Eyvah! 30 yaş üstü kadınlarda evlilik histerisi var

Karşımdaki adam, anlattıkça ben şaşırıyorum.

“Nasıl yani?” diyorum, “Hepsi, her gelişinde mutlaka bir şey mi bırakıyor?”
“Evet, evet” diyor, “Resmen bir koleksiyon var bende. Birinin küpesinin teki, birinin bileziği, birinin kolye ucu...”
“Niye peki?” diyorum.
“Kediler gibi alan belirliyorlar” diyor, “Bu evin, bu adamın sahibi benim demeye çalışıyorlar. Aynı zamanda, daha sonra gelecek kedilere de gözdağı vermiş oluyorlar. O küpenin tekini unutmuyorlar yani, özellikle bırakıyorlar. Özgür takılmak da palavra. İlk sevişmede, evlilikten söz ediyorlar, çoğalmakla ilgili bir şeyler ima ediyorlar, yatakta ‘İşte çocuğumun babası!’ bakışıyla süzüyorlar. Küçük havlular hediye ediyorlar, tencere mencere getiren de oldu, yemek yapacakmışız birlikte. Ben sevmem, özgür adamım. Biz sadece eğleniyoruz, birlikte takılıyoruz, geleceğe dair bir söz yok, vaat yok. Ama işte onlarda hep bir umut. Sahiplenmeye çalışmalar, hayatıma sızmaya uğraşmalar. Bitmez tükenmez bir çaba. Çok fena! Biraz halin vaktin yerindeyse ve tipin düzgünse yandın. Derhal ideal koca, ideal baba gözüyle bakmaya başlıyorlar...

BİYOLOJİK SAAT VE DOĞRU GEN

Kadınlar, özellikle 30’u aşmış kadınlar, artık ‘tazı’, erkekler ‘tavşan’.
Artık kaçan erkek, kovalayan kadın.
Kadın, biyolojik saatine de kulak veriyor, vakit kaybetmek istemiyor, doğru geni arıyor ve erkeğe saldırıyor, onu kafeslemeye çalışıyor.
Çünkü toplum da onun ensesinde.
“Evlen, evlen!” diye mahalle baskısı yapıyor.
Evlenecek doğru düzgün bir adam bulsa, bir de çocuk yapsa yırtacak, sırasını savacak.
Bu tespitler bana değil, 35-50 arası müzmin bekarlara ait, hepsi aşağı yukarı aynı şeylerden şikayetçi. Bekar kalmaya devam etmek istiyorlar.
Türk kadınlarıyla kurdukları ilişkiyi ameliyat masasına yatırıyorlar.
Şimdi sıra kadınlarda...

Kendini ‘birinin partneri’ olarak gören kadın değerini yitiriyor

/images/100/0x0/55eaac96f018fbb8f88f7acb

HASAN ARAPTARLI (37) İŞADAMI

- Kadınlar nezdinde itibarlı bir erkek olduğunuzu düşünüyor musunuz?
-  Evet.

- Kadınlar sizi neden beğeniyor?
- Bilmem, oyun oynamayı iyi bilirim, kadınları severim.

- Ne özelliğiniz var? Eğitim? Para? Yakışıklılık?
- Yahu, bunu da böyle cevaplamak çok itici! Ama evet, eğitimliyim, işim gücüm var, kendime bakarım ve eğlenmeye bayılırım. Güven veren biri olduğum da söylenebilir.

- En büyük korkunuz?
- Korkum özgürlüğümün kısıtlanması, yaşam alanımın daralması. Bütün ilişkilerim bu yüzden bitti.

- Tek kadına bağlanmak istemiyorsunuz...
- Hayır istemiyorum.

- Bir sürü kadınla olmanın nesi güzel?
­- Türlü türlü hikâye biriktirmek, zenginleşmek. Biz erkeklerin, hayatının temel hedefi kadın. Bunu çeşitlendirmenin nesi kötü?

ÇOĞU EVLİLİK HASTASI

- Kadınlar, ikinci günün sonunda gerçekten evlenmek mi istiyor?
- Genellemek doğru değil. Ama daha ilk sevişmenin herhangi bir anında, ‘İşte çocuklarımın babası bakışı’nı gördüğüm çok oldu!

- Sizce kadınlar erkekleri kafeslemeye mi çalışıyor?
- Bu, ülkemizin bir gerçeği. 30 yaşın üzerindeki kadınların çoğunda, gözle görülür bir ‘evlilik histerisi’ var. Üstelik bu konuda sistematik bir çalışma içindeler. Ama benim de doğurganlık özelliğim olsaydı, ben de anne olmak isterdim. Düşünsene, içinden bir insan çıkarabiliyorsun, oha artık! Bunu anlamamak için öküz olmak lazım. Tek mesele, bu annelik dürtüsü değil. Daha baskın olanı, bir erkek tarafından ‘evliliğe layık bir kadın’ gibi görülmek. Çünkü toplum, ‘yaşı gelen’ her kadından bunu istiyor! Başaramayanın, her geçen gün nefes alma alanı daralıyor. Bir süre sonra, bu illet, kadını ele geçiriyor ve tüm renklerini solduruyor. Dışarı çık, her türlü sosyal ortamda, evlenmediği için bir özrü varmış muamelesi görmekten kanadı kırılmış bir sürü kadınla karşılaşırsın. ‘Evde kalmak’ diye bir şey var ya! Bir de bu hakaret olarak kullanılıyor. Bir insana, özel hayatıyla ilgili böyle bir baskı yapılır mı yahu? Bu kadınlar kafayı yemesin de kim yesin...

- Peki erkek cephesinden bakalım: Sürekli evlenilecek biri olarak görülmek, erkekte ters etki yaratıyor mu?
- Yaratmaz mı? Kadına saygını yitiriyorsun. Kendini bir erkeğin partnerliğiyle ifade etmeye çalışan kadın, değerini yitiriyor. Ben sık sık yurtdışına çıkan, oralarda da sosyalleşen biriyim. ‘Birey’ olmayı başarmış ve kendi kurallarını koymuş bir kadınla yaşadığın aşk, diğeriyle aynı mı?

BİREY OLMAYI BECEREMİYORLAR

- Türk kadınlarıyla ilgili en büyük şikayetiniz bu mu?
- Evet. Birey olamamak. Hep diğerini gözetlemek ve genele özenmek. Bizde; toplumun genel değerlerinin etkisini en yitirdiği katmanlarda bile; kadınlar bir
erkek tarafından seçilmekten gurur duyuyor! Bir sanatçı, vakur bir edayla, alyansını göstererek soru cevaplar mı? Bu nasıl bir şey?

- Peki sürekli değişen kadınlar da bir noktadan sonra tatminsizlik yaratmıyor mu?
- Bu işin biz erkekler için de bir biyolojik saati var. Bir süre düzenli ilişki, bir süre bir sürü kadın... Bu da eğlenceli ve renkli bir hayat. Bir de kendini bir bok sanıyorsun, biz kompleksli Türk erkeğine bu da iyi geliyor! Ama gerçekten sevdiğin bir kadını koklayarak yatmanın tadını hiçbir şey vermez...

- Birlikte olduğunuz kadınlar evden giderken neler bırakıyor?
- Kadınına göre değişiyor! Bir keresinde, bir haftadır tanıdığım ve ikinci kere görüştüğüm bir kadın, büyükçe bir kutu bırakmıştı. Gittikten sonra fark ettim. İçinden 30 civarında aşk mektubu, insanı şiirden tiksindirecek denemeler, günlük, deniz kabukları, kalpli çıkartmalar ve bir takım kuşların tüyleri çıktı! Bunun dışında; toka, kolye, don, sutyen... Evin, kayıp eşya bürosuna döndüğü zamanlar olur. Naif, çocuksu ve bir yanıyla da duygusal hareketler bunlar. Umarım, “Bu adam benim!” deme niyeti içermiyordur.

- Sizi değiştirmeye çalışıyorlar mı?
- Huyum suyum kolay değişmez. Ayrıca bu çabayı baştan reddediyorum. Ne yazık ki, Türk kadınlarıyla hayatımın renklenmesi, zenginleşmesi anlamında büyük bir kısırlık yaşıyorum. Türk kadınında genelde, erkeğin dümen suyuna girme, onun alışkanlıklarını edinme ve ona teslim olma eğilimi var. Bu da, ilişkide temel iştahların azalmaya başladığı dönemde, erkeğin kaçmasına
sebep oluyor.

- Sizi ömür boyu bekar kalacak bir potansiyelde görüyorum...
- Hayatımı zenginleştirecek, özgürlük alanlarıma dokunmayacak, güzel, akıllı, entelektüel, derin, işinde başarılı, sevecen, ailesine düşkün bir kadın olmayacaksa evet!

- Amma çok şey istediniz!
- Bitmedi ki. Hayalimdeki kadın, kafası özgür, kendine güvenen, renkli, hayatla aşk kavgasına tutuşmuş bir kadın. Kendimi yanında sürekli geliştirmek zorunda hissetmeliyim.

- Rus kadınıyla Türk kadını arasında en bariz fark nedir?
- Rus kadını birey. Dimdik bir duruşu var. Dostoyevski, Tolstoy okuyarak hayatı anlamaya çabalamış kadınla, diğeri aynı olmuyor tabii. Bir de bana inanılmaz çekici gelen bir melankolileri var. Sakin sakin konuşurken hayata dair bir laf eder, apışır kalırsın! Bir de kardeşim o nedir! Böyle bir güzellik olur mu?

Ömrümü 2 kişi olarak yaşamak benim kabusum

AZİZ KEDİ (34) GAZETECİ-YAZAR

/images/100/0x0/55eaac97f018fbb8f88f7acd

- Bir sürü kadınla yatmanın güzel tarafı var mı?
- Sürekli bir onaylanma ihtiyacı. Eski filmlerini, konserlerini anlatmalara doyamayan yaşlı sanatçılar gibi. Bu tür çabaların hepsinden rahatsız oluyorum. Ben bir sürü kadınla flört ediyorum. Bak, onun güzel taraflarını söyleyebilirim: Kalp kırmadan, yerlerde sürünmeden, yalansız dolansız neşelenmek, şarj olmak...

- Kadınlar, erkekleri kafaya mı almak istiyorlar?
- Hayır, hem kadın olabilmek hem de aynı anda toplumu memnun etmek istiyorlar. Eğer mangalda kül bırakmayan erkekler, bir haftalığına kadın olsalardı, hepsini birer kanepenin altında korkudan titrerken bulurdun.

- Güzelmiş bu! Peki kadınlar hemen çocuk yapmak mı istiyorlar?
- E ne olacaktı? Benden bovling topu yapmak isteyecek hali yok ya! Neden bundan korkunç bir şeymiş gibi söz ediyoruz?

- Peki bu toplumda, erkeği, sürekli evlenilecek bir meta gibi görmek, erkekte ters etki yaratmaz mı?
- Erkek doğar, çocuk olarak yaşar, çocuk olarak ölür. Ömrü boyunca çocuktur. Bunu sevimli bir şeymiş gibi söylemiyorum. Bir çocukla ne derece ciddi bir ilişkiye girebilirsen, erkekle de o kadar girersin. Alabileceği sorumluluk haddi bellidir, vereceği kararlar bellidir. Sen bu adama yetişkin muamelesi yaparsan, olacağı da ‘ters etki’ dediğin şeydir. Hangi alanda olursa olsun; oyun vaat ettiğin sürece her şey iyi. Ciddileştiğin anda tehlike başlar.

- Sizin Türk kadınlarıyla ilgili en büyük şikayetiniz ne?
- ‘Türk kadını’ diye rijid, demir döküm bir profil yok. Hiçbir şeyden şikayet etme hakkım da yok. Ve burada ne söylersem söyleyeyim, tribüne oynamak gibi duracak. O nedenle en tali dertlerimden birini belirteyim: Allah aşkına oje sürmesinler!

- En büyük korkunuz ne?
- Tek başınalığımı yitirmek. Bütün ömrümü, iki kişi yaşamak benim kabusum. Dört kollu, dört gözlü amorf bir yaratık olmak istemiyorum. Bu, iki tarafa da haksızlık. İnsanlardan ‘hoşlanmak’la yetinmek istiyorum. Duyduğun nefreti, 40 yıl gizli tutabilmek bir başarı değil.

- Hayatınıza giren kadınların sürekli değişmesi sizi rahatsız etmiyor mu?
- Kadını işe almış gibi hissedersen sürekli değişmeleri seni tabii ki rahatsız eder. İş verimi düşer, idari sorunlar yaşanır, vs. Ama şu zavallı ömründe mümkün olduğu kadar farklı insana temas etme amacındaysan, yeni sesler, yeni huylar, huysuzluklar, açmazlar, seni mutlu eder. Yeter ki hayatını CEO ya da muzaffer kumandan motivasyonuyla geçirme.

- Kadınlar sizi değiştirmeye çalışıyor mu?
- Evet. Çünkü herkes, herkesi değiştirmeye çalışır. Doğa kanunu dediğimiz şeyin en derininde bu yatıyor zaten.

- Seks konusunda Türk kadınıyla ne tür sorunlar yaşıyorsunuz?
- Asıl sorun yaşayan Türk kadını. Dahiliye mütehassısına dönüşmüş durumda. Mahrem alanlarda kişiliğini bırakıp hemen Florence Nightingale’e geçiyor. Çünkü çoğunlukla erkeği teselli etmesi, tahammül göstermesi icap ediyor. “Ya aslında böyle değil, affet” diyor adam. Kadın da onu anlayışla karşılamaya çalışıyor.

- Siz ömür boyu bekar mı kalmak istiyorsunuz?
- Evet.

- Çocuklu arkadaşlarınıza özendiğiniz hiç olmuyor mu?
- Evet. Bazen. Hayır.

- Peki kendinizi eksik ve tamamlanmamış hissettiğiniz olmuyor mu?
- Ben bir kadını tamamlayamam. Bir kadın da beni tamamlayamaz. Biz gazetede çengel bulmaca değiliz. Tamamlanmaktan ziyade, mutlu olmaya ihtiyacımız var.

- Nasıl bir kadın hayal ediyorsunuz?
- Kadınlar Türkiye’de aşık olmayı çok iyi biliyorlar. Öğreniyorlar. Birbirlerine öğretiyorlar. Ancak sevmeyi bilmiyorlar. Sevebilen kadın istiyorum!

En fenası ‘Hamileyim’ yalanı

SARP EVLİYAGİL (41) İŞADAMI

/images/100/0x0/55eaac97f018fbb8f88f7acf

- Medeni durumunuz?
- Bekarım. Daha önce iki kere evlendim. Halin vaktin yerindeyse, tipin de biraz düzgünse, kadınlar tanıştıktan 20 dakika sonra evlenmek istiyor. Şaka gibi ama öyle...

- Sizce neden?
- Kadınsı bir içgüdü. Çünkü belli bir doğurganlık yaşı var. Kadının yumurtaları sonsuz değil. O da bir şekilde, çoğalabileceği en uygun erkeği bulup aile kurmak istiyor. 30’larının başında bir erkeksen bunu çok anlamıyorsun, çünkü o zaman gezip tozduğun kadınlar 22 yaşında oluyor. Ama 40’a geldiğinde 30’larla birlikte oluyorsun. Onlar da sana direkt evlenecek ‘meta’ gözüyle bakmaya başlıyorlar. O yüzden kadınlar kovalayan, erkekler kaçan. Siz tazısınız, biz tavşan!

- Türk kadınıyla ilgili en büyük şikayetiniz bu mu?
- Yok, şikayet denemez. Ama 30-35 arası kadınlarda bu ciddi bir problem. “Evde mi kalıyorum?” hissinin yerleşmeye başladığı dönem. Toplum ona bunu hissettiriyor. 40’a yaklaşmış ve evlenmemişse vay haline! O zaman umutsuz vaka oluyor.

- Şu anda uzun bir maceraya girmekten tırsıyor musunuz?
- Hayır. Evliliğe karşı değilim. Ama hata yapmak istemem.

- Peki çok kadın, ‘yok kadın’ demek değil midir? Bir sürü kadın, ciddi bir tatminsizlik yaratmaz mı?
- Yaratır. Önce büyük zevk, sonra büyük boşluk. Sabah uyandığında yanındakinin ismini hatırlayamamak fena bir şey.

- Eve gelip giden kadınlar, birtakım ‘iz’ler bırakıyor mu?
- En çok parfüm bırakıyorlar. Kokularını yani. Ve aklınıza gelebilecek diğer aksesuar, giysi, makyaj malzemesi, diş fırçası, iç çamaşırı. Paspasımın altında okunmuş, parçalanmış Arapça dualar bile buldum. Büyü müdür nedir. Bu tür şeyler de var. Ama bunlar ufak şeyler...

- Daha büyüğü de mi var!
- En fenası “Hamileyim” yalanı. 32-35 yaş arası kadınlarda çok denk geldim buna. Önce bir ürküyorsun sonra ona da alışıyorsun. “Gel doktora gidelim” diyorsun. O seni yokluyor aslında.

‘ÇOĞALMAK İSTİYORUM’ DE TAVLAYAMAYACAĞIN KADIN YOK

30’larında bir kadına, “Ciddi ilişki istiyorum, çocuk istiyorum, çoğalmak istiyorum” de, hele bir de halin vaktin yerindeyse, bakalım elde edemeyeceğin bir kadın olacak mı? Playboy denilen adamların yaptığı da bu. Kadınlara duymak istedikleri palavraları sıkıyorlar,
iki ay sonra da vınlıyorlar! 100 kere aynı yalanı söyle, 100’ünde de yutar kadınlar. Tılsımlı kelime: “Çoğalmak istiyorum!”

Bu hafta erkegimevdekaldimcunku@hurriyet.com.tr  adresine sizden gelenler

KADINLARIN ASLA SORMAMASI GEREKEN 3 SORU

NEREDESİN, KİMİNLESİN NEREYE GİDİYORSUN

Telefon çalar: “Nerdesin? Kiminlesin?” Evdesindir, ayağa kalkarsın: “Nereye?” Yav bu sorulara dayanamıyorum artık! Evdeyim boxer’la televizyon seyrediyorum, bira içiyorum ve ayağa kalktığım anda “Nereye?” diye soruluyor. Nereye gidebilirim? Ya tuvalete gidip işeyeceğim ya da mutfaktan bira alıp geleceğim. Bu sorular bile, kadının erkek üzerinde elde etmek istediği kontrolü çok net özetliyor. O yüzden bir daha evlenmek istemiyorum, o yüzden özgür olmak istiyorum. (Kayhan O.)

TÜRK KADINIYLA SLAV KADINI ARASINDAKİ FARK

/images/100/0x0/55eaac97f018fbb8f88f7ad1

Hep şu örneği veririm...
“Lokantadayız. Mekandaki bir başka kadın bakışlarıyla beni beğendiğini, benimle ilgilendiğini açıkça belli ediyor. Partnerim Türkse nasıl bir tepki verir, Russa nasıl?”
Türkse...
İlk laf: “Sen pas vermesen yüz bulamazdı!”
Sonra bir sürü hakaretle gecenizi zehir eder.
Ve sizi o lokantaya gittiğinize gideceğinize pişman...
Russa...
Rekabeti hissettiği anda kadınlığını ortaya çıkarır.
Kadın doğasının ona sağladığı ne kadar imkan varsa kullanır, anında sizinle flörte, cilveleşmeye başlar üstelik de bunu rakibesinin gözlerinin içine baka baka yapar, adeta meydan okur.
Bizim coğrafyamızda kadının yetiştiği ortam, özgür, rahat ve kendi gibi davranmasına olanak tanımaz. Bizim kadınlarımız evliyken de, değilken de rekabet krizlerini yönetemez.
Oysa, biyolojik avantajlarını kullanabilmek, Rus kadınlarının genlerinde var. (Semih F.)

NEDEN MAÇ VARKEN DİZİ İZLEYEYİM?

Neden mi müzmin bekarım?
Kadınlarla günübirlik beraber olup güzel vakit geçirmek varken...
Neden uzun ömürlü ilişkiye girip bitmek tükenmek bilmeyen dırdırları ve istekleriyle uğraşayım?
Çapkınlığın heyecanını ve o güzel sarhoşluğunu yaşamak varken...
Neden sıradan, tekdüze bir ilişkiye razı olayım? Arkadaşlarla bağıra çağıra rahat rahat futbol izlemek ya da halı sahada maç yapmak varken...
Neden dizi izlemek zorunda kalayım? Türk kadınları kafalarını dizilere takmış! (Fahir Ç.)

BİR TÜRK’LE EVLENMEK Mİ? KATİYEN!

Sebep?
Evliliği, kendilerini maddi anlamda garantiye alacak müessese olarak değerlendiriyorlar.
Üniversiteyi bile etiket olsun diye okuyorlar.
Kendilerini geliştirme gibi bir hevesleri yok.
Çoğunun burnu havada. Anlaşılması zor bir kibir içindeler.
Çoğu çocuk sahibi olduktan sonra, kocalarını konu mankeni ya da durmadan para veren bir ATM olarak algılıyor.
Çoğu çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Onlara gore çocuk yetiştirmek; tıka basa yemek yedirmek, pahalı okullara göndermekten ibaret.
Çoğu yatakta beş para etmez. Sekse karşı önyargılılar. Onlara göre seks kötü ve kirli bir şey.
Çoğu evlendikten sonra kendisine bakmaktan vazgeçiyor. Spor yapmıyor. Sigara içiyor. Evlendikten ve hele çocuk sahibi olduktan sonra mutlaka şişmanlıyor.
Çoğu evlendikten sonra hayatlarının sorumluluğunu tamamen kocalarının üzerine yıkıyor. Sanki kocaları tek başına onları mutlu etmekle yükümlüymüş gibi. Başlarına ne gelirse ondan biliyorlar. Bütün sorunlarını onun çözmesini bekliyorlar. Yataktaki orgazmlarından eve gelen temizlikçinin problemlerine kadar! (Demir K.)

PİJAMALI KADIN MI JARTİYERLİ KADIN MI

Evli değilken seviştiğiniz kadın ‘sevgili’nizdir. Sürprizlere açık ve ‘hayır’ ların daha az olduğu bir cinselliktir yaşanan. Ve o sevgili hep bakımlıdır.
Sonra evlenirsiniz, o bakımlı sevgiliyi ayıcıklı pijamalarıyla sizi beklerken bulursunuz. Bütün gün çalışmıştır, topuklu ayakkabılar canını çıkarmıştır, evinde rahat etmek onun da hakkıdır. Ben burada kimseyi suçlamıyorum ama bu rutin, cinselliği bitiriyor. Maalesef biz erkekler görsel canlılarız, görsel olarak uyarılıyoruz.  Burada Türk kadınının anlaması gereken şey şu, annelerinden çok farklı bir dünyada yaşıyorlar, artık onlar için rekabet çok fazla.
Belki haksızlık ama “Artık evliyiz, bana sadık kalmak zorundasın” diye düşünen kadınlar, aldatılmaya
mahkum oluyor. (Ozan K.)

İnsan yalnız yaşamak için dizayn edilmemiş

ERSEL SERDARLI (37) REKLAMCI, KREATİF DİREKTÖR

/images/100/0x0/55eaac97f018fbb8f88f7ad3

17-18 yaşlarında Taksim’de barlarda müzik yapmaya başladım. Erkin Koray’ın grubunda da çaldım, kendi gruplarımız da oldu. Konserlere çıktık. Şahane günler, geceler. Sonra eşimle tanıştım. 21’dim. Her şey gerçek aşkı bulmakla alakalı. Ben buldum. 17 yıldır evliyiz ve üç afacan çocuğumuz var.
Hepimiz, harç gibiyiz aslında. Zaman geçtikçe katılaşıyoruz. Prensiplerimiz, yaşam biçimimiz daha çok netleşiyor. Başkalarının kurallarını kabul edemiyoruz ve başkalarıyla karışamıyoruz. 40 yaşında bir adam için zor tabii. Ben şanslıydım. Bir arkadaşımın çok güzel bir lafı var, “Bana eşimin veremeyeceği ve başka bir kadının verebileceği hiçbir şey yok” der. Benim için de öyle. Bu gerçeğe gözünü açarsa bir erkek ve tabii kadın doğru kadınsa, başka bir kadında ne bulabilir ki?
Bir konuda değişmesini ya da gelişmesini istiyorsam, bunu neden eşimle konuşmayayım, açıklık önemli. Biz açığız birbirimize. Bir de şöyle bir oyunumuz var: En kötü kavgalarımızda bile aynı yatağa gireriz ve ben başlarım yanımda yatan ‘arkadaşım’a ‘sevgilim’i çekiştirmeye, “Bugün bana böyle, şöyle yaptı, acayip bozuldum” filan falan. Eşim de dinler, başka bir karakter olarak, “Belki de şöyle yapsan daha iyi olurdu” der. Bir şekilde arkadaş kalmayı hep becerdik.
Hep derler ki, “Evlilik, çoluk çocuk, yaratıcılığı öldürür. İnsanın beste yapası mı gelir?” Valla geliyor. Tamam, sorumlulukların, mecburiyetlerin oluyor. “Hayatta en özgür benim!” diyen adamın bile var. Ben n’apıyorum? Gündüz işteyim. Akşam belli bir saatte mutlaka evde olmaya özen gösteriyorum, çünkü çocuklarımı yatırmak, uyutmak, onlarla vakit geçirmek istiyorum. Sonra eşimle oturuyoruz sohbet ediyoruz, yemek yiyoruz. Sonra da gitara susturucuyu takıp söz yazıyorum, beste yapıyorum. Hafta sonları kendi stüdyomuz var, orada takılıyorum. Sertab Erener, Ferhat Göçer, ENBE Orkestrası’na besteler yaptım. Sistem körüklese de, ben insanların yalnız olmak için dizayn edilmediğini düşünüyorum.
Çok kadınlı hayatı sürdüren arkadaşlarımla da bir araya geliyoruz. Bazıları, “Abi, sen hayatta çok yol aldın!” diyor, bazıları da bana acıyarak bakıyor. Ama şöyle bir gerçek var, eve gittiğimde üzerime atlayan üç çocuk ve bana sarılıp uyuyan bir karım var, onları ise hep yalnızlık bekliyor...

/images/100/0x0/55eaac97f018fbb8f88f7ad5

Durun bakalım!

İşin öbür tarafı da var

Haftaya söz kadınlarda

Hanımlar, düşüncelerinizi durunbakalim@hurriyet.com.tr  adresine yazın

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku