GeriCüneyt ÜLSEVER Endişeli muhafazakârlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Endişeli muhafazakârlar

CHP PM üyesi Muhammet Çakmak ile uzun bir sohbet yapma imkânını elde ettim. 1969 doğumlu Çakmak, din sosyolojisi üzerine uzmanlaşan genç bir akademisyen. Politikaya özel ilgisi olduğu da aşikâr.

Çakmak ile sohbetimizin konusu “Türk elitinin İslam dini ile imtihanı” olarak da ifade edilebilir.
İnkâr edemeyeceğimiz bir Cumhuriyet mirası; yeni bir rejim kurmak amacıyla cumhuriyetin kurucusu elitin modern hayat tarzını yerleştirme adına muhafazakâr hayat tarzını arka plana atma, hatta kimilerine göre tamamen silme yönündeki beyhude çabalarıdır.
Bu beyhude çabanın doğurduğu mücadele bugün periferideki muhafazakârlığın merkeze gelmesi, merkezdeki modernitenin periferiye doğru çekilmesi sonucunu vermektedir.
Muhafazakâr anlayış seneler içinde CHP’yi de bu elit eleştirisi içine koymuştur.
Bugünkü CHP’li yöneticilerin çok büyük bir kısmının dindarlığından zerre kadar şüphem yok, üstelik kimsenin dindarlığı beni ilgilendirmez ama bugün itibari ile milletin büyük çoğunluğunun algılaması -illa ki gerçek değil- CHP’nin dinin sosyolojik izdüşümlerinden uzak durduğudur.
* * *
Sosyolojinin temel saptamalarındandır:
İnsan kendinden saymadığı (iç-grup) addetmediği, uzak durduğu (dış-grup) kişileri kendileri için en iyi önermeleri de getirseler dinlemezler, kaale almazlar.
Dine uzak durduğu algılaması içindeki CHP’yi de muhafazakâr çoğunluk kendinden saymamış, uzun yıllar bu partiye uzak durmuştur. (Bir süreliğine Ecevit dönemi hariç)
* * *
Eğer, CHP kendi seçmen kitlesinin dışına çıkıp daha önceleri oy alamadığı kitlelerden de oy almak istiyorsa önce bu kapalı ruhları açmak zorundadır.
Muhammet Çakmak bana CHP adına bu kapıyı aralamak için yaptığı çalışmaları ve ulaştığı izlenimleri anlattı.
İnsanlara onların değerlerine saygı içinde yaklaşınca gönül kapılarını nasıl açtıklarını anlattı.
Kanımca CHP’nin en büyük sıkıntısı hitap ettiği kitlelerin zihin haritalarını, değer sistemlerini, dünyayı algılamada doğru kabul ettikleri “gerçekleri” (paradigmaları) anlayamaması, anlamaya çalışırsa da kendi değerlerinden kopacağından korkmasıdır.
* * *
Ben de Muhammet Çakmak’a endişeli modernlerin zaten CHP’nin yanında olduğunu, daha önceleri ANAP ve DYP’ye, hatta MHP’ye oy vermiş, sonra AKP’ye yönelmiş, ama şimdi de onun otokratik politikalarından ürken önemli bir endişeli muhafazakâr kitlenin var olduğunu, bunların son DP Kongresi’nden sonra merkez sağdan tamamen ümitlerini kestiklerini, CHP’nin bu kitlelere yönelebileceğini anlatmaya çalıştım.
CHP, eğer bir oy atılımı yapmak istiyorsa, bir hedefi de endişeli muhafazakârlar olmalıdır.
* * *
Ben Türk siyasi hayatının “normalleşmesi”nin Türk siyasetinin tüm alternatifleriyle Türk sosyolojisine daha fazla uyumu ile paralel gideceğine inanıyorum.
Bu uyumun ileri gitmeye hiçbir engeli yoktur.
Bu açıdan Muhammet Çakmak’ın CHP’de verdiği mücadeleyi önemli buluyor ve takdirle izliyorum.
Dilerim, partidaşları bu yolda kendisine yardımcı olurlar.
X

Gelir dağılımı düzelmiyor gelir aktarımı artıyor (II)

DÜN ifade ettim. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) rakamlarına göre, Türkiye’de AKP döneminde de gelir dağılımı iyiye gitmek ne kelime, kötüye gitmiş:
-  Örneğin yoksulluk sınırı 2008’de % 16.7 iken 2009’da % 17.1’e çıkmış.
-  En yüksek gelire sahip (% 20) gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay % 47.6, en düşük gelire sahip gruptakilerin (% 20) toplam gelirden aldığı pay ise % 5.6. Aradaki fark bir yılda 0.4 kat artarak 8.5 kata çıkmış!
AKP’nin politikaları gelir dağılımını daha beter hale getiriyor ama alt gelir gruplarının AKP desteği değil azalmak tersine artıyor. Bu nasıl oluyor?
AKP’nin alt gelir grupları önünde en önemli cazibe alanlarından birisi garip-gureba lehine yarattığı gelir aktarımıdır (Bütçede zenginden alıp, fakire veren kaynak aktarımları)!
* * *
Çeşitli ortamlarda yazdım, yazmaya devam edeceğim:
1) AKP Hükümeti sağlık hizmetini uluslararası ölçümlerde üniversal seviyeye çıkarma ve dolayısı ile toplumun hemen tüm katmanlarının sağlık hizmeti almasını sağlama konularında Avrupa’daki en başarılı hükümetlerden birisidir. Artık, vatandaş her türlü ihtiyacında doktora ulaşabilmekte ve tüm tedavi hizmetini bedavaya yakın bir ücretle almaktadır.
2) İlaveten, ilaç fiyatları muazzam oranda düşmüştür. Avrupa’nın en ucuz ilaçları galiba Türkiye’dedir.
3) Yurdun dört bir yanına dağılan TOKİ evleri gecekonduları hızla eritmekte, Anadolu’da hemen her ilde 5-10 bin TL peşin ve 300-350 TL aylık ödemlerle yoksul kesim merkezi ısıtmalı, sıcak sulu, betonarme binalarda oturma şansı yakalamaktadır.
4) Duble yollar ülkeyi 8 yılda örmüştür. Ulaşım çok rahatlamış, ulaşıma bağlı tüm hizmetlerden faydalanmak çok kolaylaşmıştır. Şehirlerarası otobüs taşımacılığı ve uçakla seyahat birbirleri ile rekabet eder duruma gelmiştir.
5) Eğitimin kalitesinin arttığı söylenemez ama bütçesi bu dönemde Savunma’nın bütçesini geçen Eğitim çok sayıda okul yaptırmakta, bedava ders kitabı temin etmekte, öğretmen istihdamını büyütmekte ve dolayısı ile üniversal eğitimin de tabanını her geçen gün yoksullar lehine genişletmektedir.
* * *
Sadece TOKİ’den rakamlar vereyim. 2003-2010 arasında TOKİ:
-  8l il, 800 ilçe, 1.882 şantiyede 483.287 konut yapmış.
Bu rakam 100 bini aşkın nüfuslu 19 şehir demektir.
-  Üretilen konutların 192.781’i dar ve orta gelir grubuna, 131.542’si alt gelir ve yoksullara, 53.562’si gecekondu dönüşüm, 17.947’si afet konutları, 4.051’i (35 köyde) tarımköy uygulamaları kapsamındadır.
-  Ayrıca 19.660 derslik, 674 okul (lise, ilköğretim ve anaokulu), 770 spor salonu, 37 kütüphane yapılmıştır.
-  415 ticaret merkezi, 92 hastane, 85 sağlık ocağı, 341 cami, 63 yurt ve pansiyon (16.176 kişilik), 23 sevgi evi (199 bina), 17 engelsiz yaşam merkezi (165 bina) inşaatları başlatılmış, büyük kısmı tamamlanmış. (Kaynak: toki.gov.tr)
Bilmem bu rakamlar meramımı anlatabiliyor mu?
* * *
AKP gelir dağılımını, zengin-fakir uçurumunu, işsizlik sorununu çöz(e)meden nasıl hâlâ alt gelir gruplarının en gözde partisi olmaya devam ediyor?
AKP 8 yıldır muazzam bir başarı ile ailelerin temel ihtiyaçları olan:
i) sağlık, ii) konut, ii) eğitim, iv) ulaşım v) gıda alanlarında gelir aktarımı sağlayarak alt gelir grupları lehine başarılar elde ediyor da ondan!
Yazının Devamını Oku

Gelir dağılımı düzelmiyor gelir aktarımı artıyor (I)

AKP’nin iktidarda başarısının bir önemli nedeni, özellikle alt gelir gruplarının tarihsel özlemi muhafazakâr hayat tarzını, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri nihayet ilk kez, modern (muhafazakâr olmayan) hayat tarzının önüne çıkarmasında yatar. Bu değişim muhafazakârlar açısından bir devrimdir.
¡ ¡ ¡
AKP “gelir dağılımında adaletsizlik”le mücadelede ise kendinden önceki iktidarlar kadar başarısızdır. Ancak, AKP alt gelir grupları için yeteri kadar katmadeğer/istihdam yaratamasa da değme sosyalistleri kıskandıracak kadar başarılı gelir aktarımı (bütçe üzerinden zenginden alıp fakire vererek) yaratmıştır.
İktidardaki başarısının ikinci sırrı buradadır.
Bu köşeyi takip edenler bilir.
CHP’ye “Gelir aktarımında sen ne yapacaksın?” diye sorup duruyorum.
¡ ¡ ¡
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “Hanehalkı İşgücü Araştırması-2010 Yıllık sonuçları” yayınladı. Hep söylediğim gibi gelir dağılımı iyiye gitmek ne kelime, kötüye gidiyor: (2009 rakamlarına göre)
? Yoksulluk sınırına göre nüfusun %17.1’i yoksulluk sınırının altında (2009). Bu oran, bir önceki yıl (2008) %16.7 düzeyindeydi.
? (Bilimsel metotlarla oluşturulan) %20’lik gelir gruplarda, en yüksek gelire sahip (%20) gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay %47.6, en düşük gelire sahip gruptakilerin (%20) toplam gelirden aldığı pay ise %5.6. Buna göre, en zengin %20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay, en fakir %20’lik gruba göre 8.5 kat fazla. 2008 yılında bu oran 8.1 kat civarındaydı. Aradaki fark değil düzelmek, 0.4 kat artmış.
? 2008 yılında 11 milyon 580 bin kişi ile %16.7 seviyesinde olan yoksulluk oranı da 2009 yılında %0.4 oranında artmış. Türkiye’deki yoksul sayısı 2009 yılında 12 milyon 97 bin kişiye çıkmış.
? Halkın %60.5’i değil her gün yemek, iki günde bir bile et, tavuk ya da balık içeren yemek yiyemiyor. %37.8’i evin ısınma ihtiyacını yeterince karşılayamıyor. Yeni giysiler alamayanların oranı ise %43.9 olarak belirlenmiş.
Bir de iyi haber var:
? Türkiye’de 2010 yılında işsizlik oranı %11.9 olarak belirlenmiş. Türkiye genelinde işsiz sayısı 2010’da bir önceki yıla göre 425 bin kişi azalarak, 3 milyon 46 bin kişiye düşmüş. İşsizlik oranı, geçen yıl bir önceki yıla göre 2.1 puanlık azalışla %11.9 olmuş. 2009’da aynı oran %14 idi.
(Ancak, unutmayalım bizde 8.5 kat olan zengin-fakir uçurumu, dünyanın en vahşi kapitalizmine sahip ABD’de bile 6-7 kat oranında. Bizde %11.9’a düşen işsizlik cadı kazanının kaynadığı Mısır’da %9!)
¡ ¡ ¡
AKP gelir dağılımını, zengin-fakir uçurumunu, işsizlik sorununu çöz(e)meden nasıl hala alt gelir gruplarının en gözde partisi olmaya devam ediyor?
AKP 8 yıldır muazzam bir başarı ile ailelerin temel ihtiyaçları olan:
i) sağlık, ii) konut, ii) eğitim, iv) ulaşım v) gıda alanlarında gelir aktarımı sağlayarak alt gelir grupları lehine başarılar elde ediyor da ondan!
Ne demek istediğimi yarın detaylandıracağım.
Yazının Devamını Oku

Erbakan ve 28 Şubat

28 Şubat darbesinin 14. yıldönümüne bir gün kala darbenin sillesini en ağır yiyen kişi, Necmettin Erbakan Hakk’a yürüdü. Allah taksiratını affetsin. Sevenlerine sabır versin.

Erbakan tabii ki, Cumhuriyet tarihinin en önemli simalarından birisidir. Zira, o Türkiye’de İslam’ın siyasallaşmasının başmimarıdır, hatta kurucudur. Bu özelliği ona tarihin derin kuyusuna izi bir daha silinemeyecek bir imza attırmıştır.
Milli Görüş, Müslüman Kardeşler’in (İhvan) izinden giden bir örgüt olarak hayata başlamış, ancak günümüz Türkiye’sinde siyasi iktidara giden yolda İhvan’a büyük fark atmıştır.
Milli Görüş, sevin sevmeyin, devşirilmiş veya orijinal şekli ile artık Türkiye’nin en etkin siyasi hareketlerinden birisidir.
Uzun yıllar da bu durum değişmeyecektir.
Benim gözümde Erbakan tarihe; T.C.’nin başbakanlarından birisi olmanın ötesinde Türkiye’de siyasal İslam’ın kurucusu olarak geçecektir.

Ancak, biz bugün onu daha çok 28 Şubat darbesi ile anıyoruz. 28 Şubat Erbakan siyasetinin aynı anda şaha kalktığı ve aynı anda tarihten silindiği dönemi simgeler.
Ama, aynı 28 Şubat bugün siyasi İslam’ın Ortadoğu’daki en “ılımlı” temsilcisi haline gelerek tüm Batı’nın dikkatlerini üzerinde toplayan AKP’nin tarihi koşullarını hazırlamıştır.
28 Şubat, antiemperyalist Erbakan’ın küllerinden Ortadoğu’da ABD ve Batı’nın kadim müttefiki, tek can simidi AKP’yi doğurdu.
Heyhat! Anti-Amerikancı Erbakan Hoca, ABD’nin İslam dünyasından en fazla güvendiği AKP’nin manevi babasıdır!

Erbakan Hoca gerçek bir lider, üstün zekâya sahip bir insan, siyasi hırsından öleceği ana dek vazgeçmeyen bir karakter idi.
Ama, 28 Şubat’taki hasımları İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Güven Erkaya veya Erol Özkasnak’tan katbekat üstün meziyetlere sahip bir kişilik iken bu kişilere mağlup oldu! Direnemedi!
Neden 5 gün direndikten sonra kendisini bitireceği aşikâr 28 Şubat bildirisine ve/veya Başbakanlık Çalışma Grubu’nun kuruluş kararnamesine imza attı?
Neden “Başbakanlığı alın başınıza çalın” diyemedi?
Bendeki cevabı basittir.
Rahmetli iktidara tutku seviyesinde sevdalı idi de, ondan!
28 Şubat döneminde iktidarda geçen her gününü kâr saydı, iktidardaki günlerini çıkmadık candan umut kesilmez zehabı içinde geçirdi.
İktidar o kadar tatlı gelmiş olmalı ki, ömrünün sonunda bile SP Genel Başkanlığı’nı, denetimi dışına çıkar korkusu ile Numan Kurtuluş’a teslim edemedi!

Eğer, Necmettin Erbakan 28 Şubat’a direnme basiret ve cesaretini gösterebilseydi, tarihe “demokrasi kahramanı” olarak geçecek, AKP iktidarı sonrası Çevik Bir’e öykünen “darbe heveslilerinin” umutlarını çoktan söndürmüş kişi olacaktı!
Tarihte yeri bambaşka olacaktı.

Türkiye az sayıda da olsa (son lider Recep Tayyip Erdoğan’dır) önemli siyasi liderler yetiştirmiştir ama galiba Atatürk’ten sonra bu ülkede devlet adamı yetişmedi!
Yazının Devamını Oku

Normal yurdum seyircisi gözüyle 72. KOĞUŞ!

İNSANIN elinden ekmeğini alırsan geriye ne kalır?<br><br>Hayvan! İnsanın elinden bir de onurunu alırsan geriye ne kalır?
72. Koğuş!
* * *
Beni bir filme götürdüler. Filmi seyrederken ağladım. Nedenini tam bilmiyorum. Galiba sahnede kendimi gördüm. Onursuz halim bana pek dokundu.
Hülya Avşar, Yavuz Bingöl, Songül Öden, Kerem Alışık ve de illa ki Civan Canova o kadar muhteşem rol yapıyorlardı ki, ben seyrettiklerimi sahi sandım.
Yönetmen Murat Saraçoğlu, Görüntü Yönetmeni Damian Barba sahneleri o kadar etkileyici çekmişler, montajı o kadar başarılı yapmışlar, müziği filmle o kadar başarılı hal-i hamur etmişler ki ben de ekmeksiz ve onursuz 2 saat 72. Koğuş’ta yattım.
Adem Baba Koğuşu’nda yerlerde yemek artığı aradım.
* * *
Orhan Kemal “72. Koğuş’ta” 2. Dünya Savaşı döneminde bizzat içinde yıllarca yatarak çok iyi tanıdığı mapushane hayatını anlatır.
Bir tiyatro oyunu olarak yazılan 72. Koğuş’un (1967) uzun metrajlı film versiyonu 2011 yılında çekilince ortaya sadece muhteşem bir dönem filmi değil, evrensel mesajı da olan bir film çıkmış.
İnsan temel ihtiyacı gıda ve üstüne üstelik onuru elinden alınınca ne yapar?
Bence sorunun cevabı 2. Dünya Savaşı’nın “kıtlık yıllarında” da aynı idi. 2011 yılının “bolluk yıllarında” da aynı.
Nasıl ki en sadık köpeğin elinden kemiğini alınca anında vahşileşir, insanın da elinden ekmeğini alınca ortaya vahşi bir yaratık çıkar.
Ancak, en beteri onursuzlaştırılmış veya kendi kendine onurunu kaybetmiş insandır.
O yaratık her dönemde, her koşul altında kemiğini arayan köpekten bile daha tehlikelidir.
* * *
72. Koğuş’ta Hülya Avşar ve Yavuz Bingöl’ün canlandırdığı karakterler onurlarını her şart altında koruyorlar. Ama onlar sadece film/oyun karakteri. Orhan Kemal’in gönlü tüm insanlığa kıyamamış. Geriye bir yudum umut bırakmak istemiş.
Ama, eminim ki rahmetli de bu oyunu yazarken biliyordu. Bu iki kahraman onun hayali, özlemi. Gerçek olan diğerleri. Üstelik, onlar hep ama hep varlar. Onurları kolay satın alınıyor. Onurlarını kaybettikten sonra da birer canavara dönüşüyorlar. Eşlerini, dostlarını kazıklıyorlar, ufacık çıkarları için insanları kandırıyorlar, anında yalan söylüyorlar, diğer insanlara zarar vermekten zerre kadar utanmıyorlar.
Aç insan şimdi daha az. Ama onursuz insan daha çok!
* * *
Ben de sizlerin çoğunluğu gibiyim. Sinema sanatından anlamam. 72. Koğuş filminin sanatsal değeri üzerine ahkâm kesecek halim yok.
Normal seviyede zekâya sahip, normal seviyede bilgili, normal yurdum seyircisi olarak bu filmden çok etkilendim.
Kendinizle yüzleşmek istiyorsanız bu filmi muhakkak izleyin.
Perdede içinizdeki hayvanı göreceksiniz!
* * *
Umut nereye düşer usta? Onur nereye?
Yazının Devamını Oku

Fikir var, fikir var

DÜNKÜ yazım “Yandaş var, yandaş var” diyerek bitiyordu. Bugünkü yazım da “Fikir var, fikir var” diyerek başlıyor.
* * *
Tartışma seviyesinin bu kadar dibe vurduğu, intikam duygularının bu kadar şaha kalktığı, ego zaaflarının bu kadar pervasızca ortaya döküldüğü, çıkarın bu kadar ön plana çıktığı, fikir üretmekten bu kadar aciz kalındığı bir ortamda artık değil tartışma programlarına katılmak, programları seyretmekten bile vazgeçtim.
Bu kadar boş insanın makale yazarı edası ile bir sürü zırvayı görüş olarak sunduğu bir ülke; siyaseten değilse bile, düşünce kültürü açısından eksen değiştirmiş, boşluğa düşmüştür.
Okumaktan keyif aldığım kişiler hiç mi kalmadı. Var elbet. Taha Akyol, Kadri Gürsel, Rıza Türmen, Sami Kohen, Metin Münir, Semih İdiz, Hayrettin Karaman, Mehmet Şevket Eygi vb. (unuttuklarımdan özür dilerim) bana göre söyleyecek sözleri olan insanlar. Onlar yaşanan fikri kepazeliğe kapılmıyorlar. Görüşlerine katılmasam da her okuyuşumda onlardan yeni bir bilgi, yeni bir bakış açısı kazanıyorum.
* * *
Yazarın bizzat kendi deyimi ile, ortaya çıkmış herhangi “belge yani delil” yokken “Sonergillerle ‘hoşça vakit geçirdikleri’ için ilk günlerde Odatv’yi savununlar, şimdi ‘Belgeler doğruysa, durum vahim’ (ortada somut belge varmış gibi!-C.Ü.) demeye başladı”, diyerek açık yalan söylemesi (Emre Aköz-Sabah-23.02.11) beni çıldırtırken, “AİHM’nin makul kuşku ölçütü ‘nesnel bir gözlemciyi, kişinin suçu işlediğine ikna edecek olguların ya da bilginin bulunması’. Burada önemli olan, bu olguların somut verilere dayandırılması”dır diye yazan Rıza Türmen bana öğretiyor. (Milliyet-21.02.2011)
Domino etkisi adı verilen fırtına Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kasıp kavururken söz konusu ülkeler hakkında zerre kadar bilgisi olmayan kişiler, örneğin Mısır konusunda etrafı velveleye verirken, Taha Akyol’un Mısır (Müslüman Kardeşler) hakkındaki analizine karşı çıkmaktan keyif alıyorum (Hürriyet-13.2.2011). Taha Akyol’u yanlışlarken “Acaba ben mi yanlış yapıyorum” diye şüpheye düşmek beynime kekremsi bir tat veriyor.
Duruşu ile anlaşmam hiç mümkün olmayan Hüsnü Mahalli’nin (Akşam), bölgeyle ilgili derin bilgisi nedeni ile yazdıkları bana devamlı yeni bir bakış açısı kazandırıyor.
* * *
Aynı görüşte olmamız şart olmadığı gibi mümkün de değil. Ancak, tartışma adabında anlaşmayı becermek mümkün olmalı.
Ama, son zamanlarda tartışma adabını bile tartışabileceğimizden emin olamıyorum.
* * *
Günlerdir, “Acaba Mısır’a demokrasi gelir mi” diye tartışıyoruz.
Zaten yıllardır demokrasi kıskacında Hükümet’i ya yerden yere vuruyor ya da yere göğe sığdıramıyoruz.
Ancak, artık aklıma takılan esas soru şu olmaya başladı:
Basın olarak biz ne üretiyoruz, artık bunu tartışmak gerekmez mi?
* * *
Yıllar önce her şeyi satın alabileceğini zanneden bir arkadaşıma bir hayat kadını para karşılığı her şeyi yapmayacağını, zira raconu olduğunu söylemişti.
Racon=Tarz, üslup, yol yordam.
Devamlı el âleme racon kesiyoruz ama acaba, biz basın mensuplarının raconu var mı?
Yazının Devamını Oku

Yandaş yandaşı muhalifhanede görmüş!

BİRİLERİ bir yandaş gazetecinin eline Soner Yalçın’ın CHP’ye yazdığı mektubu tutuşturunca iktidar yandaşları (ben “yalaka” demeyi daha doğru buluyorum, nezaket gereği “iktidar yandaşı” diye yazacağım ama siz “yalaka” diye okuyun) mal bulmuş Mağribi gibi mektubun üzerine atladılar. CHP de kendisine yandaş TV tezgâhlıyormuş, CHP’nin de yandaşları varmış!

İktidar yandaşları “Ne var yani, muhalefetin yandaşı oluyor da iktidarın neden olmasın!”, demeye getiriyorlar.

Yandaş yandaşı muhalifhanede yakalamanın sevinci içinde!

Hadi kabul edelim, tıpkı iktidar gibi, CHP’nin de yandaş TV’si, gazetesi, gazetecisi var!

Ama aradaki nicelik farklarını ne edeceğiz!

* * *

1a) Başbakan’ın bir emri ile Türkiye rekoru kırılarak bir holdinge 2 kamu bankası toplam 750 milyon dolar kredi açıyor, karşılığında doğru dürüst ipotek alınmıyor, (alınsa idi, karşılık olarak 1.5-2 milyar dolar değerinde 1. derece, 1. sıradan gayrimenkul göstermek gerekecekti). Bu kredi ile Türkiye’nin en etkin TV ve gazetelerinden birisi satın alınıyor. İktidarın emrine veriliyor.

Kredi, TV ve Gazete’nin gelecekteki gelirine karşılık verildi. Bankacılık Kanunu’nda genellikle kabul görmeyen gelecekteki gelirlerin rehin alınması karşılığı verilen kredi ile Fırat’taki sağır çoban da bugün o TV ve Gazete’nin sahibi olabilirdi. Ama, çoban kara bahtına küssün. Şans ona gülmedi.

1b) CHP’nin Halk TV’si ise maddeten yerlerde sürünüyor, Fırat’taki sağır çobanın haftalığına muhtaç.

* * *

2a) İktidarın yandaşları TMSF’den, daha doğrusu milletin cebinden (“Fonun malları devlet malı hükmündedir”- tmsf.org.tr) bol sıfırlı transfer paralarını utanmadan ve sıkılmadan kendi ceplerine indiriyorlar. İkinci sınıf iktidar yandaşları da TMSF’nin TV’si Cine-5’e hiç seyredilmeyen programlar yapıp, haftalık harçlıklarını çıkarıyorlar. Birinci sınıf yandaşlar ise babalı-oğullu yine hiç seyredilmeden programları ile TRT’den besleniyorlar. Özel yandaş TV’lerde böğürerek, ağzından tükürükler saçarak program yapanlar ise ayrı bir kategori.

2b) CHP yandaşlığına soyunanları ise uyarıyorum. Ay başlarında maaş almakta zorlanabilirsiniz.

* * *

3a) İktidar yandaşları Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın özel uçağına binip dünyayı gezince piyasaları artıyor, işadamları onlara ayrı bir ihtimam gösteriyor.

3b) CHP’nin seçim otobüsüne binen CHP yandaşları Anadolu’da dolaşırken iş adamlarının “aman uzak durayım, ne olur ne olmaz!” dedikleri gazeteciler haline geliyorlar.

* * *

4a) İktidar yandaşları tam bir basın özgürlüğünü ciğerlerine çekiyorlar. İstedikleri belgeyi yayınlasınlar, “Bu belgeyi nereden buldun?” sorusu ile karşılaşmayacaklarını biliyorlar. İstedikleri küfrü etsinler “kişisel kanaatlerini belirtmiş” olacaklar.

4b) CHP yandaşları her an “CHP=Ergenekon” denklemi çerçevesinde Silivri’yi boylayabileceklerini hiç akıllarından çıkarmasınlar. İkametgah senedi dahil evlerinde, işyerlerinde, çantalarında hiçbir belge taşımasınlar.

* * *

5a) İktidar yandaşları sabah akşam sövseler de “CHP yandaşı” Hürriyet’te çalışmak için can atıyorlar. Boyun büküp, gerdan kıvırıyorlar. “Onu at, beni al!, güftelerinin terennüm edildiği fasıllar tertipliyorlar.

5b) CHP yandaşları, her ne hikmetse, “iktidar yandaşı” gazeteler ve TV’lerde çalışmak için hiç gayret göstermiyorlar.

* * *

6a) İktidar yandaşı gazetecilerin kafası çok çalışıyor, çok akıllılar, çok uyanıklar.

6b) Kusura bakmasınlar ama CHP yandaşı gazetecilerin kafası hiç çalışmıyor.

Hiç akıllı değiller, hele hele uyanık olmak boylarını aşıyor!

* * *

Ne diyelim; yandaş var, yandaş var! 
Yazının Devamını Oku

Basın özgürlüğüne sahip çıkamayan basın

HUKUKUN iki temel öğesi var: 1) Kişi suçu sabit görülene dek masumdur.
2) Genel iddialar ancak somut delillerle beslenirse anlam kazanır.
Peki basın özgürlüğü nedir?

Ekrandan böğürenler, utanmadan ve sıkılmadan hiç seyredilmeyen Cine 5’ten beslenenler, hiçbir fikri derinliği olmadığı için ona buna bulaşanlar, artiz gibi soyunanlar, dönekliği cukkaya çevirdiği için mecburi tavır alanlar, zırcahil olduklarını gizlemeye çalışanlar, benlikleri şişe şişe davula dönenler, “dava”da döneklikte sınır tanımadıklarını kendilerine hatırlattığı için Yalçın’a gıcık olanlar, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a şapka çıkardıktan sonra sıranın sivil vesayete şapka çıkarmaya geldiğini düşünenler, bana da sövmüştü diye tepinerek rol kapanlar ile ilgili hiçbir görüşüm yok.
Zira, onların söylediklerinin/yazdıklarının herhangi bir fikirsel değeri yok!

Ancak, Gülay Göktürk’ü ciddiye alıyorum. Basın özgürlüğü tartışmasında onun bir makalesi dikkatimi çekti. (Bugün-18.02.2011)
Makalesinde Göktürk şu doğru noktalara parmak basıyor:
“1) Bir tiyatrocu, heykeltıraş ya da ressam aynı zamanda iflah olmaz bir dolandırıcı olabilir.
2) ...gerçek bir ifade özgürlüğü darbeciliği savunmayı da içermelidir. Bir insan parlamenter demokratik düzenin Türkiye’ye hayır getirmeyeceğine, bu ülkenin ancak ordu vesayetinde ilerleyebileceğine inanıyorsa bunu yazılarında dile getirebilmelidir.
3) Eğer Soner Yalçın, darbeci yayın çizgisi yüzünden yargılanırsa ben kendi adıma bunu basın özgürlüğüne yapılmış bir saldırı olarak kabul eder ve karşı çıkarım.”

Ancak Göktürk aynı zamanda diyor ki:...
1) “Soner Yalçın’ın yayın çizgisini biliyoruz. Bu kişinin darbeci olduğu, yayın çizgisinin de yargılanan darbecileri kurtarmak, davaları saptırmak ve Türkiye’nin askeri vesayetten kurtulma sürecini baltalamak üzerine kurulduğu herkesin malumu.”
Bir yazarın şahsi görüşlerini herkese mal etmesini (genellemesini) düşünce ahlakı açısından çok yadırgıyorum. Göktürk hangi sistematiğe/ölçüme dayanarak genelleme yapma hakkını kendisinde buluyor? Neden genele sığınma ihtiyacı duyuyor?
2) Ardından Gülay Göktürk şu soruyu soruyor:
“Peki ya (Soner Yalçın’ın) Ergenekon’la organik bağlantısı ortaya çıkarsa?”
Organik bağlantı!
Bu terimin hukukta ne anlama geldiğini çözemiyorum.
Herhalde “tabii bağ” demek istiyor. Bunu da tam anlamıyorum. Silivri davaları ile tabii bağı (sevgi/akraba/dost/duygusal/onay vb. ) olan bir sürü insan var ve onlar hukuk önünde katiyen suçlu değil.
Halbuki AİHM’nin tutuklamayı makul gören ölçüsü şu:
“AİHM’nin makul kuşku ölçütü ‘Nesnel (objektif-C.Ü.) bir gözlemciyi, kişinin suçu işlediğine ikna edecek olguların ya da bilginin bulunması’. Burada önemli olan, bu olguların somut verilere dayandırılması.” (Rıza Türmen-Milliyet-21.02.2011)
AİHM somut olgu, bilgi veya veriyi esas alıyor.
Halbuki şu ana dek elimizde suçlama ile ilgili ancak şu genelgeçer bilgiler var:
Dijital doküman içeriklerinde yeni medya kuruluşlarının kurulması gerektiği, mevcut medyanın da gündem yaratacak haberler yapması lüzumu. Bazı gazetecilerin isimleri. Gündemle ilgili olarak, Mısır olayları ile ilgili kitap yazılması isteği. Bazılarının Fethullah Gülen cemaati ile ilgili yaptığı haberler ve kitaplar.
Ayrıca “Terör örgütüne üye olmak”, “Devletin güvenliğine ait gizli belgeleri temin etmek ve yayınlamak”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”ten bahsediliyor.
Gülay; bu soyut iddiaların suç oluşturmadığını sen yazında zaten açıkça ifade ediyorsun. Bu iddialarda bırakın somut delili, “organik bağ” bile yok.

Sevgili Gülay; örgütsel bağ gibi muallak bir kavram yerine ortaya somut olgu, bilgi, veri çıktığı an davanın sonunu seninle birlikte beklemeye hazır olacağım.
Genel iddialar ancak somut delillerle beslenirse anlam kazanır!
Yazının Devamını Oku

ABD Büyükelçisi ile bir toplantı

18 Şubat Cuma günü ABD İstanbul Konsolosluğu’ndan 10 gün önce yapılmış bir davet üzerine ABD Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone’nin davetlisi olarak 6 gazeteci bir toplantıya katıldık. 1) Bay Ricciardone toplantıda söylediklerinin “off the record” kalmasını istediği için bu yazıda onun sözlerine doğrudan yer vermeyeceğim.
2) Ancak, açıkça sordum ve açık cevap aldım. Toplantının kendisi gizli değildi. (Zaten olamazdı.)
3) Ayrıca toplantıya katılan gazetecileirn hiçbirisi sarf ettikleri sözler için “of the record” demedi.
Bu yazı bu üç saptama çerçevesinde yazılmıştır.
* * *
Toplantıya katılan gazeteciler: Abdülhamit Bilici (Zaman), Amberin Zaman (Haber Türk), Sami Kohen (Milliyet), Cengiz Çandar (Radikal), Mehmet Barlas (Sabah) ve ben idik.
ABD’li ev sahipleri ise, hali ile, Büyükelçi Ricciardone, İstanbul Başkonsolosu Scott Frederic Kilner ve birkaç diğer ABD’li yetkiliden oluşuyordu.
Hatırlatayım, davet “Odatv baskını” olmadan önce çıkarılmıştı.
Ancak, Büyükelçi “Soner Yalçın ve arkadaşları” hakkında iki gündür sarf ettiği sözleri nasıl yorumladığımızı sorarak toplantıyı açtı.
Aramızda Hükümet’i açıktan destekleyen 3 arkadaştan bizim grupta olanı anında topa girdi ve çok uzun bir tiradla Büyükelçi’nin “Odatv baskını” konusunda konuşarak büyük hata yaptığını söyledi. Büyükelçi içişlerimize karışmıştı. Ayrıca zamanlaması da yanlıştı. Kişisel duygularını konuşmasının en başında “I am appalled” (appal(ed)=sukutuhayale uğratılmak, yese/dehşete düşürülmek) cümlesini kurarak beyan etti. Ben de arkadaşın Büyükelçi’ye “haddini bildiren” tavrından dolayı dehşete düştüm. Herhalde, bir Hükümet temsilcisi toplantıda olsa idi, çok daha dikkatli olurdu.
Bu arkadaşa göre Soner Yalçın’ın tutuklanması gazeteci olduğu için değil, gizli örgüt üyesi olduğu için gerçekleşmişti. Konunun “basın özgürlüğü” ile alakası yoktu. Baskın sırasındaki “hukuki yanlışlar” gereksiz genellemeler idi.
* * *
Hükümet yanlısı gazetede çalışan genç arkadaş benzer görüşlerini çok daha dikkatli ve nazik sözler ile ifade etti. Diğer Hükümet yanlısı “tecrübeli ağabeyimiz” ise hiç ağzını açmayarak “Ne şiş yansın, ne kebap!” politikası güttü.
Diğer üç kişi ise “baskının” hukuken vahim hatalar ile dolu olduğunu, hatta Türk kanunlarına ters düşen bir sürü nitelik taşıdığını, tüm yaşananların basın özgürlüğüne açık darbe olduğunu, evrensel özgürlüklerin ihlali konusunda yapılacak uyarıların içişlerine karışmak olmadığını vurguladı.
Toplantı sırasında ortaya çıktı ki Hükümet’in iki ilgili üyesi de “Odatv baskınının” somut nedenini anlamamıştı.
* * *
Büyükelçi’nin tavrı ise, bana göre, zaten bilinen tavır olarak bir kez daha zuhur etti. ABD özgürlükler konusunda her zamanki gibi çok duyarlı idi. Bunun davalara karışmak veya Hükümet’i eleştirmek ile alakası yoktu. Ortada evrensel bir prensip vardı. ABD Dışişleri de, hatta Başkan Obama da aynı fikrideydi.
Galiba bu tip konularda artık geri adım atılmayacak.
Dost acı söyler!
* * *
Bay Ricciardone’yi hayatımda ilk kez gördüm. Karşımda Ortadoğu konusunda muazzam bilgili, Şark kurnazlığını anında tanıyan, Kongre’deki “atandığı ülkelerin hükümetlerinden yana tavır alan” imajını silmeye azimli tecrübe küpü bir diplomat vardı. Kendisinden çok keyif aldım.
Obama’nın Kongre’ye rağmen neden Ricciardone’yi atama konusunda ısrarcı olduğunu da galiba anladım.
Büyükelçi’ye “acemi” diyen Başbakan’ın bilgi dağarcığını bir kez daha zorladığını da ister istemez düşündüm.
Yazının Devamını Oku

Hukuk nedir, ne değildir?

ARTIK iyice kanaat getirdim ki, bırakın “normal yurdum insanı”nı, entel geçinen zevat arasında da “hukukun üstünlüğü” kavramını iplemeyen bir sürü hükümran yalakaları var. Odatv baskını ile ilgili bazı yazılar midemi kaldırıyor.
Cukkanın insanı insan yapan vicdana bu kadar ağır bastığı bir meslek içinde olmaktan utanır hale geldim.
Bazı arkadaşları yolda gördüğümde yol değiştiresim geliyor. Hele hele onlara “liberal” demiyorlar mı, sinirlerim iyice ayağa kalkıyor.
Ancak, bugün onlardan bahsetmeyeceğim. Onları Allah’a havale ediyorum.
Bugün hukukun ne olduğunu anlatmak için aklına ve vicdanına saygı duyduğum bir kişinin, bence içine düştüğü bir çelişki üzerinden meramımı anlatmaya çalışacağım.
* * *
Sabah Gazetesi yazarı Sevilay Yükselir’in dünkü yazısına değineceğim. (“Soner Yalçın için neden üzülmedim?”)
Yükselir yazısında şu satırlara yer veriyor:
“Çünkü bu adam ve çetesinden gerçekten nefret ediyorum. Pisler! Pislikler!
Onlarca kez bana karşı kullandılar o kirli kalemlerini. Saldırdılar defalarca.”
Şunları da yazıyor:
“Baktılar ki olmuyor. Bu defa bir kadının canını yakacak en hassas yerlerden girdiler.
Namusumla oynamaya kalktılar. Evli barklı 13 yaşında bir erkek çocuğu sahibi olmama aldırış etmeden alçakça iftira attılar şahsıma. Çok değil, daha üç-beş ay evvel...”
* * *
Belli ki Soner Yalçın ve arkadaşları Sevilay Hanım’a pislik atmaya kalkmışlar. Hele hele “namusuna dil uzatmaları”nı ben de nefretle karşıladım.
Sevilay Hanım Soner Yalçın ve arkadaşlarından nefret etmek için çok haklı nedenlere sahip.
Bir insan olarak canının yanmaması imkânsız! Aksinden şüphe etmek lazım.
* * *
Ancak, eğer bir aydın “hukukun üstünlüğü”nü savunuyorsa yapacağı bir hukuk tartışmasında duygulara yer yoktur.
Hukuk, tıpkı matematik gibi, duygulardan azade bir mantık terazisinde hayatiyet bulur. Nasıl hastasına teşhis koyacak tıp doktoru, acıma-üzülme gibi olumlu duygular dahil, bütün duygularına gem vuracak ve sadece teşhis üzerine odaklaşacaksa, topluma yön veren düşünürler/yazarlar da bütün duygularına gem vurup adalet arayışı (somut belge ve deliller) üzerine odaklaşmak zorundadırlar.
Sevilay Hanım şöyle yazıyor:
“Mutluyum. Çünkü şimdi yıllarca kalemini neden bir silah gibi kullandığının, hizmet ettiği karanlık güç ve düşünceler için tehlike arz eden herkese neden bel altı vurduğunun hesabını verecek adalete!”
Sevilay Hanım Soner Yalçın’ın insanlara “bel altı vurduğu” için gözaltına alındığını nereden biliyor? Bilinen Yalçın ve arkadaşlarının “Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla gözaltına alındığı”dır.
Ben de Sevilay Hanım’a ters bir soru sorayım: Eğer, Soner Yalçın ve arkadaşları aklanırlarsa sizin hakkınızda yaptıkları densiz suçlamalar bu sefer de doğrulanmış mı olacak?
Sonra kalkar da; “Sevilay Hanım hakkındaki iddialarımızdan aklandık” derlerse çok daha fazla üzülmek zorunda kalmaz mısınız?
Ne olur, duygularımızdan arınmadan hukuk üzerine yazmayalım!
* * *
Ben, daha önce birçok kez yazdığım gibi; adlarını teker teker bildiğim 2003-2004 döneminde beni dinleten, çocuklarım üzerinden beni tehdit eden, beni uzaktan uzağa gözaltında tutan bazı Silivri komutanları, Odatv grubu ve Zaman Gazetesi’nin yargılanan 23 çalışanı için adalet istiyorum!
Hukuk onlara sahip çıkmazsa ben elimden geldiğince sahip çıkmaya devam edeceğim.
Tıpkı 28 Şubat döneminde Recep Tayyip Erdoğan’a yaptığım gibi!
Yazının Devamını Oku

Odatv baskınının düşündürdükleri

HUKUK ancak ve ancak vicdanlar tarafından kabul görürse haklılık kazanır. Vicdanlara hitap etmeyen hukuk ancak hükümrana alet olur. Odatv’nin sabaha karşı basılması ve yöneticilerinin evlerinin saatlerce aranması, sonra da gözaltı süresinin başlaması akıl ve vicdan yoksunu bazı gazeteciler tarafından hoş karşılanmıştır, hatta alkış almıştır. Onlar belki de arkalarında yazılı/kayıtlı belge bıraktıklarının farkında değillerdir ama her fani gibi gazeteci de tarih önünde “nasıl bilirdiniz?” sorusu ile karşılaşacaktır.

Ruhunu hükümrana satanları bir kenara bırakırsak Odatv baskını akıllarda ve vicdanlarda yer bulmamıştır. Her yazdığı ortada olan bir basın organının ‘Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla’ basılması akıl ve vicdanın kabul edebileceği bir şey değildir. 2007’den beri süren bir davada her şeyiyle ortalık yerde duran bir muhalif basın organının da “çeteye” dahil olduğunu 2011’de keşfetmek aklın değil, önce intikam ateşinin, sonra da çok yeni bir gelişimin ürünü olmak durumundadır.
Nedir yeni gelişim?

Benim aklıma Odatv tarafından Zir Vadisi’ndeki aramalara Amerikalıların karıştığına, hatta yön verdiğine dair iddianın somut görüntü ve seslerle ortaya atılması takıldı!
Odatv’nin 14 Şubat sabahı yayınladığı görüntüler de sahte olabilir. Ancak, polis tarafında verilen tepkinin orantısız şiddeti artık ülkede her gelişmeyi şüphe ile karşılayan paranoyak beynimde oluşabilecek bir yeni şüpheyi maalesef büyük çapta bertaraf etti.
Mahkemece 12 Şubat’ta arama kararı alınması da İstihbarat’ın pekala bu özel yayınlar hakkında “ön duyum” alması ile açıklanabilir.

TSK’yı etkisizleştirmek, AKP’yi güçlendirmek için ABD makamlarının yıllardır faaliyette bulunduğuna dair kuruntu yıllardır benim gibi ABD’yi hala en önemli müttefik olarak kabul eden insanların bile aklına takılmış vaziyettedir.
ABD’nin “1 Mart tezkeresi”nin intikamını muhakkak alacağına dair düşüncemi yıllar önce yazmıştım.
Ergenekon Davası 2007’de Ümraniye’de bir evde el bombaları bulunması ile somutlaştı ama ne idüğü belirsiz Tuncay Güney’in (kod adı: İpek) hırsızlık suçlaması ile sorgulanırken Jandarma hakkında verdiği bilgiler ve evinde bulunan, ancak sonradan ortaya çıkan “dokümanlar” (2001) davaya ana yönlendirme sağladı.
Hırsızlıkla suçlanan Güney bu durumuna rağmen ABD’den 10 yıllık vize aldı ve şu anda korumalar eşliğinde Kanada’da “hahamlık” yapıyor!

Benim tamamen Fethullah Gülen’in denetimi dışında olduğuna ve Gülen’i sevenler ile zerre kadar alakası olmadığına inandığım ama kamuoyunda yine de “F-tipi” olarak kabul gören emniyet içindeki “özel yapı”nın başlangıçta dışarıdan yönlendirilen, sonradan ipi ele geçiren bir yapı olduğuna dair Türkiye’de yaygın bir kanaat var.
Ancak, 14 Şubat gününe dek bu konuda kimse somut bir belge/görüntü ortaya koyamamıştı.
Odatv 14 Şubat günü bunu yapmaya yeltendi!
Eğer, görüntüler gerçekse; Türk Emniyeti’nin içinde bir unsurun ABD’li uzmanlar tarafından yönlendirildiği somut olarak ortaya çıkar.
O zaman da Ergenekon Davası’nın seyri gerçekten değişir!
Yazının Devamını Oku

Kıbrıs’tan öğreneceklerimiz var!

GİDEREK “Hayali Küçük Ali’nin seçim bürosu”na dönüşen Dışişleri Bakanlığı “komşularla sıfır sorun” hedeflerken “yavru vatan” KKTC ile bile dostane ilişkiler düzenlemeyi beceremiyor. Zira, AKP Kıbrıslı Türkleri siyasal kültürünü kendi kültürüne dönüştüreceği insan güruhu olarak görüyor. Parayı bastırıyor, her yere camiler kuruyor ama Kıbrıslılar bir türlü “adam olmuyor”!
Başbakan’ın KKTC’liler ile ilgili “besleme” hakareti Hükümet’in en aklıselim sahibi bakanı olan Cemil Çiçek’i bile şahlandırdı!
Kendisi TC “bakanı” mı, yoksa KKTC’nin “sömürge valisi” mi ben ayırt edemiyorum.
Size bugün bir haber özetleyeceğim. Sonra Recep Tayyip Erdoğan ve Mehmet Ali Talat’ın sözlerine yer vereceğim.

Haber:
“Hürriyet yazarı ve Odatv adlı internet sitesinin imtiyaz sahibi Soner Yalçın’ın evine sabah saatlerinde polis tarafından baskın yapıldığı öğrenildi. ‘Ergenekon soruşturması’ kapsamında Odatv’nin yöneticisi Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu 4 kişinin gözaltına alınmasına karar verildi. Aramaların, ‘Ergenekon terör örgütü üyeliği ve bu kapsamda halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamasıyla’ yapıldığı öğrenildi. Odatv yöneticileri hakkında da arama kararı olduğu bildirildi. (Öte yanda) Bu sabah araştırmacı-yazar Soner Yalçın’ın evinde arama yapıldığını belirten Balbay, ‘Burada içeri alınacaklar listesi hazırladık. Bu listenin başında da Soner Yalçın yer alıyordu. ‘Böyle gazetecilik yaparsan böyle olur’ diye düşünüyorduk. Listedeki diğer isimleri açıklamak istemem’ dedi.”

TC: Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan:
“Bizim siyasetimizde korku yok, bizim siyasetimizde korkutmak yok; bizim siyasetimizde dedikoduyla, sanal korkularla, sanal tehditlerle ayakta kalma çabası yok.”

Eski KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat:
“Türkiye ile üslup farkımız var. KKTC’de insanlar birbirini eleştirebilir ama en ağır hakaretleri etmez. Türkiye’de bunu yapabiliyorlar. Bizim üslubumuza alışacaklar. KKTC’de provokasyonu yapanlar şiddete başvurmadığı sürece sadece uyarılır, başka bir şey yapılamaz. Türkiye’de ise anında tutuklanır veya baskı altına alınır, susturulur. Dünya daha geniş demokrasiye giderken biz demokrasi alanımızı daraltamayız.”

Eski KKTC lideri Türkiye’nin Kıbrıs’taki nümayişçilerin tutuklama talebini yorumlarken “Dünya daha geniş demokrasiye giderken biz demokrasi alanımızı daraltamayız” diyor.
Yerden göğe kadar da haklı!
Fikrini beğenmediği siyasiye (Örn: Süheyl Batum) soruşturma emri veren Başbakan, soruşturmayı şıppadanak başlatan Savcı; değişimi emniyet yetkililerine emanet eden Başbakan, Başbakan’ın önünde elektrik direklerini kontrol eden işçileri ayaklar altına alan emniyet görevlileri! (Sadece 2 örnek.)
Öte yanda, KKTC’de fikrine hiç katılmadığı nümayişçileri savunan eski KKTC Cumhurbaşkanı!

Deniyor ki Mısır, Türkiye’yi örnek alacak.
Hadi canım sende!
Mısır’ın “askeri vesayeti”ni Türkiye kendi “sivil vesayet”i için örnek almasın da gerisine ben razıyım!
Bölgede birilerini örnek alma modası başlamışken; anavatan Türkiye Cumhuriyeti yavru vatan KKTC’nin demokrasi kültürünü örnek alsa, daha iyi olmaz mı?
Yazının Devamını Oku

Mısır’a demokrasi mi geliyor?

MÜBAREK beklendiği gibi gitti. Mısır’da Tahrir Meydanı kazandı. Bu bir halk ayaklanmasıdır ve tüm diktatörlere ders olmalıdır. Ancak, buradan hareketle Mısır’a demokrasi geleceğini sanmak ya saf bir iyi niyeti yansıtır ya da demokrat soslu İslamcılığı!
Görüşlerine büyük değer verdiğim Taha Akyol Mısır’la ilgili şöyle yazıyor:
“Tarihteki ‘adalet’ kavramı ve onun ardından ‘hürriyet’ kavramı gibi bugün de ‘demokrasi’ kavramı milyonları harekete geçiriyor.” (Milliyet-12.02.2011)
Özgürlük Meydanı’nda toplanan insanların çoğunluğunun tarihi gelişim açısından “adalet” ve “hürriyet” kavramlarına ulaştığına ben de inanıyorum ama “demokrasi” kavramı Mısır’ın zihin haritasına henüz ne kadar yerleşti, emin olamıyorum.
Ülkeler siyasal kültürleri ancak zaman (tarih) içinde içselleştirirler!
Türkiye’nin bile demokrasisinin 65. yılında hâlâ “sivil vesayet”i tartıştığını unutmayalım.
Üstelik, “adalet” kavramından, “hürriyet” kavramından ne kastedildiği de şüphe götürür.
Bazıları “adalet”i ve “hürriyet”i “demokrasi”de arayabileceği gibi, pekâlâ bazıları da “İslami düzen”de arayabilir.
* * *
Geçen hafta yazdım (9 ve 10 Şubat). Mısır’da iki ana güç var: Mısır ordusu ve Müslüman Kardeşler (İhvan).
1928’de kurulmuş İhvan zaman içinde evrilmiş ama arasında en güçlü hizip Da’wa! Da’wa en muhafazakâr kesim. Da’wa İhvan’ın kılcal damarları mahalle/köy komitelerine mutlak hâkim. Gençleri ve köylüleri onlar örgütlüyorlar.
* * *
“Mısır’a ne geliyor?” sorusuna “Demokrasi geliyor!” demeden önce iki noktanın altını çizeyim:
1) Hüsnü Mübarek gitmeden önce yardımcılığına Ömer Süleyman’ı atamıştı. Hepimiz onun Mübarek’in yerine geçeceğini düşünüyorduk. Geçen haftalardaki gösteriler sırasında Hüsnü Mübarek, Muhammed Hüseyin Tantawi’yi Savunma Bakanlığı görevinden alıp yerine Genelkurmay Başkanı Sami Hafız Anan’ı atamıştı. Tantawi’yi artık istemiyordu. Halbuki, Mübarek’in ardından 11.02.2011 tarihinde kurulan Silahlı Kuvvetler Yüksek Komisyonu Başkanlığı’na Mübarek’in Savunma Bakanlığı’ndan uzaklaştırdığı Muhammed Hüseyin Tantawi getirildi.
Şu anda Mısır’ın Devlet Başkanı Tantawi!
Mısır’da devrim mi oldu, darbe mi?
* * *
2) 1996-2002 yılları arasında İhvan’ın liderliğini yapan Da’wa kökenli Mustafa Maashur yazdığı “Tek Yol Cihad!” (1996) adlı kitabında İhvan’a yol gösteriyor ve aynen şöyle diyor:
i) “... Her bir Müslüman’ın kaçamayacağı görev kendisini Cihad’a hazırlamaktır.”
ii) “... Bilinmelidir ki, Müslümanların Allah düşmanlarının yarattığı her türlü zarara anında tepki vermesi gerekmez. (Allah düşmanlarına) tepki şartlar ve olanaklar olgunlaştığında verilecektir.”
Ben sadece 2 basit alıntı yaptım.
İhvan, ama özelikle Da’wa, dünyada İslam’ın tek ve en doğru yorumunu yaptığını 1928’de de savunuyordu, 2011’de de savunuyor.
Mesele zamanlamada!
* * *
Son bir haftada Türkiye’de Mısır’dan fazla “Mısır uzmanı” olduğunu gördük. Zira bizim aydınımız yüzsüz!
İhvan 1928’den beri bekliyor! Mısır’da demokratların ne kadar beklemesi lazım?
Sosyolojiye büyük önem veren Taha Akyol’un esasen bu soruya cevap araması lazım.
Taha Abi’nin bir örnekten yola çıkarak yaptığı gibi İhvan’ın demokratlaşma gayretini genelleştirmek için İhvan’ın kurucusu Hasan el Benna’nın torunu Profesör Tarık Ramazan’ın yazdıklarını dede-torun farkı olarak örnek vermek yetmez!
Yazının Devamını Oku

Mısır nereye payidar? (II)

DÜNKÜ yazımda Müslüman Kardeşler’in (İhvan) yaşayan en eski İslami örgüt, Mısır’daki en köklü siyasi yapı olduğunu, teröre hiçbir zaman başvurmadığını, yaşadığı gelişim içinde üç ana unsura dönüştüğünü yazdım. Bu unsurlar:

i) En muhafazakâr kesim olarak Da’wa,

ii) Mevcut siyasi yapıya uyumlu pragmatik muhafazakârlar ve

iii) İslam’ın ilerici yorumunu savunan reformistlerdir.

Da’wa tabana en fazla hâkim unsurdur. Örgütün kılcal damarlarını oluşturan mahalle komiteleri, dolayısı ile gençlik ve köylülük onların denetimi altındadır.
Reformistler ise İhvan’ın en zayıf halkasıdır.

Yine dün yazdım. Mısır’ın geleceğini tayin edecek diğer yapı ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını ve ülkede “reformla” tatlandırılmış yeni statükoyu kollayacak Mısır ordusudur.

* * *

Dünyada Mısır ile ilgili garip bir soru tartışılıyor. Mısır yeni dönemde Türkiye’ye mi, yoksa İran’a mı benzeyecek?

Hiçbirisine benzemeyecek ama birisi ile daha yakın ilişki içinde olacak!

Türkiye’nin AKP’si olsa olsa Mısır’ın pragmatik muhafazakârlarına yakın düşer. Herhalde, Mübarek sonrası Mısır ordusunun vesayeti altında kurulacak yeni statüko ile en kolay işbirliği yapacak İhvan grubu da pragmatik muhafazakârlardır.

ABD’nin bu safhada AKP ile yardımlaşma isteğinin nedeni, ABD ve İsrail ile ters düşmeyecek yeni statükoya katılmak için İhvan’ı ikna etme beklentisidir.
Ancak, yukarıda belirttim. İhvan’ın ana ve en güçlü kolu klasik Da’wa’cılardır.

İhvan’ın hâkim öğesi hâlâ katı bir ideolojik çerçeve çizen bu gruptur ve halkı onlar örgütlemektedirler. Türkiye Büyükelçiliği bile Kahire’de bir yere gideceği zaman Da’wa kontrolü altındaki Mahalle Komitelerine haber vermektedir.

Herhangi bir ideolojik örgütte, özellikle dine, hele hele İslam’a dayanan bir örgütte demokrasiye, onun olmazsa olmaz parçası laikliğe yer yoktur!

Demokrasi sadece iktidara giden bir araçtır.

* * *

Sanırım Mısır’da değişim iki aşamalı olacak:

1) Birinci aşamada askeri vesayet altında, yine pro-Amerikan, pro-İsrail bir yönetim kurulacak. Mübarek’in iktidardan gitmesi kaydı ile İhvan’ın pragmatik muhafazakar kolu iktidara ortak olacak. Bu safhada Da’wa bu koalisyona itiraz etmeyecek. Bazı göstermelik reformlar yapılacak ama gelir dağılımında bir iyileşme sağlanamayacak. Bu arada İhvan’ın en güçlü ve en muhafazakâr kolu Da’wa, İran’ın da mali desteği ile, mahalle komiteleri üzerinden sosyal yardımlara (gıda, sağlık, konut, eğitim) ve ideolojik çalışmalara devam edecek.

2) İkinci aşamada Da’wa reformcuların (yeni statüko) da ülkeyi düzeltemediği tezi ile demokratik yöntemlerle iktidarı ele geçirecek ve bir daha gitmemek üzere başa geçecek. En büyük başarıları, zaten uzman oldukları gelir aktarımı olacak ve İslami rejimi yavaş yavaş hayata geçirecekler.

Laikliğin söz konusu olmadığı bir “demokrasi” maddi ihtiyaçları karşılanan  kitlelere aykırı gelmeyecek.

Bu safhada Mısır İran’a yaklaşacak, Türkiye, hele hele ABD’den tamamen uzaklaşacaktır.

Sonuçta, İran Ortadoğu’yu “gerçek İslam”a kavuşturma mücadelesinde büyük bir adım daha atacak!
Yazının Devamını Oku

Mısır nereye payidar? (I)

MISIR konusunda bugüne dek tek sadece bir yazı yazdım (10.02.2011). Onun da asli konusu Türkiye’nin dış politikasıdır. Zira, iyi bilmediğim, araştırmadığım konularda yazmak veya söz söylemek bana zül geliyor. Şimdi biraz hazırlıklıyım. Ben de “Mısır meselesi” konusunda bazı sözler söylemek istiyorum. Bugünkü ve yarınki yazılarımı bu konuya ayıracağım.

Mısır konusunda yapılabilecek tek kesin ve basit saptama Mübarek ailesinin belirli bir süre içinde iktidardan gideceğidir.
Ancak, “Mübarek rejimi yerine demokrasi mi gelecek?” sorusuna olumlu cevap vermek çok kolay değil.
Gözüken odur ki Mısır’ın geleceği üzerinde iki grup başat rol oynayacak:
1) ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını ve ülkede “reformla” tatlandırılmış statükoyu kollayacak Mısır ordusu.
2) Halkın taleplerine ve meydanların örgütlenmesine önderlik eden Müslüman Kardeşler (İhvan).
Mısır Ordusu vesayetinde hareket eden yeni statüko Mübarek tarafından Cumhurbaşkanı yardımcılığına getirilen Ömer Süleyman yönetiminde pazarlık masasına İhvan temsilcileri ile oturunca kaosun yeniden dengeye getirilmesinde rol alacak iki ana unsur resmiyet kazandı.
Bugün İhvan üzerinde duracağım.

İhvan hakkındaki bilgileri büyük çapta ForeignAffairs.com adresinde yayınlanan Carrie Rosefsky Wickham’ın “The Muslim Brotherhood After Mubarak” (Mübarek Sonrası Müslüman Kardeşler) başlıklı makalesinden alıyorum.

Hasan al-Banna tarafından 1928’de kurulan İhvan çağdaş İslami gruplar arasında en uzun ömürlü olanıdır. Bir siyasi parti olarak değil, dini yardımlaşma (Da’wa) amaçlı kurulmuştur. Amacı topluma örnek teşkil ederek; verdiği vaazlarla, yaptığı sosyal yardımlarla İslam’ın güçlenmesini sağlamak olmuştur. İhvan kendisini gerçek İslam’ın tek temsilcisi olarak görmüş ve partileşmeyi milli dayanışmanın en önemli engeli olarak kabul etmiştir. Bütün Mısırlıları Siyonizm ve emperyalizm önünde birleşmeye ve ekonomik kalkınma ve sosyal eşitlik peşinde koşmaya davet etmiştir.

1972’de Enver Sedat İhvan’ı siyasi katmanlar arasında gördüğünü kabul edince terörü açıkça lanetlemişler ve hiçbir zaman teröre başvurmamışlardır. İhvan 1984’ten sonra da Parlamento ve Sendikalara aday göstermeye başlamıştır. Giderek siyasi sisteme entegre olan İhvan 1990’larda “değişim” için örgütte bir tartışma başlatmıştır.
1996’da reformist kanat İhvan’dan tamamen koparak Hizb al-Wasat (Merkez Parti)’ı kurmuştur. İhvan içinde kalan “reformistler” ise partilerüstü bir hareketi başlatarak Kefaya (Yeter!) sloganı ile İhvan içinde değişim hareketine girişmişlerdir. Bu grup çeşitli laik ve demokratik unsurlarla birlikte demokratik Anayasa için çalışmalar yapmıştır.

Bugün için İhvan kabaca üç unsurdan oluşuyor.
1) Da’wa hizbi en muhafazakar kesimdir ve İhvan’ın kılcal damarları sayılan Yol Gösterme Büroları (Mahalle Komiteleri)’nde ağırlıklı olan Da’wa’cılardır. Bürokratik ataklarda ve sosyal yardımlaşmada en aktif kesim bunlardır. Yeni katılımcıları Da’wa yönlendirir, bunun için de gençlik ve köylülük üzerine mutlak üstünlük sağlamış durumdadırlar.
2) Pragmatik muhafazakarlar diyebileceğimiz ikinci grup ise İhvan’ın orta yol hizbidir. Dini muhafazakarlığı “katılımcılık” ve “geçici ittifaklar” ile birleştirmeye çalışır. İhvan’ın en fazla parlamenter çıkaran kanadı bu kanattır.
3) Üçüncü grup ise reformistlerdir. İslam’ın ilerici bir yorumunu savunurlar. Bunlar İhvan içinde kalmışlardır ama fazla bir tabanları yoktur. Hele hele İhvan’ın en önemli örgütü Mahalle Komiteleri’nde hemen hiç ağırlıkları yoktur.
(Yarın devam edeceğim.)
Yazının Devamını Oku

Mehmet Baransu, senin ar damarın çatlamış

DEDEM “Ar damarı çatlamış adamdan kaç” derdi.Ama, ben senden kaçmayacağım. Eline tutuşturulan yarım yamalak bilgileri önüne ardına bakmadan servis etmen ile mücadele edeceğim.
Taraf’taki köşende (01.02.2011) şöyle yazmıştın.
“(Kodaloğlu’ndan toplanan) Bilgilerin askerlere karşı uygulanan psikolojik harbin bir parçası olarak ‘bir kitapta’ kullanılmasına karar verildi. Bunun için uygun bir kişi arandı ve bulundu. Bilgiler Cüneyt Ülsever’le paylaşıldı ve Hacı romanı da böylelikle ortaya çıktı.”
Ben de seni kocakarı dedikoducusu ilan etmiş ve iddianı ispata çağırmıştım. (02.02.2010)
07.02.2011 tarihinde Taraf’taki köşende “İspat mı istemiştin” başlıklı yazında bir masal uyduruyor ve zamanında kamuoyuna mal olmuş bilgileri “yeni belgeler” gibi yutturmaya çalışıyorsun. Bu sefer de yine isim vererek:
“Komiser E, Çevik Bir’in yanı sıra ABD’yle yakın ilişkiler içersinde bulunan aynı zamanda da silah ticaretiyle uğraşan Aydan Kozluca’yı, namı diğer Aydan Kodaloğlu’nu takip ettiren kişiydi... Komiser E, sonrasında dosyayı Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderdi” diye yazıyorsun.
* * *
Sonra da dosya İstihbarat’tan çalınmış ve bana ulaştırılmış!
Mehmet Baransu. Kullanılmakta sınır tanımıyorsun!
Senin özel bilgiler diye yazdığın ve çalındığını iddia ettiğin bilgiler ben Hacı romanını yayınlamadan önce kamuoyuna çoktan mal olmuştu:
“AK Grup firmasının adı, sahibinin isminin baş harflerinden oluşuyor: Aydan Kodaloğlu... Aydan Kodaloğlu, Mark Parris’e ‘yakınlığı’yla tanınıyor. Parris gibi Kodaloğlu’nun ‘sıkı fıkı’ olduğu Alan Makovski ve Richard Perle gibi isimler de Amerikan yönetimine yakın ve etkili çevrelerin önemli temsilcileri olarak biliniyorlar... Kodaloğlu’nun sahibi olduğu AK Grup Danışmanlık Şirketi’nin internet sitesinde, firmanın Türkiye, Ortadoğu ve Kafkaslar merkezli ‘görev alanları’ şöyle tanımlanıyor: ‘AK Grup, Amerikan, Türk ve İsrail firmalarına, enerji, savunma, inşaat, sağlık, bankacılık ve finans sektörlerinde danışmanlık hizmeti sunar.
AK Grup, Amerikan, Türk ve İsrail hükümetleri ve iş çevrelerinde ’üst düzey bağlantılar’a sahiptir’...” (habervitrini.com.-15 Ocak 2003.saat 10.58)
Ben sadece bir örnek verdim. Okur google’a söz konusu hanımefendinin adını girip, bir sürü bilgiye sahip olabilir.
Mehmet, senin hiç mi ahlaki değerlerin yok?
* * *
Ayrıca:
1) Verdiğin bilgilerin bana ulaştırıldığını masal tadında iddia etmen ispat değildir. Komiser E.’nin bu belgeleri bana verdiğini, ilgilenmediğin bir alan olan hukuk mantığı ile ispat etmekle hâlâ yükümlüsün.
2) “Yazışmaların içeriği değiştirilmeden romanda kullanıldı” diye yazıyorsun. Yalan bu kadar hayâsız olabilir. Roman ortada. Yazında neden benim yaptığım gibi ilaç niyetine olsun, bir adet somut örnek vermedin? Çamur at izi kalsın!
3) Ben roman yazarken Emniyet’ten, Adli Tıp’tan, Genelkurmay’dan tabii ki bilgi (belge değil) alıyorum. Kritik bir belge elime geçse neden 500 binin üzerinde satan gazetemde değil de, 10-15 bin satan bir romanda kullanayım?
4) Bana Aydan Hanım dışında da bir sürü insan “Beni yazıyorsun” diye itiraz etti. Bunda ne var? Tekrar ediyorum. Sen haysiyetin gereği dedikodu yapmak değil, belgelerin bana verildiğini ispat etmekle yükümlüsün.
5) Arkadaşım Komiser E.’nin eşi ile evime geldiği doğrudur. Özel hayata girmekten bile utanmıyorsun.
7) Gazetemde açıkça yayınladığım bir başka belgeyi neden şimdi aleyhime kullanmaya çalışıyorsun?
8) Hisarüstü Cinayetleri adlı romanımın da çalıntı olduğunu iddia etmiştin. Bu sefer neden suspus oldun?
Mehmet, eline tutuşturulan iddiaları ispat edemedin. Sen bir müfterisin!
Bu yazı ar damarı çatlamış kişiye son yazımdır.
Yazının Devamını Oku

Zamanın olmadığı zaman!

GARİP bir başlık, değil mi? Hatta bu başlık saçma da bulunabilir: Zırva!
Hiçbir şeyin, hatta evrenin olmadığı, bunun için de zamanın olmadığı bir dönem var mıydı?
Stephen Hawking’e göre evren bir zamanlar yoktu.
Yok olduğu bir dönemde bir nokta, tıpkı suyun kaynarken yaptığı gibi, gibi gelişigüzel kabarcıklar çıkarmaya başladı ve kabarcıklardan birisi büyümeye ve genişlemeye başladı. Halen de genişlemekte.
İşte bu kabarcık içinde yaşadığımız evren!
Hatta evrenlerden sadece birisi. Diğer evrenlerde canlı yaşam koşulları henüz oluşmadığı için oralarda henüz hayat yok. Bizim evrende de yaşam koşulları sadece dünyada oluşmuş. Oluşmaya da 13.7 milyar yıl önce başlamış!
Stephen Hawking bütün bu tartışmayı Leonard Mlodinov ile birlikte yazdığı “The Great Design” (Yüce Tasarı) adlı kitabında yapıyor. (Bantam Books Yayınevi-New York-2010)

Evren “ilk nokta”dan çıkan kabarcığın, tıpkı bir mikrodalga fırın gibi, etrafa yaydığı çeşitli ölçeklerdeki ısının kabarcıkta kimyasal oluşumlar yaratması ile oluşmuş.
Hawking “O ilk ‘nokta’yı kim oraya koydu?” sorusuna “Hiç kimse!” diye cevap veriyor. İlk noktayı güney kutbunun bulunduğu nokta gibi düşünün ve güney kutbundan ekvator yönüne paraleller giderek nasıl genişliyorsa, evrenin de aynı şekilde genişlemekte olduğunu düşünün, diyor.
“İlk noktayı oraya Yaradan koymuş olmaz mı?” diye sorarsanız Yaradılış İnancı’na itibar etmiş olursunuz, o zaman ben de size “Yaradan’ı kim yarattı?” diye sorarım diyor.
Aynı soruyu ben Hayrettin Karaman Hoca’ya sorduğumda “Allah’tan öncesinin olmadığına iman edeceksin” demişti.
O da “zamanın olmadığı zaman”a atıfta bulunmuştu!

Stephen Hawking “var oluş”un insan var olduğu günden beri sorgulandığını anlatıyor. Aristo, Pisagor, Arşimed, Euclid, Thomas Aquinas, Kepler, Galileo vb. tarafından binlerce yıldır “gerçeğin” nasıl tartışıldığını bir bir izah ediyor.
Ona göre bugüne dek “bilimsel metodoloji”nin en önemli zaafı etrafındaki fiziki, kimyasal, biyolojik vb. olguları hep tek teori (tek gerçek) ile açıklamaya çalışması!
Halbuki bilimsel çalışmalar bize bir “olgunun” varlığını/gelişimini doğru tahmin eden birkaç teorinin (birkaç gerçeğin) birden var olabileceğini gösteriyor. Basit bir örnek:
Bir uçağın içinde bir topu zıplatırsanız uçak içindeki kişi topun dik bir çizgide zıpladığını görecektir. Gökyüzünde 800 km/s’de giden uçağı yerden gözleyen kişi ise topun düz bir çizgide zıplamadığını, zıplarken aynı anda uçak da hareket ettiği için, yana doğru (yarım V yaparak) zıpladığını söyleyecektir. Ama, iki gözlemci de topun hangi hızla, kaç metre zıpladığını, uçak içinde nereye düşeceğini doğru ölçebilir.
Yuvarlak kavanozdaki balık da insan da aynı şeye bakarlar ama farklı görürler!

Hawking’e göre “var oluşu” bir teori yerine bir sürü model teori (M-Teori) ile izah etmeye kalkışırsak; evrenin gözle görülemediği dönemde Kuantum Teori ile gelişigüzel/kaotik/düzensiz gelişimin (bir noktadan bir sürü evrenin yaratıldığı) anlaşılabileceğini, daha sonra evren belirli büyüklüğe ulaştığında ise artık hâkim olan düzenli gelişmeyi izah eden klasik fiziki kanunlar tarafından anlaşılabileceğini kabul etmemiz gerekir.

Yaradılış İnancı veya Evrim Teorisi, iki zıt “var oluşu” açıklama gayreti bir noktada uyuşuyor:
Zamanın olmadığı zaman da vardı!
Hawking kusura bakmasın. Ben “İlk ‘nokta’yı oraya kim koydu?” sorusuna verilen cevaplarda Yaradılış İnancı’ndan yanayım. Ama, sonraki gelişimi kavramak için Hawking’in M-Teorisi fantastik bir yeni boyut kurguluyor.
Yazının Devamını Oku

Proaktif Davutoğlu nerede?

PROAKTİF=Önden harekete geçen, öncelik alan. * * *
Tunus birbirine girdi, Mısır cayır cayır yanıyor, Lübnan’ın, Suudi Arabistan’ın eli yüreğinde, Suriye, Ürdün, Yemen hop oturup hop kalkıyor, Davutoğlu’nda tıs yok!
Dışişleri Bakanı’nın hiperaktif olduğu kesin ama proaktif olduğuna bin şahit ister.
Bakan “hiper”liği “pro”luk ile karıştırınca Başbakan da “Mısır açılımı”nda postaktif (sonradan harekete geçen) duruma düştü.
Mısır’da Mübarek’in gidici olduğuna Süleyman Demirel’in Fırat’taki sağır çobanı bile kanaat getirdikten sonra Başbakan Mübarek’e “Git!” dedi.
“Goodmorning after breakfast!” (Ünlü İngiliz sözü, kahvaltıdan sonra günaydın denmez anlamında kullanılıyor.)
Daha 2 ay önce:
“Neden Türkiye liderliğini Balkanlar’daki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da yeniden inşa etmesin?” (Jackson Diehl’in Ahmet Davutoğlu ile yaptığı söyleşi, Washington Post, 5 Aralık 2010) diye soran Ahmet Davutoğlu “idealler” ile “gerçek” birbirine girince suspus kaldı. Çünkü, bu durumda Kitab-ı Mukaddes’in (Stratejik Derinlik) söyleyecek bir sözü galiba yok.
Okyanus ötesinden ABD konuştu, kıta ötesinden İngiltere konuştu, dibinden İsrail konuştu. Türkiye iki arada bir derede sıkıştı kaldı.
Türkiye konuşamadı, zira elinde bu ülkelerde ne olduğuna dair analiz/istihbarat yok. Üstelik, kaos düzlüğe çıkana dek konuşmak tehlikelidir.
Altı sakal, üstü bıyık!
Davutoğlu’ndan rica ediyorum. Lütfen, bir süre retorikten vazgeçsin.
Gazeteciler önünde “proaktif”, “ön almak”, “oyun kuruculuk” gibi sözleri bir süre telaffuz etmesin.
* * *
Ben aklımın ermediği bir hususu akademik uzmanlığına büyük saygı duyduğum Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’na soracağım.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun birbiri ardına yanmaya başlamasına “domino etkisi” diyoruz. Büyük sıkıntıları olan milletler adeta birbirinden örnek alarak otokrat liderlere başkaldırıyorlar.
Dış Politika doktrini “domino etkisi”ni ciddiye alır mı?
Toplumlar birbirlerine bakıp, “bir gecede” kendiliğinden harekete geçerler mi?
Kitleler aynı anda, üstelik değişik ülkelerde; arkalarında bir “planlayıcı” olmadan başkaldırırlar mı?
Öfke ne zaman ve hangi koşullarda toplumsal isyana dönüşür?
* * *
Yoksa arkada bir “oyun kurucu” var mıdır?
Komplo teorilerinde hemen akla ABD veya İngiltere, Almanya, Fransa gelir ama bu kez böyle bir oyun kurucu muhteşem bir satranççı olan İran olabilir mi?
Şu anda “İslam” siyasi olarak kalkışmalarda arka planda duruyor ama esas itici “ideoloji” siyasi İslam (Müslüman Kardeşler ve türleri) olabilir mi?
* * *
Ben samimi olarak bu soruların cevabını bilmiyorum.
Onun için bir uzmana danışmak istiyorum.
Sorularımı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na değil, akademisyen Ahmet Davutoğlu’na soruyorum.
Yazının Devamını Oku

Mehmet Baransu iddianı ispatla mükellefsin

MEHMET Baransu Hanefi Avcı ile ilgili yazdığı kitaba hem benim kendisi ile ilgili övücü sözlerimi reklam olarak koymuş, hem de benim Hanefi Avcı’dan belge aldığımı, sanki gazeteci için belge almak suçmuş gibi, ihbar olarak yerleştirmişti. (Avcı’dan hiçbir belge almadım. Verse idi alırdım.) Ben de Baransu ile yaptığım telefon konuşmasında bana verdiği bilgiler üzerinden “Baransu’nun Emniyet içinden sadece bilgilendirilmediğine, aynı zamanda yönlendirildiğine dair kanaat bende pekişti” diye yazmıştım. (23.01.2011)

Baransu bu kanaatime bir cevap yazısı yazdı. (Taraf, 01.02.2011) Cevap vermek hakkıdır. Ancak haddini aşıyor ve düzmece iddialarda bulunuyor.
Önce Emniyet’ten aldığı açık seçik belli bir bilgi ile, bir kişiyi utanmadan ve sıkılmadan ifşa da ederek (Aydan Kodaloğlu) detaylarını ilk defa duyduğum bir iddiada bulunuyor. Bu hanımın 28 Şubat dönemi komutanları ve ABD ile ilişkilerini açıklıyor!
Sonra da bana şöyle bir çamur atıyor:.
“(Kodaloğlu’ndan toplanan) Bilgilerin askerlere karşı uygulanan psikolojik harbin bir parçası olarak ‘bir kitapta’ kullanılmasına karar verildi. Bunun için uygun bir kişi arandı ve bulundu. Bilgiler Cüneyt Ülsever’le paylaşıldı ve Hacı romanı da böylelikle ortaya çıktı. İşte, Hacı romanındaki yazışmaların hikâyesi buydu. Ülsever’in hayal dünyasından oluşturduğunu iddia ettiği yazışmalar, bir hizmetçinin ekran okuyucuyla elde ettiği bilgilerden başka bir şey değildi.”
* * *
Mehmet Baransu:
1) Romanı okumadığın aşikâr. “Hacı” bir 28 Şubat dönemi eleştirisidir. Ayrıca Fethullah Gülen Cemaati’ne sahip çıkar. Romandaki tüm kişiler hayalidir. Tabii ki dönem hakkında eline geçen bilgilerden yararlanır.

Yazının Devamını Oku

Bir kedi hikâyesi

TOPLUMLARIN kendi ana kültürleri çerçevesinde insan yetiştirme kültürleri de var. Türkiye’nin insan yetiştirme kültürü bireyi tamamen yok etmese de bazı prototipler yaratıyor. İnsanı bazı genellemeler yapmaya zorluyor.
Ben bugün, iyi tanıdığıma inandığım kedilerden ve medyadan hareket ederek bazı prototiplerden bahsetmeye çalışacağım.
Medyada dürüst ve doygun insanlar çoğunlukta ama ülkenin insan yetiştirmede en büyük zaaflarından birisi olan itibar açlığı ile kıvrananlar da var.
İtibar açlığı ile kıvrananlar genelde iki türlü:
i) Kimi tok evin aç kedileri.
ii) Kimi aç evin aç kedileri.
* * *
Tok evin aç kedileri genellikle refah dolu bir geçmişten geliyorlar, zaten arada bir ana veya babalarının ne kadar hürmetli insanlar olduklarını anlatıyorlar ama tok evde yetişmiş olmak onların ruhunu bir türlü doyurmuyor.
Her daim ve her dönem otoritenin peşinde koşmaktan, ona yaranmak için ter dökmekten yılmıyorlar.
“İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgesi sanırmış” (Aziz Nesin-Zübük)
Bunlar gün geliyor idam edilen gençlerin milli iradenin talebi doğrultusunda idam edildiğini iddia ediyorlar, gün geliyor o gençlerin intikamını almak için yeminler ediyorlar.
Gün geliyor 12 Eylül’e alkış tutuyorlar. Gün geliyor “12 Eylül’ün faşist Anayasası değişsin” diye bağırıyorlar. Gün geliyor Evren’i ağırlıyorlar, gün geliyor Erdoğan’ın yanağından makas alıyorlar.
Aralarında bir hanımefendi var ki; otoriteye yağ çekmek uğruna tahrifat yapmaktan, kelime oyunu çevirmekten, göz boyamacılığından adeta zevk alıyor.
* * *
Tok evin aç kedileri arasında esasen otoriteye değil ama cukkaya tapanlar da var. Cukka, gerek TMSF’nin milletin cebinden ödediği yüklü transfer parası, gerek yine millet parası ile varlığını sürdüren TRT’nin hiç seyredilmeyen programlar karşılığında verdiği cüzi bahsişler olabiliyor.
Cukkaya tapan bazı aç evin aç kedilerini ise şimdilik Cine-5’te besliyorlar. Onlar henüz 1. sınıf yalaka olamadılar.
* * *
Aç evin aç kedileri arasında itibar açlığı had safhaya ulaşmış bir grup da var. Onlar zamanında çok çekmiş “eski tüfekler”. Zamanında sille tokat giriştikleri açık ve seçik bir sağ görüş olan liberalliği şimdi baş tacı yaparak otoritenin gönlüne giriyorlar.
Zamanında devlet yıkılsın diye çok gayret sarf ettiler ama şimdilerde devlet uçağında misafir olmaya bayılıyorlar. Davetlerde itibarlı adam muamelesi görmek, işadamları tarafından ağırlanmak için ölüp bitiyorlar.
Eskiden neye kızıyorlarsa şimdi o olmak istiyorlar.
Friedrich Nietzsche bu gibiler için diyor ki:
“Her kim ki canavarla savaşıyorsa süreç içinde kendisinin de canavarlaşmamasına dikkat etmelidir”.
Uyarıyor Nietzsche:
“Cehennem çukurunun içine bakarken onun da size baktığını unutmayın”.
* * *
Bir de tok evin tok kedileri var ki onları ise hiç ama hiç anlamıyorum.
Onların bu itibar açlığı hikâyesinde ne işleri var?
Not: Bu yazıya ilhamı mesleğinde 40 yılı doldurduğu halde cumartesi günü Milliyet’teki köşesinde kendisinin hâlâ ne olduğunu anlatmak zorunda hisseden bir gazeteci ağabey verdi.
Yazının Devamını Oku