Che'nin bahçesi

Gözümle gördüm, mühendisin ayda yirmi dolar aldığı Castro Küba'sında elli papel bastırılarak girilen ‘‘Tropicana'' rövüsü Che posteri pazarlıyor. Megaloman dinozor kavgalı ayrıldığı eski yoldaşını satarak para kazanıyor.Şu ‘‘Che'' modası şimdilerde yeri göğü sardı ya, benim aklıma da Eugene O'Neil'in ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum'' diyen şiiri geldi. Aslında, toplumsal devrimi alaya alan sinik ve anarşizan Amerikalı ozanla, ihtilalciliği meslek edinmiş Arjantinli hekim arasında nesnel bir ilişki yok.Fakat, benim Ernesto Guevera ve O'Neil'i aynı anda hatırlamam modern efsanelerin imajlarından kaynaklanıyor. Tüketim mitolojisinde bütünleştiriyor.Bilhassa da bir filme uzanıyor.* * *YÖNETMENİNİN kim olduğunu şimdi çıkartamıyorum, seksenler başındaydı ve ‘‘Reagan'lı yıllar'' fırtınası tayfun şiddetinde esiyordu, Hollywood sineması ‘‘Kızıllar'' anlamına gelen ‘‘Reds'' filminini piyasaya sürdü.Süper prodüksiyon yapımın kahramanı, Bolşevik İhtilali üzerine ‘‘Dünyayı Sarsan On Gün'' kitabını yazmış Amerikalı Marksist gazeteci John Reed'di. Film bu çerçevede, yüzyıl başı ABD ‘‘intelligentsia''sında bir parantez oluşturan ve komünistlerle ‘‘yol arkadaşlığına'' çıkmış aydınları anlatıyordu.Onların idealleri, naiflikleri, ütopyaları, zaafları, son derece iyi hazırlanmış bir dekor ve mükemmel bir kurgu etrafında perdeye yansıyordu.Bu arada, aynı gruba sırf duygusal bağlarla dahil olan ve Jack Nicholson'ın canlandırdığı Eugene O'Neil ‘‘yol arkadaşlarını'' müthiş bir şüphecilikle gözlemliyor ve Reed'in sevgilisini oynayan Diane Keaton'ı baştan çıkartıyordu.Aynı O'Neil'in ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum'' dizeli şiiri de bir metafor olarak ve çocuk şarkısına dönüşmüş biçimde ekrana geliyordu.Ah, harika tınısı hatırımda, ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum...''* * *BEN de aşağı yukarı o sıralarda, oynamış olduğum bahçeyi terketmiştim.‘‘Kızıllar''la olan uzun ‘‘yol arkadaşlığıma'' nihayet vermiştim.Cinnet yıllarına nokta koymuştum ve müthiş sahtekârlığa eyvallah demiştim.Dolayısıyla, hem Amerikalı şair gibi öngörülü davranamadığıma üzülüyordum, hem de filmdeki tüm şahsiyetler içinde kendimi en çok ona yakın hissediyordum.Ama o ne, sinema yapıtıyla birlikte genel olarak tüm Batı dünyasında, özel olarak da ABD'de Bolşeviklik tekrar keşfedildi. Etraf birden pembemtıraklaştı.Dehşet nostaljik ve eleştirel derinlikten yoksun methiyeler yalnız gazete sayfaları, kitapçı tezgahları veya televizyon programlarıyla sınırlı kalmadı.Gözü Londra borsasının endeksinde, eli spor otomobilin direksiyonunda olan Reagan'ın ‘‘altın çocukları'' bile hobi bab'ında tatlısu komünisti kesildi.‘‘Vogue'' Dergisi'nde önce kozmetik reklamlarına bakan lacivert kadınları şık barların tezgahında ayartmanın yolu da, bordalama manevrasına Karl Marks'ın ‘‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı''sından kapı açarak başlamaktan geçer oldu. ‘‘Opium'' parfüm kokan hatun kişiler proleter teri teneffüs etti.Tamam benim canıma minnet ve bu konuda zaten allame-i cihanım ama, durun yahu n'oluyorsunuz! Altı üstü bir Hollywood süper - prodüksiyonu seyrettiniz.Biz bu haltın göbeğinden geliyoruz ve de anamız fazlasıyla bellenmiş.‘‘Yüzyılın en büyük yalanının'' ne olduğunu çekirdekten öğrenmişiz.Üstelik, ‘‘Kızıllar'' filminde bir de Eugene O'Neil var. Soğuk, sinik, mesafeli ve müthiş gerçekçi...Ve, ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum'' diyen harikulade dizeyi yazmış.* * *NEYSE, ‘‘Kızıllar'' filminin sabun köpüğü etkisi başladığı gibi söndü.Reagan'ın ‘‘altın çocukları'' borsa telaşına, şık barların lacivert kadınları da ‘‘Vogue'' dergisinin kozmetik sayfalarına döndü.Hollywood süper prodüksiyonu modern efsanelere bir paragraf olarak geçti.Zaten bir müddet sonra da duvar yıkıldı. Takke düştü ve kel tam gözüktü.Yüz milyonlar ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum'' şiirini söyledi.* * *PİYASAYA tekrar sürülen şu son ‘‘Che'' martavalı da bundan farklı değil.Ernesto Guevera modası aslında bir süper-prodüksiyon... Bir fiksiyon...Modern efsanelere dahil edilmiş bir tüketim imajı...Zaten gözümle gördüm, mühendisin ayda yirmi dolar aldığı Castro Küba'sında elli papel bastırılarak girilen ‘‘Tropicana'' rövüsü Che posteri pazarlıyor.Megaloman dinozor kavgalı ayrıldığı eski yoldaşını satarak para kazanıyor.Ama yok mersi, ben almayayım! Karnım tok... Muca gracias! Mil gracias!Bendeniz, artık epey zaman var ki, Eugene O'Neil'in ‘‘Senin bahçende oynamak istemiyorum'' diyen şiirini söylüyorum.Süper-prodüksiyon bütün filmlere de gayet soğuk, gayet mesafeli, gayet sinik ve de bilhassa müthiş gerçekçi bakıyorum.
X

İslam ve bir katliamın anatomisi

FRANSA’daki son katliam bizim evde haniyse “aile faciası”na (!) yol açıyordu.

Çünkü refakatçim ve ben kablo vasıtasıyla bu ülke televizyonunu da izliyoruz.
İşte on gün var ki aynı kanal söz konusu ülkede üç askerin öldürüldüğü haberini verdi.
Ben derhal, “katil Mağribi Arap ve İslamcı fanatik çıkmazsa elimi keserim” dedim.
Vay sen misin bunu söyleyen! “Siyaseten doğrucu” ya, bizimkisi küplere bindi.
Burnundan soluyor! Ne müzmin ırkçılığımı, ne de şarlatan müneccimliğimi bıraktı.
Tezime karşı-argüman olarak da Montauban şehrindeki kışla kapısında vurulan Fransız üniformalı neferlerin yine Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar olmasını getirdi.
“Daha iyi, Afganistan’da ‘düşman’ (!) hizmetine girdikleri için tam hedef oluşturuyorlar” diye ekledim ve tatsızlığı önlemek için de dışarı çıkıp Taksim’de volta attım.

SONRA pazartesi, bu defa Toulouse kentinde bir Yahudi okuluna saldırıldığı ve üç minicik çocukla, bir de öğretmenin yine vahşice ve yakın plandan öldürüldükleri haberi geldi.

Yazının Devamını Oku

Bismarck’a, İHL’lere ve eğitime dair

ŞU yeni eğitim yasasına ilişkin kavgalar beni yüz, hatta yüzelli sene öncesine götürdü.

Çünkü Prusya şansölyesi Bismarck 1871 yılında Alman İmparatorluğunu kurduğu an Katolik okullara da balta indirmişti. Ders veren Cizvit eğitimcileri bile yaka paça sınırdışı etti.
Ve Cermen tarihinde “Kulturkampf” olarak anılan bu gelişme bir istisna oluşturmadı.

***

OTUZ-kırk yıl sonra, zaten “laikçilik”in anavatanı olan 20. asır başı Fransa’sında da “papaz yiyici” lakabıyla bilinen Başbakan Emile Combes yine aynı okullara balyoz vurdu. 
Fakat Katoliklik daha derin kök saldığı için Almanya’dan fazla bir direniş gerçekleşti.
“Okul savaşı” denilen döneme girildi ve orta yol formülü bulunana dek de sürdü.
Aslına bakarsanız da Belçika’dan İsviçre’ye hemen tüm Batı bu ortak süreci yaşadı.

Yazının Devamını Oku

Suriye: Sakal, bıyık ve ahlak

ŞAM rejimi hesabına 5. Kol olarak çalışan “ulusalcı–Maocu” kesim istediği kadar inkârcılığa ve dezenformasyona yeltensin, Suriye’de dehşet bir insanlık tragedyası yaşanıyor

Esad ve avenesinin kendi halkına karşı yürüttüğü katliam hâlâ ve hiç aralıksız sürüyor
Topçu salvosu altındaki Deraa’dan, Humus’dan, Hama’dan, İdlib’ten gelen feryatlar her geçen gün daha çok yükseliyor ve kurban sayısı yine her geçen gün daha çok tırmanıyor.

NİTEKİM bizzat BM rakamlarına göre bu ülkede ölenlerin sayısı sekiz bine ulaşmış.
İşkenceye yatırılanların, zindana atılanların, evini barkını yitirenlerin, şuraya buraya mülteci olanların ise haddi hesabı yok! Çetelesi tutulamıyor. 
Ve şüphesiz, Türkiye dahil uluslararası camianın yukarıdaki durum karşısındaki çaresizliği eski Yugoslavya’da yirmi yıl önce vuku bulmuş korkunç gelişmeleri akla getiriyor.
Malum, Sırp kasap Miloseviç Boşnaklara karşı kıyam başlattığında aynı uluslararası camia alargadan almış ve ancak bıçak kemiğe dayandıktan sonra müdahaleye karar vermişti.
İşte bugün de Beşar Esad’a karşı sürdürülen hareketsizlik o süreci hatırlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Oyun bitti!

HANİ ben yalancıydım? Hani ihbarcılık yapıyordum? Hani sansürü kışkırtıyordum?

Kendisini solcu-ulusalcı diye pazarlayan ve münevveran faaliyette subaşını tutan koro kâh bildiriyle, kâh gazeteyle, kâh da ekranla bir hafta boyunca bana karşı bu rezil iftiraları attı
Suçum “Zaman”da Fikret Ertan’dan ve “Sabah”ta Engin Ardıç’tan sonra benim de burada “Rosenberg’ler Ölmemeli” piyesinin İBB Tiyatroları’nda oynanmasını eleştirmem!

DEMİŞTİM ki, cahil fütursuzluğunun kol gezdiği Türkiye’de değil ama “her makûl ülkede” böylesine bir maskaralık devasa sanat skandalına dönüşürdü. Çünkü ekledim:
1953 yılında casus suçlamasıyla ABD’de infaz edilen ve komünistlerin fi tarihinde masumiyet kıyameti koparttığı o Rosenberg çiftinin Sovyet ajanı olduğu çoktan kesinleşti.
Zaten bundan ötürüdür ki, yukarıdaki oyunu 1968 yılında yazmış olan Fransız tarihçi Decaux faka bastığını itiraf ederek özeleştiri yaptı. Bilhassa da bizzat kendi piyesini yasakladı
Dolayısıyla İstanbul’daki gösteri hem çok vahim bir imza gaspıdır, hem de atmış yıl önceki dezenformasyon abidesinin yurttaş vergileriyle o yurttaşa gerçek diye yutturulmasıdır!
İşte bunları söylediğim için adımı yalancıya, ihbarcıya, sansürcüye çıkartmak istediler.

OYSA şimdi sıkı durun! Tiyatro idaresi geçen hafta şu resmi açıklamayı yaptı.

Yazının Devamını Oku

Bahar saflaşması

ARAP Baharı Türkiye’de de turnusol kağıdı işlevi gördü. Saflar burada da netleşti.

Nitekim son bir buçuk - iki yılın gazete arşivlerine şöyle alıcı gözüyle bakın!
Şunu göreceksiniz: Kim ki çok genel anlamda demokrasi ve sivillik eksenine yakın duruyor, onlar daha Tunus bahçelerinden itibaren ilk gazap çiçeklerini nefes nefes kokladılar.
Yani birazdan tüm Mağrip ve Maşrık’ı saracak olan isyanları manen desteklediler.
Oysa henüz yeni başlamış bilek güreşlerini kimin kazanacağı bilinmiyordu.
Hatta polis devleti lökleşmiş iktidarların galebe çalması ihtimali daha ağır basıyordu.
Fakat bu çok ciddi yenilgi rizikosuna rağmen Türkiye’deki demokrasi ve sivillik yandaşları hiç kem küm etmeden Arabî devrimlerle dayanışma sergilediler.
Despotlara, diktatörlere, oligarşilere, zalimlere karşı derhal ve tavizsiz tavır almak etik tutum olarak bellediler ki tersi bir yaklaşım veya suskunluk ahlâki değerlere ihanet olurdu.  

Yazının Devamını Oku

Rosenberg’ler gerçeği

İBB Şehir Tiyatroları bu sezon “Rosenberg’ler Ölmemeli” oyununu sahneliyor.

Anonsu radyoda duyduğumda inanmamıştım. Şaka sandımdı. Meğer değilmiş!

Evet evet, yurttaş vergileriyle finanse edilen bir belediye kurumu ipliği çoktan pazara çıkmış bir dezenformasyon abidesini bugün hâlâ “gerçek” diye yutturmaya çalışıyor. Pes!

Böylesine bir cüretkârlık her makul ülkede devasa bir sanat skandalına dönüşürdü.

Ama burası Türkiye! Nitekim izlediğim kadarıyla “Sabah”ta Engin Ardıç, “Zaman”da da Fikret Ertan hariç tek bir Allah’ın kulu “bu ne maskaralıktır” diye soru sormadı.

Yazının Devamını Oku

Dindar gençlik meselesi

İNANÇTA agnostik, siyasette liberal olsam dahi şunu dürüstçe saptamak zorundayım: Başbakan “dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz” derken kendi açısından tutarlıdır! Ancak hemen dikkat, “kendi açısından” diye bilhassa vurguluyorum.
Zaten de sözlerini “muhafazakâr demokrat bir partinin her halde ateist kuşak yetiştirmesi beklenemezdi” diye tamamladığı andan itibaren akan sular durmuştur.

ÖYLE, zira ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Budist olsun yukarıdaki politik etiketi taşıyan hemen bütün kurum ve liderler yine hep yukarıdaki amaca yakın dururlar.
Nitekim şöyle alıcı gözüyle bakalım: Sınıflara haç asılan bir Alman Bavyera’sında; sabahları İncil okunan bir ABD Middle West’inde veya gençlik kamplarında sutra ezberlenen bir Hint Guejarat’ında muhafazakâr siyasiler aşağı yukarı Erdoğan’la ortak diskur tekrarlarlar
Tümünün gönlünde aynı aslan yatar. Punduna getirirlerse de teoriyi pratiğe geçirirler.
Çünkü toplum mühendisliği yalnız pozitivist ideolojilerin tekelinde değildir!

DEĞİLDİR, zira her din mutlaka metafiziğin ötesine taşar. Sosyal vektör oluşturur.
Zaten muhafazakârlığı ilk teorize eden Vico’lar, Herder’ler, Maistre’ler de “imanlı nesil” hedefini en başa koymuşlardır. Laik okul - İsevi okul ikilemi Batı’da hâlâ çıbanbaşıdır.
Üstelik seküler eksen seçen, hatta ilâhi inançları reddeden yönetim, akım ve şahıslar dahi söz konusu “dindar kuşak yetiştirmek” projesini pragmatik açıdan sahiplenebilirler.
Meselâ Fransa aşırı sağının ve özünde faşizmin de atası olan Charles Maurras keskin ateizmine rağmen milli kimliği Katoliklikle özdeşleştirdiği için kilise eğitimini savunmuştur.
Yahut İskoç viskinin âlâsını elinden düşürmeyen Muhammed Ali Cinnah Pakistan’ı Hindistan’dan ayırırken Kur’ânî tedrisat gerekçesini kullanmıştır.
Bizde ise yine su katılmamış ateist, üstelik alenen ırkçı olduğunu beyan eden Doktor Rıza Nur hem Hilafet’in ilgasına karşı çıkmış, hem de okullarda din dersi istemiştir.
Artı, 12 Eylül generallerinin aynı dersi zorunlu kılması apoletlilerin sofuluğun değil tornada “yüksek maneviyatlı itaatkâr gençlik” yontmak hezeyanından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla tüm bunlar değerlendirildiğinde, muhafazakâr demokratlığı zaten “İslami hassasiyet”le donanmış Başbakan’ın “dindar nesil” özleminde yadırganacak bir şey yoktur.

AMENNÂ da yukarıdaki olguları soğuk ve mesafeli biçimde saptamak bu satırlar yazarının da söz konusu tasavvuru onayladığı anlamına gelmiyor ve gelemez. Daha neler!
Yoksa muhafazakârlıkla liberallik arasında fark kalmaz ve biri diğerine iltihak ederdi.
Oysa liberaller laik veya dini her türlü mühendisliği reddederler. Müdahalenin özgür irade ve tercihe tırpan attığını bildiklerinden sadece ve sadece “hür nesil” yetiştirmek isterler.
Bununla, tabii ki esas manevi parametre durumundaki o din en başta, düşünce ve inanç alternatiflerinin tümünü sunan ama seçimi bireye bırakan tarafsız bir eğitimi kastediyorum.
Üstelik dindarlık tarifi çok elâstiki olduğundan ve yelpaze mütedeyyinlikten yobazlığa uzanan bir skalaya dağıldığından böylesine bir muğlaklık Taliban cinnetine bile götürebilir.

İMDİİ, bu ikinci tabloya rağmen “dindar nesil” ancak bir özlemin tezahürüdür.
Oysa temenniler bir şeydir, gerçekler başka şeydir. Aralarında bazen Kaf Dağı vardır.
Artı, bin şükür, AKP ve genel siyasi İslam da dâhil laik refleks ve duyarlılık Türkiye’ de diğer hiçbir Müslüman ülkede olmadığı ölçüde topluma ve kurumlara kök salmıştır.
Dolayısıyla bugünkü yegâne “tedbir” (!), tabii ki antenler teyakkuzda, teorinin pratiğe ve kuvvenin fiile nasıl ve ne ölçüde geçirilmek istenip istenmeyeceğini gözetlemek olabilir.
Kesin ve aşılamaz kırmızıçizgi seküler eğitimin ve hayat tarzının dokunulmazlığıdır!
Bunlardan asla taviz verilemez ama şu an için de bir bardak suda fırtına kopartılamaz.
Yazının Devamını Oku

Gençliğe hitabe mi, olgunluğa hitabe mi?

ŞU “Gençliğe Hitabe” tartışmasına daha geniş ve daha mesafeli bir açıdan bakalım.

HAYAT akıyor. Dolayısıyla hiçbir şey kendi ortamından soyutlanarak açıklanamaz.
Ve yukarıdaki ilke bilhassa siyasi ve sosyal gelişmeler için geçerlidir.
Şöyle ifade edelim: Geçmişteki olaylar o dönem hüküm süren “zamanın ruhu”ndan ve o coğrafyaya damga vuran mekânın bütünlüğünden arındırılarak değerlendirilemez!

***

NİTEKİM birinci olarak, şayet şu an benimsediğimiz kıstas ve değerlerle maziyi kesinkes mahkûm edersek anakronik denilen türden gerçeklik ötesi bir tahlil yapmış oluruz.
Tarihin bazı olay ve aktörlerini haksız yere suçlarız. Hatta öç almak ihtirasına kapılırız
Fakat derhal ikinci olarak, zıt tavrı benimsersek daha da vahim mecralara sürükleniriz.

Yazının Devamını Oku

Fransız deyimi Türk kafası

FRANSIZLARDA özel bir “Türk öcüsü” yoktur. Çünkü coğrafyalarımız uzaktır. Yani altıgen ülke Doğu ve Orta Avrupa gibi Osmanlı akınlarına maruz kalmamıştır.
Dolayısıyla da Fransızca ora dillerinde varolan “Türk geliyor” ünlemini barındırmaz.
Gerçi “Türk kafası” ifadesi
mevcuttur ama bunun karşılığı
“dayak oğlanı” deyimidir
Her çapanoğlu işin illâ Türklere
mal edildiğini kasteder. Haksızlığın eleştirisini içerir.
O halde, yaşayan bütün diller gibi Fransevî lisan da onu konuşan insanların kolektif hafızasını yansıttığı için en önce yukarıdaki olguya mim koyalım.
* * *
SONRA, 1536 Kanuni – 1. François antlaşması; 1683, Türklerle savaşmıyor diye “Güneş Kral” 16. Louis’in Papa tarafından aforozla tehdidi; Paris ricalini heyecanlandıran “Türklemeler”  modası ve Moliere’nin aynı tür piyesleri falan, Napolyon’un Mısır seferine çıktığı 1798 yılına dek Fransa’yla olan siyasi ilişkilerde de limoni bir durum yaşanmamıştır.
Zaten bu istisnai gelişmenin ardından 1807 donanma ittifakı ve 1853 Kırım Harbi’yle iki devlet tekrar müttefik konuma geçmişlerdir. Nizam-ı Cedit de Fransız subayların eseridir.
Diğer taraftan, 1789 Devrimi’nin etkisiyle ve daha 18. yüzyıl sonundan itibaren söz konusu Fransa ilk Türk – Osmanlı modernleşmesinin cazibe merkezini oluşturmuştur.
Galata’daki elçilikte basılan “hürriyet, müsavat, uhuvvet” bildirisi ertesinde Şinasi ’den Namık Kemal’e “Genç Osmanlılar” bakışlarını Descartes ülkesine çevirmişlerdir.
“Jön Türk” sözü ise zaten Fransızcadır. “Meşveret” dahi bu dilde basılmıştır.
Artı, Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında okuduğu Voltaire’yi  satır be satır çizmiştir.
Aynı Kurtuluş Savaşı’nda Ankara’yla ilk barışı imzalayan başkent de Paris olmuştur.
Ve nihayet Lozan müzakerelerinde Fransa nispeten “anlayışlı” tutum takınmıştır.
* * *
İMDİİ, ruhi ve siyasi geçmiş böyleyken son gelişmelere bakarak Fransızların Türkiye ’ye ve Türklere karşı özel husumet taşıdığı fikrini beynimizden silelim! Böyle bir şey yok!
Fakat doğru, Elysées Sarayı’nın hal-i hazırdaki kiracısı Nicolas Sarkozy iktidara geldiği günden beri “anti-Türk” diye tanımlanabilecek bütün girişimlere imza attı ve atıyor.
Ancak bu yaklaşımı derhal ırkçılığa ve İslamofobiye bağlamak da gerçeği yansıtmıyor.
Hayır, ağacı görüp ormanı ıskalayan Sarkozy ırkçı veya İslamofob olduğu için değil, çapsız bir politikacı olarak günübirlik taktik saptadığı içindir ki yukarıdaki tutumu takınıyor.
Geçen haftaki “soykırım müeyyidesi” de işte aynı çerçevede yer alıyor.
Üstelik çuvallıyor, zira çoktan Fransızlaşmış olan ve yekparelik arzetmeyen Ermeni diasporası birkaç istisna hariç, illâ 1915 konusunda en “sert” tavrı alan partiye oy vermiyor.
* * *
ÖTE yandan, İttihatçıların 1915 cürümü soykırımdı veya değildi tartışması bir yana, entelektüel etik açısından asla onaylanamaz olan “cezai müeyyide” yasasını ciddi ölçüde de, bu kez Fransız aydınlarda yer etmiş olan “ders vericilik” geleneğine bağlamak gerekiyor.
Şöyle ki, Stalin’i sahiplenip işi “anti-komünistler köpektir” cüretkârlığına vardıran ve ancak Vietnam mültecilerinden sonra ayılan Jean Paul Sartre buna en iyi örnektir,  burnu havada Fransevî intelligentsia her şeyin en doğrusu bildiği kibrini taşır. Daha doğrusu avunur.
Dolayısıyla, velev ki Sarkozy onların yabancısı olsun ve üstelik aynı kesimden yoğun bir kitle de işgüzarlığa şiddetle karşı çıksın, bilinçaltındaki o “ders vericilik” gelenek ve refleksi yasanın Paris meclislerinden geçmesinde sanıldığından çok daha fazla rol oynamıştır.
Açıkçası, Fransız yasaması bizzat Fransızcadaki “Türk kafası” haksızlığını yapmıştır.
Amenna da, bütün bunlar bizim yukarıdakinden bağımsız olarak ve başta 1915 Ermeni kıyamı olmak üzere yakın tarihimizle yüzleşmek zorunluluğumuzu ortadan kaldırmamaktadır.
Artık “dayak oğlanı” yerine konulmamak ancak böyle bir yüzleşmeyle mümkündür!
Yazının Devamını Oku

Hrant ve Lefter ekseninde yakın tarih

BİZ yakın tarihimizle hesaplaşamadık! Daha doğrusu yüzleşemedik!

Toplum olarak da, ülke olarak da, birey olarak da yüzleşemedik!

Gasilhanedeki kadavra çoktan buz kesti ama işte cenazeyi hâlâ bekletiyoruz.

Dolayısıyla da hortlaklarımızdan kurtulamıyoruz. Geceleri kâbus görüyoruz.

Kolektif hafızanın ecinnileriyle boğuşuyoruz ve yataktan ter içinde fırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Nasıl ve nereye gidişat?

GİDİŞAT hayra alâmet değil!

Bunu hafta içinde yaşadığımız son zaptî–adlî vukuatlardan yola çıkarak söylüyorum.

Yani eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını; CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na soruşturma açılmasını ve KCK’da yeni tevkifat gerçekleştirilmesini kastediyorum.


* *  *

OYSA bir; geleneksel kışla vesayeti söyleminden arınamadığı için görevdeyken çok eleştirdiğim ama legalist, yani rejime saygılı bir general olduğunu daima vurguladığım İlker Başbuğ’u darbecilikle itham etmek ne nesnel gerçeklerle, ne de gözlemlerle bağdaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ mümkün mü? (III)

GEÇEN cumartesi hariç son üç haftadır marksisto-komünizm konusunu işliyorum.

Bazı okuyucular da “bir ölü için bu kadar yazmaya değer mi” diye mail atıyorlar.
Aslına bakarsanız yukarıdaki yaklaşım ilk bakışta gayet de haklı gözüküyor.
Çünkü doğru, o marksisto-komünizm evrensel planda ve eceliyle vefat edeli çok oldu.
Ama Türkiye gibi bitpazarına nur yağdıran ve aynı evrensel sathı da hep istim arkadan gelsin hesabı kateden birkaç istisnai ülkede hâlâ “umut ışığı” diye pazarlanmaya çalışılıyor.
Hayır, nostaljiya arayan ve köklü geleneği sahip olan bir işçi sınıfı tarafından değil!
Zira iktisadi faktörlerden dolayı söz konusu sınıf bizim ülkemizde ancak ellili yıllardan itibaren somutlaşmaya başladı. “Kızıl maya” (!) ise bünyede hemen hiç tutmadı.
Fakat buna karşılık Meşrutiyet’ten beri yönetici seçkinleri belirleyen ve daima otoriter – totaliter yöntemlere başvurmuş olan hâkim ideoloji yeni dönemde başka tür bir rol üstlendi.

ŞÖYLE ki, aslında hep antikomünizm şampiyonu olan ve “gerekirse komünizmi de biz getiririz” dahi diyebilen bu egemen kesim 1989 yılında Duvar’ın yıkıldığını gördü.

Yazının Devamını Oku

Şırnak faciası ve askeri çözüm

ŞIRNAK faciasından yola çıkarak en son söylenecek şeyi en baştan söyleyeyim:

Kürt sorununda asla ve asla askeri çözüm yoktur! Asla ve asla da olmayacaktır!

Tabii bu “asla”yla insan vicdanını aşan ve kitlesel imha öngören silahların kullanımını veya 1915 Ermeni tehcirini hatırlatacak kıyam yöntemlerine başvurulmasını dahil etmiyorum.

Çünkü “vur kurtulcular” için bile 21’nci yüzyılda böyle bir alternatif mevcut değildir!

O halde, hiç aralıksız tekrarladığım bu ana ilkeyi vurguladıktan sonra Uludere’de 35 masum yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan dehşet olayı yukarıdaki çerçevede analiz edelim.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ mümkün mü? (II)

İTALYANLAR ulus-devlete kavuşabilmek için çok çile çektiler. Ta 1847’den 1870’e dek Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’na karşı uzun bir bağımsızlık savaşı verdiler.

3. Napolyon Fransa’sı yukarıdaki mücadeleyi sahiplendi. Prusya ise tarafsız kaldı.
Oysa Marx’la birlikte komünizmin “kurucu babası” olan Engels 1859 yılında “Po ve Ren” başlığıyla kaleme aldığı risalede Berlin’in Viyana’ya desteklemesini talep ediyordu.
Ahlâki ve vicdani değerlere aldırmamayı vaaz ederek de harfiyen şöyle yazmıştı:
“Bunun ilâhi adalet ve milli irade ilkesiyle bağdaşmaması bize dert değil. Postu koruyoruz. Hele Almanya bir birleşsin, şu İtalyan didişmesinin de icabına bakılır”.
Buyurun cenaze namazına ve de bilhassa işte buyurun Marksist “namusa” (!)!

ÖYLE ve zaten sırf en eskiye çıktığı için bu örneği seçtim. Emsalleri uzatabilirim.
Düşünün ki Karl Marx ve yoldaşı Viyana için militarist Prusya’dan destek istiyor.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ mümkün mü? (I)

HALİL Berktay’ın kaleme aldığı ilk makaleden sonra “Taraf” gazetesinin diğer iki, hatta üç yazarı ciddi ve önemli bir tartışma başlattılar. Aralıklarla da sürdürüyorlar.

Berktay’dan başka Murat Belge, Roni Marguiles ve bir ölçüde de Nabi Yağcı’nın katıldığı bu sorgulama “sosyalizm hâlâ mümkün mü” ekseni etrafında gerçekleşiyor. 
Belki biraz hariçten gazel okumak gibi olacak ama otuz yıldır hiç durmadan kafa patlattığım bu konuda ben de iki çift lâf söylemek istiyorum.

BİR kere yukarıdaki etiketi “sosyalizm” değil “komünizm” diye yazmak gerekiyor.
Zira mesele Marksist içerikli bir mazi etrafında dönüyor. Oysa malûm, o Karl Marx ve yoldaşı Frederik Engels ünlü manifestoya özellikle “komünist” başlığını vermişlerdi.
Artı, aslında daha öncesi de var ama en azından Bolşeviklerin iktidarı zaptettiği 1917 yılından beri bu iki terim; dolayısıyla iki teori ve iki pratik ziyadesiyle ayrıştı. Hatta zıtlaştı.
Eh, tartışmacılar da, ben de bir İsveç sosyalizminden bahsetmediğimize ve ortak rahle-i tedriste Marksist kültür yaladığımıza göre hilkat garibesinin adını dobra dobra koyalım:
İster geçmişte “dejenere edildi” diye züğürt tesellisiyle avunulsun, ister gelecek için “ütopya” kastedilsin, “hâlâ mümkün mü”nün arka planındaki terim komünizmdir ve nokta!

MARX ve Engels’den kapı açtık, o halde tabii ki onlardan başlamamız gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Hâlâ mümkün mü? (I)

HALİL Berktay’ın kaleme aldığı ilk makaleden sonra “Taraf” gazetesinin diğer iki, hatta üç yazarı ciddi ve önemli bir tartışma başlattılar. Aralıklarla da sürdürüyorlar.

Berktay’dan başka Murat Belge, Roni Marguiles ve bir ölçüde de Nabi Yağcı’nın katıldığı bu sorgulama “sosyalizm hâlâ mümkün mü” ekseni etrafında gerçekleşiyor. 
Belki biraz hariçten gazel okumak gibi olacak ama otuz yıldır hiç durmadan kafa patlattığım bu konuda ben de iki çift lâf söylemek istiyorum.

* * *

BİR kere yukarıdaki etiketi “sosyalizm” değil “komünizm” diye yazmak gerekiyor.
Zira mesele Marksist içerikli bir mazi etrafında dönüyor. Oysa malûm, o Karl Marx ve yoldaşı Frederik Engels ünlü manifestoya özellikle “komünist” başlığını vermişlerdi.
Artı, aslında daha öncesi de var ama en azından Bolşeviklerin iktidarı zaptettiği 1917 yılından beri bu iki terim; dolayısıyla iki teori ve iki pratik ziyadesiyle ayrıştı. Hatta zıtlaştı.

Yazının Devamını Oku

Rusya’nın seçimi, Türkiye’nin seçimi

MALÛM, geçen Pazar Rusya’da genel seçimler yapıldı. Sonucu biliyorsunuz.

Muhalif kurumları hedefleyen tüm cebri ve idari saldırılara; artı, sandıklara doldurulan tüm sahte oylara rağmen Vladimir Putin’in partisi yine de 15 puan geriledi. Yüzde 50’ye indi
Hilebazlığı protesto eden göstericiler de Moskova ve Petersburg gibi büyük kentlerde az biraz sokağa taştı. Son SSCB lideri Mihail Gorbaçov ise yeni ve dürüst bir seçim istedi.
İstedi de sanki kâale alan mı oldu?

NE gezer! Nümayişçilerin üzerine milis gücü sürüldü ve etraf anında süt liman kesildi.
Eleştirileri bir kulağıyla dinleyip diğeriyle çöpe atan Putin ise bildik taktiğe başvurdu.
“Suçu”(!), “anavatanın mutluluğuna hasetle bakan dış mihrakların” üzerine attı.
 “Sorumlu”(!) olarak da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’u işaretledi.

Yazının Devamını Oku

Herkesin göçü kendine

MALÛM, bu yıl Almanya’ya Türk göçünün ellinci sene-i devriyesini idrak ediyoruz.

Biz de bazı cumartesiler Beşiktaş pazarına göçüyoruz. Zerzevat taze ve ucuz oluyor.
Geçen gün de refakatçim birisine hediye etmek için yelpaze arıyordu. Çin malı ıvır zıvır satan ve her halinden de Asyalı olduğu anlaşılan bir adamcağızın tezgâhı önünde durduk.
Şivesine rağmen çok güzel Türkçe konuştuğu için “Sinkianglı mısınız” diye sordum.
Damarına basmışım gibi efelendi ve “asla, has be has Şanghaylıyım” yanıtını verdi.

MEĞER familya familya Türkiye’ye geliyor ve valizlerinde taşıdıkları malları da işportaya dökerek, aynen onun tabiriyle söylüyorum, “gül gibi geçinip gidiyorlarmış”.
Zaten dikkat edin, ara sokaklarda veya metro ağızlarında kalp kol saati satmaya çalışan Afrikalı siyahîlere ek olarak yine “bavul ticareti” yapan Çinlilere de artık sık rastlanıyor.
Artı, aynı kültürün mutfağını sunan mekânlar da her geçen gün biraz daha artıyor.

Yazının Devamını Oku

Dersim ve hafızakırım

LÜGAT ve akademiler dilleri zapturapta alamaz. Zira ihtiyaçlar onları tekrar üretir. İşte bu bağlamda Fransızcaya da yeni, yepyeni bir kelime girdi: “Mémoricide”!

Türkçe fonetik kurallarına göre “memorisit” diye okumamız gerekiyor.
Pek taze gelin olduğu için deyim henüz sözlükte yer almıyor ama eli kulağındadır.
Yok yok, yukarıdaki etimolojik gelişmeyi malumatfuruşluk taslamak için zikretmedim.
Son Dersim tartışmalarıyla muazzam ilintisi olduğu için yazıya buradan başlıyorum.

EFENDİM, yukarıdaki sözcüğün sonuna eklenen “cide”, yani Türkçede “sit” diye telaffuz edilen takı Latincede “öldürmek” anlamına gelen “caetere” fiilinden kaynaklanıyor.
Zaten buradan hareketle Batı lisanları çok sayıda kavram türetmiştir. Meselâ “virüsit” virüs, meselâ “fraktisit” kardeş, meselâ “rejisit” de hükümdar öldürmek eylemlerini tanımlar.
Aşina olduğumuz “jenosit” ifadesindeki “gen-jen” kökü ise etnik ekseni kasteder.

Yazının Devamını Oku

Suriye ve yine ulusalcı yanılgı

BEŞAR Esad ve avenesi gidecek! Zerre kuşku yok, bugün değilse yarın gidecek!

Hatta doğru, belki yarın bile gitmeyecek da ancak öbürsü gün gidecek.
Olsun, öz değişmez! Bizim “ulusalcılar” istedikleri kadar canla başla seferber olup Şam diktatörü hesabına 5. Kol faaliyeti sürdürsünler, Suriye’deki rejim er veya geç düşecek.   
Fakat dediğim gibi, muhtemelen o erken zamandan ziyade daha geç zamanda düşecek.

ÖYLE, çünkü ta peder Esad’dan beri zorbalık iktidarını hem despotik, hem nespotik; yani ailevi ve mezhebi eksen üzerine inşa etmiş olan Baas yönetimi, sayıca azınlık olsa dahi belirli bir toplumsal kesit üzerinde yükseliyor.
Bir “kaymak tabaka”ya, bir “lejyon gücü”ne, bir “kodaman zümre”ye dayanıyor.
Bunu derken önce, ordudan gizli servislere ve bürokrasiden ticaret burjuvazisine, varlık ve refahını rejime borçlu olan ve o yıkıldığı an kendisi de yıkılacak kesimi kastediyorum.
Eski Komünist Blok lügatini kullanırsak söz konusu sınıfı “kızıl ayrıcalıklılar” elitini tanımlayan “nomenklatura” kelimesiyle adlandırmamız gerekir.

SONRA yukarıdaki hesaba, başta Aleviler olmak üzere, şöyle veya böyle devletten nemalanan ve bilhassa da şehirlerde zenginleşen katmanları ekliyorum.

Yazının Devamını Oku