Çocuklarla felsefe yapmak

Yetişkinler için felsefe yapmak kolay ama asıl önemli olan kişiliğin oluştuğu çağda çocukları felsefeyle tanıştırmak. Birkaç haftadır masal ve hikáye kitaplarını rafa kaldırdık. Uykudan önce felsefe kitapları okuyoruz.

Memleketi kurtarmanın moda olduğu günler gerilerde kaldı. Artık herkes kişisel kurtuluş savaşı veriyor. Bireyleri kişisel kurtuluş savaşı başlatmaya motive edenler de kişisel gelişimciler. Özellikle 30 yaş civarında, kariyerinden ya da özel hayatından memnun olmayanların adresi artık psikologlar değil kişisel gelişim uzmanları. Oturup birlikte felsefe yapıyorlar.

Kişisel gelişimcilerden Mümin Sekman’la kahve içerken bana enteresan bir şey söyledi. İnsanları ikiye ayırmış. Kişiliğine göre kariyerini şekillendirenler ve kariyerine göre kişiliğini yeniden şekillendirenler. 30 yaşına kadar olanlar genellikle kariyerine göre kişiliklerini yeniden şekillendirme yoluna gidiyorlarmış. 35 yaşın üstündekilerin eğilip bükülmesi daha zor olduğu için kariyerini kişiliğine göre şekillendiriyorlarmış. Ben de ikinci gruba giriyorum. Kişilikten taviz yok.

Yetişkinler için felsefe yapmak kolay ama asıl önemli olan kişiliğin oluştuğu çağda çocukları felsefeyle tanıştırmak. Birkaç haftadır masal ve hikáye kitaplarını rafa kaldırdık. Uykudan önce felsefe kitapları okuyoruz. Ciddiyim. Nehir bayılıyor. İki günde bir kitap bitiriyoruz. Tartışmasını ise ertesi güne bırakıyoruz.

Günışığı Kitaplığı "Çıtır Çıtır Felsefe" adı altında 10 kitaplık bir seri çıkardı. Yedisi piyasada, üçü ise önümüzdeki aylarda çıkacak. Yaşamı ve dünyanın işleyişini anlamaya çalışan çocuklara temel kavramları doğru sorular sorarak düşündüren kitaplardan söz ediyorum.

Bazen çocukların sorduğu sorular karşısında ne yanıt vereceğimizi bilemediğimiz anlar oluyor. Çünkü çocuk anne-babasının doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, adaleti-haksızlığı, dürüstlüğü-yalanı nasıl gördüğünü bilmek istiyor. Bu tür somut olmayan kavramları çocuklara doğru aktarmak, anlayacağı dilden konuşmak gerekiyor.

Çocuklara haklarını öğretmek önemlidir ama en etkin yolu nedir? "Çıtır Çıtır Felsefe" serisinin "Adalet ve Haksızlık" kitabında bir örnek veriliyor. Çocuk iki hafta üst üste yüzme dersine mayosunu getirmeyi unutuyor. Öğretmen üçüncü kez unuttuğunda çocuğu çırılçıplak yüzmekle cezalandırıyor. İşte bu noktada Paris Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde profesör olan Michel Puech ve Brigitte Labbe’nin önerileri devreye giriyor.

İki uzman o noktada Çocuk Hakları Evrensel Beyannamesi’nden bahsederek çocuğa "Hiç kimse senin onurunu ayaklar altına alacak bir ceza veremez. Bu çocuk haklarına aykırı bir cezadır. Böyle bir durumla karşılaşırsanız itiraz hakkınızı kullanın" mesajını iletiyor.

Ben adalet konusunun işlendiği kitapta en çok doğum günü pastası örneğini sevdim. Nehir’e doğum günü pastasından en büyük dilimi kime vermek istediğini sordum. Nehir "Doğum günü benim olduğu için büyük bir dilimi kendim hak ediyorum. Sonra kuzenim Ateş, arkadaşım Ecem, Turgut, Melis..." diye başlayarak en az 10 kişinin adını saydı. "Hepiniz büyük dilim alırsanız diğer arkadaşlarına pasta kalmaz. Davet ettiğin arkadaşlarına ayıp olmaz mı? Doğum günü sahibi olarak senin adaletli davranman, herkese eşit pasta dilimi vermen gerekmiyor mu?" sorusunun karşısında birkaç dakika sustu. Hatasını anladı. Adalet demek bir başkasına haksızlık etmemek demek.

"İyi ve Kötü" kitabında ise yine enteresan örnekler var. Suzi tuvalete gitmek için sınıftan çıkarken arkadaşının paltosunun cebindeki çöreği fark ediyor. Sessizce alıyor ve midesine indiriyor. Çöreğini aldığı arkadaşının hiçbir şeyden haberi yok. Bu örneği naklederken Nehir’in görüşünü de almayı ihmal etmedim. Çöreği yiyen Suzi için bu olay o kadar da kötü değil. Çünkü karnını doyurdu, keyif aldı. Ama çöreğin sahibi için kötü bir olay. Çünkü çöreğinin başına gelenleri asla bilmeyecek.

Ayrıca kızımla küçük bir oyun oynadım. "Görünmez olsaydın neler yapmak isterdin?" diye sordum. Nehir saftır, iyidir. Kitapta verilen "Bedava üç kez sinemaya gittim, pastaneden çörek yürüttüm, arkadaşımın ödünç vermek istemediği oyuncakları aldım. Banka kasasını boşaltmak istedim" gibi örneklerin uzağından bile geçmeyen yanıtlar verdi.

Galiba görünmez olunca görünürken yapamadığımız şeyleri yapacağımız kesin. Hatta bunlar pek de iyi olmayan, kötü şeyler... Bu demektir ki, çoğunlukla kötü bir şey yapmamızı engelleyen başkaları. Çünkü başkaları bizi görür, kötü bir şey yaptığımızı söyleyebilir, bizi ele verebilir, cezalandırabilir, yargılayabilir ya da bazı şeyleri yasaklayabilir.

Ama zaman zaman iyi ve kötü duruma göre değişir. Yaşamak için kurtların kuzuları yemesi gerekir. Kurtlar için kuzuları öldürmek iyidir. Kuzuysa ölmek istemez. Kuzular için kurtların yaptığı şey kötüdür. Kuzuların yaşama isteği iyidir.

Çalmak, hırsızlık yapmak bize göre kötüdür. Oysa Siyu Kabilesi’nde ilk hırsızlığı yapan bir çocuk için kutlama yapılır. Yani çocuğunuza neyin iyi neyin kötü olduğunu anlatırken bu örnekleri vermekte yarar var. Ayrıca çocukları "Bu iyidir ya da bu kötüdür" diye yönlendirmek de yanlış. Çünkü iyinin ve kötünün başkaları tarafından söylenmesini bekleyen çocuk düşünmeyi bırakmış demektir. Bu da insan olmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Çocuğunuz size "Anne bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu nasıl anlayacağım?" diye sorarsa şu yanıtı verin; "Bize yapılmasından hoşlanmayacağımız her şey kötüdür, bize yapılmasından mutluluk duyacağımız şeyler ise iyidir."

Bu basit denklemi çocuklara anlatmak kolaydır ama ya biz yetişkinler anlamakta neden bu kadar zorluk çekiyoruz? İşte ben bunu anlamıyorum.

emleketi kurtarmanın moda olduğu günler gerilerde kaldı. Artık herkes kişisel kurtuluş savaşı veriyor. Bireyleri kişisel kurtuluş savaşı başlatmaya motive edenler de kişisel gelişimciler. Özellikle 30 yaş civarında, kariyerinden ya da özel hayatından memnun olmayanların adresi artık psikologlar değil kişisel gelişim uzmanları. Oturup birlikte felsefe yapıyorlar.

Kişisel gelişimcilerden Mümin Sekman’la kahve içerken bana enteresan bir şey söyledi. İnsanları ikiye ayırmış. Kişiliğine göre kariyerini şekillendirenler ve kariyerine göre kişiliğini yeniden şekillendirenler. 30 yaşına kadar olanlar genellikle kariyerine göre kişiliklerini yeniden şekillendirme yoluna gidiyorlarmış. 35 yaşın üstündekilerin eğilip bükülmesi daha zor olduğu için kariyerini kişiliğine göre şekillendiriyorlarmış. Ben de ikinci gruba giriyorum. Kişilikten taviz yok.

Yetişkinler için felsefe yapmak kolay ama asıl önemli olan kişiliğin oluştuğu çağda çocukları felsefeyle tanıştırmak. Birkaç haftadır masal ve hikáye kitaplarını rafa kaldırdık. Uykudan önce felsefe kitapları okuyoruz. Ciddiyim. Nehir bayılıyor. İki günde bir kitap bitiriyoruz. Tartışmasını ise ertesi güne bırakıyoruz.

Günışığı Kitaplığı "Çıtır Çıtır Felsefe" adı altında 10 kitaplık bir seri çıkardı. Yedisi piyasada, üçü ise önümüzdeki aylarda çıkacak. Yaşamı ve dünyanın işleyişini anlamaya çalışan çocuklara temel kavramları doğru sorular sorarak düşündüren kitaplardan söz ediyorum.

Bazen çocukların sorduğu sorular karşısında ne yanıt vereceğimizi bilemediğimiz anlar oluyor. Çünkü çocuk anne-babasının doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, adaleti-haksızlığı, dürüstlüğü-yalanı nasıl gördüğünü bilmek istiyor. Bu tür somut olmayan kavramları çocuklara doğru aktarmak, anlayacağı dilden konuşmak gerekiyor.

Çocuklara haklarını öğretmek önemlidir ama en etkin yolu nedir? "Çıtır Çıtır Felsefe" serisinin "Adalet ve Haksızlık" kitabında bir örnek veriliyor. Çocuk iki hafta üst üste yüzme dersine mayosunu getirmeyi unutuyor. Öğretmen üçüncü kez unuttuğunda çocuğu çırılçıplak yüzmekle cezalandırıyor. İşte bu noktada Paris Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde profesör olan Michel Puech ve Brigitte Labbe’nin önerileri devreye giriyor.

İki uzman o noktada Çocuk Hakları Evrensel Beyannamesi’nden bahsederek çocuğa "Hiç kimse senin onurunu ayaklar altına alacak bir ceza veremez. Bu çocuk haklarına aykırı bir cezadır. Böyle bir durumla karşılaşırsanız itiraz hakkınızı kullanın" mesajını iletiyor.

Ben adalet konusunun işlendiği kitapta en çok doğum günü pastası örneğini sevdim. Nehir’e doğum günü pastasından en büyük dilimi kime vermek istediğini sordum. Nehir "Doğum günü benim olduğu için büyük bir dilimi kendim hak ediyorum. Sonra kuzenim Ateş, arkadaşım Ecem, Turgut, Melis..." diye başlayarak en az 10 kişinin adını saydı. "Hepiniz büyük dilim alırsanız diğer arkadaşlarına pasta kalmaz. Davet ettiğin arkadaşlarına ayıp olmaz mı? Doğum günü sahibi olarak senin adaletli davranman, herkese eşit pasta dilimi vermen gerekmiyor mu?" sorusunun karşısında birkaç dakika sustu. Hatasını anladı. Adalet demek bir başkasına haksızlık etmemek demek.

"İyi ve Kötü" kitabında ise yine enteresan örnekler var. Suzi tuvalete gitmek için sınıftan çıkarken arkadaşının paltosunun cebindeki çöreği fark ediyor. Sessizce alıyor ve midesine indiriyor. Çöreğini aldığı arkadaşının hiçbir şeyden haberi yok. Bu örneği naklederken Nehir’in görüşünü de almayı ihmal etmedim. Çöreği yiyen Suzi için bu olay o kadar da kötü değil. Çünkü karnını doyurdu, keyif aldı. Ama çöreğin sahibi için kötü bir olay. Çünkü çöreğinin başına gelenleri asla bilmeyecek.

Ayrıca kızımla küçük bir oyun oynadım. "Görünmez olsaydın neler yapmak isterdin?" diye sordum. Nehir saftır, iyidir. Kitapta verilen "Bedava üç kez sinemaya gittim, pastaneden çörek yürüttüm, arkadaşımın ödünç vermek istemediği oyuncakları aldım. Banka kasasını boşaltmak istedim" gibi örneklerin uzağından bile geçmeyen yanıtlar verdi.

Galiba görünmez olunca görünürken yapamadığımız şeyleri yapacağımız kesin. Hatta bunlar pek de iyi olmayan, kötü şeyler... Bu demektir ki, çoğunlukla kötü bir şey yapmamızı engelleyen başkaları. Çünkü başkaları bizi görür, kötü bir şey yaptığımızı söyleyebilir, bizi ele verebilir, cezalandırabilir, yargılayabilir ya da bazı şeyleri yasaklayabilir.

Ama zaman zaman iyi ve kötü duruma göre değişir. Yaşamak için kurtların kuzuları yemesi gerekir. Kurtlar için kuzuları öldürmek iyidir. Kuzuysa ölmek istemez. Kuzular için kurtların yaptığı şey kötüdür. Kuzuların yaşama isteği iyidir.

Çalmak, hırsızlık yapmak bize göre kötüdür. Oysa Siyu Kabilesi’nde ilk hırsızlığı yapan bir çocuk için kutlama yapılır. Yani çocuğunuza neyin iyi neyin kötü olduğunu anlatırken bu örnekleri vermekte yarar var. Ayrıca çocukları "Bu iyidir ya da bu kötüdür" diye yönlendirmek de yanlış. Çünkü iyinin ve kötünün başkaları tarafından söylenmesini bekleyen çocuk düşünmeyi bırakmış demektir. Bu da insan olmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Çocuğunuz size "Anne bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu nasıl anlayacağım?" diye sorarsa şu yanıtı verin; "Bize yapılmasından hoşlanmayacağımız her şey kötüdür, bize yapılmasından mutluluk duyacağımız şeyler ise iyidir."

Bu basit denklemi çocuklara anlatmak kolaydır ama ya biz yetişkinler anlamakta neden bu kadar zorluk çekiyoruz? İşte ben bunu anlamıyorum.

Yalan söylemekle ilgili bir örnek

Zakari’nin babaannesi ona bir Kızılderili çadırı alıyor. Bu, rengárenk, harika bir çadır... Hem de o kadar büyük ki, Zakari yazın iki arkadaşıyla birlikte çadırının içinde uyuyabilir. Yalnız küçük bir sorun var; bu babaannesinin ona Kızılderili çadırı aldığı üçüncü yılbaşı. Zakari neredeyse yıkılıyor. Başka bir hediye bekliyordu. Özellikle de geçen yılbaşı babaannesine zaten bir Kızılderili çadırına sahip olduğunu söyledikten sonra...

Ne yapmalı? Doğru mu, yalan mı söylemeli? Doğruyu söyleyip babaanneyi üzmeli mi, yoksa yalan söyleyip onun kalbini kırmamalı mı? "Her zaman doğruyu söylemeliyiz, yalan çok kötüdür!" ile "İnsanları üzmekten kaçınmalıyız!" arasında seçim yapmak hiç kolay değil.

Zakari’nin birkaç seçeneği var:

Gerçeği söyler: "Babaanne, bana zaten daha önce iki Kızılderili çadırı aldın, bu üçüncüsü. Üçüncü çadırımın olması beni mutlu etmiyor. Yani, ya beni hiç önemsemiyorsun ya da hafızanı kaybettin."

Tamamen yalan söyler: "Teşekkürler babaanne; hediye almış olman çok hoş. Bu çok güzel bir çadır, çok sevindim."

Yarı yarıya yalan söyler: "Teşekkürler babaanne, hediye almış olman çok hoş. Biliyor musun, gelecek yılbaşı ben de seninle birlikte hediye seçmeye gitmek isterim."

SONUÇ: Herkes kendi seçimini yapmalı, gerçeğe ne ölçüde yer vermek istediğini kararlaştırmalı. Eğer Zakari babaannesine yalan söylerse bunu kendini korumak için, cezalandırılmaktan ya da kendi yerine başkasının suçlanmasından kaçınmak için yapmayacak. Çikolata yiyip de "Hayır çikolatayı yiyen ben değilim" diye yalan söyleyen, kendini korumak için gerçeği saklar. Ama başka birini korumak için yalan söylemenin, birini üzmemek için gerçeği saklamanın aynı türden olmadığı düşünülebilir. Eğer Zakari biraz rol yaparsa kimse buna kızmaz. Bu biraz sahtedir ama mutluluk yaratır.

İyi ve kötü üzerine bir örnek

- "Beni partisine davet etmedi diye Selva’yı öldürsem mi, öldürmesem mi?"

- "Alamadığım oyuncağı çalsam mı, çalmasam mı?"

- "Kardeşimin benimle paylaşmadığı ayısını çöpe atsam mı, atmasam mı?"

- "İtfaiyecilerin yangını ne kadar zamanda söndürmeyi başaracaklarını görmek için ormanı ateşe versem mi, vermesem mi?"

- "Annem arkasını döner dönmez makarnanın üzerindeki peynirleri köpeğe versem mi, vermesem mi?"

- "Pastayı başkalarına bırakmadan bitirsem mi, bitirmesem mi?"

Normalde bir şeyi yapmadan önce kendimize sorular sorarız. Onu yapıp yapmamayı düşünürüz. Bu davranışları yapıp yapmamaya karar vermek için tereddüt ederiz. Ama bir şeyin iyi mi kötü mü olduğu konusunda çok da tereddüt etmeyiz! Çünkü azıcık düşündükten sonra o şeyi yapmak iyi midir, kötü müdür hemen anlarız. Bu sanki kafamızdaki şeylerin üstünde "iyi" ya da "kötü" yazan çekmecelere kendiliğinden girivermesi gibidir. Gerçek sorun iyi ve kötü çekmecesinin düzenlenmesi değildir. Gerçek sorun, çocuğunuzun aslında hangisini yapmak istiyor olması...
X

Özgürlük treni çocuklar için kalktı

Geçen yıl 1 Temmuz’da Kars’tan yola çıkan Hürriyet Treni, bu kez çocuk hakları için İzmir’den hareket etti. İkinci kez Türkiye yollarını kat edecek olan Hürriyet Treni ile çocuğunuzu buluşturmak için yapmanız gereken tek şey ise şehrinize geldiğinde garı ziyaret etmek...

Geçen yıl 60’ıncı yaşını kutlayan Hürriyet Gazetesi, ınsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin de 60’ıncı yıldönümü olması tesadüfünden yola çıkarak, Devlet Demiryolları işbirliğinde önemli bir sosyal sorumluluk projesi olan “ınsan Hakları Treni”ni hayata geçirdi.

“Hürriyet Hakkımızdır-Tren Özgürlüktür” yolculuğu, bu kez 9 Eylül’de ızmir Basmane Garı’nda başladı. Hürriyet Treni ızmir’den başlamak üzere, Kars’ı, Mardin’i, Tatvan’ı, Muş’u, Diyarbakır’ı, ıskenderun’u, Adana’yı, Kayseri’yi, Eskişehir’i, Denizli’yi, Batman’ı, Manisa’yı, Burdur’u, kısaca içinden ray geçen her yeri ziyaret edecek.

34 şehir merkezi ve 8 ilçeden oluşan 42 durağı ziyaret edecek olan Hürriyet Treni’nin yolculuğu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Haydarpaşa’da tamamlanacak.

Tren, özgürlüğü, kardeşliği ve insan haklarını sembolize ediyor. Trenin bu yılki ana teması ise çocuk hakları ve çevre... Yolculuğun amacı, “hak” kavramını insanların gündelik hayatına sokmak ve Birleşmiş Milletler ınsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Türkiye’nin de imzalamış olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan haklar konusunda toplumu bilgilendirmek, çeşitli etkinliklerle bu konuyu gündemde tutmak...

Hürriyet Treni’nde bu yıl da geçen yıl olduğu gibi tren garlarında ve istasyonlarda halkın, yerel yönetimin, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyen, yazar, gazeteci ve sanatçıların katılımıyla, müzik, tiyatro, sergi, seminer, sohbet, eğitim çalışmaları gibi birçok etkinlik gerçekleştirilecek.

Ayrıca ziyaret edilen şehirlerin, genel olarak da Türkiye’nin çevre sorunlarına ve çocuk haklarına ağırlık verilecek. 2009’un BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’nin 20’nci yıldönümü olması nedeniyle bu yılın temalarından olan çocuk haklarının gündemde tutulması için çeşitli etkinlikler gerçekleştirilecek.

Örneğin geçen yılın da katılımcılarından olan Uluslararası Af Örgütü, çocuklara haklarını anlatan dev bir kutu oyunuyla seslenecek, hak kavramını deneysel bir oyun aracılığıyla ele alacak.

Ayrıca Hürriyet Gazetesi ve Çocuk ıhmal ve ıstismarını Önleme Platformu’nun ortaklaşa hazırladığı “Biraz da Siz Uslu Durun” adlı sergi ve Fişek Enstitüsü’nün “Çalışan Çocuklar Fotoğraf Sergisi” garlarda gezilebilecek.

AYAK İZİNİZİ ÖLÇÜN

Geçen yıl gidilen tren istasyonlarında çocukların ilgi odağı olan Akbank Çocuk Tiyatrosu, bu kez “En Mutlu Kim” oyunu ile çocukları sevindirecek. Coca-Cola ise katılımcıların ekolojik ayak izi büyüklüğünü ve çevrecilik düzeylerini ölçmek gibi etkinlikler gerçekleştirecek.

Coca Cola’nın mutluluk vagonunda ise ziyaretçileri birbirinden sürprizli aktiviteler bekliyor. Zil Zurna müzik ekibi, çocuklarla ritim atölyesi gerçekleştirirken aynı zamanda gidilecek her garı da şenlendirecek.

www.hurriyet.com.tr sitesi de dileyen ziyaretçinin fotoğrafını çekerek birinci sayfada dilediği bir haberle birlikte kullanacak, sayfanın çıkışı ise hatıra olarak ziyaretçiye verilecek. Ziyaretçiler ayrıca Hürriyet Gazetesi’nin birinci sayfasını tasarlayarak bir ilke imza atacaklar. Ve dileyen herkese doğdukları günün Hürriyet Gazetesi de hediye edilecek.

“Aile ıçi şiddete Son!” kampanyası da bu yolculuğun gündem maddelerinden birini oluşturuyor.

“Hürriyet Hakkımızdır-Tren Özgürlüktür” Treni ikinci kez Türkiye yollarına çıktı. Siz de şehrinize gelen Hürriyet treniyle çocuğunuzu buluşturun.
Yazının Devamını Oku

NLP’yi bebeklerinize nasıl uygularsınız

İki hafta kadar önce NLP uzmanı Cengiz Eren’in ünlülerle ilgili değerlendirmeleri gündem yarattı. Eren’i Türkiye’yle tanıştıran ilk haberi 1997 yılında Tempo Dergisi’nde yazmıştım ve söz konusu haber kapak olmuştu. Eren, bu kez bana NLP’nin bebeklere nasıl uygulandığını anlattı.

Çocukların birer yarış atı gibi o sınavdan bu sınava koşturulduğu bu acımasız dönemde her anne-babanın ortak sorusu “Çocuğumun zekâsını nasıl geliştirebilirim?” üzerine... “Bir çocuğun zekâsı gelişebilir mi, yetenekleri zenginleştirilebilir mi?” sorusuna uzmanlar rahatlıkla “evet” yanıtını veriyor.

Son birkaç yılda kullanım alanı genişleyen NLP (Neuro Linguistic Programming-Kişisel Değişim Modeli) yöntemi özellikle 0-24 ay arasındaki bebeklerin beyinlerinin geliştirilip, zenginleştirilebilmesine katkı sağlıyor ama 3-5 yaş aralığındaki çocuklara da uygulanabiliyor.

NLP uzmanı Cengiz Eren’e bebeklerinin algısını geliştirmek isteyen anne-babalara önerilerini sordum. Özetle şunları söyledi:
Ev yaşamında tekdüzelikten kurtulun. 10-15 günde bir hem bebeğinizin odasının hem de oturduğunuz salonun şeklini değiştirin. Doğumdan itibaren göğsünüze değişik meyveleri sürerek, bebeğinizin koku alma duyusunu geliştirin. Sonraki dönemlerde baharat, deniz, orman gibi doğal kokular ile deterjan, çamaşır suyu kokularını tanıtın. 

İlk günden itibaren dışarı çıkarın. Resim sergilerine götürün, vitrinleri gezdirin. Her çeşit müziği ayrı ayrı dinletin. Makine sesini, sireni, kornayı fark etmesini, farklı dilleri duymasını sağlayın. Harfleri, sayıları görsel ve işitsel olarak sırasız öğretin. Mümkün olduğu kadar bebeğinizi güldürün. Dokunarak gülüyorsa, bir başka duyu ile bunları kaydedin. Sesinizle gülüyorsa, vücudunun herhangi bir yerine dokunarak belirli noktalara kayıt yapın. Mümkün olduğu kadar fazla nesneye dokundurun, dokunurken isimlerini söyleyin.

Bebeğinizi belirli ritimlerde hareket ettirin. Sonra bu ritimlerdeki tempoyu değiştirin. Bebeğinize masal anlatın. Masal çocuğun zihnini karıştırıp, hayal etmesini sağlar. Odasına harfler, şekiller, formüller, rakamlar, başka alfabelerden harfler, resimler asın. Çocuk farkında olmadan bunları kaydeder. Sonraki yaşlarda bu şekillerle karşılaştığında hatırlayıp, organize ettiğini unutmayın.

Çocuğunuza bir şey öğretirken bilgiyi 10 saniye boyunca aktarın. ıkinci 10 saniyede bir başka bilgi verin, üçüncü 10 saniyede ise ilk aktarılan bilgiyi tekrar edin. Ancak öğrettiğiniz şeyi öğrendiğinde takdir etmeyi sakın unutmayın. Çünkü çocuklara öğretmenin en kesin kuralı “öğret, tekrar et, takdir et” şeklindedir.

Diyabetli çocuklar için yarışma

Türkiye’de 45 binin üzerinde Tip 1 diyabetli var ve bu kişilerin 20 binden fazlası çocuk. Çoğunlukla diyabetle çocukluklarında tanışan bu kişiler, diyabetle büyüyor ve diyabetle yaşamayı öğreniyor.

Kendi kendine bakım bilgisi edinen çocuklar, kan şekeri düzeylerini izlemeyi ve iyileştirmeyi, kendi kendine tedaviyi, insülin dozlarını ayarlayabilmeyi, diyabet komplikasyonlarından korunmayı, bağımsız olmayı, sosyal yaşamda kendine güvenmeyi ve sağlıklı bir yaşam sürdürmeyi başarıyor.

Tip 1 diyabetli çocuklar gün içerisinde sürekli kan şekerlerini ölçerek, değerlerini kontrol altında tutmak zorunda. Bir yetişkinin zorlandığı bu süreç çocukları da yıpratıyor. Günde 4 kez parmağına iğne batırarak kan şekerlerini ölçen çocuklara sürekli yanlarında taşıdıkları ve yaşamlarının bir parçası haline gelen şeker ölçüm cihazlarının nasıl olmasını istedikleri sorulmuş. Çocuklar “renkli, desenli, rengârenk, çiçekli” şeklinde olmasını istemiş.

Çocukların hayatlarının önemli bir parçası olan cihazları daha renkli ve eğlenceli hale getirmek için harekete geçen Çocuk ve Adolesan Diyabetikler Derneği, Diyabetle Yaşam Derneği, Türk Diyabet Cemiyeti, Türkiye Diyabet Vakfı ve Abbott Diyabet Ürün Grubu işbirliği yapıp kan şekeri ölçüm cihazı ön yüz tasarım yarışması düzenliyor.

“En Renklisini Sen Yap” yarışması 6-11 ve 12-18 yaş olmak üzere iki ayrı kategoride düzenlenecek. Son katılım tarihi 30 Eylül... Yarışmayı kazananlara para ödülü verilecek, ayrıca Abbott Diabetes Care, ödül kazanan desenleri kan şekeri ölçüm cihazına uygulanacak şekilde üretecek.

“En Renklisini Sen Yap” yarışmasına katılmak isteyen çocuk ve gençler, başvuru formlarına www.enrenklisinisenyap.com web sitesinden, Türkiye Diyabet Vakfı’nın (0212) 296 05 04 no’lu telefonundan, Abbott ücretsiz danışma hattı olan 0800 261 75 04 no’lu telefondan ulaşabilirler. Yarışmanın başvuru formları ayrıca hastanelerin diyabet polikliniklerinden ve ilgili hemşirelerden de temin edilebilir.
Yazının Devamını Oku

Duygusal zeka ve kadınlar

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, kadınların iş hayatındaki başarısının sırrını ‘yüksek duygusal zeka (EQ)’ ile açıklayınca insanın aklına “Büyüklük mü, işlevsellik mi daha önemli?” sorusu geliyor. Geçtiğimiz günlerde gazetelerin ekonomi sayfalarında Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın duygusal zeka konusunda görüşü yer aldı. Sabancı, Avusturya’nın en çok satan gazetelerinden Kurier’e verdiği röportajda, kadınların iş hayatındaki başarısının sırrını ‘yüksek duygusal zekâ (EQ)’ ile açıkladı.

Dünyanın en güçlü kadınları arasında yer alan Sabancı, “Erkek egemen olan iş dünyasında nasıl başarılı oldunuz” sorusuna şu yanıtı vermişti: “Ben yemek yenirken iş konuşulan bir ailede büyüdüm. Üniversite eğitimimin ardından üretim ve organizasyonda görevler aldım. Ancak önemli olan, yapılan işin en iyisinin yapılması ve başarıya odaklanılması. İş dünyasında kadınların veya erkeklerin birbirlerinden daha iyi ya da kötü olmaları söz konusu değil. Ama bir farktan söz edilebilir. Ben kadınların duygusal zekalarının yüksek olmasının onlara bir avantaj yarattığını düşünüyorum.”

Duygusal zekanın kadın veya erkekte hangi düzeyde olduğu tartışılabilir ama kadınların duygusal zekalarını daha iyi kullandıkları doğru bir saptama diye düşünüyorum. Ancak yüksek potansiyelin söz konusu olduğu her işte olduğu gibi duygusal zekanın nasıl kullanıldığı çok önemli. Potansiyel doğru kullanılmadığında yıkıcı, tahrip edici olabiliyor.
Yapılan bir araştırmada üniversite sınavı sonuçlarında kız öğrencilerin genelinin daha başarılı olduğu belirlenirken, dereceye girenlerin çoğunluğunun erkek öğrenciler olduğu görülmüş. İşin içine disiplin, uzun süreli odaklanma girince işin rengi değişiyor anlaşılan.

Aile geliştirir

Duygusal zeka yani ‘EQ’ (Emotional Quotient) kavramı, insan ilişkilerinden, iş ve aile yaşantısına kadar hayatın her alanında başarının kapılarını açma özelliğiyle konuşuluyor. Bir grup bilim adamına göre EQ, IQ’dan çok daha önemli. Bu tezi günümüzde pek çok işveren ve şirket de destekliyor. Öyle ki, artık şirketler personel alımında duygusal zeka testleri uyguluyor, gazete ilanlarıyla IQ’su değil de EQ’su yüksek olanları arıyor. Bazı okullar, çocukların duygusal zekalarını ortaya koyan testler uyguluyor.

Çocukluktan itibaren yetişme tarzı ve ortama göre şekillenen duygusal zeka, kişinin duygusal ve sosyal yönde iletişim becerisi, kendi duygularını tanıması, sorunlarla başa çıkmayı öğrenmesi, karşı tarafın duygularını anlayabilmesi (empati), problem çözme yeteneğine, yardımseverlik gibi iyi meziyetlere sahip olması, doğru ve sağlıklı ilişkileri kurabilmesini kapsıyor.

IQ ve EQ birbirlerine karşıt olmayan ama etkileyen, birbirlerini tamamlayan iki kavram. IQ doğuştan gelir. EQ ise gelişebilen bir yetenektir. Duygusal zekâ, çocukların büyüklerle iletişim kurduğu, yani konuşmaya, duygu ve davranışlarını paylaşmaya başladığı andan itibaren gelişmeye başlar. Oluşması için anne babaların çocuklarla doğru iletişim kurmaları çok önemli.

Uzmanların her zaman ‘az ama kaliteli zaman’ dedikleri süre içinde çocuklarla oyun oynamak, onların dünyalarına girmek çok önemli. Çünkü çocuklar oyunda kendilerini yaşıyor, ifade ediyor. Çocuklarla oyun oynayarak doğru iletişimi kurabilmek mümkün.

Çocuk, arkadaşlarıyla nasıl konuşacağını, nasıl oynayacağını, problemi nasıl çözeceğini bu şekilde öğreniyor. Anne baba ona nasıl davranıyorsa, o da arkadaşlarına o şekilde davranıyor. Ev içinde şiddet öğrenen çocuklar sorunlarını şiddetle çözüyor. Anne isteklerini bağırarak iletiyorsa, o da arkadaşlarına bunu yapıyor. Anne babanın ilgisizliği, çevre şartlarının uygun olmayışı, çocuğun geçirdiği bazı hastalıklar, iyi eğitim alamaması, eleştirme, yargılama ve şiddetin çok olduğu ortamda çocuğun duygusal zekası gelişmeyebiliyor.
Bu durumda hayata başarılı çocuklar kazandırmanın yolu, ailenin tutumuna bağlı oluyor. Ayrıca zeka potansiyelinin büyüklüğü o kadar önemli değil, nasıl kullanıldığını da iyi bilmek gerekiyor. Güler Sabancı’nın dediğine göre kadınlar bu konuda daha başarılı demek ki...
Yazının Devamını Oku

Duygusal zeka ve kadınlar

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, kadınların iş hayatındaki başarısının sırrını ‘yüksek duygusal zeka (EQ)’ ile açıklayınca insanın aklına “Büyüklük mü, işlevsellik mi daha önemli?” sorusu geliyor.

Geçtiğimiz günlerde gazetelerin ekonomi sayfalarında Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın duygusal zeka konusunda görüşü yer aldı. Sabancı, Avusturya’nın en çok satan gazetelerinden Kurier’e verdiği röportajda, kadınların iş hayatındaki başarısının sırrını ‘yüksek duygusal zekâ (EQ)’ ile açıkladı.
Dünyanın en güçlü kadınları arasında yer alan Sabancı, “Erkek egemen olan iş dünyasında nasıl başarılı oldunuz” sorusuna şu yanıtı vermişti: “Ben yemek yenirken iş konuşulan bir ailede büyüdüm. Üniversite eğitimimin ardından üretim ve organizasyonda görevler aldım. Ancak önemli olan, yapılan işin en iyisinin yapılması ve başarıya odaklanılması. İş dünyasında kadınların veya erkeklerin birbirlerinden daha iyi ya da kötü olmaları söz konusu değil. Ama bir farktan söz edilebilir. Ben kadınların duygusal zekalarının yüksek olmasının onlara bir avantaj yarattığını düşünüyorum.”
Duygusal zekanın kadın veya erkekte hangi düzeyde olduğu tartışılabilir ama kadınların duygusal zekalarını daha iyi kullandıkları doğru bir saptama diye düşünüyorum. Ancak yüksek potansiyelin söz konusu olduğu her işte olduğu gibi duygusal zekanın nasıl kullanıldığı çok önemli. Potansiyel doğru kullanılmadığında yıkıcı, tahrip edici olabiliyor. Yapılan bir araştırmada üniversite sınavı sonuçlarında kız öğrencilerin genelinin daha başarılı olduğu belirlenirken, dereceye girenlerin çoğunluğunun erkek öğrenciler olduğu görülmüş. İşin içine disiplin, uzun süreli odaklanma girince işin rengi değişiyor anlaşılan.
Aile geliştirir
Duygusal zeka yani ‘EQ’ (Emotional Quotient) kavramı, insan ilişkilerinden, iş ve aile yaşantısına kadar hayatın her alanında başarının kapılarını açma özelliğiyle konuşuluyor. Bir grup bilim adamına göre EQ, IQ’dan çok daha önemli. Bu tezi günümüzde pek çok işveren ve şirket de destekliyor. Öyle ki, artık şirketler personel alımında duygusal zeka testleri uyguluyor, gazete ilanlarıyla IQ’su değil de EQ’su yüksek olanları arıyor. Bazı okullar, çocukların duygusal zekalarını ortaya koyan testler uyguluyor.
Çocukluktan itibaren yetişme tarzı ve ortama göre şekillenen duygusal zeka, kişinin duygusal ve sosyal yönde iletişim becerisi, kendi duygularını tanıması, sorunlarla başa çıkmayı öğrenmesi, karşı tarafın duygularını anlayabilmesi (empati), problem çözme yeteneğine, yardımseverlik gibi iyi meziyetlere sahip olması, doğru ve sağlıklı ilişkileri kurabilmesini kapsıyor.
IQ ve EQ birbirlerine karşıt olmayan ama etkileyen, birbirlerini tamamlayan iki kavram. IQ doğuştan gelir. EQ ise gelişebilen bir yetenektir. Duygusal zekâ, çocukların büyüklerle iletişim kurduğu, yani konuşmaya, duygu ve davranışlarını paylaşmaya başladığı andan itibaren gelişmeye başlar. Oluşması için anne babaların çocuklarla doğru iletişim kurmaları çok önemli.

Yazının Devamını Oku

Çocuk tacizcileri her yerde

Tehlikenin nereden geleceği belli olmayan bir dünyada yaşıyoruz.

Paranoyak olmamak mümkün değil. Yaşlı bir adam tarafından 9 yaşındaki kızına gözünün önünde cinsel tacizde bulunulan bir annenin yaşadıklarını okuyacaksınız.

Bankta yanıma oturan genç kadın sinirden titriyor, kendi kendine söyleniyordu. Bedenimi ona doğru çevirip başımla selam verdim. Başıyla birkaç metre ötede kaydıraktan kayan kızını işaret edip “Daha 9 yaşında ama aşağılık adamın teki bir çocuğa söylenmemesi gereken her türlü şeyi söylemiş. Bunlar adamı katil ederler” dedi.

Bir gün önce kızıyla parka gelmişler. Birçok parkta bulunan spor aletlerini kullanan küçük kızın arkasına yaşlıca bir adam barfiks yapmak için oturmuş. Yaşlı adam şimdi burada yazamayacağım ama cinsel içerikli sözcüklerle küçük kızı taciz etmiş.

Kız önce ne olduğunu anlamamış çünkü adamın kendi kendine konuştuğunu zannetmiş. Sonradan “Güzelim, bebeğim şimdi ben sana...” diye başlayan cümleleri sarf edince, çocuk annesinin yanına kendini zor atmış ama annesine bir şey söylememiş. Gece uykuya dalmadan önce parkta olanları anlatınca annenin kan beynine sıçramış. “Sabahı zor ettim” dedi.

Yazının Devamını Oku

Eğitim her engeli aşar mı

Eğitimsizlik her alanda özgürlüğü kısıtlıyor. Birçoğunuzun, engelsiz olanların bile zorlandığı bir ülkede engellilerin işlerinin çok daha zor olduğuna inandığınızı biliyorum. Haklısınız ama bu olumsuzluğun, önyargı zincirinin bir şekilde kırılması lazım. Bazen umut etmek gerekir. Engellilere yönelik başlatılan “Eğitim Her Engeli Aşar” kampanyası ne yazık ki istenildiği kadar verimli geçmiyor. Çünkü ne engelli yetişkinler ne de engelli çocuğu olan aileler engellilerin eğitimine inanıyor. Türkiye’de engelli sayısı genel nüfusun yüzde 12’si kadar. Yani yaklaşık 8,5 milyon engelli var. Eğitim çağındaki engellilerin yüzde 70’i ya okuma yazma bilmiyor ya da ilkokul mezunu... Engelli çocuklar evden çıkarılmıyor.
Ailelerin engelli çocukları okula göndermemelerinin çeşitli nedenleri var. Öncelikle çocuklarının istismar edileceğini düşünüyorlar. Eğitimli olsa bile sosyal ve iş yaşamında var olamayacaklarına inanıyorlar. Ayrıca engelli çocukları okula götürüp getirirken zorluk yaşıyorlar.

Bir anne olarak onları bu endişelerinde haklı buluyorum. Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu Üsküdar’da... Bu okula Halkalı’dan gelen çocuk var. ıstanbul trafiğini göz önüne alırsak, bu çocukların en az 4 saati yolda geçiyor. Perişanlık.
Ancak iyi bir haberim var. Bu kampanya dahilinde Esenyurt’ta bir engelli okulu inşa ediliyor. En azından Avrupa yakasında oturan çocuklar her gün Anadolu yakasına taşınmak zorunda kalmayacak. Bu okul ayrıca engelli çocukların eğitim göreceği ilk özel kolej olacak. Her sınıfta 8 kişinin eğitim göreceği özel kolej, ücretsiz öğrenci alacak. Bu kolejde 0-6 yaş okul öncesi eğitim de verilecek.
Kendisi de görme engelli olan ıstanbul Milletvekili Lokman Ayva, aslında engelliler için çok doğru bir model. 11 yaşında geçirdiği menenjit sonucu görme yeteneğini kaybeden Ayva, engeline rağmen başarılı bir eğitim hayatı geçirdi. Boğaziçi Üniversitesi ıktisadi ve ıdari Bilimler Fakültesi ışletme Bölümü’nü bitirdi, üstüne üstlük Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans yaptı.
şimdi kendi gibi engelli olanlar için var gücüyle mücadele veriyor. Ankara, ıstanbul, Kayseri, Malatya gibi engelli okullarının bulunduğu iller arasında mekik dokuyor. Görme engeline rağmen bu kadar özgürce hareket etmesinin, milletvekili olarak Meclis’te görev yapabilmesinin tek nedeni ise iyi bir eğitim alması...

Kurs var katılan yok

Eğitimsizlik her alanda özgürlüğü kısıtlıyor. Birçoğunuzun, engelsiz olanların bile zorlandığı bir ülkede engellilerin işlerinin çok daha zor olduğuna inandığınızı biliyorum. Haklısınız ama bu olumsuzluğun, önyargı zincirinin bir şekilde kırılması lazım. Bazen umut etmek gerekir. Bazen umut etmek iyidir.

Mesela artık sağır ve dilsizler de yabancı dil öğrenebilecek. Türkiye’nin görme ve işitme engelli doktorlara, mühendislere alışması lazım. Türkiye bunlara alışırken, ailelerin engelli çocuklarını engelsizmiş gibi dışarı çıkarması lazım. Devletin engellilerin hayatını kolaylaştırması, ailelere destek olması lazım.

Engellilerin eğitim görmesi lazım. Çünkü Türkiye ış ve ışçi Bulma Kurumu’na başvuruda bulunan işsiz engellilerin yüzde 80’i ya okur-yazar değil ya da ilköğretim düzeyinde eğitimli... Engellilerin neredeyse yüzde 70’i çalışabilecek durumda ama engellerinden dolayı değil, herhangi bir eğitime sahip olamadıklarından iş bulamıyorlar. Üniversite mezunlarının işsiz olduğu bir ülkede engellilerin eğitim almadan, iş hayatının ve sosyal hayatın bir parçası olması imkânsız.

Bu arada engelliler, aileler eğitim desteği için 0212 444 60 00 numaralı Kampanya ıletişim hattına mesaj bırakmaları halinde önemli bir adım atmış olacaklar. 22 Ağustos’a kadar Türkan Sabancı Görme Engelli Okulu ile ıstanbul Mimar Sinan ışitme Engelli Okulu’nda devam edecek Yetişkin Yatılı Okuma Yazma Kursları’na yaşları 17-55 arasında değişen yetişkinler katılabilir. Kursa katılanların yol masrafları da karşılanıyor.Çeşitli nedenlerle eğitim alamamış yetişkinler, bu eğitimi tamamladıklarında ilköğretimin 5 yıllık bölümünü bitirmiş sayılıyor ve isterlerse bir üst sınıfta eğitime devam etme şansı yakalıyor.
Devletin konuyla ilgili tüm yetkili organları kampanyayı sahiplenmiş durumda... Ancak en önemlisi engellilerin, onların ailelerinin ve yakın çevrelerinin kampanyayı sahiplenmeleri. Çünkü 22 Haziran’da başlayan kurslara yeterince katılım yok. Eğitimle her engeli aşmanın yolu, eğitim için kayıt yaptırmaktan geçiyor.
Yazının Devamını Oku

Ergenlik çatışmasının ayak sesleri

Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler ya bizimki de o hesap... Galiba Nehir’in ergenlik dönemi korktuğum kadar zor geçecek. Henüz bu dönemin ilk günlerindeyiz ama aldığım sinyaller beni huzursuz etmeye yetiyor.

Biliyorum, çocuk büyütmek zor iş ama ergenle yaşamak daha zor! Çocuğu ergenlik döneminde olan arkadaşlarıma “Hayat nasıl gidiyor?” diye sorduğumda bin ah işitiyorum. Kimse hayatından memnun değil. Ne aile, ne ergen... Sonunda orta yol bulunuyor ama zorlu bir çatışma süreci de yaşanıyor. Sanıyorum ailelerin en zorlandıkları konu, büyüyen çocuğa göre kurallar üzerinde nasıl oynama yapacaklarıyla ilgili tereddütleri oluyor. Haklılar da... Dün geçerli olan kurallar, büyüdükçe geçerliliğini yitiriyor.     

Tatildeyiz. Evdeki kurallar esnedi ama bu kızıma yeterli gelmiyor. Bu durumda “eğer onu yaparsan bunu yapamazsın” ya da “sakın” şeklinde başlayan uyarılarım devreye giriyor. Geçen yıl bu uyarılar işe yarıyordu ama bu yıl uyarılarım büyükşehirlerdeki trafik ışıklarına döndü. Sürücüler trafik ışıklarını nasıl kendilerine göre yorumluyorsa benim kızım da durumu kendine göre yorumlamaya başladı. Eğer lehine bir durum yoksa “Beni tehdit etme anne” diye dikleniyor. Bunun tehdit değil uyarı olduğunu söylediğimde “ıkisinin arasındaki farkı anlayacak kadar büyüdüm” diye beni zor durumda bırakıyor.

Artık gerçek çatışmaların yaşanacağını hissedebiliyorum. Bu da soğuk terler dökmeme neden oluyor. Gerçekten Nehir’in ergenlik döneminden tırsıyorum. En küçük tartışmamızda ergenlik dönemi sorunlarının yanında isyankârlığıyla da mücadele etmek zorunda kalacağım.

Ergenlik dönemi bunalımları meşhurdur. Gürültülüdür, sakardır, ketumdur, saldırgandır, dağınıktır, kısacası pimi çekilmiş bomba gibidir. Bizim evde de yavaş yavaş ergenlik dönemi çatışmalarının ayak sesleri duyulmaya başlandı.


Nehir cıva gibi bir çocuk. Ele avuca sığmadığı gibi sürprizleri de fazla. Sıradan bir ergenlik yaşasa “Üç-dört yıl sık dişini Nilüfer” der, çekerim. Ama her zamanki acayipliğini ergenlikte de gösterirse ayvayı yedim.

Yazının Devamını Oku

Çocukları yaratıcılıklarında özgür bırakın

Küçük yeteneklerin yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak için yapılan resim yarışmasında öğretmenlerin katkısı öne çıkınca, Mehmet Güleryüz ve ısmail Acar özgün çalışmalara oy verdi. Kazansın diye müdahalede bulunan resimler oy alamadı.

Cuma sabahı Taksim’de dışavurumcu üslubuyla Türk figür resminin büyük ustalarından Mehmet Güleryüz ve ünlü ressam ısmail Acar’la anaokulu çocuklarının katıldığı resim yarışmasında jüri üyeliği yapmak üzere bir araya geldik. Yedi yıldan bu yana LykiaWorld Group tarafından geleneksel olarak düzenlenen ‘Hayalimdeki Tatil’ konulu resim yarışmasında ön elemeyi geçen 168 resim arasından dereceleri belirleyecektik. Malum Taksim trafiği nedeniyle Mehmet Güleryüz yarım saat gecikince, LykiaWorld Group’un Pazarlama Müdürü Bilge Kasırga ile organizasyonu yapan Canan Özenç’in katılımıyla seçime erken başladık.

5-6 yaş grubu anaokulu öğrencilerinin katıldığı yarışmada bazı anaokulu öğrencilerinden gelen resimler aynı tornadan çıkmış gibiydi. Boyama tekniği aynı, boyalar aynı, tarz aynıydı. Doğal olarak “Bu resimleri çocuklar mı yaptı” sorusu tüm eleme boyunca yakamızı bırakmadı. ısmail Acar ile tek tek resimler üzerinde “Çocuk mu yapmış, öğretmeni mi” sorusunun yanıtını ararken, Mehmet Güleryüz aramıza katılınca durum biraz daha çetrefilli bir hâl aldı. Çünkü Güleryüz’ün çocukların katıldığı resim yarışmalarıyla ilgili tecrübesi fazlaydı. Aslında LykiaWorld, küçük yeteneklerin yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak, çıkan eserleri de sergilemek için yıllardır emek veriyor. Zaten yarışma da Türkiye’nin dört bir köşesinden büyük ilgi görüyor. O resimleri çocuklara haksızlık yapmadan elemek zor bir iş.

Gerçek yetenekler kazandı

Yarışmanın ilk yılında da jüri üyesiydim. Resimden anlamam ama yarattığı duygu konusunda fikir sahibiyim. Bu kez büyük usta Mehmet Güleryüz ve İsmail Acar’dan şunu öğrendim. Beş yaşındaki bir çocuğun hayal gücü altı yaşındaki çocuğa göre daha yüksek. Yaş büyüdükçe devreye beğenilme arzusu ve mantık giriyor. Hayaller rafa kaldırılıyor. Beş yaşındaki bir çocuğun gökyüzünde çizdiği ağaçlar onun hayallerine sınır koymadığını gösteriyor. Ama çocuklar dereceye girsin diye yapılan müdahale, kendini belli ediyor. Bu yıl jüri olarak farklı bir seçim yaptık. Bu yıl LykiaWorld’un “Hayalimdeki Tatil” konulu resim yarışmasında kazansın diye torpil yapılan resimler jürinin oyunu almadı. Gerçek yetenekler dereceye girdi. Kazananlar ise önümüzdeki ayın başında Çocuk Festivali’ne katılıp aileleri, öğretmenleri ve okul müdürleriyle birlikte tatil yapma imkânı bulacaklar.

Yazının Devamını Oku

Dilber ve çocuk anneler

Türkiye Aile Planlaması Derneği, “Korunan Kadın Bilinçli Kadın” sloganıyla yeni bir bilinçlendirme kampanyası başlattı.

Kampanyanın amacı, kadınların hamileliğini planlamadan değil, istedikleri zaman yaşamalarını sağlamak...

Sabah programlarına şöyle bir göz atıyorsanız, Dilber’i tanıyorsunuzdur. Dilber, 6 yaşındaki oğlunun kaybolması nedeniyle 40 günü aşkın bir süredir ekranda... Henüz 17 yaşındayken anne olan Dilber, çocuğu kaybolan bir anneden beklenen tepkiyi vermediği için hem ailesi hem de izleyiciler tarafından gaddarlıkla, oğlunu kendi elleriyle başka bir aileye satmakla itham ediliyor.

Dilber enteresan bir kişilik. İstemediği gebelik nedeniyle dünyaya gelen oğlunu merak etmiyor, ağlamıyor, babası öldüresiye dövdüğü halde kocasından yana tavır alıyor. Doğal olarak anneleri, babaları öfkelendiriyor. Bana göre Dilber, çocuk anne olmasaydı, zor şartlar altında yaşamasıydı, evladının peşini bırakmazdı.

Türkiye Aile Planlaması Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Hakan şatıroğlu, start verdikleri kampanyayı anlatırken “Ben Dilber’i ve Dilber gibi korunmadan hamile kalan çocuk anneleri düşünüyordum” diyor.

HER YIL 500 BEBEK SOKAğA BIRAKILIYOR

Türkiye Aile Planlaması Derneği birçok kesimin dikkatini çeken “Korunan Kadın Bilinçli Kadın” sloganıyla yeni bir bilinçlendirme kampanyası başlattı. Bu kampanya çok önemli, çünkü Türkiye’de her yıl gerçekleşen 1,9 milyon gebelikten 550 binini yani neredeyse üçte birini istenmeyen gebelikler oluşturuyor.

Yazının Devamını Oku

Adalet yoksa isyan var

Herhalde şiddetin hiç bu kadar onaylandığı, bu kadar doğal kabul edildiği bir dönem olmamıştı.

Çocuklar sadece televizyonu değil anne-babalarını da taklit ediyor. Ekrandaki “Kurtlar Vadisi” kadar, evdeki “vadi”de şiddeti körüklüyor.

Birkaç hafta içinde meydana gelen olayları alt alta koyduğumda bir anne olarak hem irkiliyorum hem de gelecekle ilgili kaygılarım had safhaya ulaşıyor. Sevgilisini testere ile doğrayan, gözünü kırpmadan okulda katliam yapan, ellerine geçirdikleri silahlarla ağabeylerini, ablalarını öldüren henüz okula bile başlamamış çocuklar var. Bu çocukların bu hale nasıl geldiğini merak ediyorum. Bundan sonrası için neler yapılabileceğini sorguluyorum. Aslında ben bu işin içinden çıkamıyorum.

Bütün dünyada çocuk ve gençlerin şiddete olan eğilimlerinde artış var. Zaten son 15-20 yıldır şiddet filmleri ve şiddet içeren bilgisayar oyunlarının etkisi altında değil miyiz? Bu tür filmlerin çocuklar üzerindeki etkileri bilimsel olarak yeni yeni saptanmaya başlandı. Ama şu bir gerçek ki, şimdiye dek şiddetin hiç bu kadar onaylandığı, bu kadar doğal kabul edildiği bir dönem olmamıştı.

Çocuklar şiddet sınırına bu kadar yakınlar mı? şiddeti yalnızca televizyondan mı görüp, öğreniyorlar? Bizlerin yaşananlarda payımız ne kadar? Aslında bu soruların yanıtını bilim adamları basit bir deneyle saptıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Çocuğumun hayalgücünü nasıl geliştirebilim

Yaratıcılık, önceden birbiriyle ilişkisi olmayan malzeme ve düşünceler arasında bağlantılar kurma, algılama, görebilme, bilinenin ve bilincin sınırlarını aşarak düşünceleri estetik biçimde yeniden düzenleyebilme, bunların yanı sıra düşünce ve eylemde özgünlüktür.

İlk iki yılda çocuk çevresini duyu organlarıyla keşfeder; dokunma, tatma ve görme yoluyla her şeyi denemeye heveslidir. Bu nedenle çevresindeki uyaranların zenginliği onun merak duygusunu kuvvetlendirmek anlamında çok önemlidir.

Çocuğun dili öğrenmeye başlaması, hayal dünyasına başka anlamlar kazandırır. Yaratıcılığın ilk işaretleri, 2-3 yaşları arasındaki “-mış gibi” oyunların içindeki hayalgücü ile kendini gösterir. Bu oyunlarla başlayan birçok deney, sonraları soyut düşünceyi oluşturacak ilk temellerdir.

Anne-babalara öneriler

Çocuğunuza yaratıcı örnekler verin, düşünme ve hayal kurma için fırsatlar hazırlayın.

Yazının Devamını Oku

Kızların sanal dünyası

Bilgisayar oyunları erkek çocukların egemenliği altındaydı. şimdilerde ise kızlar sanal dünyada para harcamadan alışveriş yapıyor, ev alıp döşüyor, yarattıkları kızlara marka giysiler giydiriyorlar.

Ne kadar bilgisayarla arasına girseniz de bir noktadan sonra bazı isteklerine “evet” demek zorunda kalıyorsunuz. Sonra verdiğiniz iznin normal olduğunu kendi kendinize kanıtlamak için “En azından şiddet içermiyor, vahşi değil, güvenli bir site” gibi cümlelerle durumu legalleştiriyorsunuz.

Düne kadar bilgisayar oyunları erkek çocukların egemenliği altındaydı. Kızlar ise bilgisayar oyunlarına biraz daha mesafeliydi. şimdilerde bir şeyler oldu, her biri arkadaşını üyesi olduğu oyun sitelerine davet ediyor. Ama bu oyun siteleri öyle bildiğiniz gibi değil. Tüketim toplumu olduğumuzdan yakınırken, ekonomik kriz sayesinde bu alışkanlığın kontrol altına alındığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aksine bu alışkanlık daha da azmış durumda. Kızlar, sanal dünyada para harcamadan alışveriş yapıyor, ev alıp döşüyorlar.

Dahası kızlar, birbirinden güzel kızları bilgisayarda yaratıyor. Saç-göz rengini, boyunu, ölçülerini saptayıp kişilik özelliklerini belirliyorlar. Kızları giydirirken alışveriş merkezlerinde gördükleri markalardan seçim yapıyorlar. Ev eşyası alıyorlar. Daha doğrusu kendine yeni bir dünya kuruyorlar. O dünya idealindeki sanal dünyadan başkası değil... 

Köpek isteyen ama ailesinin almadığı çocuklar bu dünyada kendilerine birkaç köpek, kedi satın alıyor, onları istedikleri gibi besliyor. Evdeki eşyaların yerlerini değiştirip, sanal dünyasının dekorasyonuna küçük dokunuşlar yapıyor.

Yazının Devamını Oku

Birileri 5 yıl boyunca anaokulu çocuklarını izledi

Milli Eğitim Bakanlığı, 2 bin 500 anaokulu, özel kreş ve gündüz bakımevleri ile çocuk kulüplerinde uygulanan çocukların kamera ve internet aracılığıyla izlenme uygulamasını kaldırdı, ama 5 yılda neler yaşandı bilen yok!

Anaokulları yöneticileri, bir dönem, velilerin tercihini etkilemek için miniklerin her an gözlem altında tutulabilmesine olanak veren kamera sistemi kullandıklarını, böylece hem kendilerinin hem de ebeveynlerin çocukları izleyebildiğini özellikle vurguluyordu.

Ama 5 yılın ardından Milli Eğitim Bakanlığı, velilerin internet üzerinden çocuklarını izlemelerine olanak veren sistemi kaldırma kararı aldı. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, talimatı anaokullarına duyururken “Kamera sisteminin, çocukların mahremiyetine saygısızlık yapılmasına neden olduğu, okul öncesi eğitim kuruluşlarında eğitim etkinliklerinin kameralı sistemle izlenmesinin uygun olmayacağı, ancak güvenlik amacıyla, öğretim etkinlikleri yapılan bölümlerin dışında kalan yerlerin kamera ile izlenebileceğine dair karar alınmıştır” açıklaması yaptı.

Hepimiz paranoyak olduk
Çocuğu kamera hizmetinin verildiği anaokulunda eğitim gören veliler, bu yasak karşısında şaşkınlar. Çünkü kulaktan kulağa yayılan “çocukların sapkın kişiler tarafından gözetlendiği” iddiası ailelerin midesini bulandırmaya yetti. Son dönemde çocuk tacizleri ve çocukların cinsel istismara uğramaları bu iddianın güçlü olduğunu gösteriyor.

Yazının Devamını Oku

Erken ergenlik hakkında bilmeniz gereken her şey

Son yüzyılda birçok ülkede, ilk adet görme ve ergenlik başlama yaşlarında erkene kayma saptandı.

Erken ergenlik konusunda aileler tedirgin... Bu konudaki sorulara yanıt bulmak amacıyla Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ile birlikte “99 Sayfada Erken Ergenlik” kitabını yazdık. ış Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitapta erken ergenlikle ilgili sorularınıza yanıt bulabileceksiniz.

Nehir iki yıldır seçmeli kulüp dersinde buz pateni yapıyor. Geçen yıl sınıflar arası yapılan yarışmada üçüncülük madalyası aldı. Bu yıl azmetti ve birinci oldu. Konuya ortadan girmemek için bu girizgahı yaptım. Geçen hafta buz pateni yaparken farklı sınıftan bir kız arkadaşı yanına yaklaşıp “Senin göğüs yaşın mı büyük?” diye sormuş. Bizimkisi bir yanıt verememenin sıkıntısıyla akşam aynı soruyu bana sordu. Kızıma gelişiminin normal olduğunu söyledim, ama pek ikna olmuşa benzemiyordu.
Çocuklar, özellikle kız çocukları birbirlerinin bedenleriyle çok ilgililer. Kimin boyu biraz daha uzunsa, kimin kilosu diğerlerine göre fazlaysa, kimin göğsü erken gelişmişse, dikkat çeker.
Son yüzyılda birçok ülkede, ilk adet görme ve ergenlik başlama yaşlarında erkene kayma saptandı. Hiç kuşkusuz bu eğilimin bir nedeni beslenme ve genel sağlık koşullarındaki iyileşme... Ancak bu faktörler, eğilimi tümüyle açıklayamıyor.
Erken ergenlik, uzun süredir hastalık olarak bilinmesi ve tedavisinin mevcut olması ile birlikte özellikle 1990 yılından sonra daha çok dikkat çeker hale geldi. 5 yaşındaki kız ya da erkek çocuklarıyla hastanelerin endokrinoloji bölümlerine başvuruda bulunan aile sayısı küçümsenmeyecek kadar çok. 
Bu sorunlara dikkat!
Bu konuda ailelerin ortak sorularına yanıt bulmak amacıyla Avrupa Çocuk Endokrin Derneği Başkanlığı da yapan Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ile birlikte “99 Sayfada Erken Ergenlik” kitabını yazdık. ış Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitapta erken ergenlik ve ergenlik konusundaki soruların yanıtları yer alıyor. Hem gazeteci hem de bir anne olarak merak ettiğim  tüm soruları Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz’e yönelttim.

Yazının Devamını Oku

Boşanma sürecinde ve sonrasında baba-çocuk ilişkisi

Boşanma sürecinde zorlanan, öfke, kaygı gibi negatif duygulara kapılan babalar, çocuklarına olumlu ve yapıcı bir tavırla yaklaşamazlar.

Oysa bu zor süreçte yaşanan aile krizinin aşılabilmesi açısından, babanın kendi duygu durumunu düzenlemesi büyük önem taşımaktadır.

Boşanma sürecinde ve sonrasında tıpkı anne ve çocuk gibi baba da zor bir dönemden geçer; yıpranır, öfke, kaygı ve üzüntü gibi olumsuz duygularla baş etmek durumunda kalır. Elbette, bu tür olumsuz duygular içindeki ebeveynin çocuğuna olumlu ve yapıcı bir tutum sergilemesi güçtür. Dolayısıyla, boşanmadan sonraki süreçte ailede oluşan ve her bireyi farklı şekilde etkileyen kriz ortamını idare edebilmek için öncelikle babanın kendi duygu durumunu düzenlemesi gerekmektedir.

Boşanmış olan baba, anneyle hayatını ayırmış olsa da “çocuğunun annesi” olan eski eşiyle ilişkisini gözden geçirmek ve gerekli düzenlemeler yapmak zorundadır. Boşanma sonucu, ayrılmış ebeveynler arasında çocuklar çoğunlukla anne ile yaşamaya devam ettiğinden, baba genellikle çocuğun hafta sonunu geçirdiği ebeveyn olur. Dolayısıyla, boşanma sonrasında, anne-çocuk ilişkisinden çok baba-çocuk ilişkisi değişime uğrar.

Eğlence babaları ve tükenmiş babalar

Yazının Devamını Oku

Beyin bilinci yüksek çocuklar

Zamane çocukları açık bilinçli oldukları için beyinlerini tatmin etmek başlı başına bir iş haline geldi. Onların beyinlerinin sorduğu sorunun yanıtını sürekli kanıtlarıyla vermek gerekiyor. Arife sabahı kızım, battaniyesine sarılarak beni yanına çağırdı. Ben ona "Hadi tembel, saat 12.00 oldu, kalk artık!" derken o bana "Anne yalan masallardan biriyle uyut beni!" dedi. Önce anlamadım. Sonra dank etti. Benden masal istiyor ama masalın yalan olduğunun bilincinde. Çocuklar kaç yaşından itibaren masallara inanmıyor? Ya da zamane çocukları mı masalların yalan olduğunu biliyor.

Öğleden sonra kişisel gelişim uzmanı Mümin Sekman ile bir araya geldim. Ona Nehir’in bu sözlerini aktardığımda ilginç şeyler anlattı. Artık çocukları kategorilere ayırıyorlar. İndigo çocuklar, kristal çocuklar, X kuşağı çocukları, Y kuşağı çocukları ve son olarak Z kuşağı çocukları...

Sekman, beyin bilinci yüksek çocukların Z kuşağı çocukları olduğunu söyleyince, şöyle bir araştırdım. Z kuşağının karakteristik özellikleri, anne-babalarının (yani Y kuşağının) değerleriyle, onları nasıl yetiştirdiğiyle doğrudan ilgili. Bu yüzden de araştırmayı tek ayaklı yapmıyorlar. Y kuşağını da inceliyor, anlamaya çalışıyorlar. Coğrafi sınırlamaları yok. Komplekssizler. Pek çok işi bir arada yapıyorlar. Referans grubu olarak kabul ediliyorlar. Yaratıcılık ve yenilikten zevk alan ve aynı zamanda güven arayan bir kuşağın üyeleri.

Mana müdürleri işbaşında

Yeni doğan çocuklar açık bilinçli oldukları için beyinlerini tatmin etmek başlı başına bir iş. Sorduğu sorunun yanıtını sürekli kanıtlarıyla vermek gerekiyor. Yani "Beni seviyor musun?" sorusuna "Evet" demeniz yeterli olmayacak. Sevginizi her zaman kanıtlamanız lazım.

İş dünyasında da beyin bilinci açık çocuklara farklı bir yaklaşımda bulunmak gerekiyor. Bu kuşak çocuklara sadece para vermek yetmiyor, anlam da sunulmalı. Avrupa’da yaratıcılık alanında faaliyet gösteren şirketler "mana müdürleri" istihdam etmeye başlamış. Bu kuşaktakilerin işlerine yabancılaşmasını engellemek, işleriyle sürekli nikáh tazelemelerini sağlamak için sadece para yeterli olmayacak.

Bundan sonra aktaracaklarım çok da hoşunuza gitmeyecek. Beyin bilinci yüksek çocukların ruh sağlığı önemli bir konu... Her duruma çift yönlü baktıkları için bilinç bölünmesi yaşıyorlar. Bu nedenle onları etkilemek zor. İmajdan çok gerçekler onları etkiliyor. Kahramanı oynamak yerine kahraman olmak gerekiyor.

Yeni kuşak anneler

Artık anne-babalar, öğretmenler, bu çocuklar karşısında iletişim sihirbazı olmak durumundalar. Sihirbazlarla izleyici arasında farklı bir entelektüel ilişki vardır. Seyirci sihirbazın yaptığının bir numara olduğunu bilir ama nasıl yapıldığını bilmez. Sihirbaz her seferinde numarası anlaşılmasın diye çalışır. Bilinci yüksek çocuklarla iletişim için sihirbaz olmanız gerekecek.

Bu çocukların bilinçlerini sürekli oyalamak lazım. Çünkü yüksek beyin gücüne sahip insanlar ya bir şey inşa eder ya da kendini tahrip eder. Hep ellerinde bir hedefleri olmalı. Güzel tarafları onlarla ilişkinizde sıkılmazsınız. Aileleriyle ilgili dersler çıkardığını, yorumlar yaptığını bilirsiniz. Anlamlı bir ilişkiniz olur.

Bu çocuklarla ilişkinizde hangi kuşaktan olduğunuzu anlamanız için küçük bir test vereceğim. Klasik Türk annesi okuldan eve gelen çocuğuna "Karnın aç mı?" diye sorar. Kendini bir kademe daha geliştirmiş anne çocuğuna "Bugün okulda ne öğrendin?" sorusunu yöneltir. Yeni kuşak, bilinci gelişmiş anneler ise çocuğuna "Bugün okulda iyi bir soru sordun mu?" diye sorar.

Siz hangi gruba giriyorsunuz?
Yazının Devamını Oku

Yaratıcı dramayla yaşam dersi

Drama, dünyada uzun süreden beri bir eğitim modeli olarak kullanılıyor. Yaratıcı drama etkinliklerine katılan çocuk, diğerleriyle birlikte düşünüyor, hissediyor ve hareket ediyor. Bu etkinliğe katılan çocuk, kendi yaşantısından yola çıkarak daha büyük keşifler yapabiliyor.

Uzun zamandır Nehir’i yaratıcı drama kursuna götürmek istiyordum, ama bir türlü olmamıştı. Nihayet bu yıl üşenmedim, pazar günlerini tamamen Nehir’in faaliyetlerine ayırdım.

Dersler için adres ararken hem evimize yakın hem de bir kültür merkezinin faaliyeti içinde yer alması nedeniyle Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde karar kıldım. Bir aydır Nehir güle oynaya yaratıcı drama kursuna gidiyor.

Drama, dünyada uzun süreden beri bir eğitim modeli olarak kullanılıyor. Doğal olan, yaşantıya ve deneyime dayanan, yapılandırılmadan oynanan ve çocuk gözüyle oyun diye nitelendirilebilen yaratıcı drama, aynı zamanda bir öğrenme yolu. Yaratıcı drama etkinliklerine katılan çocuk, diğerleriyle birlikte düşünüyor, hissediyor ve hareket ediyor.

Özellikle içe dönük çocukların sosyalleşmesinde yaratıcı dramanın büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Sosyal hayat denince kızım benim bir adım önümdedir, ama yine de bu kursun kızımın dil, iletişim ve problem çözme becerilerini ve yaratıcılığını geliştireceğine, başkalarının değer ve tutumları anlayabilmesine katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bazı çocuklar kendini ifade etme konusunda sıkıntı yaşıyor. Bu konuda sıkıntısı olmayan çocuk ise kendini yaratıcı olarak ifade ediyor. Yaratıcı dramaya katılan çocuk deniyor, riske giriyor, yaşantılar geçiriyor, keşfediyor, çevresel uyarıcılara karşı duyarlı oluyor ve fikirlerle oynayabiliyor.

Mutfakta biri var

Bu konuda Nehir’i iyi yönlendirdiğimi düşünüyorum. Masal anlatmak istemediğim akşamlarda Nehir’e "Kendi masalını kendin anlat" derdim. Kızım beni hayal dünyasına götürürdü. Zaten yaratıcılığı besleyen en önemli unsur hayal gücü... Hayal gücünü besleyen ise zengin yaşam deneyimleridir.

Yeni anne olmuş arkadaşlarıma çocuklarını mümkün olduğu kadar farklı yerlere götürmelerini, farklı deneyimler yaşamalarına olanak tanımalarını öneriyorum. Biz bu hafta yaratıcı drama kursunu kırdık, kurabiye yapmaya gittik.

Çırağan Kempinski Otel’de pazar günü çocuklar şefle birlikte hamur yoğurdu, oklava kullandı, kurabiyeler yapıp, süsledi. Kurabiyeler fırına gönderildiğinde onlar da önlüklerini boyadılar, palyaçoyla eğlendiler. Bir ara bizimki ne yapıyor diye oyun odasına daldığımda, silindir şeklinde bir kumaşın içinden her seferinde farklı bir karakter olarak çıkıyordu. Nehir yaşıtlarıyla eğlenirken, annemle Boğaz’ın tadını çıkardık. Çırağan Kempinski Otel, yeni yılı bu etkinlikle karşılarken, Nehir’in bağlama dersi nedeniyle bu keyfi maalesef yarım bıraktık.

Ama Nehir bağlama öğrenirken de çok eğleniyor. Her deneyim onun hayata bakışını zenginleştiriyor, olaylara bakışını derinleştiriyor. Kızıma bakarken içimden hep aynı şeyi geçiriyorum: Keşke şu yaşananların bir bölümünü kendi çocukluğumda yaşama fırsatım olsaydı...
Yazının Devamını Oku

Çocuk dostu ilk adım merkezleri kurulsun

Çocukların ve kadınların daha fazla sistem tarafından mağdur olmalarının önüne geçmek için her ilde ‘Çocuk Dostu İlk Adım Merkez’leri kurulmalı.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı da bu merkezlerin hızla hayata geçmesi için taraf olmalı.

Konu malumunuz. Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunması ve sonrasında çorap söküğü gibi gelen olaylar…

İş artık Hüseyin Üzmez olayından çıktı. Artık, B.Ç’nin yaşadığı olaylar zinciri, istismara uğrayan kadın ve çocukları ilgilendiriyor. Çünkü bizim aslında bilmediğimiz, yabancı olduğumuz mevcut sistemin, istismara uğramış çocuk ve kadınlar üzerinde daha fazla travma yarattığını adli tıp uzmanları ve hukukçular söylüyor.

Biliyorsunuz 14 yaşındaki B.Ç için verilen raporun altında çocuk psikologu olmadığı için rapor tartışmalı hale gelmişti. Bu vahim bir olay. Daha vahimi ise bugüne kadar verilen raporların altında bir psikolog ya da psikiyatr imzasının bulunmaması. Çünkü düne kadar Adli Tıp Kurumu’nda bir psikiyatr görev yapmıyordu.

Yazının Devamını Oku

İşyerinde çocuklarla bir gün geçirmek

Pfizer Türkiye Ebeveyn Kulübü, çocukların anne-babalarının işyerinde onlarla birlikte bir gün geçirmelerini sağlamak üzere "Çocuklarınızı İşe Getirin" adında bir etkinlik düzenledi. Anne babaların bir gün de olsa gözleri arkada kalmadı. Geçen hafta yazacaktım araya başka konular girdi, ertelendi. Pfizer Türkiye Ebeveyn Kulübü’nün, bu yıl ikincisini düzenlediği "Çocuklarınızı İşe Getirin" etkinliğine ben de katıldım. Hava nefisti. Pfizer’in Ortaköy’deki binasının terasında içimizi ısıtan güneşe canlı orkestranın çaldığı şarkılar eşlik etti. O gün çalışanlar çok mutluydu çünkü yılda bir kez de olsa çocuklarını yanlarında getirme fırsatı bulmuşlardı. Anne-babalarıyla birlikte işe gelen çocuklar, hem onların işyerini görme fırsatı buldu hem de kendileri için düzenlenen aktivitelerle eğlenceli bir gün geçirdi.

Bana sorarsanız bu aktivite çocukların kafasını karıştırdı.

Açık havada canlı müzik, dans, kukla tiyatrosu, yüz boyama, duvar boyama ve balon katlama gibi etkinliklerin yanı özel öğle yemeği mönüsü ve küçük hediyeler vardı. Çocuklar bu tablo karşısında şunu düşünmüşlerdir: "Annem (ya da babam) akşamları hep işte çok yorulduğunu söylüyor. Yalancılar, bu kadar eğlenceli bir ortamda insan yorulur mu? Keşke okul olmasa da ben de çalışsam!" İşin şakası bir yana, birkaç aylık bebeklerini de işe getiren anne-babaların keyfine diyecek yoktu. Bir gün de olsa gözleri arkada kalmamıştı.

Aranızda yaz aylarında, sömestr tatilinde çocuklarını işe götüreniniz vardır. Ancak onlar işyerindeyken çok da verimli bir çalışma günü geçirilmediğini en iyi bilenlerdenim. Nehir 10 yaşında ama taş çatlasa bir iki kez işe götürmüşümdür. İşle ilgili asıl macerayı birkaç yıl önce bir yarı iş, yarı tatil sayılabilecek bir seyahatte yaşadım.

Önce anneyim

Çocuk kulübüne bırakamayınca Nehir’e röportaj sırasında yanımda uslu usla oturmasını tembihledim. Tam birinci soruyu sorup yanıt almaya hazırlanırken Nehir göğsünün ağrıdığını söyleyerek kucağıma atladı. Karşımda CEO, kucağımda göğsü ağrıyan kızım. İçimden "Önce anneyim, sonra gazeteciyim" sözlerini geçirdim. Kızımı iyice kucağıma alıp, bir elimle göğsünü ve karnını ovaladım. Karşımdaki CEO ise sorularımı yanıtlamayı sürdürdü.

Ama ortada öyle komik bir tablo oluştu ki, gülmemi durduramadım. Ben gülünce, karşısındaki manzara karşısında CEO da gülmeye başladı. CEO’ya "Çok özür dilerim. 16 yıllık gazetecilik hayatımda ilk kez başıma böyle bir olay geliyor" dedim. Hafta sonu olması, biraz da işin içine çocuk girmesi nedeniyle CEO, "Rica ederim. İnanın ben de ilk kez böyle bir şey tecrübe ediyorum" yanıtını verdi. Adam daha ne desin?

Biz ana-kız, röportaj bitiminde odadan tırıs tırıs çıktık. Kapının önünde Nehir’i haşlamayı düşünürken "Ne yapayım anne, göğsüm çok ağrıyordu. Senin röportajın benim ağrımdan daha mı önemli?" diye sorunca kalakaldım. Gerçekten de hangisi daha önemliydi?

O gün beni bir yaşıma daha sokan olayı şimdi gülümseyerek hatırlıyorum. Her sabah işe gitmek üzere evden çıkan anne-babalar ardında "Nereye gidiyorsun?" diye soran bir çift minik yaşlı göz bırakır. Bu nedenle Pfizer Türkiye Ebeveyn Kulübü’nün çocukların anne-babalarının işyerinde onlarla birlikte bir gün geçirmelerini sağlamak üzere "Çocuklarınızı İşe Getirin" adındaki etkinliği diğer işyerlerine de örnek olabilir. Yeni sloganımız şu olsun: Yılda bir kez iş yerlerimiz çocuk sesleriyle çınlasın!
Yazının Devamını Oku

Çocuk dünyasında ispiyonculuk

Çocuklar arasında rekabetin koşulları değiştikçe, aralarındaki iletişimin şekli de değişiyor. Ve kimi bu oyunu daha sert oynayarak arkadaşlık ilişkilerine zarar veriyor. Pazar günü tam uyumaya hazırlanırken Nehir "Anne sana bir şey anlatacağım. Aslında üç gündür içimde tutuyorum ama daha fazla dayanamayacağım" dedi. İçimden "Erken uyumamak için bakalım daha ne numaraları var?" diye geçirirken kızım anlatmaya başladı.

Döndüncü sınıfa geçerken tüm üçüncü sınıflar birbiriyle karıldığı için eski arkadaşlarından sadece ikisiyle aynı sınıfa düştü. Okulda öğle yemeğinden sonra aynı sınıfa düştüğü arkadaşlarından biriyle bahçeye çıkmışlar. Meyvelerini yerken eski sınıfından bir çocukla ayaküstü sohbet etmişler. Birkaç dakika sonra başka sınıfa dağıtılan kız arkadaşlarından biri yanlarına gelip elini beline koyarak "Osman’ımı size kaptırmam. Bunu sakın aklınızdan geçirmeyin" diye uyarmış. Bizimkiler şaşkın şaşkın Osman’la sadece sohbet ettiklerini anlatmaya çalışmışlar ama inandıramamışlar.

Nehir, bu konuşmaların ardından sınıfa girdiklerini söylüyor. Öğle teneffüsü uzun sürüyor. Bahçede hızını alamayan kız arkadaşları sert bir hareketle sınıfın kapısını açıp "Bir daha sizi Osman’ımın yanında görürsem bu sınıfı başınıza yıkarım" diyor. Sınıftan çıkarken de "Siz şimdi gider annelerinize anlatırsınız, ispiyonlarsınız. Sakın ispiyonlamayın" diye çıkışıyor.

"Peki siz ne yaptınız kızım?" diye sordum, bizimkisi korkmuş. Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Daha 10 yaşındayken hoşlandığı bir arkadaşını bu şekilde sahiplenen, üç yıl aynı sınıfı paylaştığı arkadaşlarını çocukça olsa da tehdit eden bir çocuk hakkında ne yorum yapabilirim ki?

Nehir’e bana bu olanları anlatmasının ispiyonculuk olmadığını, çocukların yaşadıklarını anneleriyle paylaşmasının çok doğal olduğunu söyledim. "İspiyonculuk, birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyip, başkalarına söyleyerek çıkar sağlamaktır, ama sen bunları çıkarın için anlatmadın. İçin rahat olsun kızım" dedim. Ama yine de içi rahat etmedi. Sonra sevdiği bir masalı okudum, mışıl mışıl uyudu.

Bu olanlara rekabet mi deniyor? Bazı aileler çocuklar arasında rekabetçi yaklaşımları yüreklendirmenin, gelişme konusunda yararlı olacağına, bu duygu olmadığı takdirde çocukların kesinlikle gayret göstermeyeceğine inanıyor. Belki de bu durum gözüktüğünden daha karmaşıktır.

Rekabetin koşulları

Yaptığım işin iyisini yapmayı isterim ama iş rekabete gelince çevremdekilerle değil kendimle rekabet etmeyi tercih ederim. Anlayacağınız kızımın önünde böyle hırslı, rekabetçi bir model yok. Yapmam gereken kızıma arada bir başarısızlığı hoşgörüyle karşılamasını öğretmektir. Çünkü hepimiz hatalarımızdan ders alırız. Başarıya seyrek ulaşmış çocukların bu deneyimi daha fazla yaşamaya gereksinimleri var. Yeterince başarılı oldukları duygusuna kapıldıktan sonra, başarısızlığa hoşgörü ile bakmayı kabul ediyorlar.

Belirli yaş dönemlerinde rekabet daha fazla öne çıkıyor. Sınıf içi başarının dışında giyilen ayakkabılar, giysiler, çantalar, kullanılan Mp3’lerin markası, rekabetin başka alanlara kaymasına neden oluyor. Bu alanlara kaymaması için kızımı sürekli uyarıyorum.
Yazının Devamını Oku