Başbakan'ın maksadı ne?

"Maksat üzüm yemek mi yoksa bağcıyı dövmek mi?"

Şu sıralar birçok icraatından dolayı Başbakan Tayyip Erdoğan'a samimiyetle sormak istediğim soru bu.

Çünkü birçok konuda pragmatik bir siyasetçi olmasına rağmen Erdoğan'ın, meseleleri "bağcıyı dövmeye" kadar götürdüğünü düşünüyorum.

Çok uzağa gitmeye gerek yok.

Alın size iki örnek!

Dün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) imalat sanayiinde nisan ayı kapasite kullanım oranlarını açıkladı.

Geçen yıla kıyasla hem iç hem de dış talep daraldığı için oran yüzde 14,9 gerilemiş.

Fabrikalar üretim kapasitelerinin ancak yüzde 64,7'sini kullanabilmiş.

Bu, kötü haber!

Fakat işyerlerinde nisan ayı üretim miktarı bir önceki aya göre yüzde 8,5 artmış. Mayıs ayında ise yüzde 9'luk bir artış daha bekleniyormuş.
Bunun kabaca anlamı şu:

AK Parti hükümeti global finans krizini uzun süre siyasi tartışmalarla geçiştirdikten sonra nihayet geçen ay konut-otomotiv ve mobilya dahil bazı sektörlerde üretimin önünü açacak geçici tedbirler alınca kısmi de olsa imalat sanayiinde bir canlanma, önceki aylara göre bir artış yaşandı.

Demek ki içeride ve dışarıda yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen hükümet piyasaları canlandırmaya dönük somut adım atınca somut sonuç da kendiliğinden geliyormuş.

Nisan ayına dair sanayi üretim endeksi ve kapasite kullanım oranları bu gerçeği çok açık bir biçimde gösterdi.

Ekonomi piyasaları hükümetten kayıkçı kavgasını andıran lüzumsuz tartışmalar değil, somut adımlar bekliyor. Somut adım atılınca da karşılık hemen geliyor.

Dilerseniz ne demek istediğimi TÜİK verileriyle biraz daha açayım.

2009 Nisan ayında, işyerlerinin, tam kapasiteyle çalışmamasının nedenleri arasında talep yetersizliği ilk sırada yer almış. Bunda şaşırtıcı bir durum yok.

İç pazarda kapasite kullanım oranlarının düşmesinde talep yetersizliği yüzde 55,4 dış pazarda talep yetersizliği yüzde 31,4 oranında etkili olmuş.

Peki bunun anlamı ne?

İçeride ve dışarıda talebi artırmaya dönük adımlar atmadan sanayinin çarklarını tekrar eskisi gibi döndürmek mümkün değil.

Buna karşılık kapasite kullanım oranlarının düşmesinde her türlü kredi sorunu daha doğru tabirle mali imkânsızlıkların oranı yüzde 3,5.
Sakın yanlış anlaşılmasın, ne bu oranı küçümsüyorum ne de kredi mekanizmalarında yaşanan tıkanmaların bu oranla sınırlı olduğunu düşünüyorum.

Global ekonomik kriz, -bankacılık sistemimiz sağlam olmasına rağmen- Türkiye'de de özellikle reel sektöre akan kredi kanallarını kuruttu.
Bankalar eskisi gibi rahat kredi veremiyorlar. Bunun birçok sebebi var fakat anlaşılan Başbakan'ın bu sebepleri anlamaya ve dinlemeye hiç niyeti yok.

Erdoğan epey bir zamandır kamuoyu önünde bankaları günah keçisi ilan ediyor.
Öyle ki hafta sonu bir açılışta hızını alamayıp TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'nu bankaları yeterince eleştirmiyorsun diyerek eleştirmiş!

Bilmiyorum ki neresinden düzeltmeye başlasam.

Bir kere yukarıda sunduğum mali imkânsızlığa ilişkin TÜİK verisini Ali Babacan'ın ayağının tozu kurumadan Erdoğan'a aktarması gerekiyor.
Bugün sanayinin yaşadığı sorunlar listesinde kredi sıkışıklığı listenin en altlarında yer alıyor, iç ve dış talep canlanmadan şirketleri krediye de boğsanız çark dönmez!

İki, madem Başbakan reel sektörün kredi sorununu bu kadar önemsiyor, küçük ve orta ölçekli işletmelere bu ortamda ilaç gibi gelecek Kredi Garanti Fonu'nu neredeyse 6 aydır "tamam" demesine rağmen neden devreye sokmuyor?

Üç, acaba Tayyip Bey özel bankaları kredi vermekte isteksiz davrandıkları için bu kadar haşlarken, kamu bankalarına neden bir çift laf etmiyor. Belki farkında değildir, hatırlatayım: Kredi musluklarını kısmak konusunda kamu bankaları özellerin önünde!

Dört, Türkiye'nin önümüzdeki dönem yaklaşık 30 milyar dolar dış sermayeye ihtiyacı var. Ve "Sağır Sultan" bile biliyor ki bu kaynak şu kriz ortamında ancak IMF'den gelir. Peki hükümet ne yapıyor? Bankaların kredi musluklarını biraz daha rahat açmalarını sağlayacak IMF anlaşmasını geciktirdikçe geciktiriyor.

Beş, bir de şu meşhur lakırdı: "Yüzde 11'le mevduat toplayan bankalar yüzde 25'le kredi vermek yerine kolaya kaçıp Hazine kâğıdı alıyor!"
Soran yok: İyi de neden?

Bankacılar salak mı yüzde 25'le piyasaya para vermek yerine yüzde 12 ile Hazine kâğıdı alsınlar? Demek ki hükümet IMF anlaşması dahil kredi piyasasını açacak gerekli güven önlemlerini almamış.

Altı, IMF ile 30 milyar dolara yakın bir anlaşma yapılsa Hazine gidip bankalardan bu oranda borçlanır mı? Cevap gayet basit: Borçlanmaz.

E, o zaman bankalar Hazine gibi az kârlı ama güvenli bir alıcı olmazsa ellerindeki paranın turşusunu mu kuracaklar?

Elbette ellerindeki parayı piyasaya kredi olarak döndürecekler.

Şimdiki gibi ağırdan almak yerine hem maliyetleri hem de kredi mekanizmalarını daha da gevşetecekler.

Daha fazla uzatmaya gerek yok.

Bankaları günah keçisi ilan etmek popülizm dışında Başbakan'a hiçbir şey kazandırmaz.

Zaman popülizm değil piyasaları canlandıracak somut adımlar atma zamanı.

E tabii Erdoğan'ın maksadı gerçekten de üzüm yemekse…

X

Erdoğan'ın değişmeyen liderlik anlayışı

Başbakan Tayyip Erdoğan önceki akşam benim de dahil olduğum 41 gazete ve televizyon yöneticisiyle iftarda buluşunca içimden "Kırk bir kere maşallah" demek geçti. Çünkü uzun bir zamandır Erdoğan "geniş katılımlı" basın daveti vermiyor.  

Eksiklere rağmen (Star Haberi yöneten usta gazeteci Uğur Dündar'ın olmaması mesela) bu kadar çok gazeteciyi çağırması kayda değer.

Nitekim açık açık medyaya "demokratik açılım"a destek olun çağrısı yaptı. 

Gerekçesi gayet basit: "Ölenler insan, mühimmat değil. Adına ister Kürt ister Güneydoğu sorunu deyin bu, bir milli birlik ve beraberlik projesi."
 
* * *

MHP'den umudu kesmiş ama CHP ile şansını bir kez daha denemek istiyor.

Deniz Baykal'a ne yapmak istediğini anlatan kapsamlı bir mektup yazmaya başlamış.

"Cevap gelirse ne âlâ, gelmezse açılıma devam."

Dikkat ettim tüm tartışmalara, siyasi risk hesaplamalarına rağmen kararlılığında milim sapma yok. "Siyasi" ya da "hayati" tüm riskleri almaya hazır bir tavır sergiledi.

Ayrıca yaptırdığı kamuoyu anketlerinde halkın açılıma verdiği desteğin arttığını belirtti. Bu yönüyle Erdoğan "hesapsız" değil "kontrollü risk" alan bir lider.
 
* * *
Aynı tavır ekonomi özellikle IMF ile ilişkiler için de söz konusu.

Başbakan hemen her alanda kontrollü risk almayı seviyor.

Baksanıza IMF ile bir yılı aşkın bir süredir yeni bir stand by anlaşması imzalanmadı.

Krizin en şiddetli döneminde bile Erdoğan resmen IMF'ye direndi. "Belediyelere kaynak aktarımı ve Gelir İdaresi'nin özerkleşmesi konusunda kesinlikle geri adım atmam" dedi. Orta Vadeli Program açıklanmış olmasına rağmen tavrında bir değişiklik yok.

Allah Ali Babacan'ın yardımcısı olsun.

Özerklik ve belediyeler konusunda Başbakan'ı ikna etmesi çok zor görünüyor.

Israrlı sorular karşısında Erdoğan Merkez Bankası'nın özerkliğini bile içine sindiremediğini açıkça belirtti. "Tokmak onda davul bende olmaz" dedi.
 
* * *
Bu yaklaşımın Türkiye'yi 2001 krizine nasıl yuvarladığını iyi biliyoruz. Fakat Erdoğan risk almayı seven bir siyasetçi olarak iktidarını kimseyle paylaşmak istemiyor.

Karşısına çıkan herkese kontrollü bir biçimde kafa tutuyor.

Kimilerimiz kızsak da geniş halk kitlelerinden alkış alıyor.

Bu yüzden Babacan IMF'yi özerklik yerine Gelir İdaresi'nin yeniden yapılandırılmasıyla ikna etmeye çalışacak. Çünkü 60 milyarlık bütçe açığı, belediyeler ve kara deliğe dönüşen sosyal güvenlik açığına kaynak bulmak zorunda.

Tek şansı Başbakan'ın IMF'ye kategorik olarak karşı çıkmaması.

Erdoğan ucuz kredi ve akreditasyon bağlamında IMF'ye sıcak baktığını gizlemedi. "Siyasi konulara girmesinler, ekonomide anlaşırız" mesajı verdi.
 
* * *
Kamu maliyesinde önümüzdeki dönemde kemer sıkılması gerektiğini kabul ediyor fakat yatırım harcamalarının kısıtlanmasına kesinlikle karşı.

Dahası Tayyip Bey hâlâ küresel finans krizinin Türkiye'yi teğet geçtiğine inanıyor. Benim gibi kuşkucu bakanlara "Bakın İspanya'ya işsizlik % 18, oysa Türkiye'de 14" dedi.

Haklı, İspanya işsizlik konusunda bizden daha beter, fakat İspanya %3 daralırken Türkiye bu yıl %6 küçülecek. Yani rakamlar nereden baktığınıza göre değişir.

Değişmeyen tek şey, Tayyip Bey'in Türkiye'yi "kontrollü riskle" yönetme arzusu. 
Yazının Devamını Oku

Albright'ın şapka çıkardığı Türk

1960'lı yılların başı..

Koç Grubu Amerikalı bir şirketle bira sektörüne girmek ister. Tüm hazırlıklar yapılır. Hatta devasa bir arazi satın alınır.

Fakat hazırlıklar tamamlanmışken şirketAvrupa pazarına girmekten vazgeçer.

Bu işe çok büyük bir hevesle giren Rahmi Koç'u alır mı derin bir düşünce...

Her şey bir yana yüklü paralar ödenerek alınan devasa arazi ne olacaktır?

Yazının Devamını Oku

Pazara ilk Gül çıkıyor

Referans'ın hafta sonu "Liderler pazarda krizi sepetleyecek" manşeti iş dünyası ve siyasi partilerde çok önemli bir dalgalanmaya yol açtı.

Tepkiler genelde olumlu. 

İç talebin ciddi daraldığı şu kriz ortamında siyasi parti liderlerini "tüketici" kimlikleriyle çarşıda-pazarda görmek sembolik de olsa herkesin arzusu.

Öyle ki TOBB öncülüğünde geçen hafta başlatılan "Eve kapanma pazara çık" çağrısına ilk olumlu yanıt Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den gelmiş.

Abdullah Bey yakın çevresine, Referans'ın manşetini ve orada kullandığımız illüstrasyonu çok beğendiğini ifade etmiş.

Yazının Devamını Oku

Erken öten horoza ne oldu

Geçen hafta İshak Alaton'dan uzun bir makaleye iliştirilmiş kısa ama fazlasıyla anlamlı bir mektup aldım.

Şöyle başlıyor: "Sevgili Kardeşim, bu yaşıma geldim, nihayet anlamaya başladım. Ben dünyaya erken gelmişim. Hep erken öten horoz olmuşum! Allah'tan, bugüne kadar sağ kalabilmişim..."

Alaton geçen hafta salı günü Referans'ın manşetine taşıdığımız "Devrimci DİSK'in 30 yıllık evrimi" haberinden çok etkilenmiş.
Etkilenmemek mümkün mü? 
 
1979'da Türkiye'nin içinde bulunduğu kriz ortamından TÜSİAD'ı, yani sanayicileri sorumlu tutan ilanlar veren Tekstil İşçileri Sendikası, geçen hafta gazetelere verdiği ilanla "patronlara" sahip çıktı.

Yazının Devamını Oku

Şirketlere krizde 5 öneri

Amerika'ya dair ilk büyük şaşkınlığımı ev arkadaşım Pako bilgisayar malzemeleri almak için "Best Buy"a gidelim dediğinde yaşamıştım.

Yıl 1996. 

Boston'da yüksek lisans öğrencisiyim.

Ben basit bir bilgisayar satış mağazası beklerken karşımda futbol sahası büyüklüğünde sadece elektronik malzemeler satan bir tekno-market.

Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan 3.6'lık küçülmeyi nasıl kabul etti?

Dün gün boyu şu sorunun cevabını aradım.

Mahalli seçimlerden önce hükümetin piyasalar tarafından epey hayalci bulunan ekonomi hedefleri konusunda "Nuh deyip Peygamber" demeyen Başbakan Tayyip Erdoğan nasıl oldu da 2009 yılı için -3.6'lık bir küçülme hedefini kabul etti?

Soru önemli çünkü global ekonomik krizin en sancılı günlerinde bile Erdoğan 2009 yılı için yüzde 4'lük büyüme hedefinden asla taviz verilmeyeceğini açıklamıştı.

Oysa hafta sonu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, Erdoğan'a sunduğu katılım öncesi ekonomik program ve hükümetin yeni ekonomi hedeflerini "sorunsuz bir biçimde" kabul ettirdi.

Peki, nasıl oldu da geçen aya kadar yüzde 4 büyüme hedefinde ısrar eden başbakan bırakın büyümeyi -3.6'lık bir küçülme hedefine razı oldu?

Yazının Devamını Oku

Başbakanlık koridorlarında dolaşan hava

Nihayet yerel seçimler bitti ve resmi olmayan sonuçlar açıklandı. Buna göre il genel meclisi oy oranları kabaca şöyle:

AK Parti yüzde 39, CHP yüzde 23, MHP yüzde 16, DTP yüzde 5,5, SP yüzde 5, DP yüzde 4.

Sonuçlar üzerine birçok analiz yapılıyor fakat benim seçim akşamı en çok merak ettiğim soru şu oldu:

Acaba önceki akşam ilk sonuçları aldığında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın tepkisi ne oldu?

Birkaç kaynaktan çek ettim.

Yazının Devamını Oku

Finans piyasaları için kara göründü

Bir ekonomi gazetesi yöneticisi olarak kendimi global ekonomik krizin başladığı Eylül 2008'den bu yana Karayip Korsanları serisinin "gözcüsü" gibi hissediyorum.

Fırtınalı ve dalgalı sularda yol alan piyasa gemisinin direğinde umutsuz gözlerle "kara göründü" diye bağırabileceğim "o günü" bekliyorum.

Herkes aynı şeyi soruyor: "Global ekonomik krizin sonuna geldik mi?"

Korsan filmlerine aşinaysanız siz bunu "eve karılarımızın koynuna ne zaman döneceğiz?" diye de okuyabilirsiniz.

Her iki soruya cevap verebilmek için de henüz çok erken.    

Yazının Devamını Oku

Piyasalar, ilk hedefiniz 2 Nisan!

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke dün, "Siyasi irade, bankacılık sistemini kurtarmaya yönelik destek paketlerini tamamlarsa ABD ekonomisi gelecek yıl toparlanmaya başlar" dedi.

Aynı gün Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan ise "Kriz inşallah 2009 sonu itibariyle ülkemizi terk edecek" açıklamasını yaptı.

ABD ekonomisi gerçekten de gelecek yıl toparlanmaya başlar, kriz Türkiye'yi bu yılın sonunda terk eder mi?

Fal bakmaya gerek yok, eğer bu iki sorunun cevabını merak ediyorsanız size tavsiyem 2 Nisan 2009 tarihini ajandanıza not edin.

Çünkü global ekonomik krizin dip noktasının görülmesi de ABD'nin toparlanması da krizin Türkiye'yi terk etmesi de iki hafta sonra Londra'da yapılacak G-20 İngiltere Zirvesi'nden çıkacak sonuçlara bağlı.

Yazının Devamını Oku

Şimşek’in IMF sözcüsüne cevabı

Dün G-20 Zirvesi bakanlar toplantısı için Londra’ya gitmeden önce İstanbul’da havaalanına yakın bir otelde Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ile tam 2.5 saatlik bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir grup gazeteci arkadaşla birlikte 14.30’da başlayan sohbetimiz tam Türkiye IMF ilişkilerine gelmişken BlackBerry telefonuma ajanslardan IMF sözcüsü David Hawley’in açıklaması düştü.

Hawley açıklamasında özetle olası bir stand-by anlaşması yönünde Türkiye'ye yeni bir yenileştirilmiş öneriler paketi sunduklarını ve IMF heyetinin Ankara’yı ziyaret etmesi için Türkiye'den davet beklediklerini söylüyordu.


Doğal olarak piyasalar bu haberi "Türkiye IMF’le tekrar masaya oturuyor anlaşma yakın" şeklinde okudu.


Nitekim bu olumlu hava dövizde akşama doğru ciddi bir gerilemeye sebep oldu.


Yazının Devamını Oku

Erdoğan'ın kriz sırrı

15 Eylül 2008 tarihinden bu yana küresel ekonomik krizin Türkiye'ye etkilerini "bizi teğet geçti" söylemiyle geçiştirmeye çalışan Başbakan Tayyip Erdoğan önceki gün Elbistan mitinginde krizin varlığını ilk kez açık bir biçimde kabul etti:

"Şu anda Türkiye'de bir ekonomik kriz yok mu? Var. Bunu görüyoruz eyvallah…"

Peki ama bugüne kadar hükümete uyarıda bulunanları bile "kriz tellalı" olarak suçlayan Tayyip Bey krizin varlığını kabullenmek için neden 6 ay bekledi?

İşin sırrı 15 Eylül 2008 tarihinde!

Daha doğrusu 29 Mart 2009'da.

Yazının Devamını Oku

Kaç kişi görebilir Güneş'i

Bir ülkeye ekonomik açıdan kabaca 300 milyar dolara, insani açıdan on binlerce ölüme mal olan bir konuyu, 2 saat uzunluğunda 6 milyon dolarlık bir bütçeyle filme çekerseniz ne olur?

Hemen söyleyeyim "Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmi" olur.

Hafta sonu özel bir gösterimde Mahsun Kırmızıgül'ün yeni filmi "Güneşi Gördüm"ü gördüm.

Film hakkında olumlu-olumsuz çok şey söylenecektir.

Ben herkesten ve her şeyden önce Kırmızıgül'ü böylesine zor bir konuyu, kimi zaman aşırı didaktik olmak pahasına bu kadar cesur ve yürekten anlatabildiği için kutluyorum.

Yazının Devamını Oku

İş dünyasında mahalle baskısı!

"Olur mu?" demeyin bal gibi olur!

"Nasıl mı?" birazdan anlatacağım.

Şerif Mardin'in gündeme getirdiği "mahalle baskısı" kavramı en son Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Binnaz Toprak'ın "Türkiye'de Farklı Olmak- Din ve Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirilenler" başlıklı araştırmasıyla hayli gümbürtü koparmıştı. Maksadım o tartışmayı yeniden açmak değil, madalyonun diğer yüzüne dikkat çekmek.

AK Parti iktidarı döneminde bürokrasi-medya ve iş dünyasında "bizden olanlar-olmayanlar" ayrımı yapıldığı "yandaş medya-yandaş bürokrat ve yandaş iş adamı" yaratıldığı artık sır değil.

Fakat dedim ya madalyonun bir de öteki yüzü var.

Yazının Devamını Oku

Başbakan, Hacı Ulusoy'u neden görevden aldı

Dün AK Parti'de aktif siyaset yapan işadamı bir arkadaşım aradı.

Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy'un görevden alınmasına çok içerlemiş. 

Meğer Ulusoy'la geçen yıl hac farizasını yerine getirirken tanışmış.

Hatta Gelir İdaresi Başkanı olduğunu bilmeden başlayan sohbetleri dostluğa dönüşmeye başlayınca arkadaşım merakla Ulusoy'a mesleğini sormuş.

O da mahcup bir ifadeyle "Maliye Bakanlığı'nda çalışıyorum" demiş.

Yazının Devamını Oku

Gazetecilik yaşamımın en ilginç telefonu

Hafta sonu telaşlı bir alışveriş esnasında gazetecilik hayatımın "en nazik" telefonunu aldım.

Genelde tanımadığım numaraları açmam.

Telaşlı bir ortamda olmama rağmen nedense o an elim cep telefonumun yeşil yani "aç" tuşuna gitti.

İyi ki de gitmiş.

Arayan Merkez Bankası eski Başkanı Süreyya Serdengeçti'ydi.

Yazının Devamını Oku

Kozlu'yu okumadılar, krizi yönetemediler

"Sisifos efsanesindeki gibi. <br>On binlerin sırtında dağın zirvesine çıkarılan kaya yuvarlanıp tekrar eteğine düşmüştü.

Efsanedeki kaya sanki hepimizin yüreğinin üstüne oturmuş, bizi eziyor, içimizi dağlıyordu…"

İstanbul-Amsterdam seferini yapan Boeing 737-800 tipi uçağın Schiphol Havaalanı'na 1500 metre kala düştüğünü haber aldığım an Cem Kozlu'nun zihnime kazılı bu satırları geldi aklıma.

Hemen Kozlu'nun iki yıl önce tek nefeste okuduğum Bulutların Üzerine Tırmanırken adlı kitabının "Semalardaki Tuzaklar" başlıklı onuncu bölümünü açtım.

Evet oradaydı.

Yazının Devamını Oku

Başbakan'ın menfaati nerede

Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF ile Türkiye arasındaki stand-by pazarlıklarının düğümlendiği üç konuyu Sabah Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu'na açıklamış.

Erdoğan özetle;

1- Gelir İdaresi'nin özerk kuruma dönüştürülmesi

2- Mükelleflere "nereden buldun" sorgulaması yapılması talepleri

3- Yerel yönetimlerin gelirini artıran yasal düzenlemenin iptali beklentisi karşılanamaz demiş.

Yazının Devamını Oku

Bir vergi denetmeninin isyanı

Doğan Yayın Holding’e (DYH) kesilen 862 milyon TL’lik haksız vergi cezasından sonra hangi işadamı ile konuşsam aynı şeyi soruyor: "Bu işin sonu nereye varacak?"

Fakat ben bugün sizlere iş dünyasının değil bir vergi denetmeninin isyanını aktarmak istiyorum. Çünkü DYH’ye kesilen her türlü objektiviteden uzak aşırı yoruma dayalı vergi cezasıyla birlikte neredeyse tüm Gelir İdaresi çalışanları, özellikle de denetim elemanları büyük zan altında kaldı.

Dün sabah saatlerinde DYH’nin basın bilgilendirme toplantısına katıldım.

Hem DYH CEO’su Mehmet Ali Yalçındağ, hem de CFO Soner Gedik haksızlığa uğramış olmanın verdiği haklı kırgınlığa rağmen, alabildiğine özenli bir dil kullandılar. 

Siyasi yorumu kamuoyunun takdirine bırakıp her konuda alabildiğine detaylı teknik bilgi verdiler.

En teknik, en karmaşık, en çetin soruları hiçbir açık kapı bırakmadan tek tek cevapladılar.

Bunun üzerine aldı beni bir merak.

Madem hisse devrinin 26 Aralık değil, 2 Ocak’ta gerçekleştiği gün gibi aşikâr…

Yazının Devamını Oku

Rifat Hisarcıklıoğlu'nun ayakları neden titriyor?

Tarih 17 Ocak 2009, yani tam 1 ay önce.

Yer Muğla Sanayi ve Ticaret Odası'nın yeni hizmet binası.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu gayet soğukkanlı bir biçimde şu çarpıcı tespiti yapıyor:

"Ben Ankara'da vergi rekortmeni olarak ödül alan bir iş adamıyım. Benim gibi bütün ödül alan insanların aklında şu iki soru var:

1- Ben vergimi veriyorum acaba herkes veriyor mu?

2- Ben vergimi veriyorum ama bu kaynaklar yerinde harcanıyor mu?

Verdiğimiz verginin nereye harcandığını sorabiliyor musunuz?

Soramazsınız!

Sormaya kalktığınız an

Yazının Devamını Oku