Benim kasabalarım(2)

Bahar geldi. Artık hafta sonları yola çıkıp, güzellikleri keşfetmenin tam zamanıdır. Geçen hafta size sevdiğim kasabaların bir bölümünü tanıtmaya çalıştım.

Bu hafta geri kalanını anlatacağım. Pek tabii ki ‘Cennet Kasabalar’ın sayısı benim yazdıklarımdan daha çok. Bu sayfada yer alanlar, beni en çok etkileyenler. Gezip gördükçe ‘Benim Kasabalarım’ın sayısının daha da artacağını biliyorum. Kış aylarında zayıflayan yaşam pilini tazelemek isteyenlere, bu hafta da ilginç mekánlar önereceğim...

ÇİRKİNCE’DEN İRİNCE’YE

‘Atlarımızla Efes Hisarı'nın altından, bir buçuk saat süren yorucu ve uzun, fakat zevkli ve eğlenceli bir yoldan ve çağlayanlı bir derenin bulunduğu iki tepe arasından gittik. Her iki yanımızda sarkan mersin, zakkum, katırtırnağı, erguvan, leylak ve diğer haz verici ağaçların koyu gölgeleriyle ağırlandık...’ Bu satırların yazarı papaz Edmund D. Chishull'du. Yazdığı tarih ise 1 Mayıs 1699'du. Yani papaz Chishull benden tam 300 yıl önce Şirince'ye gitmiş ve yol üstünde benim gördüklerimin aynısını görmüştü.

İzmir üstünden güneye doğru inerken, Selçuk'a girişte sola sapıp, 25-30 kilometrelik bir tırmanıştan sonra Şirince'ye varılıyor. Şirince buraya konulan son ad. Daha öncekiler ise şöyle sıralanıyor: Kyrkindje, Kirkindche, Kirkidje, Kırkıca, Kırkınca ve nihayetinde Çirkince. Aslında burası Şirince'den önce anıldığı Çirkince adına hiç de layık değil. Nitekim İzmir Valisi Kazım Dirik Paşa da, bir gezisi sırasında uğradığı bu köyün adının asla Çirkince olamayacağına, Şirince olarak düzeltilmesine karar vermişti.

Tarihi belgelerde, dağ başındaki bu yerleşim biriminin, 1800 hanelik bir Rum köyü olduğu belirtiliyor. Rum nüfusun 1933 tarihinde zorunlu olarak burayı terk etmesinden sonra Selanik, Manastır ve Provuşta'dan gelen muhacirler buraya yerleşmişler. Aydın'da doğan Yunanlı ünlü yazar Dido Sotiriou, bir yazısında Şirince'yi şöyle anlatmıştı: ‘Köyde herkesin iki katlı bir evi vardı. Ve hiç kimse bahçesini çiçeklerle donatmayı ihmal etmezdi. Dalları ürün bolluğundan yerleri yalayan, özsuyu dolu, yusyuvarlak, simsiyah, pırıltılı zeytinli ağaca başka hiçbir yerde rastlayamazdınız. Köylünün kemerini altınla dolduran incirin ünü bütün dünyaya yayılmıştı. Derisi var mı, yok mu anlayamazdınız. Öylesine inceydi ve Anadolu'nun o canım güneşiyle ballanmıştı...’ Dido Sotiriou'nun bu anlatımı bugün de geçerliliğini koruyor.

Bir bahane bulup yolunuzu mutlaka Şirince'ye düşürün. Büyük taşlarla kaplı dar yokuşlarda yürümeye, büyük çınarların altındaki kahvelerde çay içmeye doyamayacaksınız. Bu arada yanınıza bol film almayı ihmal etmeyin. Her köşeyi dönünce başka bir fotoğraf karesi ile karşılaşacaksınız. Kalmaya niyetlenirseniz, çok şirin pansiyonların olduğunu belirtirim. Şirince ayrıca şarabı ile övünüyor. Bana darılmasınlar ama, şaraplarının tadı öyle ahım şahım değil. Duyduğuma göre bu şaraplar, bazı imalatçıların kötü dökme şaraplarıymış. Halbuki yöre üzümlerinden geleneksel yöntemlerle üretilse, belki daha iyi sonuçlar alınabilir.


ULEMA YATAĞI: TİRE


Küçük Menderes Ovası'nın gözdesi Tire'nin önemini kavrayabilmek için, geçmişine göz atmak gerekiyor. Bizans tarihçisi Pachmeres buraya ‘Keşişler Yöresi’ demiş. Evliya Çelebi ‘Şehr-i Muazzama’yı uygun görmüş. Katip Çelebi ise ‘Eski Taht Şehri’ni yakıştırmış. Aydın Vilayeti Salnamesi'nde Tire için ‘Ulema Yatağı’ başlığı açılmış. Bunların hiç biri abartılmış yakıştırmalar değil. Çünkü XV. yüzyılda Osmanlı'yı yöneten ünlü yöneticilerin, alimlerin çoğu bu topraklardan yetişmiş. Örneğin; Hayrettin Paşa, Rum Ahmet Paşa, Sadrazam Lütfü Paşa, Lala Sinan Paşa...

Bugün, ‘şirin küçük bir ilçe’ diye tanımladığımız Tire, ilk çağ Roma yönetimi sırasında ‘Küçük Menderes Senatörlüğü’ idi. Aydınoğulları zamanında ise koskoca bir sancak merkezi oldu. Osmanlı döneminde hazine için gerekli olan mangır ve akçeler Tire darphanesinde kesiliyordu. Timur, Ankara Savaşı'ndan sonra dinlenmek için Tire'yi seçmişti. Geçtiği her yeri yakıp yıkan ünlü hakan, buranın bir taşına dahi dokunmamıştı.

Geçmişi böylesine anlı şanlı Tire'ye gitmek için, Selçuk'tan Ödemiş istikametine doğru gitmek gerekiyor. Güre Dağları'nın eteklerine yaslanmış olan Tire'nin, çınar, kavak, zeytin ve çam ağaçlarının dalları arasına saklanmış dar sokaklarında dolaşmak insana huzur veriyor. Sokaklar ve evler kadar eski olan bu ağaçlar, asırlar boyu gölgelerini buralardan hiç eksik etmemişler.

Ben Tire'ye baharın güzel bir gününde gittim. Size de öneririm. Ben gittiğimde papatyalar insan beline kadar büyümüş, meyve ağaçları çiçeklerle süslenmişti. Yani doğa insanı tahrik etmek için, varını yoğunu ortaya dökmüştü. Parke döşeli sokaklarda yürüyüp, cam önleri sardunyalarla süslenmiş eski evlerin görüntüsüne doyamadım. Eğer gidip görürseniz, bana hak vereceğinizden eminim. Tire'ye gidince camileri görmeyi sakın ihmal etmeyin. Büyük çoğunluğu XV. yüzyıla ait olan camilerin, gerek kubbelerinde, gerekse minarelerinde tuğla işçiliğinin en güzel örneklerini görebilirsiniz.

Eski Tire'nin daracık sokakları ayrıca, ‘kaybolan el sanatları müzesi’ gibi. Yavaş yavaş kaybolan semercileri, urgancıyı, keçecileri, yularcıları, nalıncıları rengarenk görüntüleriyle seyretmenin tadı bir başka oluyor. Bu sokaklarda sanırım daha önce hiç görmediğiniz sahnelere şahit olacaksınız. Eğer Tire'ye salı veya cuma günlerinde giderseniz, Tire'nin ünlü pazarını görme şansını da yakalarsınız.

Yeme-içmeye düşkünseniz, size Tire'ye 5 kilometre uzaklıktaki Kaplan Köyü'nde, ovaya kuş bakışı bakan ‘Kaplan Restoran’ı öneririm. Lütfü ve eşi Hürmüz'ün ot yemeklerinin ve ünlü Tire köftesinin lezzeti anlatılır gibi değil. Ayrıca dönerken Tire sucuğu, tatlı, tuzlu lor ve karadut reçeli almayı ihmal etmeyin derim.


VADİDEKİ TABLO: GÖYNÜK


Ankara ile İstanbul'un kuş uçuşu tam ortasında yer alan Göynük'ü, ilk olarak bir tepenin üstünden gördüm. Vadinin tabanında akan ince bir dere, derenin iki yanında ve yamaçlarda Bağdadi sıvalı eski evler, zirvede ahşap saat kulesi, ağaçlar, çiçekler... Bulunduğum yerden Göynük bir tablo gibi görünüyordu.

İlçeye, ‘Diyar-ı Akşemseddin'e hoşgeldiniz’ yazılı bir takın altından geçerek girdim. Girer girmez de Fatih'in hocası Akşemseddin'in, Göynük için ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu fark ettim. Göynük'te oturan ünlü alim, Fatih Sultan Mehmed'in daveti üzerine İstanbul kuşatmasına katılmış, fetihten sonra tekrar ilçeye dönmüştü. Fatih, 1459'da vefat eden hocası için Göynük'ün ortasında, Kefeki taşından altıgen planlı bir türbe yaptırmıştı.

Göynük'ün dar ve yokuşlu sokaklarına tırmanırken, gördüğüm evlere hayran olmamak elde değildi. Yaşları 150 yılı bulan kırımızı kiremitli bu evlerin birçoğu restore edilmişti. Giriş katlarında depo ve kiler, ara katlarında hizmetçi odaları, mutfak ve fırın, günlük yaşama ayrılmış diğer katlarda da çeşitli işlevler gören odaların bulunduğu bu evler, Türk aile yaşamının tüm ipuçlarını yansıtıyordu. Pencerelerdeki kafesler ve çıkmış cumbalar, çatılardaki alınlıklar görünüme ayrı sıcaklık ve zarafet katıyordu.

Şimdilerde adına saat kulesi denen ve önceki yıl kısmen yanan ‘Zafer Kulesi’, tüm Göynük'e tepeden bakıyordu. Bu kule, 1922 yılında Sakarya zaferinin anısına Kaymakam Hurşit Bey tarafından yaptırılmıştı. Göynük'e ‘Göller Diyarı’ diyenler de vardı. Gerçekten de ilçenin çevresinde birbirinden güzel göller yer almaktaydı. Her biri gizli birer cennet olan Çayköy, Sünnet ve Çubuk gölleri, kent stresinden kurtulmanın en doğru adresleriydi.

Bahar gezmeleriniz için Göynük'ü de size hararetle öneriyorum. Eğer önerime uyup giderseniz, Sünnet Gölü’ne uğramayı ihmal etmeyin. Gölün çevresinde yapacağınız yürüyüşün, yaşam pilinizi dolduracağından emin olabilirsiniz. Ayrıca gölün kıyısındaki restoranda, yöre yemeklerinin tadına da bakabilirsiniz. Bana sorarsanız, önden kızılcıklı tarhana çorbasını, sonra keşli cevizli mantıyı yemenizi öneririm. Ayrıca torba yoğurdun tadına bakmayı da aman ihmal etmeyin derim.


DÜNDEN BUGÜNE: BERGAMA


Bergama'yı gezip dolaştıktan sonra, burayı üç aşamada anlatabileceğimi anladım. İşe Antik Bergama'dan başlamak gerekiyor: Antik dönemden bugüne kalanlar arasında en önemli yapıt, zirvedeki Bergama tiyatrosuydu. 10 bin kişilik oturma yeri olan tiyatroda, o dönemde oyunlar bütün gün sürüyordu. Yanlarına şaraplarını ve yemeklerini alan izleyiciler, gün boyu sıkılmadan gösterileri izliyorlardı. Ayrıca Athena Tapınağı'nın bulunduğu yerde Helenistik dönem heykeltıraşlığının en başarılı örnekleri sergileniyordu.

Helenistik dönemin en büyük kitaplıklarından biri de Bergama'daydı. Kitaplıkta tamı tamına 200 bin rulo yazma bulunuyordu. Bir söylenceye göre, Antonius İ.Ö 41 yılında bu ruloları kaçırıp, Kleopatra'ya armağan etmişti. Bergama'da beni en çok etkileyen yer, İ.Ö IV. yüzyılda kurulan Asklepion oldu. Burası tıp alanında araştırma ve deneylerin yapıldığı, ünlü doktorların yetiştiği ve hastaların tedavi edildiği çok önemli sağlık merkezlerinden biriydi. Burada hastaları iyileştirebilmek için çamur banyosu, rüya yorumu, müzik, telkin, sıcak banyo gibi değişik yöntemlerden faydalanılıyordu.

Bir de Bergama'nın 16 kilometre uzağındaki Alianoi harabeleri, görenleri kendine hayran bırakıyordu. İ.Ö II. yüzyılda yapılmış olan ve dünyadaki 6 antik sağlık merkezinden biri olan Alianoi, eğer projede gerekli değişiklikler yapılmazsa, Yortamlı Barajı'nın sularının altında kalacak.

İkinci bölümde anlatacağım eski Bergama, insanı içine çekiyor, sarmalıyor ve huzur veriyordu. Antik çağ Bergaması'nın kurulduğu dağın eteklerinde yer alan bu mahallelerdeki daracık sokaklar ve rengarenk aşı boyalı evler, birer tablo görüntüsündeydi. O daracık ve renkli sokaklardaki küçücük dükkánlarda tamirciler, kuruyemişçiler, nalbantlar, küçük fırınlar, kolonya kokan berber dükkánları, terziler tevekkül içinde, mesleklerini sürdürüyorlardı.

Biraz ilerideki yeni Bergama'da ise sanki eski Bergama ile aynı dönemi yaşamıyordu. Orada hiçbir özelliği olmayan bakımlı bakımsız apartmanlar, kentlerde görmeye alıştığımız mağazalar, kuyumcu dükkánları ve bildik trafik gürültüsü vardı.

Tarihle iç içe olan Bergama'yı bugüne kadar ihmal ettiyseniz, uzatılmış bir hafta sonunu buraya ayırmanızı öneririm. İlçede kalınabilecek eli yüzü düzgün birkaç otel bulunuyor. Ayrıca çevrede Dikili, Çandarlı, Ayvalık gibi pek uzak olmayan mesafelerde görülecek yerler de var. Eğer önerime uyup Bergama'ya giderseniz, Köfteci Pala'ya uğramayı ihmal etmeyin. Kimyon ön planda olmak üzere, diğer baharatların ahenkli karışımıyla tatlandırılmış yassı köftelerin tadının, damağınızda uzun süre kalacağını garanti edebilirim.


DİĞER KASABALAR


Yersizlikten sevdiğim tüm kasabalara yer veremedim. Eğer önerilerime uyup hafta sonlarını bu güzel kasabalara ayırmaya niyetlenirseniz, size birkaç adres daha vereceğim. Bu cennet mekánları da rotanıza dahil etmekte yarar var.

Mardin'in MİDYAT ilçesinde, kendinizi bir ortaçağ labirentinde hissedebilirsiniz. Foça’da hem denizin, hem tarihin tadını çıkarabilirsiniz. Van Gölü'nün kıyısındaki yemyeşil EDREMİT'te, Doğu'nun güzelliklerine şahit olabilirsiniz. İzmir'in rüzgarı ile ünlü ALAÇATI ilçesinde, Ege'nin en güzel kasabalarından biriyle tanışabilirsiniz. Kastamonu'nun SAFRANBOLU ilçesinde bol bol fotoğraf çekebilirsiniz. AMASRA'da manzaranın ve taze balığın, BİRGİ'de eski konakların ve Ege yemeklerinin, CİDE'de ahşap tekne ustalarının, CUNDA'da eski sokakların, çeşit çeşit mezelerin, ÇAMLIHEMŞİN'de yeşilin her tonunun, HARPUT'ta tarihin ve güzel bahçelerin, HASANKEYF'te Mezopotamya'nın geçmişinin, ZİLE'de lezzetleri yemeklerin, meyve bahçelerinin ve 5000 yıllık tarihin tanığı olabilirsiniz.

Unuttuğum veya gitmediğim için yazamadığım kasabalardan özür diliyorum. İnanıyorum ki benim bilmediğim daha nice cennet kasaba vardır. Eğer böyle yerleri keşfederseniz bana da bildirin.

ÖZÜR

Geçen haftaki yazımda bir dizgi hatası sonucu Cumalıkızık 'Cumalıkazık', Tirilya ise 'Trilya' olarak yayınlandı. Bu hatalardan dolayı özür dilerim.
Yazarın Tüm Yazıları