"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Ben Ali'yim ya! Sabancı sadece soyadım

İnsanda bıraktığı ilk izlenim: Sıfır kompleks. "Ne kadar mütevazısınız" dersen kızabilir bile. "Asıl olması gereken budur, tevazudur.

Zengin doğdum diye kibirli olacak halim yok ya" diyen biri. Yani onu sevmememiz imkan dahilinde değil. Mesafesiz, samimi, eşit ilişki kuran, çok iyi bir hafızası olan, insanlara ilk ismiyle hitap eden, insanlar hakkında ayrıntıları ihmal etmeyen biri. Biri doğum mu yapmış şirkette, altın almayı ihmal etmiyor, başka birinin oğlu sünnet mi oluyor, vakti varsa atlayıp gidiyor, Antalya’da bir kabin amiri onu nikahına mı çağırıyor, "Kusura bakma orada olamayacağım" diye telefon ediyor, son derece enerjik, her şeye, her yere yetişen, bir sürü olumlu özelliği olan biri. Ve Ali olmaya önem veriyor. Zaten, aileden Sabancı. Aydın Doğan’ın kızıyla evli, Forbes Dergisi’nde hem kayınpederiyle hem de /images/100/0x0/55eb32a5f018fbb8f8b1b1f8babasıyla dünyanın en zenginleri listesine giren iki kişiden biri. İkinci kişi kim mi? Eşi Vuslat Doğan Sabancı. Değişik bir patron olduğu kesin. Kendi kanatlarıyla uçmak için Sabancı Holding’den ayrılan ilk Sabancı’ydı. Şimdi uçuyor zaten. Pegasus’la. Metafor yapıyormuşum gibi oldu ama gerçek de öyle. Şimdi de mecazi anlamda Pegasus’u uçurmaya hazırlanıyor.

Bir Sabancı olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?

- 10 yaşındaydım. O zamana kadar hep Adana’da yaşadım. Şoförler, aşçılar, garsonlar, hizmetliler eşliğinde. Bu bana tamamen normalmiş gibi geliyordu. Zannediyordum ki, herkes böyle yaşıyor. Meğer ilkokul öğretmenim bile bana farklı davranırmış. Herkes Sabancı olduğumu bilirmiş.

Peki 10 yaşında n’oldu?

- N’olacak, yurtdışına gittim. Düzen değişti. Türkiye’de Sabancı’ydım, Almanya’da hiç oldum. Herhangi bir Türk, herhangi bir Ali.

Ne münasebetle Almanya’ya gittiniz?

- Holdingin işleri yüzünden. O zamanlar, 80’li yıllarda, Sabancı Holding, işleri geliştirme kararı almıştı. Kardeşlerden birinin yurtdışına gitmesi gerekiyordu. İki aday vardı, bir tanesi babam, bir tanesi de rahmetli Özdemir Amcam. Çocukları ufak diye daha hevesli olan Özdemir Amcam gidemedi. Biz gittik. Müthiş bir tecrübe oldu. Sadece benim için değil, ailenin diğer fertleri için de. Hayatı boyunca aşçılarla yaşamış olan annem, Almanya’da yemek kitabına bakarak köfte yapmasını öğrendi.

Ya siz?

- Ben de kendi sorunlarımı çözmek zorunda kaldım. Annemden, babamdan ya da holdingdeki birilerinden yardım almadan. Oysa iki ay önce Adana’da Buick arabanın ön koltuğuna ben mi oturacağım ablam mı kavgasındaydım. Ama Almanya’da kös kös okul servisine biniyordum.

Bu sizi mutsuz mu ediyordu?

- Aksine. Benim hayatımı kurtaran, işte bu farklılık oldu. Şahane oldu. Ben oldum, birey oldum. Yurtdışında iş başa düşüyor, babanın kim olduğunun, soyadının ne olduğunun bir önemi kalmıyor. Bütün bunlar da, insanın özüne çok iyi geliyor. Çantanı bir başkasına taşıtmanın ne kadar yanlış olduğunu anlıyorsun. Zengin doğanlar ve sürekli zenginlik içinde olanlar, istemeseler de böyle yaşarlar.

Vayyy. "Zengin doğanlar", çok sevdim bu deyimi, "katil doğanlar" gibi...

- O kadar kötü bir şey değil tabii. Hatta, iyi yanları bile var. Ama sorun şu ki: Bu işte senin bir dahlin yok. Tamamen şans eseri. Nasıl bir aileye doğacağına sen karar veremiyorsun. Allah’a şükür annem, babam iyi insanlar. Ben de pek çok "zengin doğan"a göre avantajlıyım.

Neden? Anneniz babanız iyi insan olduğu için mi?

- Hayır, Türkiye’ye 26-27 yaşında döndüğüm için. Ortaokulu Almanya’da, liseyi İngiltere’de, üniversiteyi de Amerika’da okudum. Tam 17 yıl yurtdışında yaşadım. Bütün o yıllar boyunca edindiğim arkadaşlarım bir gün olsun, "Ya senin soyadın neydi Ali?" demedi. Zaten yurt dışında restoranda rezervasyon yaparken "Ali" diyorsun, o kadar. "Sabancı" desen, anlamayacak ki, al başına bela, sen de başlayacaksın kodlamaya...

Peki zengin doğmakla, sonradan para kazanmak arasında fark var mı?

- Olmaz mı? Geçenlerde gazetelerde çıktı. Forbes Dergisi’nin haberiydi, hem babası hem kayınpederi dünyanın en zenginleri listesinde olan iki isim var yeryüzünde: Biri Vuslat, biri de ben. Peki ama ben ne yaptım bunun için? Hiçbir şey. Zengin doğmuşum o kadar. Pegasus’taki arkadaşlarıma da zaten söylüyorum: "Buranın mal sahibi zengin, şirket değil" diyorum, "Aman ha, yanılgıya kapılmayın. Biz zengin bir şirket değiliz. Üstelik para kazanmak hiç kolay değil!" Gerçi bu sene kár ettik ve gittim kendi paramla ikinci el bir Ferrari aldım. İnsanın kendi parasıyla bir şeyler alması, olağanüstü güzel bir şeymiş. Kazanmakla, zengin doğmak arasında dağlar kadar fark var.

Hangi parayı daha rahat harcıyor insan?

- Tabii ki baba parasını. Kendin kazandığın zaman daha dikkatli davranıyorsun.

Anladık, zengin doğmak, insanı bozabilir. Başka dezavantajı yok mu?

- Var. Her zaman göz önünde olan bir ailenin ferdisin. Özgürlüğün de kısıtlanabilir. Mesela ben, Sabancı Holding’de çalışırken röportaj vermiyordum. Neden? Çünkü söyleyeceğim her şey holdingi ve aileyi bağlayabilirdi. Kartvizitimde ne yazıyor: Sabancı Holding İş Geliştirme Grup Başkanı. Soyadınla Türkiye’nin en büyük iki holdinginin adı aynı. /images/100/0x0/55eb32a5f018fbb8f8b1b1faZurnanın son deliği bile olsan, çok başarısız, hatta en başarısız adam dahi olsan, o kartın ağırlığını yakana takıyorsun. Rozet gibi. Ve bence bu çok büyük haksızlık.

Neden?

- E çünkü büyük ailelerde, iş, geleneksel olarak nesilden nesile devreder. Devralanın kabiliyeti de çok önemli değildir. Tamamen göz ardı edilmez belki ama çok da mühim değildir. O soyadı taşıması yeterlidir. Bunu söylüyorum, haksızlık değil mi? Mesela rahmetli Sakıp Amcam bana kızabilir miydi? Kızamazdı. "Beceremedin evladım" diyebilir miydi? Diyebilirdi ama demezdi. Bunlar da, büyük bir aileden gelmenin dezavantajları. Şirket için dezavantaj olması bir yana, senin için daha büyük bir dezavantaj. Mesela belki de kalben orada değilsin, bambaşka yerlerdesin, başka heveslerdesin. Ama senden beklenen, aile şirketindeki görevini yerine getirmen. Bütün bunlarla nasıl dans edeceğin önemli. Suiistimal etmemen gerekiyor. Ama insanların da seni, sen olarak kabul etmesi gerekiyor ki, bu hiç de kolay olmuyor. Ben Ali’yim mesela, Sabancı sadece benim soyadım. Ama gel de anlat. Pek çok insan için, soyadım ismimin önündedir. Hiç unutmuyorum, küçüğüm, Tarabya Oteli’nde sünnet olmuşum, klasik sünnet hediyeleri geliyor. Bir tane künye. Ne yazıyor: A. Sabancı. Bir bozuldum, "Bunda niye Ali yazmıyor?" diye. Ne demek A. Sabancı? Ahmet de olabilir, işin kötüsü Aliye de...

İyi de sizi, Ali olarak kabul eden birileri hiç mi yoktu?

- Yurtdışında hep Ali’ydim. Bir de master’dan sonra hemen holdinge girmedim. Akbank’ta veznedarlık yaptım. O zaman da Ali’ydim, Ali Sabancı değil. Bazı müşteriler filan başta zorluk çekti, böyle saçma sorunların oluyor, insanlar sana nasıl davranacağını bilemiyor ama sonra hallettik. Benim hálá tekstilci İsmet Abim vardır mesela, müşterimdi, beni arar, "Nasılsın Ali, iyi misin?" diye sorar.

Peki sizi Ali olarak bilenler, soyadınızı ilk duydukları anda nasıl tepki veriyorlar?

- Antipatiyle yaklaşan kimse yok, saygı duyuyorlar. Bizim aile, hakikaten şimdiye kadar kimseye yamuk yapmamış. Halka nispeten yakın zenginlerdenmişiz. Doğru davranmaya çalışanların taşıdığı bir soyadı bu. İnsan keleğe gelmeyeceğini biliyor. Ama unutmamak gerekir ki, sonsuza kadar da devam etmez. Bu mirasın üzerine bir şeyler de koymak lazım...

ESTAĞFURULLAH DİYORUM

İnsanlar, görüntümü ve konuşmamı rahmetli Sakıp Amcam’a benzetiyor. "Tıpkı onun gibisiniz" diyorlar. Ben de "Estağfurullah" diye karşılık veriyorum. "Ona benzeyebilmek için, yemem gereken ekmeğin üretilebileceği kadar fırın yok etrafta..."

Ayrılmadan Sakıp Amcam’a gittim, ’Oğlum ne yanlış var, söyle düzeltelim’ dedi

ben de ’30 bin kişilik bir ailede bunu söylemeyi lütfen benden beklemeyin’ dedim

Hayatınızın herhangi bir döneminde, kendinizi ailenizden bağımsız olarak ispatlamak için uğraştınız mı?

- Amerika’da master öğrencisiydim ve "Ali Sabancı gibi bir evladı olduğu için, Türkiye gurur duymalı" diye düşünüyordum. "Ben eğitimimi yurtdışında tamamlıyorum, üzerine bir de çalışma deneyimi koyuyorum. Zaten ülkemdeki problemleri uzaktan görüyorum. Bekle Türkiye, ben geliyorum..." Gerçekten de New York’ta oturduğum apartmanın 27. katında böyle ahkam kesiyordum, "Bunlar bunlar yanlış" diyordum, "Ama hiç merak etmeyin, ben geliyorum..."

Peki gelince ne oldu?

- Bir takım şeyleri fark ettim: Evlilikte bile bir sistem var. İki kişilik bir organizasyon. Çocuklar gelince, çocuk sayısına göre sonradan daha da genişliyor. Ama o sistem hep var. Eşin, akşam eve nasıl geliyor? Sen nasıl geliyorsun? Onun "mood"u nasıl olur, oğlununki nasıl olur? Bunların hepsi sistemin parçası. Önce sistemin seni kabul etmesi gerekiyor ki, sen o aksayan yanlarını değiştirebilesin. Tabii şöyle bir tehlike de var: Sistem seni kabul etsin diye çok fazla beklersen, bu defa da sen sisteme ayak uyduruyorsun. Rahatlıyorsun, gevşiyorsun. Anlatabiliyor muyum?
/images/100/0x0/55eb32a5f018fbb8f8b1b1fc
Hayır...

- Ben çok rahatlıkla Sabancı Holding’de çalışabilirdim. Ömrümün sonuna kadar. Ve hiçbir şey de yapmıyor olabilirdim.

E ne güzel işte! Ömür boyu soyadınızdan faydalanıp, aikido, pilates, kick boxing, yelken filan yapabilirdiniz...

- Üstelik kimse de anlamazdı bir işe yarayıp yaramadığımı. Sen 20 senelik iş tecrübesi olan, üstelik unvanı da Sabancı Grup Başkanı olan bir adam için demez misin "E başarılı biri zahir?"

O zaman yeri geldi sorayım bari, siz Sabancı’dan neden ayrıldınız?

- 10 sene holdingde çalıştım. Epeyce bir süre sisteme kendimi kabul ettirmekle geçti, ama sonra şunu fark ettim, çok ortaklı bir organizasyonda bireysel katma değerli bir değişiklik yaratma ihtimali az.

Tercüme edebilir misiniz?

- Sabancı Holding, 5 kardeş tarafından kurulmuş. Rahmetli Hacı Ömer dedem, öldüğünde holdingin cirosu 400 milyon dolarmış. Gerisi 5 kardeşin eseri. Ama onlar, adı üstünde kardeş. Oysa, ben kuzenim Demir’le çok yakınım ama onu kardeşim gibi görmüyorum, göremem, o da beni göremez. Dolayısıyla, jenerasyondan jenerasyona geçtiği zaman, oyuncu sayısı artıyor. Kardeşlerin oluşturduğu bir aile şirketinden, pek çok insanın katkıda bulunduğu bir işe dönüşüyor. Benim ablam 15 yıldır evli, ama o evlenmeden önceki ablam mı? Değil. Ben de 10 senelik evliyim, ben de ablamın evlenmeden önceki kardeşi değilim. Bizler çoğaldıkça, karılarımızla, kocalarımızla, çocuklarımızla bambaşka insanlar olmaya başlıyoruz. O zaman bir aile şirketini idare etmek zor oluyor. Özellikle de aile şirketi, oyuncuların sayısı kadar hızlı büyüme göstermiyorsa...

Peki ne zaman aile şirketlerinde sıkıntı olmuyor?

- Benim tez konum, master’da "aile şirketleri" dersi aldım. Diyelim ki, şirketi 5 kardeş yönetiyor ve şirketin 1 milyar dolar cirosu var. Demek ki, adam başına 200 milyon dolar ciro düşüyor. 5 kardeşin birer çocuğu olsa, onlar da işe girse, demek ki bu işin en az 2 milyar dolar olması lazım ki, herkesin sorumluluk alanı bir evvelkiyle aynı olsun...

Siz o yüzden mi ayrıldınız?

- Bir tane danışman gelmişti McKinsey, hiç unutmam şöyle bir cümle sarf etti, "Kurumsallaşmaya geçmek istiyorsanız, kendinizi kurban etmeye de açık olmalısınız" demişti. Yani sen o işin önünde bir engelsen, bir adım geri atmasını bileceksin, işi profesyonellere bırakacaksın...

Peki Sabahcı Holding ile Koç Holding’in farkı ne sizce?

- Benim şahsi kanaatim, profesyonelleşme bizde daha yavaş olmuş. Çünkü biz daha kalabalığız. Doğuş Grubu’nda da, aynen Koç Holding’de olduğu gibi dışarıdan çok iyi yöneticiler var. Ama yanlış anlaşılmasın, ben Sabancı’da yok demiyorum, eminim vardır. Bundan üç sene evveline kadar daha az aile bireyi çalışıyor bugün holdingde...

Bu son zamanlarda Türkan Sabancı’nın ağzından bile duyduk, aile ilişkilerinde bir problem mi var?

- Bir kere herkesin zannettiği gibi küslük filan yok. Ama "İsteyen gelsin holdingde çalışsın, biz bir aileyiz" anlayışının doğru olduğuna ben inanmıyorum. O yüzden benim ayrılma sebebimi bir tek eşim, ablam, annem ve babam bilir. Ayrılmadan rahmetli Sakıp Amcam’a gittim, "Oğlum, burada ne yanlış var, söyle düzeltelim" dedi. Ben de "30 bin kişilik bir ailede bunu söylemeyi lütfen benden beklemeyin" dedim. Zaten çözmeye de ömrü yetmedi.

Siz, kendi kanatlarınızla uçmak mı istiyordunuz?

- Valla, aslında ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Zaten Sakıp Amcam da, "Risk almıyor musun oğlum?" dedi. "Ya amca" dedim, "Önce sizlere teşekkür etmeliyim, sizin sayenizde zengin biriyim. İtibarım da fena değil. Düzenli bir ev hayatım, iyi bir eğitimim var. Bir de sadece 34 yaşındayım. Bu riski ancak şimdi alabilirim. Ben bunu 45 yaşında yapamam." İyi ki de yapmışım. O kadar memnunum ki hayatımdan...

TORPİLLE İŞE GİRDİM AMA

Okul bitince Morgan Stanley’e girdim ama torpille. Babam Şevket Sabancı olmasaydı, hayatta giremezdim. "Seni mülakata çağırıyorlar" dedi babam, belli ki ayarlamış. Bir yatırım bankası, tam bana göre, Türkiye’yi kurtaracağım ya. Hemen gittim. Üzerimde, kahverengi designer bir takım elbise var. Yeşil çoraplarım da, çizgili yeşil gömleğimle uyuyor. O da ne! Herkes lacivert takım elbise ve beyaz gömlek giyiyor. E madem öyle, biz de uyarız. Kimse benimle mülakat filan yapmadı, "Şu tarihte başla" dediler, o kadar. Eklediler: "Bir sene staj yapma hakkın var." Ben de neyime güveniyorsam şöyle dedim: "Şimdiden bir seneyle limitlemeyelim!" Aklımca mesaj veriyorum, kendini bağlama diyorum. Ama yani boru değil, Morgan Stanley’den söz ediyoruz. Her sene sadece 156 kişi alıyor. Harvard’ın, Stanford’ın en iyilerini filan. Onlara tabii maaş ödüyor. Ben torpilliyim ya, benim maaşım filan yok. Ama yiğitliğe de bok sürdürmüyorum, kimseye bundan söz etmiyorum, bordro toplantıları oluyor, ben haliyle gitmiyorum. "Neden gelmedin?" diye soruyorlar, "İşim vardı" gibi bir şeyler geveliyorum. Ama 12 ayın sonunda, bordrolu olmamama rağmen 42 bin dolar prim verdiler. Ve iş teklif ettiler. Benim için önemli bir testti...

GENETİK AVANTAJ SÖKMEZ

Rupert Murdoch, dünyanın en büyük medya patronlarından biri. 40 senedir yanında çalışan bir sağ kolu vardı. 4 sene öncesine kadar. Bir sabah Murdoch, 27 yaşındaki oğlunu CEO ilan etti. Murdoch’un sağ kolu, o gün istifa etti. Ve hiç unutmuyorum şöyle bir demeç verdi: "İş dünyası rekabet esası üzerine kuruludur. Kimin oğlu, kimin kızı olduğunun hiçbir önemi yoktur. İş hayatında genetik avantajlar sökmez. İşin başına kolayca geçebilirsin ama orada tutunabilmek çok zordur. Çok şanslı olman gerekir..."

Benim tutumlu olmama gerek kalmıyor, eşim o kadar tutumlu ki

İstediğiniz her şeyi satın alabilmenin, sizde yarattığı duygu nedir: A) Bıkkınlık B) Sıkıntı c) Tatminsizlik

- Böyle bir şey yok. Bir kere, satın alabilmek için istek lazım. Bir yerden sonra istemiyorsun. Babama küçükken "Arabamızı değiştirelim mi?" derdim, "Ne gerek var ki, oğlum" derdi. Hiç anlamazdım. Ama şimdi anlıyorum.

Bu, insanın normalden fazla parası olmasının yarattığı bir doygunluk mu?

- Belki de. Parayı neye harcayabilirsin ki? Ben spor araba seviyorum mesela. Ama kaç tane alabilirsin?

Hiç mi yok yani, şunu satın almayı hayal ediyorum dediğiniz bir şey...

- Bir şey var. Ama ona bir 10 sene daha var. Ekonomik olarak alırım ama hak ettiğimi düşünmüyorum.

Nedir o?

- Tekne. Var bir teknemiz, ama daha büyüğü sözünü ettiğim. Ben, denizi, suyu çok severim. Şuraya bir kova su getir, ayaklarımı çıkartayım, kovanın içine sokayım, bambaşka bir adam olurum. İş oraya geldiği zaman para var, istek var, ürün de var. Ama bana yakışır mı?

Neden? Kendi kazandığınız para olmadığı için mi?

- Tabii. Bu baba parası ya. Ben Çengelköy’deki evi, Pegasus’un Yönetim Kurulu Başkanı olarak alabilir miydim? Alamazdım. Ama benim gibi bütün vaktini buraya ayıran bir yönetim kurulu başkanı ne maaş alır? Senede 200-300 bin dolar, bir de üstüne prim alır. Sonuçta burası 260 milyonluk Euro’luk bir şirket. Demek ki, ben o evi 5-6 sene sonra alabilirdim. Ama zenginlik var, geldik taşındık.

Tutumlu musunuz, savurgan mı?

- İşte savurgan sayılmam.

Evde?

- Benim tutumlu olmama gerek kalmıyor. Eşim o kadar tutumlu ki.

Nasıl yani?

- Çok iyi bir özellik. Öyle yetişmiş. Bir şey oluyor, çok beğendiği bir şey görüyor mesela. "Alalım" diyorum. Bir elbise olabilir, bir vazo olabilir, herhangi bir şey olabilir. "Yok boş ver" diyor. Ben savurgan değilim. Vuslat hiç değil.

Parayla ilişkiniz nedir?

- Kredi kartımı hiç kullanamıyorum. Öyle bir vaktim olmuyor. Para da çok harcayamıyorum. Zaten benim bütün paramı ablam yönetiyor. Ablamla anlaştım, "Sen bir talimat yollayacaksan, altında senin imzan olsun yeter, ben okumadan imza atarım" dedim.

Zengin olduğunuz için kendinizi hiç kötü hissettiniz mi?

- Bazı rakiplerimden duyuyorum: "Zengin olduğu için rahat" diye. Ben zengin değilim annem, babam zengin. Ama ben bunda utanacak bir şey görmüyorum.

Bizim hep çocukların okul taksidi, gelecek kaygısı vs gibi dertlerimiz var. Sizin?

- Yok. Repo hesabımda kaç para olduğunu aşağı yukarı biliyorum. Nakit zenginliğim ne? Belki şımarıkça gelecek ama 10 milyon dolara yakın bir para. Ama bunları ben kazanmadım ki? Bu benim mirasım. Şöyle bir şey var: Ayda 10 birim kazandığını varsay. 100 birim para kazanıyor olsan hayatın değişecek mi? Hayır değişmiyor. Belli bir paranın üstü öyle bir şey.

Kendinizden ne kadar memnunsunuz?

- Yüzde 51’in üstünde. Ama 80’lere filan gelemem. Sebebi basit: Fiziksel olarak kendime iyi bakmadığımı düşünüyorum. Eşime ve çocuklarıma hak ettikleri kadar zaman ayıramadığımı düşünüyorum. En büyük hobim dalmak. En son dalmaya 2.5 sene önce gitmişim...

SABANCI OLARAK TÜRKİYE’DE HOROZSUN DÜNYADA CİVCİV

Kendine güven/ bireysellik/ yaratıcılık/ farklı düşünebilmek/ olaylara farklı bakabilmek/ orijinallik... Bunlar sizin yurtdışındaki eğitiminizden mi yagidar?

-
Bütün bunlar bende varsa, ne álá. Onu ben değerlendiremem. Ama yurtdışında yaşamanın beni çok eğittiği aşikar. Türkiye’de Sabancı olarak, büyük horozsun. Çünkü kümes Türkiye. Kümes küçük olduğu için, büyük horoz zannediyorsun kendini. Halbuki sen aynı ebatta bir horoz olarak İngiltere gibi daha büyük bir kümeste, sadece bir civcivsin. Bunları görüyorsun. Ben düzenli olarak Financial Times okuyorum. Çünkü okumadığım zaman, kendimi beğenmeye başlıyorum. Ya da sürekli dünyayı izliyorum, ben 12 uçak ısmarladım diye böbürleniyor muyum, televizyonda alt yazı geçiyor o anda, Amerika’da bilmem kim 50 uçak ısmarlamış, hemen haddimi biliyorum.

PEGASUS MACERASI

Sabancı’dan ayrılınca kendinizi sudan çıkmış balık gibi hissettiniz mi?

- Hissetmez miyim? Martın başıydı. Bir fantezim vardı: Nasıl olsa önümüz yaz, hafta sonları kaçarım, dalarım filan, eylül ayı gibi de her şeye yeniden başlarım. Ama Mart 17’de ESAS’ta başladım. Çünkü duramıyorsun. ESAS? Emine, Sadıka, Ali Sabancı’nın baş harfleri. Ben başladıktan bir kaç gün sonra Sertaç Erbak, Pegasus Hava Yolları’nın CEO’su bize danışman olarak geldi. Onun gelmesiyle, projeye kredibilite geldi. Neden? İşi, anlayanlarla yapmakla, işi kendin yapmak arasında dağlar kadar fark var. 2005’in Ocak ayında şirket bizim oldu. O günlerde uçak sayısını artırmak benim için bir hevesti. Kısa sürede anladım ki, kaç uçağın olduğu önemli değil, uçakları doldurmak önemli. Şu anda kamuoyuna da yansıdı: "12 uçak alacak, ilk defa böyle bir şey yapılacak..." Ama benim Pegasus’taki en büyük başarım, birlikte çalıştığım insanları motive etmemdir.

Çalışanları hissedar etmek de bunun bir parçası mı?

- Batı’da bir profesyonele her ay maaşını vereceksin, ama bir de yıl sonu, kárlılığa ilişkin bir şey vereceksin. Biz bunu yaptık. Gerçi personele bunu anlatırken, biri parmak kaldırdı ve şöyle soru sordu: "Ali Bey siz" dedi, "35 yaşında acemi bir işadamı olduğunuz için mi sizden istemediğimiz bir şeyi veriyorsunuz?" Dedim ki, "Hayır. Çünkü adil olanı bu. Ne vereceğim diyorum ben size? Yüzde 10. Peki ben ne alıyorum? 9 katını. Siz bensiz kazanabiliyor musunuz? Hayır. Peki ben sizsiz kazanabiliyor muyum? Hayır. Demek ki siz bu parayı hak ediyorsunuz". Ama bu sektörde o kadar haksızlık olmuş ki, patron maaş ödememiş mesela, insanlar şüpheyle bakıyorlar. Biz primlerimizi bir süre önce dağıttık, 711 kişinin 409’u prim aldı.

Bu sektör sizi heyecanlandırıyor mu?

- E baksana ayakta saatlerdir konuşuyorum, tabii heyecanlandırıyor!
X