Boğaz kenarından brunch manzaraları

Bir otelin terasında, pazar brunch’ı sırasında pavyon literatürüne hâkim olduğu masa açtırmak istemesinden, zengin olduğu külçe saatinden, muktedir olduğu hançeresinden, edepsiz olduğu çevresindekilere zerre kadar önem vermemesinden belli birine maruz kalmak...

Haberin Devamı

Pazar günü Four Seasons Bosphorus’un terasında oturmuş  bir arkadaşımı bekliyorum. Serin bir hava olmasına karşın içim içeride oturmaya el vermemiş, iki şal kaptığımla kendimi dışarıya atmışım. Brunch’ın başlamasına daha  yarım saat var. Garsonlar sessiz adımlarla seğirterek uzun masalara içinde çeşit çeşit peynirler, reçeller, zeytinler bulunan minik tabakları yerleştiriyorlar. Tabak yerleştirme işi bitince sıra kesme tahtalarına serpiştirilmiş şarküteri ürünlerine, sonra iri sepetlerde sergilenen envai çeşit ekmeğe geliyor.
Yere düşse kırılır hissi uyandıran kolalı beyaz kukuletalarıyla aşçılar terastaki ızgaraların arkasında yerlerini almış bir yandan ızgarlarının ısısını kontrol ediyor, diğer yandan av köpekleri gibi havayı koklayarak rüzgârın seyrini kolluyorlar. Olur da rüzgâr döner, duman müşterileri rahatsız eder diye beş farklı ızgaranın arkasında beş rüzgâr gülü var. Bir tek tatlı masasının arkasındaki ekip rahat. İlerleyen saatlerde onların da yan işinin serçeleri kovalamak olduğunu göreceğim.
İçerisi yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Önce yabancılar giriyor salona. Çoğu tek başına. Ellerinde iPad’leri, blazer ceketleri, yabancı gazeteleri sırrım gibi adamlar, kürdan gibi kadınlar... İçlerinde adına eşofman denen, bence evde ve spor salonu dışında giyilmemesi gereken mereti giymiş tek kişi yok. Bir süre sonra ehli keyif Türkler gelmeye başlıyor. Yaşlı ve genç çiftler, çoluk çocuk torun tosun kalabalık aileler... Çocuklar masalara oturmadan yan taraftaki çocuk bölümüne atıyorlar kendilerini. Türkler de gayet şık. Hatta kimisi yabancılardan daha şık. Aralarında ne süfli giyimli bir eleman ne öğle yemeğiyle akşam yemeğini karıştırmış bir kokoş var. Durmuş, oturmuş İstanbul ahalisi işte. Servis başlayınca yabancılar sushi bölümüne Türkler kahvaltı bölümüne seğirtiyor. O kadar da farkımız olacak elbet! Sabah kahvaltısını mutlulukla bağdaştıran bir ırkın ahvadıyız. Uzun yola çıktığımızda beyaz peynirimizi bile bavulumuza attığımız olur. Çiğ balığı ancak lakerda adı altında, rakının yanında yeriz ama kahvaltıda asla!

Haberin Devamı

MADEM MEMNUNSUN BU ŞOV NEDEN?

Haberin Devamı

Kimsenin acelesi yok, kimse yüksek sesle konuşmuyor, kimse diğer müşterilerle ilgilenmiyor. Saha çalışmama devam ederken arkadaşım geliyor, sohbete dalıyor çevreyi unutuyorum. Ta ki onlar gelene dek! Onlar dediğim 5-6 kişilik bir grupla gelen 8-10 yaşlarındaki iki çocuk. İstemeye istemeye yan masamıza oturuyorlar, suratlarından düşen bin parça. Hayli şişman genç bir adam “Bu kadar para veriyoruz bir masa açmıyorlar” diye yüksek sesle söylenmeye başlıyor. Belli ki kendisi masanın efendisi. Onun itirazına itiraz etmemeyi öğrenmiş aile fertleri suskun. Pavyon literatürüne hâkim olduğu masa açtırmak istemesinden, zengin olduğu külçe saatinden, otele aşina olduğu garsonlara adlarıyla hitap etmesinden, muktedir olduğu hançeresinden, edepsiz olduğu çevresindekilere zerre önem vermemesinden belli.
Sohbeti kesiyor ve arkadaşımla önceden sözleşmiş gibi aynı anda dönüp bıçkın duruşlu, sinsi gülüşlü, hırçın bakışlı bu adam da kim ola ki diye yan masayı izlemeye başlıyoruz. Birilerinin konuşmayı kesip kendine baktığını gören insan kendine bir çekidüzen verir değil mi? Ne gezer! Beyefendi tınmıyor.
Şef nazikçe masaya yaklaşıp biraz sonra içeride bir masanın boşalacağını söylüyor. Boşalıyor da gerçekten bir iki dakikaya kalmadan. İçeriye geçebilecekleri söylendiğindeyse kılçıklı kılını kıpırdatmadığı gibi gevrek bir gülmüsemeyle terasta kalacaklarını buyuruyor. Peki madem memnunsun oturduğun yerden, ortaya koyduğun bu şov neden?
Cevap basit: Seyirci toplama isteği. O gevşeyince masadakiler de rahatlıyor. Kadınlar yemek almak için kalkıyor, lezzetlerin birbirine karıştığı tepeleme tabaklarla geri geliyorlar. Kaçan yok, kaçıran yok, peki bu telaş niye?
İstersen on kere tabak doldur ama önce birini sonra ötekini ye tatları karıştırma değil mi ama?
Çocuklar koşturmaya başlıyor, ebelemece oynuyorlar masaların arasında. Bizimki yerinden kıpırdamıyor, “Benim için bir şeyler koyuver” diyor garsona.
Akıllı garson pirzoladan dönere tepeleme bir et tabağı yapmış olarak geliyor geriye. Çilesi bununla bitmiyor. Kılçıklı önce acı biber, ardından kekik, sumak, biraz daha çay, biraz daha ekmek isteye isteye garsonu doğduğuna pişman ediyor. Derken bir telefon geliyor. Birden ciddileşiyor bizimki. Ahizeyi eliye kapatıp ayağa kalkıyor. Olur da konuştukları duyulur,dudağı okunur diye.
O da ne? İri cüsseyi hep otururken görüp fark etmemişim. Üstte siyah kazak, bilekte külçe, altta dizleri bollaşmış gri bir eşofman...

 

Yazarın Tüm Yazıları