GeriAyşe ARMAN Boru nefis, Ayşe nefis!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Boru nefis, Ayşe nefis!

Hisar’da kırmızı bir köşk.

Ayşe Özyılmazel, bir müzisyen arkadaşıyla paylaşıyor.
Çok tatlı, kutu gibi bir ev.
Üzerinde bir jean bir tişört, çıplak ayak, kapıyı açıyor.
Sekiz kilo vermiş, ipince, dünya güzeli bir kadın.
Makyajsız ama fıstık gibi.
Dudaklarda sadece kırmızı bir ruj ve ellerinde, ayaklarında kırmızı ojeler.
Bu aralar çok heyecanlı.
Yakında üçüncü albümü çıkıyor.
Ama önce haberci şarkı ‘Nefis’in klibi geliyor.
O klip çok konuşulacak, çünkü boru dansı yapan Ayşe’yi izleyeceğiz.
Boru dansından girdik, erkeklerden çıktık.
En samimi haliyle anlattı.

Boru nefis, Ayşe nefis

Boru dansı nereden çıktı?
-Kasım ayında, hayat boyu veremediğim kilolarımı verdim. Önce beş, sonra üç... Tam sekiz kilo! Bir anda kendimi acayip iyi hissettim. Dedim ki, “Bari bir şey yapayım da kilomu koruyayım ve fit olayım!” Baktım, millet, Bebek’te boru dansı öğreten Burcu’dan söz ediyor...

Eeee?
-Yeni klibim için fikir de arıyordum. Burcu’nun karşısına dikildim: “Bana da boru dansı öğret!” dedim.

Neymiş bu boru dansı?
-Spormuş! Benim tabii hiçbir fikrim yok. Gittim Bebek’teki yere... O da ne! Çocuklu, çocuksuz, evli, bekâr bir sürü kadın. Nasıl bir kalabalık anlatamam.Yıkılıyor! Acayip moda...

Başladın mı hemen derslere?
-Hemen! Çok da hevesliydim. Burcu, “Önce ısınacaksın” dedi. Ayna karşısında birtakım hareketler gösterdi. Var ya, ben daha ısınırken bittim!

Neden?
-Meğer bu, en ağır sporlardan biriymiş. Sıkı kondisyon gerektiriyor. Ölüyordum ağrıdan! Ama her gün gittim. Bacaklarım morardı, dizimde kocaman kocaman çürükler oldu. Acıdan ağladığımı biliyorum. Hani millet, “Ay çok seksi!” filan diyor ya, sen bir de bana sor...

Aşk bana yasaklanmalı

Ben her âşık olduğumda, ilk iki ay bebek isterim. “Evlenelim, n’olur çocuğumuz olsun!” Zaten bir tuhaf âşık oluyorum. Bence yasaklanmalı bana. Hep uçuyorum, hatta aklımı oynatıyorum. Hep o, hep o... Her an ne yapmalıyım, onu nasıl mutlu etmeliyim... Hediyeler alıyorum, sürprizler yapıyorum. İnanılmaz ilgileniyorum ve sonunda mahvoluyorum! Ben artık bundan çok yıprandım. Artık sağlıklı bir ilişki yaşamak istiyorum. Öyle bir ilişkim olursa hemen isteyeceğim çocuk. Ama henüz hazır değilim!

Yaptığım senfoni eseri değil ki!

Bu klip için boru dansı öğrendin, yaptın. Hiç düşündün mü, “Ya müziğimin önüne geçerse?” diye... “Ya şarkıdan çok, boru, dans ve bedenim konuşulursa” diye...
-Yaptığım senfoni eseri değil ki! Altı üstü pop müzik! Dans, müziğin önüne geçecek diye bir şey söz konusu değil yani... Pop müziğin içinde fiziğin, giysin, makyajın, ne taktığın, şovun bunların hepsi var. Dans da onun bir parçası, bedenin de. Ben merak ediyorum ve deniyorum. Gelişmek, öğrenmek ve eğlenmek neden kötü olsun ki?

Boru nefis, Ayşe nefis

Borunun tepesindeyken aklına gelmeyen tek şey seks!

Boru dansı, bir sevgili için de etkileyici bir hamle olabilir...
-İyi de sevgilim yok. Olsa da kusura bakmasın hiç uğraşamam. Adamla yemeğe çıktım. İçki içtim, eve geldim. Pole dance mi yapacağım? Hadi niyetlendim diyelim, bunun için özel boru mu yaptıracağım eve? Tamam seksi bir dans, o dönüşler, bakış atmalar, bedenin hali, giydiğin mayo, topuklu ayakkabılar... Ama hakikaten her yerin ağrıyor. Bundan sonra boru dansı yapan kadınların önünde saygıyla eğileyeceğim.

Özel bir giysisi var mı?
-Ya deri bir şey olacak üzerinde ya da bacakların çıplak olacak. Çorap boruda tutmuyor çünkü, kayıyor. Ben mayo giydim, bacaklarım çıplaktı.

Boru dansı yaparken, kendini aynada gördüğünde bir tuhaf hissediyor muydun?
-Valla, ben o sırada, borudan düşmemek için kendimi parçaladığımdan nasıl göründüğümün farkında bile değildim. Hep soruyorlar, cevap veriyorum: Borunun tepesindeyken aklına gelmeyen tek şey seks! Ama klibi seyrettiğimde, “Vay!” dedim “Ne kadar hoşmuş!” Bir de şu var: 35 yaşındayım, artık çıtır filan değilim. Ben kendi bedenimin sınırlarını da öğrenmek için bu dansı yapmak istedim. Bir de tabii, hayatıma giren bazı erkeklere ders olsun istedim.

Nasıl yani?
-Bir erkek arkadaşım vardı. Bana sürekli, “Sen işte böyle şişmansın, böyle kilolusun!” diyordu. Şimdi bir görsün lütfen. Bir kadın neye niyet ederse başarabilir. Nokta. Bu kadar... Bazı adamlar, bizde kompleks yaratmak istiyorlar. Tipimize, kilomuza, oramıza, buramıza takıyorlar, amaç özgüvenimizi sarsmak. Hele ki ünlüysen, beğeniliyorsan, başarılıysan... Oysa bir kadının görünüşü, ne giydiği bence hiç önemli değil. Mühim olan hali, tavrı, sohbeti. Ama işte onlar, eğer balık etliysen başlıyorlar orana burana laf etmeye. Ben takmıyorum sanıyordum ama için için, “Ha öyle mi? Ben sana göstereceğim!” dermişim...

Peki şu anda bir sevgilin olsaydı, hoşuna gider miydi bu boru dansı klibi?
-Deli misin? Kıyametler kopardı! O yüzden hiç kimseyi istemiyorum hayatımda. Oh be. Özgürüm. İstediğim gibi takılabiliyorum, davranabiliyorum, hesap vermem gerekmiyor. Dünya varmış. Çok sıkılmıştım ben: “Neden öyle yaptın? Onunla niye konuştun? Neden onu giydin?”

Boru nefis, Ayşe nefis
Niye karışıyorlar ne giydiğine? Açık mı buluyorlardı?
-Bilsem. Sıradan bir gömlek bile kavga konusu olabiliyordu. Önce seni olduğun gibi beğeniyor. Mini eteğinle, dekoltenle, neşeli hareketlerinle, dansınla. “Süper!” diyor, “Ben bu kadınla olmalıyım” Seni elde ettikten sonra ise “Ne bu ya! N’apıyosun sen? Ne giydin öyle? Çıkar o gömleği” demeye başlıyor. “Bikini mi giydin? Olmaz! Mayo giy!” gibi kavgalar oluyor. Bütün bir yaz Alaçatı’da tişört ve mayoyla oturdum, denize bile giremedim! Benden bütün kadınlara tavsiye: Sakın ha, bu tarz adamlarla beraber olmayın! Bitersiniz. Çünkü bir gün kalkıyorsun, aynada kendine bakıyorsun, ışığın yok. Gitmiş. Berbat bir şey! Böyle adamlar yüzünden, insanı gözünün feri sönüyor!

VAR MI ÖYLE BİR MUCİZE ADAM

Benim birlikte olduğum adamlardan hiçbiri boru dansı klibine izin vermezdi. Mucize bir adam varsa, ortaya çıksın lütfen! Bir adım öne gelsin. Hemen onunla tanışmak istiyorum.

Erkeklere heyecan veriyor

Boru dansı yaparken insanın kafasından neler geçiyor?
-“Düz müyüm? Bacağımı doğru uzatıyor muyum? Karnım çıktı mı? Kalçam düştü mü?” Ama adamın birini etkiler miyim, etkilemez miyim böyle şeyler aklına bile gelmiyor. Fakat erkek arkadaşlarıma, “Boru dansı yapıyorum” deyince, “Sahiden mi! Bize de yapar mısın, yavrum benim!” diyorlar. Nedense erkeklere çok heyecan verici geliyor.

Sen peki bunu nerede kullanmayı düşünüyorsun?
-Videolarda. Sonra canlı olarak da belki yapabilirim. Bir kulüpte değil de konserde. Çok istediğim biriyse, günün birinde, belki bir gün bir erkeğe de yapabilirim...

Boru nefis, Ayşe nefis

Libidom sıfıra indi

Kilolar ne kadar zamanda gitti?
-Bir buçuk ayda. Şeyda’yla. Sonra da korumaya geçtim. Anlayacağın hep diyet, hep diyet! Yemek sadece niyet! Hâlâ böyle...

Bu kadar kısa zamanda kilo vermek zor değil mi?
-Olmaz olur mu? Berbat bir şey. Ama aynı zamanda şahane! Karnın düzleştikçe düzleşiyor. Her sabah daha ince uyanıyorsun. Bedenine inanamıyorsun. Alışveriş yapıyorsun, satın aldığın pantolonlar ufaldıkça ufalıyor. Tabii ki o sekiz kilo, “Yiyelim, içelim gezelim”le verilmiyor. Acı çekiyorsun. Yaşamıyor gibi oluyorsun. Libidon sıfıra iniyor. Ama beni tetikleyen bir şey vardı tabii...

Neydi o?
-Normal kadınlar sevgililerinden ayrıldıklarında ne yapar? Kimi, boşluğu düşer. Kimi, hüngür hüngür ağlar. Kimi, “Nerede, kiminle n’apıyor?” diye peşine adam takar. Kimi falcılara taşınır, tarotlar falan baktırır. İçmeler, bayılmalar, sarhoş olmalar. Genel olarak bir dağılma, afallama... Bana ne oluyor? Bir adamdan ayrıldığımda, daha doğrusu kurtulduğumda, kendimi müthiş iyi hissediyorum. “Seninle yine baş başa kaldık Ayşe” diyorum, “N’apıyoruz şimdi? Kendimize koyduğumuz yeni hedef ne?” İlişkide ıskaladığım, ikinci plana attığım kendimi düşünmeye başlıyorum. Bu sefer de “Madem albüm, klip, e o zaman zayıfla, güzelleş” dedim...Yoksa ne diyeti ya!

Yani klip çekmeyecek olsaydın zayıflamaz mıydın?
-Hayatta yapmazdım! Çünkü hayatın kesintiye uğruyor. İçemiyorsun. Rakı-balık bitiyor. Bir buçuk ay içki içmedim. Makarna, pilav, pirinç, ekmek, tatlı hak getire! Sokağa çıkıyorsun, millet içiyor, eğleniyor, gülüyor. Sen içmiyorsun, öyle suratlarına bakıyorsun. Evine gidiyorsun. Bir de bağırıyordum insanlara. Çünkü sinirlerim bozulmuştu. Asabi, çekilmez bir şey olmuştum. Ama sonuçtan memnunum tabii.

Her şeyin sebebi bu klipse... Hayat normale dönünce ne olacak?
- Bu kadar acı çekip bu kadar kilo verdikten sonra, geri alır mıyım? Asla! Artık mantı yiyeyim, tatlı yiyeyim yok...

Mümkün mü peki böyle yaşamak?
-Değil! Ama bir şekilde dengeleyeceğim.

Sekiz kilo verince adamların tavrı değişiyor mu?
-Adam gibi adam, senin iki kilonla ilgilenmiyor. Umursamıyor bile. O hatta diyor ki, “Hadi yiyelim, içelim, bak ne aldım sen seversin!” İşte doğru adam bu! Ötekilerse istiyorlar ki, yanlarında havalı ve zayıf kadınlar olsun. İşte o tipler, seni böyle görünce, “Vay incelmiş, süper olmuş, şuna bir yazayım” diyor. Böyle adamlardan bir halt olmayacağını bildiğimiz için ilgilenmiyoruz!

Boru nefis, Ayşe nefis

Üçüncü albüm... Bu sefer olacak!

Seninle ilgili insanlardaki algı, ‘Müzisyen olmaya çalışan bir köşe yazarı...’
-Hadi ya! Ben aslında müzisyen bir aileye doğmuş, sonradan yazar olmuş biriyim. Şarkı yazıyorum, şarkı yapıyorum. Babam ve İstanbul Gelişim’le söyledim iki-üç yıl...

Yani aslında müzisyen misin? Kendini öyle mi tanımlıyorsun?
-Neden hem yazar hem müzisyen olamıyorum? Hem oyuncu hem manken varken ya da hem doktor hem şarkıcı...

Ferhat Göçer de sonunda birinde karar kaldı, hekimliği bıraktı...
-Ben aslında şarkı yazıyorum. Murat Boz’a verdim mesela iki tane. Olağanüstü bir şey şarkı yazmak. Ama gazetecilik okudum. Babamla 2002-2003’lerde şarkı söylüyorduk. Gayet de iyiydim. Ama babamdan maaş almak beni rahatsız etti. Dedim ki, “Benim kendime ait bir hayatım, bir evim olmalı.” O dönemde babamla bir kavga patırtı, evi terk ettim. E n’apacağım? İletişim okuduğum için mesleğimi yapayım, çünkü paraya ihtiyacım var diye düşündüm. Hıncal’a gittim. Önce onun köşesinde yazmaya başladım, sonra köşem oldu. Beğenildi. Bir anda, bana yazarlıkta bir kapı açıldı. Ben de müziği bıraktım. Sonra ne zaman ki kendime ait bir ev, bir hayat, bir düzen kurdum, “Ya” dedim “Ben aslında müzik yapmak istiyorum...”

Asıl hedefin ne müzikte? Nereye ulaşmaya çalışıyorsun?
- Hedefim dünya çapında bir yorumcu olmak değil, zaten olamam. Benim pop müziğine uygun normal bir sesim var. Ben bir Sertab Erener değilim. Ama çok iyi şarkılar yazabiliyorum. Bu konuda ilerlemek istiyorum. 40-50’den sonra boruların üstünde dönemeyeceğim, öyle bir hayalim de yok. Ama o yaşlara gelince, insanlara şarkılar yapabilmek isterim. Budur.

Yazıyla para kazanabilmek çok kolay bir şey değil. O yüzden mi başka alanlar? Yoksa gerçekten müzik senin kalbinde yatan aslan mı?
-Hem öyle hem de evet, para önemli. Bu yaşamı sürdürebilmek istiyorum. Yazarlıktan ne kazanacaksın ki? Müziği sevmiyor olsaydım da bir ikinci işim mutlaka olurdu. Bugünkü medyada bir varsın, bir yoksun. Her şey olabilir. Bir hata yaparsın ya da bir şey olur, devam edemezsin. Ya da en basitinden patron seni istemez.

Bu şimdi kaçıncı albüm?
-Üçüncü olacak...

Peki, beklediğin ilgiyi göremezsen, n’apacaksın?
-Bu sefer olacağına inanıyorum. Eminim. Klibi çektiğimiz şarkının adı ‘Nefis.’ Albümün haberci şarkısı. Albüm de iki ay sonra çıkacak. Beğenileceğini düşünüyorum.

Boru nefis, Ayşe nefis

İlişkide ben anneme adamlar da babama dönüşüyor

Erkeklerle ilişkin de bugüne kadar çok konuşuldu. Yürümeyen nedir?
-Şöyle anlatayım: Adam, benimle tanışıyor. Ben neşeli, şen şakrak, dans eden, mini etek de giyen, çok insan tanıyan, sosyal biriyim. Bayılıyor buna. Diyor ki, “Bu süper bir şey, hayat dolu! Ne yapıp edeyim, bu kadınla birlikte olayım!” Aramızda bir elektrik oluyorsa -daha net söyleyeyim, ben âşık oluyorsam- ilişki başlıyor. Sonra ufak ufak adam bana, “Şöyle yapma, böyle yapma! Bu kim? Onunla niye konuştun? O gömleğin düğmesi neden açık? Şurada fotoğrafın çıkmış! Bacağın açık...” filan demeye başlıyor! Gören de ben porno yıldızıyım sanır anasını satayım! Ben genç bir kadınım. Ama hep aynı şey geliyor başıma. Sadece benim değil, kız arkadaşlarımın çoğunluğuna da oluyor bu.

Sence neden?
-Çünkü biz adam akıllı, düzgün, sakin, seven adamları beğenmiyoruz!

Nasıl adamları beğeniyorsunuz?
-Sürekli “Ben bilirim” diyen, egosu aşırı yüksek, ele avuca sığmayanları... Adam etmek istiyoruz ya onları! Ama maalesef mümkün değil. Adam neyse o...

Ve bu adamlar ilişki başladıktan sonra senin değişmeni mi istiyorlar?
-Evet. Beğenmiyorlar, burun kıvırıyorlar... Ben n’apıyorum o arada? Sanki evliliğe, kocaya çok meraklıymışım gibi, elimde bez, tezgâh siliyorum, pilav pişiriyorum, “Bu pilav da çok iyi tanelenmedi, neden acaba?” diye endişelenen bir kadına dönüşüyorum. Neden böyle yaptığımı da buldum...

Nedenmiş?
-Annelerimiz! Bize böyle öğrettiler çünkü. Ne zaman hayatıma bir adam girdi, benim kariyerim, işim, yokuş aşağı gitti. Annelerimizden ne öğrendik biz? “Aman babanın giysileri hazır olsun! Ütüsü iyi olsun! Yemeği istediği gibi pişsin. Meyvesi gitti mi? Bilmem nesi oldu mu?” Babaya o davranışı görüp, doğrusunun öyle olduğuna şartlanıyorsun. Okuduğun okullar, aldığın eğitimler, mesleğin, hayatın, hedeflerin hiç önemli değil. Sonunda sen, annen sana ne öğrettiyse, babandan ne gördüysen osun!

O zaman, sen annene dönüşüyorsun, adamlar da babana... Öyle mi?
-Evet! Bir sabah bir baktım, babam ve annem evin içinde! Ben annem olmuşum, o zamanki erkek arkadaşım da babam... Dedim ki “Ayşe, kendine gel!”...

Her seferinde mi böyle oluyor?
-Çoğunlukla... Bir de acı olan nedir biliyor musun? Ben modern, şehirli bir kadınım güya. İşim var. Belli bir param var. Hobilerim var. Sokağa çıkıyorum, seyahatlere gidiyorum. Ama ben, bir ilişkiye girdiğim saniyede, o kadın gidiyor, yerine evlilik programlarında koca arayan bir kadın geliyor.

Boru nefis, Ayşe nefis
Neden?
-Öyle kodlanmışım. Bir kere kızların, babayla sorunlarını halledebilmeleri gerekiyor. Bu da çok kolay değil.

Baban, senin hayatının neresinde duruyor?
-Yanımda hemen, Bodrum bölümünde! Biliyorsun, onlar Bodrumlu oldular. Gittiğimde ya da onlar İstanbul’a geldiklerinde görüşüyoruz. O kadar başka bir adam olmuş ki, tanıyamadım babamı. Çok değişmiş. Sakin, sabırlı ve çok iyi bir baba.

Baban hep seni onaylasın mı istedin?
-Elbette. Hepimizin istediği bu değil mi? Babamın iki ufak kardeşimle ilişkisine de bayıldım. Özendim. Kıskandım. Biraz da buruldum. Ama hem onlar hem babam için mutlu oldum. Biri üç, biri beş yaşında dünya muhteşemi çocuklar. Babam da mutlu, onlar da mutlu. Yüzlerinden belli. Dedim ki, “Hayat böyle bir şey. Babamın imtihanıymış, benim imtihanımmış. Hepimizin imtihanıymış...” Demek ki şartlar o gün öyle gerektiriyordu. Çok ünlüydü. Turnesi vardı. Annemle genç evlenmişlerdi. Bu kadarını yapabilmiş. Ama şu anda şahane bir baba.

Bu baba meselesine epey kafa yormuş duruyorsun...
-Evet. Babalar hakikaten çok dikkat etmeliler kızlarını büyütürken. Onları sevsinler, onlarla ilgilensinler, korusunlar, kollasınlar. O kadar mühim ki. Çünkü babamız kurduğumuz ya da kuramadığımız ilişki, bütün bir hayat, erkeklerle birlikteliğimizi etkiliyor.

Beni hiçbir zaman sevmedi ki!

“Her ilişkiden çırak ayrılıyorum” diyorsun, ne demek istiyorsun?
-Bir türlü ustalaşamıyorum. İlişki bittikten sonra sevgi, his, paylaşma, değer, kıymet olarak elimde hiçbir şey kalmamış oluyor. Sıfıra sıfır...

Çok üzücü bu söylediğin.
-Ama hep böyle oldu. Her ilişki bittiğinde, “Beni hiçbir zaman sevmedi ki!” dedim. Acı ama böyle...

Peki bunun çözümü nedir? Doğru adamları seçmeye çalışmak mı?
-Elbette... Bir de benim hayatıma biri girdiğinde, onu hayatımın orta yerine oturtuyorum. Her şeyi onun üzerinden yaşamaya başlıyorum. Ondan daha önemli hiçbir şey olmuyor. Neden yapıyorum bunu? Bu neyin ihtiyacı? Bilmiyorum. Ama buraya kadar! Bundan sonra böyle bir şey olmayacak! Benim için artık hayatımın ilk sırasında ben varım. Bir numara ben. İki numara hayatım. Yani işim, arkadaşlarım, sporum, ne istiyorsam. Üç numara yaşadığım ilişki...

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku