Durup duru bu adamlar...

Aloo Gündoğan, duran var mı? Aloo İçmeler... Aloo Türkbükü... Dostlarımı arayınca bakın ne yanıt alıyorum.

Telefondaki sesi titrek. Gene de beni telaşa vermemek için, “İyiyim merak etme” diyor, “göğsüme indi sanırım, ballı süt içtim, birkaç güne kalmaz geçer.”
Birkaç gün geçiyor ama ne halsizlik ne öksürük geçmiyor. “Kalkıp bir hastaneye mi gitsen diyorum, kıramaz beni, gönülsüz kabul ediyor. Ne yapabilirim diye düşünürken aklıma komşusunu aramak geliyor. Tarafsız gözlemci olarak mümkünse yan eve gidebilir mi acaba diyorum kekeleyerek.
Bir saat sonra geri arıyor komşu, “Halsiz” diyor, “ruj bile sürmemiş.” İşte o an panikliyorum. Herkesin hastalığı bir yerden anlaşılır. Bakışının feri kaçan da olur, kahkası sönen de, benzi solan da vardır, avurdu çöken de... Anneminki kırmızı rujundan anlaşılır. Sürmedi mi, bil ki hasta. Bavulu toplarken teyit de geliyor zaten. Zatürree!
Bu yıl ayağım hep geri gitti. Çocuklara ihanet gibi geldi kalkıp ‘sayfiyeye’ gitmek... Onlar canları pahasına, benim de geleceğim için direnirken şezlonga yayılmak önce kendime, sonra da o müthiş gençlere ihanet gibi geldi.

KOLTUKTA ÇARESİZ

Oysa bir iki kez dolaşma dışında mıhlandığım koltukta tırnaklarımı kemirip ihtiyaç listesindeki kalemleri Gezi’ye göndermekten başka bir halta yaradığım da yoktu ya neyse...
Yola çıktığımda, işçiler sokaktan çekilmiş, Ankara ve Gazi dışında ortalık nispeten sakin. Sakin olmayan tek kişinin de kalkıp o saatte yine/yeniden/yineyeniyeniden uzun bir konuşma yapma ihtimali de olmadığına göre gece sakin geçeceğe benzer.
Ne gezer? Şu yaşa geldin gecenin sürprizlere gebe olduğunu öğrenemedin mi a kadın... Tüm bu toplanma, yola koyulma, uçma faslı dört saat sürüyor. Eve vardığımda ilk iş son günlerde müptelası olduğum, bir yumurta kafalı olarak Twitter’a bakıyorum.
Aaa o da ne? Nurtopu gibi bir duran adamımız olmuş şu kısacık sürede... Mavra gırla...Duranadamlar dalga dalga yayıldıkça, önce İstanbul’a, sonra çevre illere, derken uç diyarlara, içimi o bildik umut kaplıyor. Gene kalkıp bu zekâyı kucaklayasım geliyor, her tweet içimden kuş havalandırıp yüzümde fiyonk açtırıyor.
Ama o da ne... Duranı duruyor diye tutukladılar. Eskişehir’de gazlanan gençler var gene... TOMA’lardan evlere gaz sıkıyor, kapıları yumrukluyorlar. Bildik kara kâbus gene çörekleniyor üstüme.
Siyasetbilimci değilim, siyasetin devrileceği yönü kestiremem, dolayısıyla ülkemin karpuz gibi ortadan bölünüp bölünmeyeceğini bilemem ama benim bölündüğüm kesin. Bir yanım ağlarken diğeri gülüyor.

İŞTE DURANGENÇ

Ege rehavettir... İnsanı da öyle, rahvan. Akşam 9 sularında bizim sitedeki bir evden inceden bir tencere sesi yükseliyor. Uzaktan biri daha, derken başka bir tava... Seslerin cılızlığı canımı sıkıyor, fırlayıp şehir merkezine gidiyorum.
Meydanda gemiciler kahvesinin orada gencecik bir kız durmuş kaleye bakıyor durangenç olarak... Biraz ileride mendirek dibinde en az on duranadam-durankadın var.
Dönüp meyhaneciler sokağına giriyorum, birkaç duranayyaş, ileride on küsur duranesnaf turistlerin şaşkın bakışlarına aldırmadan duruyor.
Sonra merkez dışındaki dostları arıyorum birer birer... Aloo Gündoğan, duran var mı? Aloo İçmeler... Aloo Türkbükü...
En son canımın içi Arif Kaptan’ı arıyorum. Ya denizde ya okeydedir... Tahmin ettiğim gibi kahvede. Mutat sorumu soruyorum. Güzelim Ege şivesiyle yanıtlıyor. “Olma ma heç” diyor. “Durup duru”...

X

Bodrum efsaneleri

En güzel tekneleri tek eliyle yapan Çolak Erol, Bodrum Sualtı Müzesi’ni yoktan var eden Oğuz Alpözen ve 30 yıldır bölgenin defilelerini düzenleyen balerin Saruhan İren... Onlar yarımadanın sembolleri.

İki haftadır hakiki Bodrumluları yazmayı sürdürüyorum. Nasıl biter ki Bodrum’u Bodrum yapan güzelim insanlar kuytulara çekilmişken? Çolak Erol’la başlayalım: Lakabı Çolak çünkü çolak... Sağ kolunun dirsekten altını kaptırmış kayışa, asker dönüşünde.
Çolak Erol dendiğinde akan sular duruyor İçmeler’de. İçmeler dediğin Bodrum’da tekneciliğin kalbinin attığı yer... Çolak da İçmeler’in en büyük tersanesi Ağanlar Denizcilik’in sahibi. Onun efsanesi elinden çıkan tekneler.
Öyle ki hemen herkes aynı şeyi anlatıyor hakkında: “Onun tek eliyle yaptığını iki eliyle yapan çıkamadı bugüne kadar.” Öyle güzel tekneler yaparmış ki insan koyda salınan, rıhtımda yatan, yüzlercesinin arasında hangisi onun sol eliyle attığı imza çabucacık anlarmış.
Ailesi Giritli. Dedesiyle amcasını Antalya açıklarında deniz aldığında 11 yaşında. Sadece gemi değil sermaye de batıyor o fırtınada… Kalanlar Bodrum’a göçüyor. O ilkokulu bitirir bitirmez kendi deyişiyle ‘sanat’a giriyor. Ustası yardım etsin diye çağırdığında kaybediyor kolunu...“Üzülmediniz mi?” diye soruyorum. “Üzüldüm tabii” diyor… “Ama bana sanatı öğreten için değil bir kol, can feda.” Kim bilir kaç tekne yaptı tek eliyle ama teknesi yok... Hiç olmamış. İnsan bir tane olsun kendisi için yapmaz mı? “Hayatım boyunca borçlu yaşadım ben... Borcu bitirdim, işi oğullarıma devrettim.” Niye bütün deniz hikâyelerinde hep hüzün var?

ÖMRÜNÜ MÜZEYE YATIRDI

Sizi bilmem ama ben hayatımda hiçbir müzeyi kuran kişiyle gezmedim. Bodrum Müzesi hariç… 27 yıl müze müdürlüğü yapan Oğuz Alpözen’le müzenin girişindeki kahvede buluşuyoruz... Buradaki insanların yaşı olmadığından “Kaç yaşındasınız?” diye sorarak başlıyorum. Gölgesinde soluklandığımız ulu ağaçları göstererek “Hepsinden gencim” diyor. Hepsini elleriyle dikmiş çünkü. 2005’te emekli olmuş, kendisinden sonra bir çivi çakılmadığını söylediği Bodrum Sualtı Müzesi’nden. “1962’de bir perşembe günü geldim ilk kez buraya. Perşembe değil de başka bir gün gelseydim, hayatımı başka seyir alırdı” diyor.
Meğer Georges Buss liderliğinde Klidonya sualtı kazısı yapan ekip haftalık pazar alışverişini yapmak üzere her perşembe karaya gelir, sonra da pancar motoruyla dört saat uzaklıktaki batığa dönermiş. Oğuz Bey pazar yerinde kazıda gönüllü çalışan gençlerle tanışıp peşlerine takılmış. Takılış o takılış. Âşık olmuş sualtına, Bodrum’a... Ömrünü müzeye yatırmacasına.

Yazının Devamını Oku

Bodrum’da dimdik yaşayan iki kadın

Geçen haftaki ‘hakiki Bodrum’ yazısı gerçek Bodrum’u özleyen pek çok insan tarafından hüzne bulaşmış bir coşkuyla karşılandı. Bu hafta, hakiki Bodrum’u kendi bildiklerince yaşayan iki kadınla devam ediyorum.

Doğu’da zaman, ‘öldürülmesi gereken’ bir şeydir. Anadolu’da herhangi bir kahveyi hıncahınç dolduran kalabalığa “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sorduğunuzda, alacağınız yanıt yalnızca basmakalıp bir deyiş değil, aynı zamanda bir gerçekliktir de. “Vakit öldürüyoruz” derler. Yalnızca emekli oldukları için değildir vakti öldürülmesi gereken bir şey olarak görmeleri.Vaktin kendisi öldürülecek bir şeydir zihnin işleyişinde... Murathan Mungan’ın ‘Hayat Atölyesi’ kitabında karşıma çıkan bu satırları okurken içimden “Cümlenin başındaki Doğu’yu kaldır yerine yurdumun herhangi bir köşesinin adını koy olur” diye geçirdim. Geçen haftaki ‘Hakiki Bodrum’ yazısı bilen, özleyen, duymuş ama görmemiş olduğuna hayıflanan birçok insan tarafından hüzne bulaşmış bir coşkuyla karşılandı. Bu hafta, hakiki Bodrum’u kendi bildiklerince yaşayan iki kadınla devam ediyorum. Zamanı öldürülecek bir şey olarak görmeyen iki kadın, yalpalamadan yaşayan...

MONET’NİN BAHÇESİNDE GİBİ

Öğle sıcağında Geriş’e gitmek üzere yola koyuluyoruz. Bir zamanların bu kuş uçmaz kervan geçmez köyü de talandan nasibini almış. Eskiden Geriş’e dolambaçlı daracık bir yoldan çıkılır, o yol kıvrıla kıvrıla köyün çeşmeli küçük meydanında sona ererdi. Titi’nin evi de meydana açılan sokaklardan birindeydi. Yalıkavak bitiminde zar zor Geriş’e çıkan yolu buluyorum. Yol gene aynı ebatta ve gene aynı kargacık burgacıklıkta. Ama garibimin iki yanına o kadar çok ev yapılmış ki tanıyana aşk ola… Ne zaman ki ömrümde gördüğüm en sakil, kale evin önünden geçiyoruz yanlış yöne gidiyoruz izlenimine kapılıyorum. Böyle bir köyün yamacına dahası böyle bir yolun kenarına sahiplerinin muhtemelen ‘malikâne’ diye adlandırdığı bir ev kondurmak düpedüz görgüsüzlük. Biraz daha ilerleyince bildiğim meydana geliyoruz. Heyy gidi günler heyy.Titi’nin, yakın dostu Birol Kutadgu’nun peşi sıra Geriş’e yerleştiği günlere gidiyor çekirge aklım. Su yok, elektrik desen bir var bir yok. Gidenin gidemediği, dönenin dönemediği zamanlar...
Titi, İtalyan ama benden daha Türk. Bu eylül Türkiye’ye gelişinin 50’nci yılını kutlayacakmış. Geriş’in tepesinde sayıları her gün azalan Musandıra evlerden birinde oturuyor. Musandıra ev demek; Bodrumlu Rumlardan kalma, iki katlı, kalın mı kalın duvarları olan güneş kollanarak açılmış küçük pencereleri sayesinde yazın serin kışın sıcak tutan, tek çivi çakılmaksızın, gram çimento kullanılmaksızın yapılan ev demek. Önündeki küçük bahçe bildiğin Monet’nin bahçesi... Ortasından ufak bir derenin aktığı her yanından bitki, çiçek fışkıran üstelik her köşesine Titi’nin elinin değdiği belli ‘tuhaf’ bir bahçe. Tuhaflık derken, kuru dallar üzerine geçirilmiş yumurta kabukları mı istersin, nilüferlerle dolu derede plastik ördek mi ararsın, bir dala iliştirilivermiş Venedik işi dantel şemsiye mi, ne istersen var. “Titi” diyorum “Hadi anlat...”
Elini sinek kovalar gibi havada salladıktan sonra “Boş versene, bildiğin yaz işte” diyor. “Meşhur uçak hikâyesini anlatsana” diye üsteliyorum. Dayanamıyor güzelim aksanlı Türkçesiyle anlatmaya başlıyor: “Türkiye’ye geleli üç-dört yıl olmuş, Türkçeyi çatır çatır konuşuyorum, babaannem vefat etti. Babama geliyorum diye bir telgraf çektim: Arrivo con Uçak! Milano’ya vardım, evin kapısını babam açtı, arkama baktı ‘Uçak nerede?’ diye sordu. Saf saf, ‘Nerede olacak, havaalanında’ diye cevap verdim. Bu sefer o anlamadı ‘Niye gelmedi’ dedi, ‘Yatağını da hazırlamıştık halbuki!’ Avione yerine uçak yazmışım telgrafa. O da uçağı erkek arkadaşım zannetmiş. Bir de Katolik ya, yatağı evin benim odaya en uzak köşesine yaptırtmış.” “Nasıl geldin, niye kaldın ve hadi kaldın diyelim niye Milano’ya dönmek yerine emekliliğini Geriş’te geçirmeye karar verdin?” diye soruyorum. Yüzüme ters ters bakıyor.
“Emekliliği de nereden çıkardın” diyor. Titi, Sevim Çavdar’la çalıştı bin küsur yıl. Bin küsur yıl Devlet Tiyatroları ve Devlet Operası’nın en heybetli oyunlarının kostümlerini hazırladılar birlikte. Bir Türkle, kulağı çınlasın Cengiz Tacer’le evlendi. Cengiz bir süre sonra yurt dışına gitmek istedi, Titi istemedi, ayrıldılar. Sonrası İstanbul, sonrası deli dolu yıllar, sonrası rahmetli Ahmet Çapa sayesinde Bodrum’la tanışma... 95’ten beri burada. Yerleşmek için Bodrum’un olabilecek en kuytu köşesini seçti. Ancak Türklerin beton iştahını öngöremedi. O minnacık evinde minicik bir atölyesi var. İnanılmaz güzellikte hatlar yapıyor. Ünlü hattatların hatlarını ileride antika olacak kusursuzlukta kumaşlara işliyor. Tezgâhtakini soruyorum, “Besmele” diyor. Görür görmez anlamadım diye de bir güzel azarlıyor..

YARIMADANIN EN İYİSİ: HAVVA

Bu seriyi hazırlarken bir tek onunla ilgili not tutmadım, hikâyesi mıh gibi aklımda çünkü.

Yazının Devamını Oku

Hakiki Bodrum

“Yolculuk nereye?” sorusuna “Bodrum’a” diye cevap verenleri evvel emir yadırgadım...

Bana göre “Bodrum’a gidiyorum” demek, “Yurtdışına gidiyorum” demek gibi yuvarlak bir laf ve gidenin, gittiği yerin acemisi olduğunun birinci elden kanıtı.
Nasıl ki hiçbir zebranın çizgisi diğerininkine benzemez; Bodrum‘daki hiçbir adres de birbirine benzemez.
Bodrum’un dip dibe dizilmiş beldelerinde hayat farklı akar.

Birini seven diğerinden hazzetmez... Hazzetmezden de öte; burun büker, dudak kıvırır...
Bodrum yerlisinin de Bodrum’a yerleşmişin de tanıştığı herkese adının hemen ardından adresini sormasının nedeni budur.
Egeli değil mi, illa kestirmeden gidecek. Adresini öğrenecek ki, neyin nesisin bilecek.

Yazının Devamını Oku

Geleceğin şefleri bu okuldan yetişecek

Bilgi Üniversitesi’nin Chicago’daki Kendall’la stratejik işbirliği yaparak hayata geçirdiği ‘Gastronomi ve Mutfak Sanatları’ programı için 360 başvuru yapıldı.

Çoğunluğu genç dinleyicilerle dolu kampus lokantasında kürsüye davet edilen kızıl saçlı genç adam konuşmasına “Okulumuza başvuran bütün öğrencilerden önce kendilerine bu mesleğin olmazsa olmazı üç özelliğe sahip olup olmadıklarını sormalarını isteriz” diye başlıyor. Bir es verdikten sonra da “Birine bile olumsuz cevap verdikleri takdirde bu sevdadan vazgeçmeleri gerektiğini yoksa hayatları boyunca mutsuz ve başarısız olmalarının kaçınılmaz olduğunu söyleriz” diye devam ediyor.
Söz konusu okul: Yeme içme dünyasının Harvard’ı kabul edilen Chicago’daki Kendall School of Culinary Arts.
Söz konusu konuşmacı: Hayatının son 15 yılını aşkla bağlı olduğu mesleğini gençlere aktarmaya adayan dünyaca ünlü şef Christopher Koetke..
Söz konusu meslek: Son yıllarda gençler arasında yıldızı her geçen gün daha da parlayan ‘şeflik’.
Söz konusu kampüs: Bilgi Üniversitesi Santral kampüsü.
Sorulmasını istediği
sorular aslında basit.

Yazının Devamını Oku

Para kokan marina

Yalıkavak Palmarina çirkin olmak bir yana gösterişli, yağ dök yala misali pırıl pırıl, ışıl ışıl ve devasa... Ancak dünya marinalarının aksine, daha Dubai stili “Monte Carlo’da bile böylesi yok.” Yeni açılan Yalıkavak Marina için kuzey yarımkürenin hemen tüm marinalarını görmüş, hemen hepsinde uzun süre yaşamış denizci arkadaşımın yargısı böyle.

Monte Carlo derken sesine sinen istihzayı fark etmesem “Beğendi” diyeceğim. Ama son sözünü söylemediğini bilecek kadar uzun süredir tanıyorum onu...  Rıhtımı dolduran kalabalığı yara yara birkaç adım daha attıktan sonra nihai kararını bildiriyor: “Tam Dubailik olmuş burası” diyor. Nokta.
Bitti… Sevmedi.Ben onun kadar kestirip atmacı değilim. İki yıl önce Mübariz Mansimov tarafından satın alındıktan sonra baştan ayağa yıkılıp Mimar Emre Arolat’a yaptırılan Yalıkavak Palmarina kim ne dersin çirkin bir marina değil. Çirkin olmak bir yana gösterişli, cafcaflı, yağ dök yala misali mis, pırıl pırıl, ışıl ışıl ve devasa.. Boy sırasına göre ponktona dizili duran yatlar da öyle. Görücüye çıkmış gibi salınan teknelerin çoğunluğunu ya lüks ötesi motor yatlar ya da direkleri gökyüzüne saplanan teknoloji harikası yelkenliler oluşturuyor.. 
“Aralarında tek bir klasik gulet ya da triandil var mı acaba?” diye bakınıyorum, göremiyorum.
 “Peki sen nasıl buldun” diye soruyor arkadaşım...
“Bilemedim” diyorum, ortadaki su kanalları, dükkânların cam cepheleri, travertenin serinliği, bu yıl ekildiği için tam serpilmemiş olsalar da bir yıla kalmaz devleşecekleri belli palmiyeler ve egzotik ağaçlarla yapılmış çevre düzenlemesi filan iyi de... “Gene de beni rahatsız eden bir şey var” diye geveliyorum. “Kokusunu sevmemişsindir” diyor arkadaşım, yarım kalan cümlemi tamamlamak istercesine. Anlamadan yüzüne baktığımı görünce   “Canım marina dediğin iyot kokar, yosun kokar, hangi denizle kucaklaşmışsa o denizin tadı kokar, oysa burası para kokuyor.” Dubai benzetmesinin nedeni belli oldu...
Bizimki yatları gösteriyor ve “İçlerinde  sence teknesiyle bütünleşmiş bir yat sahibi var mıdır ?” diye soruyor. ‘Yat sahibi’ derken ağzının sol köşesine müstehzi bir gülücük iliştirmeyi ihmal etmeden...
“Teknesiyle yatan kalkan, dünya denizlerine yelken açan ya da açacağı günlerin hayaliyle yaşayan bir denizci var mı diye mi soruyorsun? Yani uzun saçlı,kayış derili, soluk şortlu bir dünya vatandaşı?”

Yazının Devamını Oku

Tıpkı depremdeki gibi oldu

Orada gençler gaz yerlerken sade suya tirit bir yazı yazamayacağım. İçime su serpen tek şey deprem yerine akın akın giden insanlar gibi Gezi’yi mesken tutanlar...

Deprem ertesinde de böyle olmuştu. İstanbul dışında mahsur kalmıştım. Elektrik kesintisinden ötürü ne televizyon izleyebiliyor; kilitlenen telefonlardan ötürü ne oğluma ne de dostlara ulaşabiliyordum...
Nasıl bir çaresizlik duygusuydu Yarabbi; bir ara patlayacağımı sandım! Mecazi anlamda filan değil, haddinden fazla şişirilmiş balon gibi patlayacağımı. Un ufak olacağımı...
Sonra yavaş yavaş haberler gelmeye başladı, bir umut, bir umutsuzluk, bir ileri, bir geri iki gün daha geçti.
Toz bulutu sıyrılıp gerçek usuldan ortaya çıkmaya başladığında patlama duygusu yerini yakan bir acıya bıraktı. Sonra öfkeye, sonra isyana, sonra derin bir karamsarlığa.O günlerde içime su serpen tek şey Türkiye’nin dört bir yanından depremzedelere yardım etmek için akın akın giden insanlardı. Yazı filan hak getire... Yazacak mecalim olmadığı gibi insanlar kan ağlarken, hayatın renginden, tadından söz eden yazılar yazmanın en hafif deyişle ayıp olacağını düşündüğümden.
Dün editörümün “Bu hafta bize ne yazacaksınız?” sorusu düştüğünde posta kutuma, aynı duygu çöktü içime. Ne yazılır ki? Nasıl hayatın renginden, tadından söz edilebilir ki deprem olurken? Adını kim nasıl isterse öyle koysun, deprem diyorum içinden geçtiğimiz bu günlere ben.
Geçen gece bir gözüm sosyal medyada, diğeri televizyonda evde tek başıma otururken gene haddinden fazla şişirilen balon gibi patlayacağımı düşündüm. Patlayıp un ufak olacağımı... Uzakta değil, yarım saatlik mesafede gençlere reva görülen şiddeti görüp felç olmak; elimin kolumun bağlı olması; kaygı, korku, çaresizlik duyguları birleşti; tıkandım ve höyküre höyküre ağlamaya başladım. Ağlayınca rahatlar insanlar denir ya, yalan! Ne gezer? Gene yakıcı bir acı, gene öfke, gene isyan, gene derin bir karamsarlık...
İçime su serpen tek şey gene deprem yerine akın akın giden insanlar... Gezi’yi mesken tutanlar...

Yazının Devamını Oku

Venedik Bienali’nden sanat manzaraları

Bienal için Venedik’teydim. Dönüşü ötelemek istedim, şehirde tek boş yatak yoktu. İyi ki de yoktu, destan yazılan eylemlerin tek bir saniyesini kaçırsaydım kahrolurdum.

Nasıl da hayıflanmıştım oysa dönüyoruz diye..Her yeri kıyı bucak gezip görmek ne kelime, tuğla gibi kılavuzdan ince eleyip sık dokuyarak seçtiğim on küsur mekânı bile doya doya gezememiştim daha.. 
Kursağımda kalacaktı, hissediyordum. Dönüşü ötelemek  için ne yaptıysam olmadı.  Şehirde tek boş yatak yoktu.
Ne kuzinin odasında üstüne kıvrılabileceğim bir kanape ne de rutubetli bir pansiyonda bir kambur döşek. Dönüş bileti için çabalamak da cabası. Şehir insan kaynıyor ve benim gibi son dakikacılara “Bunu iki yıl önce düşünecek ve yerini ayırtacaktın” dercesine nanik yapıyordu....
Kös kös döndüm mecburen. Ne bileyim ertesi günden
itibaren eğer dönmeyip de kalsaydım son yıllarda
içimden kuşlar havalandıran tek etkinliği kaçırmış olacağımı? İyi ki şansım yaver gitmemiş. İyi ki basiretim bağlanmış. İyi ki sokakta yatarım diye arada yoklayan deli damarım tutmamış da dönmüşüm.
Kahrolurdum bir anını kaçırsaydım ağaç dibinde yeşerttikleri, suyla gazla besledikleri, çoğalıp çoğalttıkları ve kim ne derse desin -ister klişe, ister çiğnenmiş sakız-cesaretleriyle destan yazdıkları eylemlerin tek bir saniyesini kaçırsaydım eğer. Sağ olun var olun çocuklar.

ANSİKLOPEDİ SARAYI ÜTOPYASI

Yazının Devamını Oku

Eğlencenin dünü, bugünü, yarını

Nasıl ki yatağında akan suyu engellediğinizde aşıp taşar, baskı dönemlerinin de gayrimeşru ikizidir eğlence

Geçen cumartesi oğlum ve gelinim birlikte Küçükçiftlik Parkı’na gitmek üzere yola koyuluyoruz.
Hava, şehir ahalisi hafta sonu keyfini gönlünce çıkarsın dercesine açmış, sokaklar insan almıyor, öyle kalabalık....
İnönü Caddesi’ne sapmamızla birlikte kaynamanın fokurdamaya dönüştüğünü fark ediyoruz...
Caddenin bir yanı statta oynanacak son maçta takımını desteklemek için gelmiş taraftarlar tarafından, diğer yanıysa çoluk çocuğu kaptığıyla kendini şehrin ilk gastronomi etkinliğine atmış İstanbullular tarafından işgal edilmiş durumda: Gastro İstanbul Festivali.....
Tam bir şenlik... Bayraklar, balonlar, şarkılara karışan marşlar eşliğinde seyyar satıcıları yarıp kendimizi parktan içeri atıyoruz. Caddedeki şenlik, içeride de berdevam. Birbiri yanına kurulmuş beyaz çadırların önünde kuyruklar uzayıp gidiyor, çimlere serpiştirilmiş masalarda tek kişilik yer yok. İnsanlar mutlu. Ve herkesin dilinde “Ne yemeli?’’ sorusu...
Haksız da sayılmazlar hani. Çadırların her biri İstanbul’un ünlü bir lokantasına ev sahipliği yaptığından seçim kolay değil. Yeme-içme ve eğlence sektöründen kimi arasan parkta. Şefler, işletmeciler... Bir o kadar da yerli ve yabancı basın mensubu.

HEY GİDİ GÜNLER HEY

Sadece yenip içilmiyor ama... Parkın orta yerine kurulu büyük çadırda bir dizi etkinlik de düzenlenmiş. Paneller, workshop’lar, sohbetler...

Yazının Devamını Oku

Boğaz kenarından brunch manzaraları

Bir otelin terasında, pazar brunch’ı sırasında pavyon literatürüne hâkim olduğu masa açtırmak istemesinden, zengin olduğu külçe saatinden, muktedir olduğu hançeresinden, edepsiz olduğu çevresindekilere zerre kadar önem vermemesinden belli birine maruz kalmak...

Pazar günü Four Seasons Bosphorus’un terasında oturmuş  bir arkadaşımı bekliyorum. Serin bir hava olmasına karşın içim içeride oturmaya el vermemiş, iki şal kaptığımla kendimi dışarıya atmışım. Brunch’ın başlamasına daha  yarım saat var. Garsonlar sessiz adımlarla seğirterek uzun masalara içinde çeşit çeşit peynirler, reçeller, zeytinler bulunan minik tabakları yerleştiriyorlar. Tabak yerleştirme işi bitince sıra kesme tahtalarına serpiştirilmiş şarküteri ürünlerine, sonra iri sepetlerde sergilenen envai çeşit ekmeğe geliyor.
Yere düşse kırılır hissi uyandıran kolalı beyaz kukuletalarıyla aşçılar terastaki ızgaraların arkasında yerlerini almış bir yandan ızgarlarının ısısını kontrol ediyor, diğer yandan av köpekleri gibi havayı koklayarak rüzgârın seyrini kolluyorlar. Olur da rüzgâr döner, duman müşterileri rahatsız eder diye beş farklı ızgaranın arkasında beş rüzgâr gülü var. Bir tek tatlı masasının arkasındaki ekip rahat. İlerleyen saatlerde onların da yan işinin serçeleri kovalamak olduğunu göreceğim.
İçerisi yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Önce yabancılar giriyor salona. Çoğu tek başına. Ellerinde iPad’leri, blazer ceketleri, yabancı gazeteleri sırrım gibi adamlar, kürdan gibi kadınlar... İçlerinde adına eşofman denen, bence evde ve spor salonu dışında giyilmemesi gereken mereti giymiş tek kişi yok. Bir süre sonra ehli keyif Türkler gelmeye başlıyor. Yaşlı ve genç çiftler, çoluk çocuk torun tosun kalabalık aileler... Çocuklar masalara oturmadan yan taraftaki çocuk bölümüne atıyorlar kendilerini. Türkler de gayet şık. Hatta kimisi yabancılardan daha şık. Aralarında ne süfli giyimli bir eleman ne öğle yemeğiyle akşam yemeğini karıştırmış bir kokoş var. Durmuş, oturmuş İstanbul ahalisi işte. Servis başlayınca yabancılar sushi bölümüne Türkler kahvaltı bölümüne seğirtiyor. O kadar da farkımız olacak elbet! Sabah kahvaltısını mutlulukla bağdaştıran bir ırkın ahvadıyız. Uzun yola çıktığımızda beyaz peynirimizi bile bavulumuza attığımız olur. Çiğ balığı ancak lakerda adı altında, rakının yanında yeriz ama kahvaltıda asla!

MADEM MEMNUNSUN BU ŞOV NEDEN?

Kimsenin acelesi yok, kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse diğer müşterilerle ilgilenmiyor. Saha çalışmama devam ederken arkadaşım geliyor, sohbete dalıyor çevreyi unutuyorum. Ta ki onlar gelene dek! Onlar dediğim 5-6 kişilik bir grupla gelen 8-10 yaşlarındaki iki çocuk. İstemeye istemeye yan masamıza oturuyorlar, suratlarından düşen bin parça. Hayli şişman genç bir adam “Bu kadar para veriyoruz bir masa açmıyorlar” diye yüksek sesle söylenmeye başlıyor. Belli ki kendisi masanın efendisi. Onun itirazına itiraz etmemeyi öğrenmiş aile fertleri suskun. Pavyon literatürüne hâkim olduğu masa açtırmak istemesinden, zengin olduğu külçe saatinden, otele aşina olduğu garsonlara adlarıyla hitap etmesinden, muktedir olduğu hançeresinden, edepsiz olduğu çevresindekilere zerre önem vermemesinden belli.
Sohbeti kesiyor ve arkadaşımla önceden sözleşmiş gibi aynı anda dönüp bıçkın duruşlu, sinsi gülüşlü, hırçın bakışlı bu adam da kim ola ki diye yan masayı izlemeye başlıyoruz. Birilerinin konuşmayı kesip kendine baktığını gören insan kendine bir çekidüzen verir değil mi? Ne gezer! Beyefendi tınmıyor.
Şef nazikçe masaya yaklaşıp biraz sonra içeride bir masanın boşalacağını söylüyor. Boşalıyor da gerçekten bir iki dakikaya kalmadan. İçeriye geçebilecekleri söylendiğindeyse kılçıklı kılını kıpırdatmadığı gibi gevrek bir gülmüsemeyle terasta kalacaklarını buyuruyor. Peki madem memnunsun oturduğun yerden, ortaya koyduğun bu şov neden?

Yazının Devamını Oku

Nerede ne giyeceğinizi biliyor musunuz?

Neden bir sabah programı sunucusu yerlere kadar tuvalet giyer? Kravatla gidilmesi gereken bir davete blucinle katılmak ‘cool’luk mu, ‘terbiyesizlik’ mi? Yıldırım Mayruk’a kulak verin .

Ayağımı kırdım. Öyle atlarken zıplarken de değil üstelik, oturduğum yerde. Ev kazası bile denmez, kapı çaldı, açmak için kalkmaya yeltendim, ayakkabımın tabanı ne hikmetse yere yapıştı, bir ayağım havada diğeri parkeye çakılı kaldı ve olan oldu, tarak iki yerinden kırıldı.
Alçı filan derken ne zamanki zonklama bitti, acı geçti doktorun söyledikleri kafama dank etti.
Yürümek yok, yere basılmayacak, kalkılırsa da koltuk değneği kullanılacak. Değnek ısmarlandı, kolluk kuvveti Situş işi-gücü bırakıp bana taşındı, televizyonun karşısındaki kanepeye serin çarşaflar serdi, masaya henüz okumadığımı söylediğim kitapları dizdi ve mutfağa girdi.
Hani “Her şerde bir hayır vardır” denir ya, öyle midir değil midir bilmem ama şu kırık ayak sayesinde hayatımda ilk kez yerli - yabancı birçok kanaldaki programları keşfettim. Bu sabah tam yazıya oturacağım, Seda Sayan’ın programı başladı. Sultanların sultanı konukları arasında Yıldırım Mayruk olduğunu söylediğinde uzaktan kumandayı bırakıp izlemeye başladım.
Yıldırım Mayruk hayran olduğum biri. Dillere destan terziliğine de hayranım tamam ama benim asıl meftunu olduğum, kişiliği. İnsan olarak hayranım ona. Dikkatine, nezaketine, alçakgönüllülüğüne.
Mayruk kaybetmekte olduğumuz bir kuşağın, bir değerler silsilesinin temsilcisiydi. Derdim âdâp üzerine kalem oynatmak ya bundan iyi fırsat mı gelir insanın kırık ayağına diye düşündüğümden her sözünü kulaklarımı dikip dinledim. Kısaca bu hafta kalem bende, söz ustada..

TUVALET DEDİĞİN GECE GİYİLİR!

Neden bir sabah programı sunucusunun seher vakti yerlere kadar tuvaletler giyerek programa başladığını ya da o programa konuk olan bir şarkıcının neden başında bir şapkayla şarkı söylediğini anlamıyor.

Yazının Devamını Oku

İçki, bir yaşam kültürüdür kafa bulmak için içilmez

İçki, sarhoş olmak, kafa bulmak, başkaldırmak, derdi-tasayı unutmak için içilmez. Aracı vardır içkinin, gereci vardır, ritüeli vardır. Yaşama kültürü dediğimiz de zaten bu değil mi?

Şimdiki moda muhafazakârlık... İnsan “Tüm başka renklerin yok edildiği bu düşünce ikliminin neresinde duruyorum ben?” diye düşünmeden edemiyor. İsmet Özel’in babasına şapka çıkararak, hepimizin su, ateş, hava ve topraktan ibaret eşref-i mahlukat olduğu hakikatini alnıma yazsam da kendi zevkleri, kendi hazları, kendi doğruları, kendi yanlışları olan bir birey olarak bu topraklardaki yerim nerede?
Bir adada mı yaşamak düştü yoksa payımıza? Bana, benzerime, kardeşime... Şu koca memlekette, şu koca şehirde... Küçük bir adada yaşamak? O da ‘ıssız’ olmak kaydıyla.

BRÜKSEL’DE BİR TADIM

Brüksel’de bir avuç dost, Efes Pilsen’in ithal ettiği Duvel biralarının tadımını yaparken aklıma Erzurum düştü birden. Kesekâğıtlarının içine gizledikleri biraları kafalarına diken ve karla kaplı kaldırımlara tüneyip yarenlik eden gençler geldi gözümün önüne. Usul usul konuşurlarken bizi görmeleriyle nasıl taşkınlık yapmaya başlamış nasıl naralanmışlar, sonra da nasıl ‘utançlarından Emrah’ kesilip kuzu kuzu anlatmışlardı hayatlarını, sıkıntılarını, umutsuzluklarını...
Onlar da tıpkı Brüksel’deki masanın çevresindekiler gibi biracıydılar... Tek farkla: Brüksel’dekiler birayı kültürlerinin bir parçası olarak görüyor, sevdikleri için içiyorlardı. Erzurum’dakilerse başkaldırı gibi...
O gençler karşımdaki yetkilinin anlattıklarını duysalar, ona ‘biranın şampanyası’ denme nedeninin önce fıçıda, ardından şişede üç ay dinlendirilmesi olduğunu dinleseler ne düşünürlerdi? 1872’den beri en iyi birayı üretmek için bir ailenin dört kuşağının hayatlarını nasıl araştırmalara adadığını... Onun ne tür kadehlerle içilmesi gerektiği üzerine de kafa patlattıklarını ve içinde özel kesim bulunan bardaklar tasarladıklarını bilseler...

ANTALYA’DA AHMET ÖRS

Orada kaldığımız süre içerisinde de aklımdan gitmedi o gençler. Bir gün sevgili Ahmet Örs Antalya’da benzer bir manzara ile karşılaştığını anlattıktan sonra “Korkarım bu muhafazakârlık içkiyi değil içki kültürünü yok edecek ve onu yerine koymak çoook uzun yıllar sürecek” demişti. Nasıl haklı. Adı ister bira ister şarap ister rakı ister şu ister bu olsun. İçki, sarhoş olmak, kafa bulmak, başkaldırmak, derdi tasayı unutmak için içilmez. Her şeyden önce ağızla içilir ve her içkinin hakkını vermek ciddi bir bilgi gerektirir. Aracı vardır içkinin, gereci vardır, ritüeli vardır. Tıpkı yemenin, gezmenin, eğlencenin de olduğu gibi. Yaşama kültürü dediğimiz de zaten bu değil mi?

Yazının Devamını Oku

Lokantada en çok pislik rahatsız ediyor

Lekeli örtü sermekte beis görmeyen, gevşek kravatlı, ütüden parlamış ceketli garsonların servis yaptığı mekânlar istediği kadar lezzet sunsun, sevilmiyor

Pek çok arkadaşıma sordum.
Bir lokantaya gittiklerinde en çok neden rahatsız olurlar diye…
Pek çok da meslek erbabına danıştım. Mekân sahibi en çok hangi müşteri türünden rahatsız oluyor diye…Sormakla kalmadım sevgili Kaya Demirer’den yazmasını da istedim. Ne de olsa yılların işletmecisi. Önce G Balık, ardından Topaz, şimdilerde Frankie…Bir işletmecinin kâbusu olan müşteri tipini onun kaleminden okuyacaksınız.
Şimdi gelelim eşin dostun sıraladığı ‘en rahatsızlık duyulan kalemler’ listesine…
İnsanları bir lokantaya gittiklerinde en çok rahatsız eden unsurların başında pislik geliyor. 
Lekeli örtü sermekte beis görmeyen, gevşek kravatlı, ütüden parlamış ceketli garsonların servis yaptığı, o gün ne pişirdiği önlüğünde yazılı aşçıların ocak başını tuttuğu, vestiyere bırakılan paltolara istenmeyen kokuların sindiği mekânlar istediği kadar hesaplı olsun, istediği kadar  lezzet sunsun, sevilmiyor.
Buna karşılık pırıl pırıl olsa bile eğer yemekler bayatsa oranın da üstü bir kalemde çiziliyor. Gevşek ve hafiften grileşmiş bir lakerda, bir balık lokantasının sonunu getirebiliyor örneğin.

Yazının Devamını Oku

Adabı muâşeret kurallarında bile ikiye bölündük

Artık lokantaya gittiğimizde bırakın en basit görgü kuralına uymayı, kuralsızlığı baş tacı edinmiş bir güruhla karşı karşı kalıyoruz.

Yeni ev ödevim gereği ilk olarak konuyla ilgili kitaplar edindim...Masamın üzeri kimi yeni baskıları yapılmış eski risaleler, kimi eşin dostun “Aman gözümün içi iyi bak” diye tembih ederek ödünç verdiği ilk basımlar, kimi de şu an kitabevlerinin raflarında duran güncel kitaplarla dolu..
Şu âdâp meselesi yerlisi yabancısı ne çok yazarın aklını çelmiş diye düşünüyorum kitapları karıştırırken…
Başta İngiliz ve Fransızlar olmak üzere o kadar çok yabancı yazar, yasal hiçbir yaptırımı olmasa da uygulanmaması durumunda kişiyi zor durumda bırakan, toplumda saygın bir yer edinmek ve başarılı olabilmek için uyulması gereken kurallar silsilesi üzerine kalem oynatmış. Bu kitapların hepsini edinmek için eve önce yeni bir kütüphane ısmarlamak, okumak içinse en az bir yılı gözden çıkarmak lazım.
Bu konuda yazılmış en eski kitapların başında hümanizm akımının en önemli düşünürlerinden Erasmus’un çocuklar için yazdığı ve 1530 tarihinde yayımlanan edep kitabı geliyor kuşkusuz… Kitap, “Soylu bir kandan gelenler için asil sülalelerine yaraşmayan hal ve tavırlar içinde olmak utanç vericidir. Talihin halktan biri yaptığı orta tabakadan insanlar, hatta köylüler, şansın onlardan esirgediği avantajları güzel terbiye ile telafi etmeye çalışmalıdır. Kimse ne ülkesini ne babasını seçebilir, ama herkes saygınlık ve âdâp edinebilir” diye başlıyor.  Düşünür, ilk modern âdabı muâşeret kitabı olarak selamlanan ‘De Civilatate Morum Puerilium’ adlı kitabının üçte birini yeme- içme kültürüne ayırmış.

YEMEK YEME KÜLTÜRÜ

Zaten yerlisi-yabancısı, eskisi-yenisi, âdâbı muâşeret üzerine yazılmış tüm kitaplarda ‘yemek yeme kültürü’ büyük yer tutuyor.
Buna da hiç şaşırmamak gerek…

Yazının Devamını Oku