Derin ve çapaçul

Mümtaz SOYSAL

Ortalıkta dolaşan ‘‘derin devlet’’ sözünün tam anlamını kestirmek zor.

Kimileri bunu karanlık güçlerin, gizli servislerin ve mafyaların birbirine karıştığı, ama hep devlet adına iş gören belirsiz merkezler için kullanıyor.

Kimileri de, derin devlet deyince, devletin derinliğine düşünüldüğü, günlük politikaların ve kısa vadeli kişisel çıkarların ötesinde geçmişiyle, geleceğiyle, halkıyla ve toprağıyla düşünüldüğü kurumları kastediyor. Oralardakiler, yetişme tarzları bakımından, devlet görevi ve kamu hizmeti denen kavramların tutkunudurlar, ömürlerini bu kavramlara adamışlardır, hatta gerektiğinde canlarını bile verecek kadar bunlara bağlıdırlar.

Ordu başta olmak üzere, bürokrasinin bazı noktalarında, Maliye ve Dışişleri Bakanlığı gibi bazı yerlerde bu anlamdaki derin devletin savunucularına hâlâ tek tük rastlanır.

Nadirattan da olsa, siyasiler arasında da.

Ama, genel kanı, bu anlamdaki ciddi derin devlet mensuplarının demokrasiden pek hoşlanmadıkları biçimindedir.

Elbette, devletin derini sığı, ciddisi, gayri ciddisi olmaz.

Devlet, devlettir. Kuruluşları ve kuralları belli edilmiş organlarıyla, açıkça dağıtılmış yetkileriyle, görevleri ve hesap verme yerleri belirlenmiş sorumlularıyla.

Devleti ne zaman nerede bulacağınızı, neresinden tutacağınızı, onun adına kiminle nasıl konuşacağınızı bilmelisiniz.

Devletin ayrıca ‘‘derin devlet’’ diye adlandırılmaya gereksinimi yoktur. Yerine göre gizlidir, yerine göre saydam. Ama, neyin gizli, neyin saydam olacağı da yine kurallara bağlanmıştır.

Öyleyse, niçin mensuplarının demokrasiden pek hoşlanmadığına genel olarak inanılan bir derin devlet kavramı ortaya çıkmıştır?

Çünkü, demokrasi adına söz söyleyenlerin, şöyle ya da böyle seçimden çıktıkları için kendilerini demokrat sananların, demokrat olduklarını sandıkları için de halk adına her şeyi yapabileceklerini düşünenlerin elinde bir başka devlet kavramı ortaya çıkmıştır da ondan.

Bir başka devlet kavramı; yani ‘‘çapaçul devlet’’.

Anayasası ‘‘bir defacık’’ çiğnense ‘‘bir şey’’ olmayan.

Kurallarına boş verilen, Anayasa Mahkemesi'nin defalarca iptal ettiği yasaları uygulanıp giden, idare mahkemelerinin kararlarına aldırış edilmeden kamu malları yağmalanan.

Suçsuzların tutulup suçluların koyverildiği, yoksul emekçilerin vergi verip cebi dolu vurguncuların vergi kaçırdığı.

Planlama Teşkilatı'ndaki teknik uzmanlar ‘‘İstanbul Boğazı'ne tüp geçit gerekir’’ derken, Yüksek Planlama Kurulu'ndaki siyasilerin ‘‘Hayır, üçüncü köprü’’ diye zırvaladığı.

Devlet demokrasi adına söz söyleyenlerce bu çapaçulluğa sürüklendiği içindir ki, ciddi derin devletin mensupları demokrasi adına çapaçul devletçilerce sorguya çekilmekten hoşlanmazlar.

Çünkü, -zaten asıl vahim olan da budur- demokrasi adına soru soranlar, asıl sorgulanması gerekeni, yani yine kendilerince yaratılan öbür derin devleti, gizli kapaklı, kirli ve çirkin derin devleti sorgulamazlar.

Hatta, bazılarının onunla işbirliği içinde oldukları bilinir.

Devleti yeniden tanımlamak gerektiği açıktır; ama herhalde bu tanımlama çapaçul devletçilere yaptırılamaz.

X

Ecnalubma

<B>ELEKTRONİK </B>yazı ve dizgi makinelerinde harfleri sağdan sola çevirerek yazmak mümkün değil. Mümkün olsaydı, bu yazının başlığı tam <B>‘‘ambulance’’ </B>sözcüğünün tersine yazılmışı olurdu. Bazı cankurtaranların önünde yazılı olduğu gibi.

Araba sürerken dikiz aynasından baktığınızda arkanızdaki arabanın yazısını doğru okuyup ne yapmanız gerektiğini, yani kenara çekilip yol vermek zorunda olduğunuzu çabuk anlayasınız diye.

Sanki beyaz boyasından, tepesinde yanıp sönen lambasından, canavar düdüğünden anlayamazmışsınız gibi.

Haydi zeká düzeyi düşük olup da arkasındaki arabanın ne olduğunu anlamak için aynaya tersine yansıyan sözcüğü doğru okumakta güçlük çekenlere kolaylık olsun diye böyle yapmak gerektiğini düşünseniz bile, Frenkçe ‘‘ambulance’’ sözcüğünü ya da TÜrkçe okunuşuyla ‘‘ambulans’’ı yazdığınızda insanlarımızın çoğunluğunca çok mu anlaşılır bir iş yapmış olmaktasınız?

Daha doğrusu, Türkçedeki güzelim ‘‘cankurtaran’’ sözü kimin neresine batmıştır?

Geç kalışlar yüzünden her zaman can kurtaramadıklarına üzülenlerin vicdanlarını mı rahatsız etmiştir?

NATO ya da AB standardlarına mı uymamıştır?

Yahut, adı Frenkçe olmayan araçlara güvenmeyenlerimizin fantezisine mi ters düşmüştür?

Yoksa, sadece anadile saygı ve sevgi eksikliğinden doğan bir laubalilik mi söz konusudur?

Sormaz mısınız, ‘‘cankurtaran’’ yerine ‘‘ambulans’’ta olduğu gibi, halkın yarattığı ‘‘kaptıkaçtı’’ varken neden ‘‘steyşın’’ dendiğini, yahut ‘‘varagele’’ gibi işçi dilindeki bir sözcük yerine niçin ‘‘teleferik’’e sıçrandığını?

Belki de, düpedüz bilgisizlik, halk dilinin zenginliğini bilmeyiş.

Buna bir de çeşitli alanlarda çalışan okumuşlarımızın tembelliklerini ya da kendi çevrelerine kapanıp kalışlarını ekleyebilirsiniz. Araçlar, aygıtlar ve kavramlar için kendi dilinde karşılık bulunup bulunmadığını araştırma ya da yine kendi dilinde karşılık yaratma zahmetine katlanmayış.

Züppelik, yani alelade insanlardan farklı davranıp farklı konuşma hevesi mi? Daha da kötüsü, böyle yapmayanları küçümsemenin akıl almaz gülünçlüğü mü?

Ama, herhalde, hepsinden daha çok da, öğretim dilinin Türkçeden uzaklaşmakta oluşu, üniversitelerde ağır basmaya başlayan Tarzanca'nın yavaş yavaş günlük yaşama geçişi.

Yasaklayıcı yasalar çıkarma yoluna gitmeden de yapılabilecek hiçbir şey yok mudur? Örneğin, milliyetçilerin en milliyetçisi olduğunu söyleyen bir partinin yönetimindeki Sağlık Bakanlığı ‘‘Bundan böyle arabaların üstüne ‘ambulans' yerine yeniden ‘cankurtaran' yazılacak’’ dese itiraz eden mi olur?

Yoksa ulusalcılık, bırakın özde ve eylemde ilke olmayı, hiç değilse dilde yani sözde de mi kalmamıştır?
Yazının Devamını Oku

Bu ülkeye yakışan

<B>Dünya</B> Bankası'nın eski başekonomisti Joseph Stiglitz, Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansında ''Türkiye ekonomik krizle benzer krizler yaşayan Doğu Asya ülkelerine göre çok daha iyi mücadele ediyor'' demiş. Arkasından da eklemiş: <B>‘Türkiye, alışılmışın dışında bir ülke!’</B> Gerçekten de alışılmışın dışında olan, çalışkan ve özverili halkıyla her sıkıntıya sabırla katlanan, dünyanın en kritik coğrafyasında başı dik yaşamak isteyen ve buna layık olan bir toplumun, atılımdan atılıma, başarıdan başarıya koşmak yerine, ‘krizle iyi mücadele ediyor’ diye övülmesi kadar hüzün verici birşey olabilir mi?

Krizden krize sürüklenmek, değerli yıllarını krizlerle mücadele ederek geçirmek Türkiye'nin alınyazı mıydı?

Stiglitz'i tanırsınız: Uzun yıllar Dünya Bankası'nın önerdiği politikalara danışmanlık ettikten sonra ortaya çıkan sosyal sonuçlara daha fazla katlanamayıp ayrılan ekonomist. Sonuçları dört aşamalı meşum bir tablo ortaya koyarak özetlemiş olmakla ünlü.

Tablonun son aşamalarında sosyal patlamalar yüzünden ülkeler yaşanılmaz, oturulmaz, çalışılmaz duruma gelir ve yerli sanayi kurumları ile finans kuruluşları kelepir fiyatlarla yabancıların eline geçer. Stiglitz’in Türkiye’de Endonezya ve Filipinler'deki patlamalara benzer durumların ortaya çıkmayışına bakıp sanayideki durgunluğu ve üretici sermayenin yurtdışına çıkışını gözardı edişi şaşırtıcıdır.

Türkiye'nin batmayışı ve sünger gibi yüzüyor olması, benzer ülkeler için çok daha karanlık tablolar çizmiş olan bir yabancı ekonomisti memnun edebilir; ama, herhalde bizi sevindiremez.

Çünkü bu ülke, cumhuriyetin ilk dönemlerinden başlayarak uzun yıllar boyunca çok daha parlak gelecek vaadleriyle yetişmiş kuşakların ülkesidir. Ulusal hedefler ortaya koyup bunlara erişmeyi plana programa bağlayan devlet politikalarıyla, çalışan herkesin azçok belirli bir yaşam düşünmesi ve emeğe dayalı çabaların ister istemez gitgide güvenli bir gelecek inancı doğurması normaldi.

Ne var ki, monetarist ekonomi yandaşlarınca üniversitelerde kotarılıp Reagan’ların ve Thatcher'lerin nutuklarıyla dünya piyasalarına salınan, IMF'ce önerilip Dünya Bankası'nca desteklenen politikalar Özal'lı yıllarla birlikte Türkiye'de de ‘değerli’ kağıtlarla oynayarak çalışmadan kazanan, satmadan satın alan, üretmeden tüketen yeni bir kuşak yarattı.

Daha doğrusu, bu politikaların izinden gidenlerce sağlanan sonuçlar ve hızlı köşe dönüşler, bütün bir yeni kuşak için ‘başarı’ ölçüsü oldu.

Aklı başında birçok yerli ekonomistin açıkladığı gibi, son krizler aslında Özal aracılığıyla Türkiye’ye sokulmuş olan bu politikaların iflasından başka bir şey değildir. Şimdi Türkiye, olmaması gereken bir iflasın tam bir yıkıma dönüşmesini önlemiş olmakla övünüyor ve övülüyor.

Hazin değil mi?

Oysa Cumhuriyet Türkiye'sine yakışan, böyle övünmeler ve övgüler değil, özel ve kamusal olanakların seferber edildiği planlı bir üretim coşkusuna geçişin sevinci olmalıydı.
Yazının Devamını Oku

Patlama, sönme ve tren

<B>SOSYAL </B>patlama denen olay, yeri zamanı bilinip önlemi alınacak şey değildir. Patlayınca patlamış olur, çoğu zaman da geç kalınır. Son krizde yaşanan esnaf ayaklanışı patlamaya dönüşmediyse, fizik ve kimya koşullarının oluşmamış olmasına şükretmek yerine, patlama olmadan da ortaya çıkan sonuçlara bakıp düşünmek gerekir: IMF'cilerin dört aşamalı senaryosuna uygun olarak, ‘‘Ülke oturulmaz duruma geldi’’ diyen yerli sermaye dışa gitmekte, kelepirleşen şirketlerle batmaya yüz tutmuş bankalar yabancı ellere geçmektedir.

Zaten, patlamadan da ürkütücü olan, bu sönmedir: Umutların sönüşü, üretim şevkinin kırılışı, geleceğe güvenin yok oluşu, yeni kuşakların kaçışı.

Başka bir deyişle, geçmişte yaratılan ‘‘her yaştan on beş milyon genç’’in ‘‘altmış beş milyon ihtiyar’’a dönüşmesi; yılgın ve bezgin.

Şimdi, böyle bir tablonun bu cumhuriyeti kuran ve gerekirse ölümü göze alarak ayakta tutan bir orduda soru işaretleri uyandırıp güvenlik endişeleri yaratmamasını düşünebilir misiniz?

İkinci Dünya Harbi'nin ‘‘topyekûn savaş’’ öğretisinden beri ulusal savunma ve güvenliğin ekonomi, toplum yapısı ve sosyal psikolojiyle bağlantıları konusunda azıcık bilginiz varsa.

Hele Türkiye gibi, dünyanın en kritik coğrafyasında eski hınçlar ve yeni hesaplarla çevrilmiş bir ülkedeyseniz.

Bunlara ek olarak, Hitler istilasından bir yarısı Amerika, öbür yarısı Sovyetler'ce kurtarılmış bir Avrupa'nın ulusal güvenlik kavramını tam Türkiye gibi düşünemeyeceğini ayrıca söylemeye gerek var mı? O Türkiye ki, seksen yıl önce toprağına göz dikmiş bir Avrupa'nın çullanışını yalnız kendi ordusunun özverisiyle yenerek bağımsız cumhuriyetini kurabilmiştir.

Ulusal güvenlik tartışmasının, Avrupa Birliği'nce istenmiş bir ‘‘ulusal program’’ı gözden geçirme arifesinde, AB'den sorumlu bir başbakan yardımcısınca ortaya atılması basit rastlantı olamaz. Unutmamak gerekir ki, ‘‘Milli Güvenlik Kurulu'nun sistem içindeki ağırlığını azaltın’’ diyen ve bunu Kopenhag kriterlerinin demokrasisi adına isteyen de Avrupa'dır.

Niçin?

Çünkü Brüksel'dekiler pekala bilirler ki, Ege'de ödün, Kıbrıs'ta çekilme, Güneydoğu'da etnik özerklik gibi aslında o kriterlere bile pek sığmayacak ‘‘ekstra’’lara ‘‘olmaz’’ diyenlerin başında bu ülkenin cumhuriyet ordusu gelir. Avrupalılık uğruna iffetlerini bile fedaya hazır İkinci Cumhuriyetçi azınlığın, dönekler tekkesinin, Bizans bezirganlarının ve ‘‘gavur’’dan medet uman İslamcıların aynı orduya karşı Avrupa'yla koro oluşları da bundandır. Oysa, bilmezler ki, yüzü tarihsel özlem olarak zaten Batı'ya yönelik bir Türkiye orayla onurlu ortaklık için kendi koşullarını ortaya koymadıkça, Avrupa'nın Türkiye politikası bütün ‘‘ekstra’’lar elde edilinceye ve Kemalist cumhuriyet iğdiş edilinceye kadar hesaplı bir oyalama taktiğinden ibaret kalacaktır. Sonuçta süngüsü düşük bir Türkiye'yi kaçmak üzere olduğu söylenen trenin üçüncü mevki vagonlarından birine bindirmek, hatta furgonuna sokup ucuz yakıt olarak kullandırmak ise kimseye onur verecek bir marifet sayılamaz.
Yazının Devamını Oku

Finalist

<B>BU </B>sabah, elinizdeki gazetenin son şehir içi baskıları dönerken, çok uzaklardaki Edmonton Stadı'nda bir Türk kızı yaşamının en çetin koşusunu koşmaktaydı. Şu satırları okuduğunuzda, yarış çoktan bitmiş, sonuç belli olmuştur. Ama, dereceye girsin girmesin, Süreyya Ayhan'ın Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 1.500 finalini koşmuş olması bile başlı başına başarı sayılır. Olimpiyatlarda ve dünya şampiyonalarında o aşamaya gelmek, yıllar süren elemelerden süzülerek zirvedeki üstün düzey platformuna ulaşmış olmak demektir. Madalya kürsüsü, olsa olsa, bu başarının taçlandırılışı olur.

Dünkü Hürriyet'te beyaz yakalı okul önlüğü ve uzun siyah çoraplarıyla koşan küçük kızın fotoğrafını görenler rastgele bir Anadolu kentinden Edmonton Stadı'na gelişin ne demek olduğunu daha iyi anlamışlardır. Süreyya, dünya düzeyinde final koşan ilk Türk kızı değil elbette; geçen Sevilla Şampiyonası'nda Türkiye formasıyla yarışan Ebru Kavaklıoğlu da 5.000 metrede beşinci olmuştu. Ama o, daha önceki bir uyrukluğun başka topraklarda verdiği eğitim ve yetişme olanaklarının ürünüydü.

Süreyya ise yerli kuraklığın içinde sivrilebilen nadir bir fidan.

Onun başarısı ne kadar sevindirici ise, burada doğup büyüyerek dünya finaline erişebilen tek kadın atletimiz olması da o derece düşündürücüdür. Türk atletizmi, 1948 Londra Olimpiyatları'nın üç adım üçüncüsü rahmetli Ruhi Sarıalp'ten sonra sevinebilmek için bu kadar uzun süre beklemeli miydi?

Bu ülkenin sporundan sorumlu hiç kimse başını öne eğmeden böyle bir soruya yanıt veremez.

En başta da, yıllar yılı ‘‘Olimpiyat kenti İstanbul!’’ diyerek muazzam ödenekleri heba etmiş olanlar.

Dıştakilerle birlikte yetmiş milyonluk koca bir toplumun atletizmde hiç olmazsa son yılların Yunanistan'ı kadar sıçrama yapmadan olimpiyat cazgırlığına soyunması, savurganlık bir yana, biraz ayıp olmadı mı? Beyhude kampanya ve tanıtma çabaları yerine belirli bir ‘‘hedef-tarih’’e göre planlı çabalarla olimpik sporcu yetiştirmeye yönelmek daha akıllıca olmaz mıydı?

Sporda, özellikle de atletizmde ulusal başarı, bir köşede rastlantıyla yetenek keşfedip yarış atı yetiştirir gibi sırf onun üzerine düşmekle olmaz. Konu, aşağıdan, en başta da okul sporundan kalkarak kamu olanaklarıyla gençliği örgütleyebilme sorunudur. Son atletizm şampiyonası bir kez daha gösterdi ki, geçmiş siyasal rejimleri konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Polonya ve Romanya gibi ülkeler hálá bu alandaki eski devlet politikalarının meyvelerini toplamaktadırlar. Amerika'nın başarısı da, geniş ölçüde, kolej eğitimi ile kolej sporunun ustaca bütünleştirilmesinden kaynaklanır.

Türkiye ise bu alanda sağlıklı teşvik usulleri bulmak, örneğin spordaki başarıyla sınıf geçme ve seçme sınavları arasında bağlantı kurarak tercih nedenleri yaratmak yerine, etkin spor yapma çağına gelmiş gençlerini çok erkenden üniversite girişlerinin ve hazırlık dershanelerinin cehennemine sokup hepsinin feleğini şaşırtma becerisini göstermeye hálá devam etmektedir.
Yazının Devamını Oku

Balon

<B>UZAKTAN,</B> Türkiye'ye bakan ufukta nokta gibi küçük, beyaz bir belirtiydi. Yaklaştıkça, anlaşıldı büyükçe bir açık deniz römorkörü olduğu. Öbürlerinden farkı, kıçta diklemesine duran, aşağı yukarı on metre çaplı koca makarasıydı.

Önce, tek başına geldiğini sanabilirdiniz. Ama biraz sonra, büyük bir balinayı çekmekte olduğu belli oldu: güneşin ilk ışıkları vurdukça su yüzündeki sırtı ara sıra gümüş gibi parlayan dev bir balina.

Toros eteklerinde Aydıncık'taki kaynaktan Kuzey Kıbrıs'ın kuraklığına tatlı su taşımakta kullanılan balondu bu: yaklaşık yüz elli metre boyunda, otuz metre eninde, sosis biçimli bir balon.

Çekicisi, ‘‘Nordic Bravo’’ adlı Norveç römorkörü, saatte üç mil hızla geçen uzun gece yolculuğu sonunda, Gemikonağı açığına demirli DSİ platformuna yanaştı. Bir ucu palamar botuyla şamandıraya bağlanan balonun öbür ucundaki yüzer hortum ustaca manevralarla platformun pompa girişine alındı; kol çekilip motor çalışınca, deniz dibi boru hattıyla aşağı yukarı bir buçuk mil uzaklıktaki Kumköy depolarına su basılmaya başlandı.

Su, oradan Lefkoşa'ya, Gazimağosa'ya, kavruk Mesarya topraklarına akacak. Lefke ve Güzelyurt'un narenciye bahçeleri Anadolu suyuna henüz bu ölçüde muhtaç değil; ama, bol su, yakında, aşırı arteziyen kullanımı yüzünden tuzlanmaya başlayan o araziyi de diriltebilir. Her defasında otuz beş bin ton taşıyan balonların ikincisi bugünlerde devreye girince, biri bağlanırken boşalmış öbür balon katlanıp römorkörün makarasına sarılarak geri gidecek ve böylece, dolup boşalışları yirmi saat süren balonlarla kesintisiz su akımı sağlanacak.

Teknolojinin yeniliği ve Ankara'daki Devlet Su İşleri'nin isteksizliği yüzünden çeşitli aksama ve gecikmelerle iki yıldır süren ve yarıda bırakılma tehlikesi geçiren hikáye nihayet bitmiş ve KKTC'nin sebatlı bir hukukçusu sayesinde Norveç şirketiyle pürüzler giderilerek çark dönmeye başlamıştır.

Rum tarafı, projenin aslında kocaman bir ‘‘balon’’ olduğunu iddia etmekte ve eninde sonunda sönüp gideceğini ummaktaydı. Anadolu'dan taşınan temiz içme suyunun başkaları için de hayat demek olduğunu unutarak.

Gerçekten, proje daha da geliştirilir veya uzak olasılık da olsa bir gün Türkiye'den boruyla su taşınabilirse, yalnız iki kesime değil, adanın öbür ucundan İsrail'e ve Arap ülkelerine de su vermek hayal olmaktan çıkar.

Yeter ki, her şey iyi planlanıp zamanında yapılsın.

Örnek: Şimdi pompa dubasıyla kara arasında palamar botuyla gidiş geliş taa altı deniz mili uzaktaki küçük barınaktan sağlanıyor. Su deposunun bulunduğu yere de barınak yapılsa ve her zaman sütliman olmayan denizde bu zor bağlama ve boşaltma işini yapanların çalışması kolaylaştırılsa fena mı olurdu?

Ama, asıl gereksinme Kıbrıs'ın kuzeybatı kıyısına, küçük barınaklardan öte, bir büyük limanın yapılmasıdır. Narenciyeyi, şimdi olduğu gibi kamyonla ta 115 kilometre uzağa, Gazimağosa'ya taşımak büyük savurganlık değil mi?

Kaldı ki, böyle bir limanın yapılışı, o kıyı konusunda beslenen geri alma hayallerini sona erdirmek ve KKTC'nin iki devletli barışçı çözümde halkı ve toprağıyla bütün kalacağını içte dışta herkese göstermek için de zorunludur.
Yazının Devamını Oku

Stan'ler ve bizler

Dünya Bankası ve IMF adına konuşan <B>Mister Deppler ‘‘Her vatandaşınızın cebine 300 dolar koyduk’’</B> diyeli, delik ceplerini karıştırıp 300 kuruş bile bulamayan bazı Türkler herhalde o iki kuruluşa da küfredip duruyor olmalıdırlar. İktisatçı Mustafa Sönmez ise, boşuna sinirlenecek yerde bir hesap yapmış ve tersine onların her Türk'e 1.500 dolar borçlu olduğunu bulmuş: 22.4 milyar dolarlık ek dış borç, 45 milyar dolarlık ek iç borç ve 52 milyar dolarlık ulusal gelir kaybı birbirine eklenince böyle bir rakam çıkmış ortaya.

Sönmez, Türkiye'nin kasım ve şubat krizleriyle büyük kayıplara uğradığını, her ikisinde de ana sorumluluğun IMF ile Dünya Bankası'nda olduğunu söylüyor.

Acaba?

Sorumluluk, para istenince niyet mektuplarının müsveddesini uzatıp ‘‘Buna uygun bir şeyler yazın da verelim’’ diyenlerde midir? Yoksa, ülkeyi muhtaç duruma düşürenlerde, hatta ‘‘İstenenler acaba bize uygun mu?’’ diye sormadan ve değişik düşünen yerli uzmanlarla gerçekten ulusal bir program yapmadan, dıştakilerin söylediği her şeyi noktası noktasına yerine getirenlerde mi?





Geçen
haftanın ortalarından beri Türkiye ‘‘Stan aşağı, Stan yukarı’’ ve ‘‘Stan şöyle dedi, böyle dedi’’ sözleriyle çalkalanmakta. Cumartesi günkü kahvaltı, yemek ve toplantı fasıllarından sonra da müthiş bir iyimserlik: Stan, ‘‘Ağustosu rahat geçirirsiniz; eylül ve ekimde de her şey yoluna girer’’ demiş.

Sıcak güneş, hafif giyim ve ucuz domatesle hıyar ayı olan ağustosun Türkiye'de rahat geçeceğini söyleyebilmek için bilgin olmaya gerek yok; ama okul ayı eylül ile yağmur ayı ekim gelince işler değişir. O aylar, normal yıllarda bile sıkıntı aylarıdır. Eğitimin ticarete dönüştüğü, paralı okullarda çocuklarına nitelikli öğretim vermek için ana babaların akla karayı seçtiği, devlet okullarında da kayıtların bağışsız yenilenmediği bir ülkede ayların sıralanışına göre hesap yapmak kadar yanlış bir şey olamaz. İnsana feleğini şaşırtan aylar vardır bizim takvimlerde. Büyüme kuramlarıyla ünlü Stanley Fischer'le sanki babalarının oğlu ve kırk yıllık ahbaplarıymış gibi hemen stan'leşiverenler herhalde anımsatmışlardır bunları kendisine.

Anımsatmamışlarsa, aşırı iyimserliğinden ötürü suçlanacak olan o mudur?





Başkalarını
suçlamadan önce kendimizi sorgulamayışımız, şimdiye kadar belirli bir kusurumuzdu; ama, artık bunu değiştirmenin zamanı gelmiştir.

Örneğin, 1992'den beri ‘‘İstanbul'u olimpiyat kenti yapacağız’’ diye harcanan milyarlar boşa gitmişse, ‘‘2008 İstanbul olimpiyatları’’ uğruna sadece bu kez ve yalnız ‘‘ziyaret ve propaganda gideri’’ olarak yarım trilyon TL'den fazla para harcanmışsa, kabahat Türkiye'yi yıllardır oyalayıp bu yönde karar vermeyen uluslararası komitede, hatta on üç yıldır ‘‘dünya kazan, biz kepçe’’ diyerek bu paralarla har vurup harman savuran yerli uzantılarda mıdır? Yoksa, 2000 için çıkarılmış ve başarısızlığı açıkça belli olmuş bir yasayı hálá yürürlükte tutan hükümetlerde, yasa koyucularda ve hatta şimdiden ‘‘Artık 2012 garantidir’’ edebiyatına başlamış olan basındaki goygoycularda mı?

Kendi düşen ağlamaz; kendi düşünmeyen de başkasını suçlayamaz.
Yazının Devamını Oku

Şifasız ülke ve Şifo Mehmet

<B>TÜRKİYE'</B>nin <B>‘‘çelişkiler ülkesi’’ </B>olduğu bilinirdi de, çelişkilerin bu boyutlara varacağı düşünülemezdi. Karakollarını uyuşturucu satış merkezine dönüştüren komiserler ve onları suçüstü yakalayan polisler...

Aklanan, affedilen, salıverilen işkenceciler ve ‘‘işkenceleri anlatanların adlarını savcılığa vermeyerek işkencecileri koruduğu için’’ hakkında fezleke düzenlenen milletvekili...

Ölmüş amcaoğlunun kimliğiyle felsefe öğretmenliği yapan ortaokul mezununu, üstüne üstlük ‘‘Adalet Partisi senatörlüğü yapmıştır’’ yazılı TBMM antetli káğıt getirdiği için başkente Milli Eğitim Müdür Yardımcısı yapan bir parti...

Nihayet, Türkiye Cumhuriyeti'ne cumhurbaşkanı olmuş kişinin soyadını taşıyan tutuklu ailesince Amerikan Başkonsolosluğu'na yazılmış ‘‘Vatandaşınızız; bize sahip çıkın’’ diyen bir mektup...

Her gün büyük gazetelerin birinci ve üçüncü sayfalarına bakarak çelişkiler listesini daha da uzatabilirsiniz.

Liste, ülkeyi yönlendiren, hatta yöneten yerlere dek uzayacaktır.

Döviz kurunu ‘‘çıpa’’ya bağlayan Cottarelli kadar çıpadan çözüp ‘‘dalga’’ya bırakan Fischer'in de dümen suyunda yüzmekten hoşlanan bir medya...

Kamunun olanaklarıyla özel kesimin enerjisini bir araya getirip bundan ulusal üretim sinerjisi yaratmak yerine, ‘‘Buğday üretmek pahalı, şekerpancarı işlemek sakıncalı, hayvancılık yapmak hatalı, tütün ekmek yasak’’ diyen ve kur, faiz, borsa endeksi gibi paracı oyunlarla oyalanıp madenciliği ve sanayii teşvikten uzak duran yabancı akıl hocalarına esir düşmüş bir iktidar...

‘‘Sabırla koruğun helva, dut yaprağının atlas olacağına’’ inandırıldığı için Hazret-i Eyüp sabrıyla ‘‘ya sabır’’ çeke çeke gerçekten sabır taşına dönüşmüş bir halk...

Zillet tablosunu içine sindirebildiği için kendisi patlamayınca, asıl büyük patlamaların uzun sabırlardan sonra geldiğini unutarak ‘‘Türk halkı da patlamaz’’ diyen bir başbakan...

Bütün bunlar yan yana gelince, şifasız kalan bir ülke.

Bereket, aynı ülke yüreklere su serpen bir ‘‘Şifo Mehmet’’ çıkarabiliyor: Siyah-beyaz formayla on üç yıl top koşturan Mehmet, bir buçuk trilyon tutacağı hesaplanan jübile gelirinin hepsini ‘‘bir milyon çocuğa eğitim kampanyası’’na bağışladı. Önümüzdeki cumartesi İnönü Stadı'nda son kez sahaya çıkışının ardından İngiltere'de teknik direktörlük öğrenecek.

Bilen bilir: Beşiktaş'ın en büyük talihsizliği, Sanlı'nın gidişinden sonra uzun süre ‘‘oyunu oyun içinde yönlendirecek’’ bir kaptanın yokluğu oldu. Şifo, yalnız toptaki ustalığı ve hücum hazırlamadaki çabasıyla değil, hem aklı, hem de efendiliğiyle bu eksikliği büyük ölçüde gideren insandı.

Teknik direktörlüğün mayasında da zaten bunlar yok mu?

Çelişkiler ortasında çaresiz kalmış ve yön duygusunu yitirmiş bir ülkeyi içten yönetmek şöyle dursun, dışta kurulmuş oyunlara bile kolayca kapılan politikacı esnafının Mehmet'teki üslup ve kişilik örneğinden öğreneceği çok şey olmalıdır herhalde.
Yazının Devamını Oku

Madenlerle kurtuluş

<B>SON </B>Niyet Mektubu'nun programı da, daha öncekiler gibi, üretim ayağı eksik bir kurtuluş reçetesidir. Ağırlık, kamusal ve özel kesimleri birlikte seferber edici yaklaşımlarla üretimi artırmak yerine, sözde ‘‘yapısal’’ sayılan yasa değişikliklerine verildi. ‘‘Şu tarihe kadar çıkmazsa para yok!’’ denen ‘‘reform’’lara bakın: Hiçbirinin üretimi kısa sürede artırıcı, Türkiye'yi yeniden üretim toplumu olmaya götürücü, coşturucu bir yanı var mı?

Program, dalgalı kura geçmekle, bir bakıma turizmi ve dışsatımı teşvik etmiş görünüyor ama, yaz sonunda turistlerin çoğu gidecek ve üretimde sıçrama yapmadan dışa ne satacaksınız? Derviş'i ve Maliye Bakanı'nı sevindiren son olay, yani cari işlemler açığının kapatılması henüz bir üretim patlamasına dayalı değil. Kredi yine pahalı, yatırım girişimciliği yine yok, işsizlik yine dizboyu.

Oysa, küçük bir çabayla hemen seferber edilebilecek öyle bir üretim alanı var ki, yabancılara peşkeş çekilmek niyetiyle değil, yerli üretimi teşvik edip değerlendirmek amacıyla hemen ona el atılsa Türkiye dışta para dilenmekten kısa zamanda kurtarılabilir: madencilik ve metalürji.

Bu ülkenin petrolü yok; ama, son derece değerli bir maden zenginliği var. Maden varlığı, özel kesim madencilerinin kuruluşu olan ‘‘Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’’na göre 3 trilyon 430 milyar dolar, MTA'nın ihtiyatlı verilerine göre de en az 2 trilyon 900 milyar dolar düzeyinde.

Evet, Türk Lirası'yla değil, dolarla trilyonlar ve yüzlerce milyarlar.

Birkaç milyar dolar borç için neredeyse ciğerini satmaya hazır bir ülkenin bu zenginliği yeterince değerlendirememiş olması affedilecek kusur değildir.

Hele bu zenginliğin içinde, işlenmeye hazır rezerv miktarı bakımından dünya birincisi olduğumuz bor tuzları ve dünya ikincisi sayıldığımız trona gibi madenlerin bulunduğunu, bakır, çinko, krom, hatta uranyum gibi değerli madenlerde de hatırı sayılır rezervlerin söz konusu olduğunu düşünürseniz.

Gün, bu alanda ‘‘özel kesim mi, kamu işletmeciliği mi?’’ tartışmasıyla vakit kaybetme günü değildir. Örneğin, şimdiki durumda işletme hakkının devredilmesinden vazgeçilmiş bor tuzlarında bile, kamu kuruluşu Etibor A.Ş.'nin çıkardığı ham cevherin işlenip değerlendirilmesi bakımından özel kesimin yapabileceği o kadar çok şey var ki. Türkiye, yıllardır ham bor cevherinin büyük bölümünü tonu ortalama 140-250 dolardan dışa satıp duruyor. Başkalarının işlemesine bırakmak yerine burada rafine edilip 400 dolardan, hele uç ürüne dönüştürülüp 2.000-5.000 dolardan satmak için yerli metalürji sanayii şu sırada hızlı kredilerle teşvik edilse fena mı olurdu?

Oysa, madencilik alanındaki kamu işletmeciliği özelleştirme tutkusunun ‘‘kapsama alma’’ belasına kurban edilip ufuksuz, yatırımsız ve coşkusuz duruma düşürüldüğü gibi, metalürji alanındaki özel kesim de korumasız ve teşviksiz bırakıldı. Artık bu alanda bir sektör bankası da yok. Etibank böyle bir görevi de üstlenmek üzere yaşatılacak yerde, satıldı ve adı rezil edildi.

‘‘Üretim’’den söz bile etmeyen yabancı kurtuluş reçetelerine mahkûm edilmiş bir Türkiye'ye asıl kurtuluşun kendi topraklarının altında yattığını unutturmaya çalışmak, büyük hınzırlık ve hainlik değil midir?
Yazının Devamını Oku

Teknoloji ve teknokrasi

<B>KONU,</B> hayli teknik ve karışık; ama yaşamsal bir sorunla, savunma sanayii teknolojisiyle ilgili: Türkiye, savaş helikopterlerinde kendi sanayiini geliştirmeye çabalıyor; yalnız seçilen tiplerin yapımını yabancı patentle burada tamamlayıp o teknolojiyi öğrenmeye çalışarak değil, araçların elektronik donanımında da kendi teknolojisini yaratarak. Ama, kolay değil; binbir güçlüğü aşmak gerekiyor.

Son örnek, King Cobra helikopterinin hedefe kilitlenme de dahil en önemli elektronik donanımını kapsayan ‘‘görev bilgisayarı’’ konusunda ABD ile yaşanan sorun: Helikopterin beyni sayılan bu donanımda Aselsan, Tübitak ve başka kurumların katkısıyla yerli teknoloji geliştirmek gündeme getirilince, ABD'nin kurallarına takılıp kalındı. Son üç ayda üç kez değiştirilen bu kurallar, Amerikan patentli savaş araçlarına yabancı donanım eklenmesini yasaklıyor. Bu yüzden ortaya çıkacak aksamalarla asıl aracın ünü zedelenir diye düşünülmekte.

Helikopter ihalesinde ve buna benzer F-16 gibi konularda yaşanan sorunlar saymakla bitmiyor. Yabancı teknolojili araçların satıcılarca benimsenmeyen amaçlar için kullanılmasındaki engeller de işin cabası.

Savunma sanayiini geliştirip kendi teknolojimizi yaratmaktan başka çare kalmamıştır.

Tam 340 sayfalık bir kitap. Kapağına yeşil zemin üzerinde olanca güzellikleriyle açmış sarı-beyaz papatyaların konduğunu görünce aşk romanı sanabilirsiniz. Oysa, bu ülkede bir ‘‘bilim ve teknoloji kültürü’’ yaratma aşkıyla yanıp tutuşanların kitabı.

İmmünoloji doçenti Şükran Şahin'in yayına hazırladığı kitap, yine onun başkanlık ettiği Bilim-Teknoloji Politikaları Derneği'nce Antalya'da düzenlenen Kasım 2000 toplantısının bildirilerini, tartışmalarını ve sonuç bildirgesini içermekte. Ar-Ge'ye, yani araştırma ve geliştirme çalışmalarına ulusal gelirden Japonya'nın yüzde 3.06, ABD'nin 2.84 ve Avrupa Birliği'nin 2.38 pay ayırmasına karşılık, Türkiye'deki oranın yüzde 0.49 olduğunu öğrenip üzüldükten sonra, sonuç bildirgesinde şu satırları okuyorsunuz: ‘‘Ar-Ge düzeyinin yükselmesi, her şeyden önce, Türkiye'nin vasıfsız insangücü ülkesi olmaktan çıkarılmasına ve nitelikli insangücünün artırılmasına bağlıdır.’’

Arkadan,
şu günlerin ‘‘teknokratlar hükümeti’’ tartışmasına gelmemek olur mu?

Elbette tartışmada kastedilen teknokratlar, Antalya'da sözü edilen teknolojilerin insanları değil. Şimdi Türkiye'yi yönetmesi istenenler, daha çok ekonomi, dış ticaret, para-banka gibi alanların uzmanları, hatta özel kesimin kodamanları. ‘‘Dümene onlar geçsin’’ deniyor.

‘‘Serdümenliği zaten onlar yapmıyor mu?’’ sorusu bir yana, asıl unutulmaması gereken nokta, sorumlu kaptanın şimdiki iktidar, kılavuzun da IMF olması değil mi? Onların dümen teslim edecekleriyle nereye varılır?

Türkiye, bu oyalanışlara gitmeden de, eğer son iki krizi önceden haber veren ve ‘‘yapmayın etmeyin, sonuç kötü olacak’’ diyen ‘‘Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu’’ gibi nitelikli on-on beş insanını dinleseydi bu durumlara düşer miydi?
Yazının Devamını Oku

İfestos

Şu günler, geçmişteki bazı yılları, ayları ve haftaları anımsayıp bugüne ve geleceğe yeniden bakmanın günleridir. <br> Şu günler, yani Kıbrıs'taki Samson darbesinin yapıldığı 15 Temmuz 1974 ile 20 Temmuz çıkarma harekátının yıldönümü günleri. O günlerde yaşananlar olmasaydı Kıbrıs'taki Türk halkını nasıl bir akıbetin beklemekte olacağını düşünmek bile tüyler ürperticidir.

Akıbet, sonradan moda olan deyimle, korkunç bir ‘‘etnik temizlik’’ planının sonuna kadar uygulanmasıydı.

Kıbrıs'ın yakın tarihinde ‘‘plan’’ denince çoğu zaman akla gelen, 1963 Noel'indeki katliama yönelik olarak İçişleri Bakanı Yorgacis'in hazırladığı Akritas Planı'dır. Oysa, 1974 olaylarının hemen öncesinde tamamlanıp kısmen yürürlüğe konan bir başka plan var ki, çok daha köklü ve sistemli bir etnik temizlik niyetinin belirtisidir.

Çıkarma Harekátı sırasında Türk kuvvetlerinin eline geçen ve 1977'de ancak bir kısmı çevirilip yayınlanan ‘‘İfestos’’ (Yanardağ) adlı bu plan, daktiloyla yazılıp dosyalanmış binlerce sayfadan, yığınla harita ve ‘‘temizlik tarifnamesi’’nden oluşan bir eylem programıydı. Bölge bölge, köy köy, nereden sonra nerenin nasıl ‘‘temizleneceğini’’ gösteren.

Örneğin ‘‘Girne Üçüncü Yüksek Askeri Komutanlığı’’nın 18 Nisan 1974 tarihli ve 210/12/76 numaralı dosyasına göre, 251. Piyade Bölüğü'nce kentin batısından, Hilarion Kalesi'nin dibindeki Templos, yani şimdiki adıyla Zeytinlik Köyü'nden başlatılacak temizlik Girne'nin Türk Mahallesi'nden sonra Boğaz'dan geçerek Kirni (Pınarbaşı) ve Fotta (Ağırdağ)'da sürdürülecekti.

Önemli olan, temizliğin Muhafız Ordusu, polis ve sivil ahalinin katılımıyla gerçekleştirilmesiydi. Bunun için de, 1973 Ağustos'undan itibaren Yunanlı ve Rum personel ile birlikler, tam bir gizlilik içinde, ‘‘kitlesel imha’’ konusunda ‘‘psikolojik eğitim’’den geçirilmiş ve planın yürürlüğe konması için bütün hazırlıklar 10 Haziran 1974'te tamamlanmıştı.

Parlak meslek çizgisini Londra'da sürdürmekte olan Büyükelçi Korkmaz Haktanır bu bilgileri aktardığı son bir yazısında, Güney Kıbrıs'ın genç kuşaklarına seslenerek, ‘‘Liderleriniz darbenin yıldönümünde pek söz etmeyebilirler size bunlardan’’ diyor.

Gerçekten de, Kıbrıs Rumları'nı hálá yönetmekte olanların başlıca çabaları hep şu olagelmiştir: Adadaki sorunu ‘‘Türk istila’’sıyla başlatmak ve olsa olsa ‘‘buna sebep olduğu için’’ Samson darbesini kötülemek.

Sanki daha öncesi yokmuş gibi.

Onların 1974 öncesini unutturmaya çalışmalarını kendi açılarından anlamak mümkündür de, ada Türklerinden bir bölümünün o İfestos'lu geçmişi unutup bugünkü beceriksizliklere, sıkıntılara, zorluklara gösterdikleri tepkiyi ‘‘Türkiye adadan çekilsin!’’ raddesine vardırmalarını anlamak kolay değildir. Şimdi hiç olmazsa ‘‘temizlenmiş’’ değildirler ve beceriksizlikleri, sıkıntıları, zorlukları kendi elleriyle gidermek için ada yüzeyinde vardırlar.
Yazının Devamını Oku

Türk'ün aklı

<B>TUHAF </B>değil mi, <B>‘‘Türk'ün aklı sonradan gelir’’ </B>sözünün mucidi de Türklerdir, kullanıcısı da. Madem öyle, sormaz mısınız, aklının sonradan geleceğini bilen, aklın önceden gelmesi için çare aramaz mı? Atasözünden ‘‘Türk'ün aklı yoktur’’ diye bir sonuç çıkarmak herhalde yanlış olur. Akıl var da, kullanımının zamanlaması yanlış.

Öyleyse, o aklı, aklın öne çıkması için kullanmamaktan daha büyük ihmal ve israf olabilir mi?

Ne demektir aklın ne çıkarılması?

Sonradan pişman olmaktan ve ‘‘keşke şöyle yapsaydım’’ diye dövünmektense, yapılması gerekenleri iyi düşünmek, tasarlamak, sıraya koymak demek değil mi?

Yani, planlamak.

Yaşamın her aşamasında, kişisel ya da toplumsal.

Yine çok tuhaf ki, ulusal yaşamın en zor alanlarından birinde, ekonomik kalkınmada ve onun sanayi kurma aşamasında, henüz Sovyetler Birliği dışındaki dünya planlamanın ‘‘p’’sini bilmezken beşer yıllık sanayi programlarıyla kalkınmasını planlamaya kalkışan ilk ülke Türkiye olmuştur. Şimdi ‘‘tu kaka’’ edilen 1930'lu yılların bu alandaki akılcı yaklaşımlarını unutabilir misiniz?

Son yıllardaki başlıca başarısızlıkların gerisinde planlama kavramına burun kıvırmanın, onu gereksiz, hatta çağdışı saymanın etkisi mutlaka vardır.

En son başarısızlığı, İstanbul'u ‘‘olimpiyat kenti’’ yapma yolundaki son Moskova hezimetini alalım. Özal döneminde ortaya atılan düşünce, elbet saygıdeğer, yüce, coşturucu bir düşünceydi. Ama, kafaya böyle bir düşünce soktuktan sonra, aceleciliğe kapılmadan, belirli bir ‘‘hedef yıl’’ saptayıp çabaları ona göre planlamak, kaynak sorununun çözümü için yasayla elde edilen gelirleri, yalnız tesis yapımı için değil, özellikle olimpik alanlarda insan yetiştirme amaçları için kullanmak gerekmez miydi? Sporcusuz olimpiyat iddiası olur mu?

Her şeyden önce de, kendimizi tam hazırlıklı hissetmeden, zamansız hevesler peşinde propaganda, ağırlama ve gezi giderlerinden kaçınmak gerekirdi. Genel yetersizlik bir yana, Atina'nın hemen ardından yine adaylık iddiasıyla ortaya çıkmanın akla ve mantığa sığar bir yanı var mıydı?

Bodrum mendireğinin dışına, araya konmuş bir şat sayesinde kıçtan kara yanaşmış küçük bir Yunan gemisi beklemekte: John P.

Ege'nin karşı yakasındaki bir şirketle bir Türk turizm şirketi ortaklaşa iş kurmuş, Schengen vizesi engelini türlü çabalarla aşıp bizim kıyıyla adalar arasında 80 dolara günübirlik turist gezdirecekler. Programlar, her şey hazır.

Gelgelelim, ansızın bir yasa: Dışa çıkışlardan kişi başına 50 dolar alınacak. Özel girişimcilerin planlaması Ankara'dakilerin plansızlığı yüzünden suya düşüyor; insanlar 80 dolar yerine 130 dolar ödenecek bir geziden ister istemez vazgeçiyorlar. Turizmciler ise, hesaplarını karşılıklı gidiş gelişler üzerine yapmışlar. Şimdi hep birlikte soruyorlar: Mevsimin tam ortasında böyle bir yasayla günlük gezi planlarını bile yıkmak aklın alacağı bir iş midir?

Herhalde, yasayı yapanların aklı da yaptıklarının akla sığar bir iş olmadığını kabul edecektir. Ama, ters etkiler ortaya çıkınca, sonradan.
Yazının Devamını Oku

İngilizce bilmemek

<B>ARTIK </B>Türkiye'yi iyiden iyiye yönetmeye başlamış olan IMF ne istiyordu da ne oldu? İtiraz, yönetim kurulu başkanlığı ile genel müdürlüğün aynı kişide birleştirilmesine miydi? Yoksa, o tek kişinin İngilizce bilmeyişine mi? İlk bakışta, ikisine birden itiraz ediliyor gibi gözükmekte idiyse de, nüans sayılabilecek olan bir nokta çok önemli.

Çünkü, itirazların birincisi pek öyle evrensel ve mutlak bir doğruya dayanıyor sayılmaz. Batılıların da pekálá bildikleri gibi, genel müdürlükle yönetim kurulu başkanlığının tek kişide birleşip birleşmemesi sermaye durumuna ve insanlara göre değişir. Bakarsınız, yönetim kurulu, siyasal nüfuz oyunları ve sermaye dağılımı dolayısıyla tutarsız bir tablo oluşturmuştur; temsil ettiği temel çıkarın sağlam savunucusu ve üstlendiği işin ehli bir genel müdür aynı zamanda yönetim kurulu başkanı olarak tablodaki dağınıklığı toparlayıp doğru hedefe yönlendirebilir. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, özelde olduğu gibi kamuda da, her iki uygulamanın başarılı başarısız bir yığın örneği var.

Galiba, asıl itiraz, söz konusu tek kişinin İngilizce bilmiyor olmasınaydı.

Acaba o tek kişi tam ‘‘onların anladığı anlamda’’ İngilizce bilseydi, iki görevin onda birleşmesine bunca itiraz edilir miydi?

Ne demektir ‘‘onların anladığı anlamda’’ İngilizce bilmek?

Duyup okuduğunu anlayarak kendi meramını da sözle yazıya dökebilmek mi? Elbet iyi bir şeydir öylesi; kesinlikle yararlı da, ama yeterli değil. Artık, milyonlarca insan var böyle. Hatta, denebilir ki, dil bilmenin şu ya da bu konuyu doğru dürüst bilmenin önüne geçtiği bir ülkede, bülbül gibi yabancı dil şakıyıp da on para etmeyen insanlar doludur çevreniz.

Tersi de olabilir: Dil öğrenme fırsatı bulamadan yetişmiş, ama işini bilen ve seven, dil eksikliğini başka yollardan gideren, hele belirli bir sorumluluk düzeyine erişmişse tercüman ve mütercimler aracılığıyla o handikapı kolayca kapatan insanlar da var. Hatta, yabancıyla görüşürken, aşina olduğu, ama pek iyi bilmediği bir dili konuşmaktansa, çevirmenin varlığını ustaca kullanıp düşünme fırsatı bularak handikapı üstünlüğe dönüştürebilen ve bunu biraz da kendi diline saygının belirtisi sayan ünlü devlet adamları çoktur.

Dolayısıyla, belli bir amaç ya da çıkar peşinde olanların indinde bir dili ‘‘onların anladığı anlamda’’ bilmek, basit dil bilgisinden öteye bir şeydir.

İsterseniz, kısaca ‘‘onların dilinden konuşmak’’ diyebilirsiniz buna.

Telekom krizlerinin özde bir pazar kavgası olduğunu artık herkes biliyor. Dikkatler, şimdi bir masal olmuş olan özelleştirme gelirinden çok, kuruluşun yönetimine egemen olmak ve bir taşla birkaç kuş vurmak hedefine yönelmiştir. Konu, yalnızca tekel durumu zaten 2005 yılına kadar sürecek olan Türk Telekom'a o zaman 30 milyona varacak sabit abonelerin getireceği gelire ortak olma konusu değil. Sonrasında da, kablolu televizyondan internete kadar çeşitli hizmetlerde hep TT'nin altyapısı kullanılacak; o gelirler daha önemli.

Bu durumda, üye sayısı Atlantik ötesi rüzgárlarla şişen Yönetim Kurulu'na ekleneceklerin hangi İngilizce'yi nasıl konuşacaklarını merak etmez misiniz?
Yazının Devamını Oku

Ahşap

<B>DENİZCİLİĞİ,</B> deniz işletmeciliği yanında deniz yazarlığı da bilinen <B>Oktay Sönmez'</B>in son kitabı <B>‘‘Anılarda Gemiler’’.</B> Bir de alt başlığı var bu yapıtın: ‘‘Ufkun Ötesinde Kayboldular.’’ Gerçekten de, yıllarca denizlerde ve dillerde gezdikten sonra kaybolan, batan, hurdaya çekilen, zihinlerden silinen gemilerdir bunlar.

Ama, ancak kimilerinin zihinlerinden silinmişlerdir. Yoksa, yazar Oktay, ‘‘mülazım kaptan’’ olarak ilk atandığı Mersin vapuru başta olmak üzere, kendisiyle birlikte yaşayan ya da deniz tutkunlarının gönüllerinde anıları hálá canlı duran gemileri dile getirir: Gülcemal ve Gülnihal'ler, Cumhuriyet, Karadeniz, Ege, Tarı, Aksu, Güneysu'lar, Trak, Marakaz, Sus'lar, Etrüsk, Kadeş, Tırhan'lar, Ankara, Adana, Tarsus'lar, Ordu, Trabzon, Giresun'lar, sonra Bakır ve Krom'dan başlayıp ‘‘talihsiz kızkardeşler’’ dediği Ödemiş ve Edirne'ye kadar bir yığın şilebin öyküsü.

Şileplerin belki de en ilginci, 2924 gros ve 3424 dedveyt tonluk ‘‘ahşap’’ Hisar vapurudur. Yıllarca Zonguldak ve civarındaki ‘‘ağız’’lardan İstanbul'a kömür taşıyan ve bu yüzden ‘‘Kömürcü’’ diye anılan bu kadar büyük bir şilebin nasıl olup da ahşap yapılmış olduğuna şaşabilirsiniz. Çünkü, aslında çok eski zamanların gemisi de değil. Yapımı 1915; yani Birinci Dünya Harbi sırasında Amerika'da yapılmış ve ‘‘Diana’’ adıyla kendi gibi elli gemiyle birlikte o zaman bile ileri teknolojiye sahip bir ülkenin taşıma filosuna katılmış.

Sönmez, ahşap şilep yapımının nedenini şöyle açıklıyor: ‘‘O yıllarda Atlantik ötesindeki bu büyük ülkede ekonomik bir kaos yaşanıyor. Her endüstride bir kriz, bir duraklama var. Çelik üretimi öyle azalmış ki, artık Amerikan tersanelerinde gemi yapımında çelik yerine sert ağaç kullanılıyor. Ahşap gemi yapımında işi seri imalata çevirenlerin başında Portland Supple Ballin Shipbuilding şirketi gelmekte.’’

‘‘Diana’’
nın Türkiye'ye gelip ‘‘Hisar’’ oluşu ise, 1918 sonrasında Pire'deki gemi piyasasına düşüşü ve Ankara'da kurulan genç cumhuriyetin yerli armatörleri gemi alımına teşvik etmesiyle ilgili. İlk alıcısı Kırzade Rıza Bey dolayısıyla 1924'te ‘‘Kırzade’’ adını alan gemi bir yıl sonra el değiştirip Kalkavanlar'a geçmiş ve ‘‘Hisar’’ olmuş. 1937 kışının azgın bir Karadeniz fırtınasında Riva deresinin ağzındaki Merkep Adası kayalıklarına sürüklenerek batarken de bu adı taşımaktaydı.

Amerika'nın, çelik gemiler yüzyılında bile zorunluluklar dolayısıyla ahşap gemi teknolojisini geliştirip seri yapıma geçme gereğini duyarak bunu başarmış olması üzerinde biraz derinliğine düşünmek gerekir.

Türkiye'nin kısaca ‘‘Ar-Ge’’ denen araştırma ve geliştirme etkinliklerine yeterince kaynak ayırmadığı bilinen bir gerçek. Ama bir başka gerçek var ki, o belki daha da önemli: Çağın son teknolojilerini yakalamaya, hem de bunu yetersiz olanaklarla yapmaya çalışırken, mevcut becerileri değerlendirip geliştirmek ihmal ediliyor. Kıyı kasabalarında ayakta kalmaya çalışan ahşap tekne yapımcılığının elinden tutmak, yenilikler getirip seri yapımı teşvik etmek ve nadirleştiği için meraklısının gözünde gitgide daha fazla değerlenen bu ustalığı öne çıkarıp ülkeye para kazandırmak çok mu zor bir iştir?
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın Tüm Yazıları