyat öğretmenlerimize duyduğumuz türden bir aşk duymamız kolay olmuyordu. Oysa aynı sayısalcı öğretmenlerin fen bölümü öğrencileriyle ilişkisi son derece kuvvetliydi. Onlar da orada popülerdiler. Lisedeki edebiyat öğretmenimi hâlâ sevgiyle anarım ama örneğin fizik öğretmenimin yüzünü ve adını hatırlamakta zorlanıyorum.
Sayısalcı öğrencilerin, eminim yıllar sonra da sevgi ve saygıyla andıkları tatlı-sert bir eğitimciydi Fizik Bey! Adını hatırlayamadığım için bu yazıda kendisi Fizik Bey olarak anılacak. Edebiyat mahallesine galiba haftada hepi topu iki saat ‘dostlar fizikte görsün’ dersine gelir, en az bizim kadar bunalarak o iki saati tamam etmeye bakardı. Fizik Bey, dersin bitmesine yakın tahtaya anlattığı konuyu özetleyen bir problem döşer, sonra bize; “Evet! Var mı bu problemi çözmeye gelecek bir mayın eşeği?” diye sorardı.
Ben de ortaokulda üç sene dersimize girmiş, kalbinden matematik aşkı, elinden -sadece tahtadaki detayları göstermek için kullanırdı- kırmızı tahta sopası eksilmeyen matematik öğretmenim Hulusi Şallıoğlu’nun önerisiyle edindiğim ‘dersi derste öğrenmek’ pratiğim nedeniyle kalkıp problemi çözer, en azından denerdim. Ders sonu fizik problemini çözme becerim cezasız kalmadı ve kısa zamanda arkadaş tayfasında ‘mayın eşeği’ lakabıyla anılır oldum. Hiçbirimiz mayın eşeğinin ne anlama geldiğini sorgulamadık. Arkadaş arasında daha korkunç lakapların uçuştuğu zamanlardı ve ben içerlesem de debelenmeden ‘mayın eşekliğini’ kabullendim.

ORHAN BABA!

Yanağı şark çıbanı, şivesi tatlı, ruhu gül bahçesi Orhan Tekne’ydi edebiyat öğretmenimiz. Bir gün aruz vezni konulu edebiyat dersinde, vezinden darlanan bir arkadaşın “Hocam bu beni aşar, bunu ‘mayın eşeği’ yanıtlasın!” zevzekliğiyle, sert yüzü kalktı ders kitabından. Orhan Hoca gözünü cümlenin talihsiz sahibine dikti ve sordu: “Kimmiş o?” Sesi de yüzü de gülmüyordu. Arkadaş neşesi neticesine kaçarak yanıtladı:

Yazının Devamını Oku

Dekolteme kum doldu!

Antalya’da bir otel odasındayım. Geceyarısını çok geçe, ne yazsam burcunda, fikirsizim.

Sam Mendes‘in ‘Amerikan Güzeli’ filminin bir yerinde epey bir vakit havada asılı kalan, yerçekimine yenik düşmeye yakın, içine dolan rüzgârla yeniden boşlukta dans etmeye başlayan o naylon poşet gibi hissediyorum kendimi.
Az hava gelsin diye açık bıraktığım balkon kapısından, otel bahçesinden muhabbet demleyen meslektaşların sesleri aksediyor odaya.
Birkaç saat evvel ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filminin özel gösteriminden sonraki seyirci söyleşisinde konuşuyordum. İyi olduğundan şüphe duymadığın bir film yaptıktan sonra, onun yan etkinliklerine katılmak, maçı aldıktan sonra zafer turu atmaya benzer. Cuma paydos ziliyle okuldan dışarı uğrayan öğrenciler gibi olursun. Coşkulu ve pervasız. Öyleydim az önce. Şık şıkır yanıtlar diziyordum sorulara.
Şimdi afili bir otel odasında eser yok, az önce şakıyan kendinden emin o adamdan. Hiç yoktan rüzgâr bekleyen, boş ve naylon bir poşet gibiyim klavyenin başında. Bir insan evladı öyle yüksek bir ruh halinden, nasıl oluyor da böyle depresif bir diğerine bu denli hızla geçebiliyor?

BUGÜN NE YAZSAM?

Uğur Mumcu‘nun 1981 kışında yazdığı ‘Kır Çiçekleri…’ başlıklı yazısına sarılıyor belleğim. Uğur abi, yazının paragraf aralarında yineler birkaç kez; “Bugün ne yazsam? Ne yazsam acaba bugün?” diye. Yazacak bir şeyi olmadığından değil elbet, kederinden düşmüştür o sorulara. İnsanın durmadan yinelenen çelişkisinden, değişmez gibi görünen çatışkılarından kederlidir ve kederi elini, dilini bağlamıştır, o nedenle yineler durur o nakaratı… Kederli değilim Uğur abi kadar belki ve fakat hakikaten dertliyim. Ne olacak bu kadınların hali? Erkek dilinin egemen olduğu bir dünyada, varlığını sürdürebilmek, hayata tutunmak, ayakta kalabilmek için; kendilerine erkek diliyle konuşmak, erkek yordamıyla iş gütmek şartıyla nefes alma olanağı tanındığı bu dünyada yani; ne olacak kadın arkadaşlarımızın, kız kardeşlerimizin, kızlarımızın, eşlerimizin, meslektaşlarımızın, analarımızın hali?

KADINLIK HALİ

Yazının Devamını Oku

Bir derbi hatırası

Yalnız yaşayanlar bilir; yalnızlar, geçmişi kurcalamak için kapı gıcırtısından bile ilham alırlar.

23 Eylül 2013... Sabah nanemolla uyandım. Bizim meslekte sete hastalık götürmek hoş karşılanmaz. Bu nedenle ilaç, vitamin takviyesiyle kaçınılmaz sonu geciktirme çabasındayım. Sonbahar küçük ısırıklarla cilve yapıyor. Eylül doğumluyum, bunlar benim havalarım ama ruhuma hitap eden sonbahar, bedenime aynı ayrıcalığı tanımıyor. Günün mönüsünde derbi var. Beşiktaş fırtına gibi başladığı yeni futbol sezonunda Galatasaray’ı misafir edecek. Bugün Atatürk Olimpiyat Stadı’nda bulunmak bir ayrıcalık. Maçta, Süper Lig tarihinin seyirci rekoru kırılacak. 70 binin üstünde seyirci bekleniyor. Derbiye davetliyim. Ama limoni havayı ve kırıklığımı dikkate alarak, dizimi kırıp evde seyredeceğim maçı.
Gün geceye döndüğünde, elimde sıcak suya nane-limon-karabiber karışımı, kuruluyorum TV karşısına.

ÇAYDANLIĞIN ŞARKISI

Beşiktaş 30 dakika kadar makine gibi oynuyor. Golünü atıyor. Galatasaray kuyruğu dik tutuyor. Hakem sabrı zorlayacak düdükler çalmıyor. Seyirci, ufak tefek tribün itiş kakışı dışında coşkuyla maçını izliyor. Galatasaray ikinci yarı toparlanıyor. Beşiktaş yoruluyor. Galatasaray’a beraberliği getiren Drogba; Burak Yılmaz’ın koluyla alıp önüne yuvarladığı pasla ikinci golü de yapıyor. Beşiktaş için hâlâ dünya kadar vakit var. “Güzel maç, gitsem pişman olmazmışım” diye geçiriyorum aklımdan.
Son dakikalara girilirken kupamdaki şifa karışımının son yudumunu içiyorum. Bir bardak daha koymak üzere mutfağa seyirtiyorum. Öncekini soğuttuğum için çaydanlığın altını yakıp kaynatmaya koyuluyorum. Kulağım içerde, spiker haykırsa yetişirim. Çaydanlık inceden bir ıslık tutturuyor. Yalnız yaşayanlar bilir; yalnızlar, geçmişi kurcalamak için kapı gıcırtısından bile ilham alırlar. Yaş ilerledikçe geleceği düşünmekten ziyade geçmişi düşünür oldum. Derin, içli geri dönüşlerden değil, içinde bulunduğun ruh hali, geçmiş bazı olayları çağırır ya belleğinden, önemsiz gibi görünen, yaşadığını unuttuğun hayat kırıntılarından söz ediyorum. İşte onlardan biri koptu geldi çaydanlığın şarkısına.

HAYATIMIN DERBİSİ

1981 yılı... Baharın bayrak taşıdığı bir mayıs günü. İzmir Atatürk Stadı’nda Göztepe-Karşıyaka maçı. Bir 2. Lig maçında, futbol tarihine geçen en kalabalık seyirci topluluğunun içindeyim. O gün kayıtlara düşülen seyirci sayısı 80 bin. Evet, içeride devam eden maçtaki seyirciden fazlası var, eksiği yok. Ligin bitmesine bir hafta kalmış. Karşıyaka, Göztepe’nin bir puan önünde. Maçı alsa 1. Lig’e çıkacak. Göztepeliyim, 16 yaşındayım. Heyecandan aklımı kaybedecek haldeyim açık tribünde. Ayağımda aylar sonra almayı başardığım Mekap marka gıcır spor ayakkabılarım. Bayram çocuğuyum yani.

Yazının Devamını Oku

Üzümden çok sevmek!

Evimin yakınında bir ilkokul var.

Onların ezberine uyanıyorum her sabah. Hayatını ezberle kazanan bir oyuncu olarak, andımızı neden ezberleyemediğime hâlâ şaşarak ve hâlâ yurdumu, milletimi ‘özümden’ çok sevmem gerektiğine ikna olamayarak!

Çocukluğunuzun envanterine altın harflerle işlenmiş yanlış anlamalarınız var mıdır? Mahcubiyetten yüzünüzü kızartan ama gülümseyerek göğüslediğiniz hayat kırıntıları. Benim iki nesle yetecek kadar var. Annem, eş dost arasında en havalı olduğum anlarda, punduna getirip o kırıntınlardan birini patlatır, havamın fazlasını alıverirdi. Gözümüzün nuru göçtüğü için, şimdi o vazife ablama ait. Kendisiyle artık ayrı şehirlerde oturuyor, pek az görüşebiliyoruz. Seyrek buluşmalarımızda ablam, sırtını hasretlik toleransına dayayarak, bulunduğumuz meclisi eğlendirmek için, yeni yetmelik enayiliklerimden birini anlatmakta sakınca görmez. Hatta başlamadan önce, giriş niyetine iznimi ister ki; kafa bulma seansı iyice ballansın. “Ahmet, hani halamlarda kalırken, afFedersin altına kaçırmışın da bahane olarak çok komik bi’şey söylemişsin, onu anlatabilir miyim n’olur?” “Anlat hemşirem anlat! Zaten anlatmış kadar oldun! Yalnız hadise esnasında üç buçuk yaşında olduğumu eklemeyi unutma ki, misafirler daha az irite olsunlar.” Başkalarına komik, size hüzünlü gelen anılar vardır. Karşınızdaki hikâyeyi peşin peşin yerlere yatarak anlatırken, size hüzün basar. Dokunsalar ağlayacak olur, çaktırmamak için kasılır kalırsınız hani.

ANDIMIZ GERGİNLİĞİ

İlkokula küçük bir yerde, Şarkîkaraağaç’ta başladım. Isparta’nın Eğirdir ilçesinin, ilçesine uzakça bir kazası. O yıllarda küçük yerlerde aileler çocuklarını okula yazdırmak için acele etmezdi. Bense şehirde büyümüş, anaokulu da görmüş bir aklıevvel olarak, vaktinden önce okul yolunu tutmuştum. İyi kötü okuma yazma bildiğim için de, okulun ilk aylarında arkadaşsızlık derdi çektim. Bir de andımızı ezberlemekte zorluğum vardı. Herkesin kısa zamanda sular seller gibi ezberlediği andımız, bir türlü eksiksiz girmiyordu küçük aklıma. Babam arada bir ezberimi yoklar, hemen her baba gibi mevzu uzadıkça kabaran sinirini bastırarak ezber ettirirdi andımızı. Babam okumaya başlar, ben peşi sıra yinelerdim: “Türküm”, “Tüürküm”, “Doğruyum”, “Dooğruyum”, “Çalışkanım”, “Çalışkanım…”
O metazori ezber, ertesi kontrolde yine yoklara karışmış olurdu. Akşam yemek sonraları andımız gerginliği yaşar, kendimi erkenden yatağa atmaya bile razı olurdum. Neyse ki babam da bir zaman sonra sıkılıp, kontrolü bıraktı elden. Ta ki bir akşam, misafirler huzurunda andımızı okumamı isteyene kadar. Sıkılarak, manasız bir tonla başladım kırık ezberime. Misafirlerin, okulda derse katılımından çok, top oynarken zırt pırt okulun camını çerçevesini indirmesiyle meşhur oğlu da –ona cam canavarı derlerdi- huşu içinde bana eşlik ediyordu. Andımızla sınanmanın gerilimini saymazsak ezber tıkırında gidiyordu ki; dinleyenlerde bomba etkisi yaratan o satır geldi; “Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi üzümden çok sevmektir. Ülküm…” Babamın iyi tanıdığım sinirli ses tonu bir anda salondaki tüm oksijeni emdi ve… “Bir dakika bir dakika, ne dedin sen?” “Ülküm…”, “Yok ondan önce ne dedin?” “Yasam”, “Evet!”, “İşte, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak…”, “Evet!?”, “Yurdumu, milletimi üzümden çok sevmektir.” “Neyden çok?” “Üzümden!” Önce muhterem zevatın kıkırtısı kahkahaya dönüştü, sonra yanımda gülmekten ağzı ayrılan arsız cam canavarının dirseği böğrümde patladı. Herkes gülmekten katılırken, babamın kırgın bakışları beynimi delip, arkamdaki aşı boyalı duvara çarpıp dağıldı. Ben hatamın ne olduğunu kavramakla, utanmak arasında pres olurken, “Haydi bakalım” dedi, “Yatma vakti… Herkese iyi geceler dile!” Babam neye ve niye kırıldığını açıklamaz, kırgınlığı sorgulanamazdı. Benim hayatta en üzüldüğüm anlar ise -hâlâ öyledir- neyi yanlış yaptığımı anlayamadığım anlar olmuştur. Babam yine kırılmıştı ve ben yine ne halt ettiğimi bilmiyordum. Kendisiyle bu ilişki ya da ilişkisizlik biçimi, sonraki yıllarda da birçok defa yaşanmıştır aramızda. Onu yitirene kadar… Babamın yardımı olmadan -cam canavarının sayesinde- özümle üzüm arasındaki farkı öğrendim elbet. Bir daha hiç unutmadım. Ama babam bir daha hiç sormadı andımızı.

VARLIĞIN ŞİİRE DÖNÜŞMESİ

Pazartesi günü okullar açıldı. Evimin yakınında bir ilkokul var.

Yazının Devamını Oku

Sonbahar notları

Polisle üniversite gençliğini bir kez daha karşı karşıya getirecek uygulama, 12 Eylül yönetiminin, cezaevlerinde ‘karıştır-barıştır’ biçiminde kodlanan aklıevvelliği anımsatıyor.

Yaz güneşi hâlâ ısırsa da, artık boza pişirmiyor ensemizde. Dalda yaprakta sonbahar emareleri. Şehirler homurdanmaya, sıkışmaya başladı yeniden. Havada iş, okul, bürokrasi kokusu var. Hafif bir şeyler giyip hafif bir şeyler yiyip postu bir gölgeye sermenin sonuna geldik bu yıl da. Şimdi; tutma, koparma, oyunda ve ayakta kalma zamanı. İş başına!

ZİL ÇALDI!

Okullar açılıyor. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı ‘merkezi’, yani bir avazda ‘herkesi’ sınav eden sistemden vazgeçildiğini duyurdu. Telafisiz sınav sistemi sona erdi. Artık öğrenciler, yıl boyunca kendi sınıf ve sıralarında, temel derslerin rutin sınavlarında, merkezden yollanmış bir örnek sorularla sınav edilecek. Her temel dersten her sömestr, birer sınav olmak üzere, yılda iki kez değerlendirilmiş olacaklar. Bu yöntemle bir tür telafi hakkı da kazanmış oluyorlar. Bakan Avcı; yeni sistemde öğrencilerin, sosyal, sanatsal ve sportif faaliyetlerde gösterdikleri başarının da değerlendirmeye dahil edileceğini belirterek, orta vadede test yanıtlayan ezberci öğrenci profilinden, ucu açık, yazılı sınavları yanıtlayabilen, yorumcu öğrenci profiline geçmek niyetinde olduklarını açıkladı. Yöntemin amacı, öğrenciyi -klişe tabirle- yarış atı olmaktan kurtarmak. Çocuklar ailelerine, arkadaşlarına ve hayata daha fazla zaman ayırabilecek. Bakan Nabi Avcı, basın toplantısında sistemin tezini savunurken, “Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?” diyerek, Ece Ayhan’ın ‘Açık Atlas’ şiirine göndermede bulundu. Yeni sistemin evlatların sırtındaki kamyon yükünü hafifletmesini dilerim.

ESKİ EZBER

Ortaöğrenim çocukları için dile getirdiğim temenniyi, bir üst kuşak için paylaşmak zor. Akademik yılın açılışına günler kala, polisin yıllar sonra üniversitelere döneceği ilan edildi. Üniversitede asayişten polis sorumlu olacak. Karar iç karartıcı. Bu konuda yaşanmış onca acı deneyimi göz ardı ederek, polisle üniversite gençliğini bir kez daha karşı karşıya getirecek uygulamanın, 12 Eylül yönetiminin, cezaevlerinde ‘karıştır-barıştır’ biçiminde kodlanan aklıevvelliğini anımsattığını düşünüyorum. Gezi protestolarında yaşanan gerilimin, futbol sezonunun başlaması, üniversitelerin açılmasıyla birlikte alevleneceği kaygısını dile getiren hükümetin, denenmiş vazgeçilmiş bir uygulamayı yineleyerek, yeni ve olumlu sonuç beklemesi akılcı mı bilemedim. Türkiye’nin bitmeyen muammasıdır. Aynı hükümet ortaöğrenimde ezber bozmayı hedeflerken, yükseköğrenimde eski ve kötü bir ezbere başvuruyor.

‘AĞIR AĞIR ÇIKACAKSIN BU MERDİVENLERDEN’

İstanbul’un Cihangir’i merdivenleriyle de meşhurdur. Sahiden ‘ağır ağır çıkarsın o merdivenlerden’. Acelecinin nefesini düğümler. Soluklanırken yüzünü Boğaz’a verirsen, dünyanın en şiirli su yolu, nakış gibi kazınır belleğine. Bir emekli mühendis abi, tırmanana meşgale olsun diye üşenmemiş, evinin baktığı merdiveni, tepeden tırnağa gökkuşağı renklerine boyamış. Tırmananlar çirkin zamane taşlarını ezber etmek yerine, renk ahenk bir parkura bakar olmuşlar işte. Ama yok; bir ‘makbul vatandaş’ yememiş içmemiş, belediyeye ihbarda bulunmuş, belediye de boyasını kapıp, bir gecede merdivenleri griye boyamış. Bu sevimsiz gayretkeşliğe canı sıkılan mahalleli, Beyoğlu Belediyesi -âdeti olduğu üzere- “Ben yapmadım Miki yaptı” dese de dinlemeyip, başka bazı merdivenleri de boyayarak göstermiş tepkisini. Bu sivil tepki biçimi bir çırpıda başka semtlere, şehirlere de yayıldı. Yerel seçime çeyrek kala, iş başındaki belediyeler, muhaliflerinin işini kolaylaştırmak istercesine tuhaflık yarışına girdi. Türkiye sahiden matrak bir ülke. Yerel bir siyasetçinin gri kafası, tüm benzerlerinin başını ağrıtmaya yetiyor bazen.

Yazının Devamını Oku

Leyla ile Mecnun: Bir kavuşamama hikayesi

Leyla ile Mecnun, özü Arap efsanesine dayalı bir büyük aşk hikâyesidir. Yüzyıllar boyu birçok yazar tarafından defalarca kaleme alınmıştır. Dilimizdeki versiyonu Fuzuli’nin mesnevisi. Biz ‘Leyla ile Mecnun’u Fuzuli ile bildik, onunla sevdik. Sanat ürünü muhatabı tarafından sevilip benimsendiği oranda nefes alır. ‘Leyla ile Mecnun’ üç sezon önce bu defa TV dizisi olarak çıktı okurunun karşısına. Edebiyata, aşka, masumiyete, dostluğa, birlikte yaşama kültürüne bir saygı duruşu olarak. Özenle yazıldı, samimiyetle çekildi, oynandı. TRT’de yayınlandı ve seyirciden, özünün yüzlerce yıllık macerasına yakışır bir muhabbet gördü. İzlendi, sevildi, övüldü.

"MEHTER MARŞIYLA GELİR, İZMİR MARŞIYLA GİDERSİNİZ"

Televizyonda işlerin yolunda gitmesi hiç de kolay değildir. Başarılı ve uzun soluklu bir iş yapmanın isterleri bellidir de, yine de şaşmaz bir reçetesi yoktur. Leyla ile Mecnun, şanslı bir iş oldu, seyirciyle her yapıma nasip olmayacak bir gönül bağı kurdu. Seyreden bilir, yaz başında sezon finali yaptı, yeni sezonda dönmek üzere ara verdi. En azından diziyi üreten bizler öyle sanıyorduk.

Ancak, TRT geçtiğimiz günlerde tek cümlelik kuru bir açıklamayla duyurdu ki, yeni sezonda ‘Leyla ile Mecnun’ yayından kaldırılmış. Bir başka kanaldan davet veya teklif almadığına göre dizinin sona erdiğini söyleyebiliriz artık. Tiyatronun ve sinemanın yanı sıra 15 yıldır TV dizilerinde oynuyorum. Bu işler bizde böyle yürür. Mehter marşıyla gelir İzmir marşıyla gidersiniz. Macerası aksi yönde sonlanmış kısmetli dizi sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. ‘Leyla ile Mecnun’ ne ilk örnektir -yazık ki- ne de sonuncusu olacak. Diğer yandan bu dizinin yayını kadar bitiş hikâyesi de sıra dışı.


MALİYETİ YÜKSEK, SEYİRCİSİ DÜŞÜK MÜ?

Bir dizinin yayında tutunabilmesi için iki hedefi tutturması gerekir.

Yazının Devamını Oku

Beklemek

O balıksırtı paltolu, suratı çiçekbozuğu adam, saatlerdir kıpırdamadan birine gitmeyi mi bekliyor, birinden gitmeyi mi yoksa?

Geçtiğimiz hafta Amerikalı girişimci Elon Musk, üstünde çalıştığı yeni bir taşıma sistemi projesini açıkladı kamuoyuna. Ses hızına yakın bir süratle seyahat etme hayali. ‘Hayal’ demek haksızlık olur aslında. İlk etapta akla gelen tüm kaygılı sorulara makul, anlaşılır yanıtlar verecek düzeyde görebiliyor önünü. Adı ‘Hyperloop’. Bir tür raylı sistem. Güneş enerjisiyle çalışacak. İki nokta arasında kurulan bir metal tüpün içinde 1200 km hızla ilerleyen bir kapsülde seyahat edeceğiz. Türkiye’den örnek vermek iyi olur diye hesap etmişler; İstanbul’dan Antalya’ya 30 dakikada ulaşılacak. Ucuz ve güvenli. Heyecan verici değil mi?
Cuma günü mesaiyi bitirip çantanı kap, at kendini istasyona, 30 dakika sonra filankes sayfiyede al soluğu. Pazartesi sabah ilk tüpe yetiş, hop 30 dakika sonra kazasız belasız, beklemesiz İstanbul’da, yahut işte ‘her nerede yaşıyor ya da yaşatılıyorsan’ orada ol, mesaine yetiş. Oh ne alâ memleket!

‘BABA GELELİM ARTIK…’

Nur içinde yatsın babam, berbat bir sürücü ama eğlenceli bir yol arkadaşıydı. Küçükseniz otomobilin güvenli kullanılıp kullanılmadığı umurunuzda olmaz. Eğlenceli bir yol arkadaşı, uzun ve bir noktadan sonra kaçınılmaz olarak bezdirici yolculuğu katlanılır kılan tek şeydir. Beklemek, beklemesini bilmeyene beter bir deneyimdir. Evde merasimle yemek yerken, yolculukta zırt pırt acıkır çocuklar. Doğaya aykırı sıklıkla tuvalet ihtiyacı icat ederler. Çünkü o yaşta durup beklemek kadar bunaltıcı bir şey daha yoktur. Mola istersiniz -son moladan beri bir saat geçmemiştir tabii- otomobilin, evin ve hayatın hâkimi babanın sinirleri gerilmeye başlar, baba gerildi mi bütün aile gerilmiş sayılır, öyledir ve böylece varış noktası neresi olursa olsun, bütün seyahatler birbirine benzer.
Babamın seyahat performansıysa sıradışıydı. Kendi müziğini dayatsa da, sohbetten iskonto yapmaz, yanıtlarını hiç merak etmediği sorular sorar, sorduğum yersiz sorulara sabırla yanıt dizer, böylece lafa tutarak beni sıkıntıdan, kendini ‘zırt pırt molaları’ndan sıyırırdı işte. Kelime dağarcığım tükenip geyik muhabbetinin dibi tuttuğunda, daima işe yarayan bir numarası vardı. “Hadi bakalım, denizi ilk kim görecek?” oyunu. Denizi ilk gören dondurma filan gibi bir şey kazanırdı. Beklemeyi katlanılır kılacak küçük bir meydan okuma oyunu. Gözümü ufka diker saatler boyu beklerdim. Ve kazanırdım. Neden her seferinde kazanmayı başaran taraf olduğumdan şüphelenmeden. Bu oyunda babama düşen; huzurlu bir sürüş ve ufukta beliren her su birikintisinde “Denizi gördüüüm!” haykırışlarıma “Hayır efendim, orası Sapanca Gölü, şurası filankes barajı” yanıtı yetiştiren rehber rolüydü.
Gölleri, baraj sularını ezberlerken beklemeyi öğrendim yolculuklarda. Durmak bir eylemsizlik biçimi midir? Evet öyledir. Peki beklemek? Emin değilim. Cemal Süreya “Beklemek, gövde gösterisi zamanın” demiş.

BEKLEDİM DE GELMEDİN…

Yakın zamana kadar yolculuk demek, beklemek demekti! Tren garlarında, otobüs terminallerinde, tatil dönüşleri yol kenarlarında beklemek! Tiyatro eğitimi aldığım konservatuvar yıllarında Ankara Tren Garı’nda saatler geçirirdim. Gözlem yapmak için. Öğretmenlerin tavsiyesine uyarak. Sabahtan akşama peron boyu sıralanmış ahşap banklara tüner, insanların hikâyesini anlamaya çalışırdım. Telaşla koşuşturanların durumu bellidir. Benzer kaygılı,

Yazının Devamını Oku

İki mektup, bir adres

“Eski bir kâğıtta yeni bir mana aramak manalı mı?” tartışılır. “Peki yeni bir mana bulmak mümkün mü?” diye sorsanız, “Mümkündür” derim.

Kelimelerin manasına uyumlu sesleri vardır. Nefes sese, ses kelimeye dönüşürken içimizdeki duvarlara çarparak içerdiği anlama, taşıdığı duyguya bürünen bir form alır. Bu nedenle etkisi sadece manasında değil, söyleyişte de gizlidir. ‘Evcimen’ örneğin, edalı bir kelimedir. Söylerken de dinlerken de iyi duygu veren rahatlatan bir müziği var. Evcimen biriyim. Evde olmayı, evde eğlenmeyi, dinlenmeyi severim. ‘Düzen takıntım’ vardır. Arkadaşlarım arasında zahmetsiz şaka konusudur ev ve tertip düşkünlüğüm. Hayatla baş etmekte zorlandığım zamanlar umutsuz ev kadını gayretiyle toplar temizlerim evimi, eylemin kendiliğindenliğiyle sakinleşir, çıkar yolu bulurum.
Son rehabilitasyon seansını, istifi kütüphanenin nefesini düğümleyen eski kâğıtları düzene koymaya ayırdım. Bir biçimde hayatıma sızmış artık hükümsüz evraklar, ‘bir gün lazım olur’ kafasıyla biriktirilmiş gazete kesikleri, senaryolar, oyun metinleri, okunmaz hale gelmiş, muradı solmuş not kâğıtları ve unutulmuş mektuplar…
“Eski bir kâğıtta yeni bir mana aramak manalı mı?” tartışılır. “Peki yeni bir mana bulmak mümkün mü?” diye sorsanız, “Mümkündür” derim. Aynı zarfa sıkışmış iki eski mektup buldum o gün. 1989 senesinin sonbaharında, iki ayrı şehirde, iki ayrı insan tarafından, iki hafta arayla kaleme alınmış iki mektup. Annem ve babamdan yadigâr. Ne önce ne de sonra başka mektuplar almadım onlardan. Ben iki yaşındayken vazgeçmişler birbirlerinden, kaybedene kadar ancak birkaç defa bir arada gördüm onları. Anne-babasına ilişkin hatırlayıp burulacağı bir hikâyesi olmayan, üstelik aşırı acıklı Kemalettin Tuğcu öyküleri hatmederek büyüyen bir çocuk için dünyanın sonu değildi ayrılık. Farkında olmadan filizlenip büyüyen ve şimdi bir yaşam biçimine dönüşen ‘yalnızlık bağımlılığımı’ saymazsak…

DÖNELİM MEKTUPLARA

Yıl 1989.
Konservatuvarı bitirmiş, iki ay sonra evlenmiş, Devlet Tiyatroları sınavını kazanmış, Diyarbakır’a tayin edilmişiz ilk eşimle birlikte. Diyarbakır’daki ilk sonbaharımız…
İşte 1967 senesinde birbirinden kopmuş bir çiftin, 1989’da iki hafta arayla oğullarına yazdıkları iki mektuptan seçilmiş satırlar:

Yazının Devamını Oku

Kapıyı kapatmayın lütfen

Binanın bir cephesi metropolün kalbi Taksim’e, diğer cepheleri körpesinde sönen hayatların kibrit kutusu büyüklüğünde üçüncü sayfa haberlerine sıkıştığı geleceksiz bir dünyaya bakıyor

Orada bir yer var! Orada, tam sınırda… İyiyle kötünün, güzelle çirkinin, doğruyla yanlışın sırt sırta durduğu sınırda. Tarlabaşı’nın eşiğinde. Adı; 75. Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi. Merkez, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı çalışıyor.
“Merkez ne iş yapar?” derseniz; sokakta çalışmak zorunda bırakılan çocukları kollar, sokaktan çeker, eğitir, rehberlik hizmeti verir, sportif ve sanatsal etkinlik ve atölyeler düzenleyerek gelişimlerine katkıda bulunur, gündüz öğünlerinde beslenmelerini sağlar, kırtasiye yardımı yapar ve aylık harçlık öder. Çocukların yokluk içinde yaşayan ailelerinin penceresinden bakıldığında, çoğumuzun günlük harcamasına bile yetmeyecek bu harçlık çok değerlidir. Merkezde çalışan eğitmenler ailelerin çocuklarının merkeze gitmesine rıza göstermelerinde bu harçlığın ciddi payı olduğunu söylüyor.
Çevre sakinleri yoğunlukla, göçle İstanbul’a gelen Kürt yurttaşlar. Merkez, Beyoğlu ilçesinin sosyo-ekonomik açıdan Tarlabaşı, Hacıhüsrev, Hacıahmet ve Kasımpaşa gibi riskli bölgelerle kesişme noktasında. İşlevine uygun, olağanüstü stratejik ve dramatik bir yerde konuşlandırılmış. Binanın bir cephesi metropolün kalbi Taksim’e, diğer cepheleri körpesinde sönen hayatların kibrit kutusu büyüklüğünde üçüncü sayfa haberlerine sıkıştığı geleceksiz bir dünyaya bakıyor…

SOKAKTAN ÖNCEKİ SON KALE

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB) bugüne kadar, bu merkezler aracılığıyla çocukları sokaktan çekip eğitime kazandırma yolunda hatırı sayılır başarı sağlamış. Peki mesele nedir? Mesele şu: ASPB, 75. Yıl Çocuk ve Gençlik Merkezi’nin –başka il ve ilçelerdeki benzerlerinin de- kapatılmasına karar verdi. “Çocuklar sokaklarda heba olsun” diye değil kuşkusuz. Hizmetin niteliği ve yaygınlığıyla ilgili bir araştırma-planlama-koordinasyon çalışması yapmış, daha verimli sonuç alabilecekleri yeni düzenleme ve uygulamalara karar vermişler belli ki! Kapatma kararı; sokakta çalışan çocuk sayısının yok denecek kadar az –ya da nispeten az- olduğu Anadolu şehirlerinde çok şey değiştirmese de yoksul ailelerin çocuklarının hemen tümüyle sokakta çalıştırıldığı İstanbul’da, özellikle de suç dünyasının kucağında yaşadıkları Beyoğlu bölgesinde yakıcı sonuçlar doğurmaya aday.
75. Yıl ÇOGEM’in kapatılması demek, 15 yıldır sürdürülen ve yüzlerce yoksul çocuğa koruyucu, önleyici hizmet sağlamış başarılı bir modelden vazgeçilmesi demek. ASPB bu hizmetin bölgede faaliyet gösterecek sosyal hizmet merkezlerinde devam edeceğini öne sürse de en azından Tarlabaşı sınırındaki son kale olan 75. Yıl ÇOGEM için durum öyle olmayacak. Çünkü SHM’ler, kapatılacak çocuk ve gençlik merkezlerinden daha farklı yapılar, mevzuat ve uygulama kapsamları da farklı. SHM’ler aileler açısından cazip olmayacak, harçlık, kırtasiye yardımı ve diğer maddi destekler olmayınca çocuklarını merkeze göndermek yerine sokağa, sokakta çalışmaya yönlendirecekler. Eve giren her kuruşun hayati önem taşıdığı mevcut koşullarda başka türlü bir sonuç beklenemez. Bu da giderek daha fazla çocuğun suç dünyasının kucağına bırakılması demek!

KENT DÖNÜŞÜYOR PEKİ KENTLİ?

Yazının Devamını Oku