Bağırsak enfeksiyonuna dikkat

<B>YAZ </B>mevsimiyle bağırsak enfeksiyonlarında da bir artış görülüyor.

Hemen her zaman ishal, çoğu zaman kusma, zaman zaman da ateş ile kendini gösteren bağırsak enfeksiyonlarına tıp dilinde akut gastroenterit adı verilmektedir.

NEDENLERİ Başta karasinek olmak üzere haşerelerin artması, sıcağın mikrop üremesi üzerinde etkili olması, kanalizasyon ve içme suyu gibi altyapıların yetersizliği, yüzme amacıyla girilen deniz ve göl ortamlarının temiz olmaması, tatil için büyük bir nüfusun altyapısı olmayan köy, kasaba gibi yerlere gitmesi bu hastalıkların daha sık görülmesine neden oluyor. Hastalığa, bakteriler, virüsler, parazitler, mikropların toksinleri, zehirli gıdalar ve sindirim sistemi alerjileri neden olabilir.

BELİRTİLERİ Hastalığa neden olan etkenin gücüne ve alınan miktara göre değişen belirtiler olabilir. Bazen şiddetli karın ağrısı, kusma ve ishal ile başlarken bazen hafif karın ağrısı ve ishal olabilir.

Tahrişin şiddetli olduğu durumlarda, dışkı ile birlikte sümük ve kan da olabilir. Mikroplar bağırsaklardan vücuda girmişlerse, ateş yükselmesi de görülebilir. Kusma ve ishal ile çok miktarda sıvı kaybedilmiş ve tuzların eksiklikleri giderilmemişse, böbrek yetersizliği ve şok gibi hayati önemi olan tablolar ortaya çıkabilir.

TEDAVİ Hastaların belirtilerini ortadan kaldırmak gerekli olmakla birlikte, sıvı ve elektrolit adı verilen tuz benzeri maddeleri tamamlamak daha da önemlidir. Bu amaçla, hemen tüm eczanelerde paketler halinde satılan tuz ve şeker karışımları ile hazırlanan eriyikler, maden sodası, tuzlu ayran, çay gibi sıvıları vermek yararlı olacaktır.

Kusmanın çok olduğu durumlarda ağızdan bir şey vermek mümkün olamayacağı için, damardan serum şeklinde sıvı ve mineral verilmesi gerekir. Bu arada kusmayı durdurucu tedavi de uygulanır.

Özellikle toksinlere bağlı olan ishallerde, bir süre için ishalin devam etmesine izin vermek, bağırsaktaki toksinlerden bir an önce kurtulmak açısından yararlı olmaktadır. Alınan önlemlere rağmen ciddiyetini koruyan bağırsak enfeksiyonu hallerinde, en kısa zamanda tıbbi yardım sağlanmalıdır.
X

Gözde yanıltıcı reklama dikkat

Uluslararası Refraktif Cerrahi Cemiyeti Türkiye Temsilcisi olan, 12 yılda 40 binin üzerinde göz ameliyatını gerçekleştiren İstanbul Cerrahi Hastanesi Göz Cerrahi Bölüm Başkanı Op. Dr. Sinan Göker, göz ameliyatlarında ‘‘Yeni ve daha iyi’’ olarak duyurulan yöntemler konusunda, hastaların bilinçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Gözde ‘‘yanıltıcı reklamlar’’a dikkat çekti.

TÜRKİYE'de yapılan sağlık yatırımlarında göz hastanesi açmanın birinci sırada yer aldığına dikkat çeken İstanbul Cerrahi Hastanesi Göz Cerrahi Bölüm Başkanı Op. Dr. Sinan Göker, ‘‘lazerli göz tedavisi’’ olarak bilinen LASİK, EPİ-LASİK, LASEK, WAVE FRONT, CK yöntemlerinde karmaşa yaşandığını belirtti. Dr. Göker, ‘‘PRK, LASEK ve EPİ-LASİK yöntemleri cerrahi kavram ve sonuç olarak aynı tekniklerdir. Hastalar, bilinçlendirilmeli ve seçici olmaları sağlanmalıdır’’ dedi. Dr. Göker, göz hastalarının, tüm dünyada en son yöntem olarak kabul edilen ve kesinliği ispatlanmış olan LASİK yöntemini tercih etmesi gerektiğini ifade etti.

Op. Dr. Sinan Göker, gözlük ve lenslerden kurtulmak isteyen, miyop, hipermetrop ve astigmat gibi görme kusurları olan hastaların, tedavilerinde yeterli bilgiye sahip olmadığını açıkladı. Merkezi Amerika'da bulunan ISRS (The International Society Of Refraktif Surgery) Uluslararası Refraktif Cerrahi Cemiyeti Türkiye Temsilcisi olan Op. Dr. Göker, göz ameliyatı olacak hastalara uyarılarda bulundu:

‘‘Lazer ameliyatı olmak isteyen hastalar, LASİK, LASEK, ince kornealar için uygulanan EPİ-LASİK ile keskin gözlere sahip olmak için WAVE FRONT, 40 yaş sonrası için uygulanan CK (Presbiyopi) yöntemlerine ne derece güvenip, hangi yöntemi neye göre tercih edecekleri konusunda bilgi sahibi değiller. Yeni isimlerle, yeni tedavi olarak duyurulan yöntemlerin, eskilerinden farkı yok. Yıllar önce Türkiye'de göz ameliyatlarında ilk uygulanan yöntem PRK dediğimiz yöntemdi. Bir süre sonra LASEK yöntemi uygulanmaya başlandı. Sonuç olarak, PRK, LASEK ve EPİ-LASEK yöntemleri aynı yöntemlerdir.’’
Yazının Devamını Oku

Kolesterol dışında da kalp zararlıları var

Pazartesi günkü köşemizde Maçka e-Lab Medikal Müdürü Dr. Aytaç Keskineğe, damar sertliği oluşumundaki risk faktörlerini anlatmaya başlamış ve ilk olarak kolesterollerle ilgili bilgi vermişti. Kalp ve damar hastalıklarının oluşumunda kolesterol dışında da etkenler var...

SON yıllarda yapılan çalışmalar kalp damar hastalıklarında risk belirlemek için yapılacak CRP analizini ön plana çıkarmıştır. Damar tıkanıklığına sebep olan pıhtıların oluşmasında, damar iç duvarında meydana gelen enflamasyonun (yangı) rol oynadığı düşünülerek CRP ölçülmesinin çok faydalı olacağı öne sürülmüştür. CRP seviyesinde meydana gelen değişiklikler kalp-damar hastalığı habercisi olabilmekte ve tedbir almamızı sağlamaktadır. Bu değişiklikler, bizlere damarın durumu hakkında bilgi vermektedir.

APOLİPOPROTEİN-B (APO-B)

Apo-B, zararlı kolesterol olarak da adlandırılan LDL Kolesterol içinde bulunan en önemli proteindir. Her bir LDL kolesterol molekülü içerisinde 1 tane Apo-B molekülü bulunmaktadır. Genellikle Apo-B ölçümü ile LDL kolesterol seviyeleri büyük oranda ilişki gösterse de, özellikle damar sertliğinin ayırıcı tanısında Apo-B ölçümü son derece gereklidir. Bazı hastalarda IDL-kolesterol (intermediate density lipoprotein) metabolizması ve serum içindeki lipid kırıntıları yüzünden LDL kolesterol seviyeleri olduğundan yüksek ölçülmekte ve gereksiz yere ilaç alınmasına sebep olmaktadır. Bu gibi durumlarda gereksiz yere ilaç kullanmamak için Apo-B ölçülmesi yeterli olmaktadır. KKH riski yüksek hastaların tanı ve tedavisinin takibi sırasında Apo-B ve LDL kolesterol ölçümlerinin beraber yapılması tedavinin şekli ve süresinin tayini için hekimlere yardımcı olacaktır.

APOLİPOPROTEİN-A1 (APO-A1)

HDL kolesterol bazı alt gruplardan oluşmaktadır. Bu gruplardan HDL 2 dokulardaki kolesterolü karaciğere taşıyan en etkin fraksiyondur. Dolayısıyla serumda ölçülen HDL kolesterol düzeyinin düşük veya yüksek olması hastanın KKH'dan korunduğunun kesin bir göstergesi olarak kabul etmek mümkün değildir. Ancak HDL2 ölçümü yapılabilirse bu bilgi doğru olarak saptanabilir. HDL2'nin yapısında bulunan major protein Apo-A1'dir. Apo-A1 vücudumuzdaki kolesterol metabolizması için HDL kolesterolden daha hassas bir göstergedir. Apo-A1 sentezinden sorumlu olan gendeki mutasyonlar nedeniyle moleküler düzeyde meydana gelen bozukluklar HDL sentezinde problemlere yol açar ve bozuk HDL molekülleri oluşur. Egzersiz ve tedaviye rağmen HDL-kolesterol seviyesi yükselmeyen kişiler Apo-A1 eksikliği bakımından incelenmelidir.

HOMOSİSTEİN (hCys)

İnsan vücudunda sentez edilen bir amino asit olan homosistein (hCys), vücudumuzdaki birçok molekülün yapı taşı olarak kullanılmaktadır. Çalışmalar göstermektedir ki hCys ile kalp damar hastalıkları arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada kalp damar hastalığı olanlarda hCys değerlerinin normal topluma göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmalar, hCys ile kalp ve beyin damarlarını etkileyen hastalıklar ve tıkayıcı pıhtılar arasında anlamlı bir bağlantı olduğunu göstermiştir. Kan hCys düzeyi normalin üzerine çıktığı zaman damar yapısını hasara uğratarak ve tıkaç mekanizmalarını harekete geçirmektedir.

LİPOPROTEİN(a)

Günümüzde yapılan çalışmalar, kısaca Lp(a) olarak gösterilen Lipoprotein(a)'nın koroner kalp hastalığı için bağımsız bir risk faktörü olduğunu kanıtlamıştır. İnsanlardaki Lp(a) konsantrasyonu genetik şifreyle belirlenmekte ve kalıtsal geçiş göstermektedir.

HAFTANIN KİTABI

Eklem romatizması da denilen artrit, gerek ağrıları ve gerekse de getirdiği hareket kısıtlılığı nedeniyle hastalarda önemli sıkıntılara yol açan bir sağlık sorunudur. Genellikle kesin tedavisi de olmadığı için önemi bir sorun olarak gündemi işgal eder. Mayo Clinic tarafından yayınlanmış olan ‘‘Artritler’’ isimli kitap oluşumundan tedavisine beslenmeden yaşam biçimine kadar bir çok alandaki sorulara yanıt veriyor.

Not: Bu kitap bir hafta boyuna tüm D&R mağazalarında yüzde 15 indirimli.
Yazının Devamını Oku

Kolesterol ve kalp hakkında son bilgiler

Sağlıklı yaşam konusuna ilgi giderek artıyor. Yaşam kalitemizi etkileyen en önemli faktörlerden biri olan kalp-damar hastalıklarının oluşmasında risk faktörlerini Maçka e-Lab Medikal Müdürü Dr. Aytaç Keskineğe anlattı. SON 10 yılda hem yeni kan testlerinin eklenmesi, hem mevcut testlerin daha gelişmesi, hem de bazı testlerin referans aralıklarında yapılan değişiklikler, koroner kalp hastalıkları ve ''hiperkolesterolemi‘‘ hakkındaki bilgilerimizin birçok kez değişmesine neden oldu. 2001 yılında ‘‘National Cholesterol Education Program (NCEP)’’ tarafından yayınlanan ‘‘Adult treatment panel 3 (ATP3)’’ ile bu bilgiler son şeklini aldı.

2001 yılında National Cholesterol Education Program (NCEP) tarafından yayınlanan bidiriye göre;

‘‘Total kolesterol için istenen
’’ 200 mg'ın altında olması. 240 mg'ın üzerindeki rakamlar tedavi gerektirecek düzeyde yüksek, aradaki değerler ise dikkat edilmesi gereken sınır olarak kabul edilmektedir.

LDL kolesterol için hedef değer, bilinen bir koroner kalp hastalığı olanlarda 100 mg'ın altı, diğerleri için de 130 mg'ın altında olması istenmektedir.

Faydalı kolesterol olarak da adlandırılan HDL Kolesterol için, kandaki düzeyin 40 mg'ın üzerinde olması istenmektedir.

Kan yağlarının bir başka türü olan ‘‘Trigliseridler’’in 150 mg'ın altında olması istenmekte, 150-199 mg arasında hafif yüksek 200-499 mg/dL arasında yüksek, 500 mg'ın üzerinde ise çok yüksek olarak değerlendirilmektedir.

Kolesterol yüksek çıkarsa ne yapmalı ?

Kan yağlarının yüksekliği demek olan Hiperlipidemi, farklı tipleri olan ve her tipi farklı şekilde tedavi edilmeye çalışılan çok etkenli bir hastalıktır. Bu yüzden tedaviye başlanmadan önce kesin tanının konması ve tedavinin şekillendirilmesi gerekir. Bireylerin hekime danışmadan kullandıkları ilaçlar daha sonra ciddi rahatsızlıklara sebep olabilmektedir. Doktor tavsiyesiyle uygulanacak diyet ve ilaç tedavisini belirli periyotlarda yapılacak laboratuvar testleriyle takip etmek mümkündür.

Sadece Kolesterol ölçümü yeterli midir?

Kolesterol yüksekliğinin tedavisi, masraflı, iyi takip edilmesi gereken bazen ömür boyu sürebilecek bir iştir. Dolayısıyla tedaviye başlama kararı almak iyi bir laboratuvar analizi ve fizik muayene yapılması gereklidir. Özellikle kolesterolü yüksek veya sınırda yüksek olan hastalarda kolesterolün alt gruplarına ilave olarak iyi huylu kolesterol (HDL kolesterol) ve kötü huylu kolesterolü (LDL kolesterol) taşıyan proteinlerin analiz edilmesi gerekir (Apolipoprotein A1 ve Apolipoprotein B). Son yıllarda bu testlere ilave olarak yeni parametrelerin ölçülmesiyle birlikte bağımsız risk faktörleri daha detaylı olarak incelenmeye başlanmıştır. Bu amaçla özellikle homosistein ve highsensitive-CRP tarama amacıyla rutin biyokimya testleri arasında yoğun olarak kullanılmaya başlanmıştır.

SORULAR- SORUNLAR

TOPUK DİKENİ YÜRÜMEME ENGEL

Halen 67 yaşında olup, sekiz sene önce by-pass ameliyatı geçirdim, bir seneden beri de kalp pili ile yaşama devam etmekteyim. Dört seneden beri de her iki ayağımdaki topuk dikeni problemini yaşamaktayım. Şimdiye kadar değişik ilaçlar ve önlemlerin dışında 5 defa kortizon iğnesi yaptırmak mecburiyetinde kaldım.

Kalp ve damar hastalığına karşı yürümem gerekliyse de, topuk dikeni rahatsızlığını asgari duruma indirmem için de yürümemem icap etmektedir.

ESWT ( Extracorporeal Shock Wave Therapy) maalesef kalp pili nedeniyle uygulanamamaktadır (Özel klinik şartlarında kullanabilme imkanı olabilir mi?) Kortizon uygulamasının da çok sık yapılması tavsiye edilmemekte.

Erdogan Karakas

Olayı iki farklı boyuttan ele almak gerekiyor. Kalp-damar hastalığınız için yürüme tavsiyesinde bulunulur, ancak yürüyüş yegane yöntem değildir. Aerobik eksersizler denilen ritmik, zorlanma yaratmayan ve uzun süreli uygulanan eksersizlerin tümü, bu durumda olan kişiler için uygundur. Bunlar arasında yüzme ve bisiklet sıklıkla önerilir. Evinize alacağınız bir kondüsyon bisikleti ile, topuk dikeni sizi rahatsız etmeden bu ihtiyacı kolayca karşılayabilirsiniz.

Olayın ikinci boyutu ise topuk dikeninin size getirdiği rahatsızlık. Bununla ilgili olarak bir çok çare denenmiş ama doğal olarak kalıcı bir çözüm olamamış. ESWT veya ESWT olarak kodlandırılan ve böbrek taşlarını ameliyatsız kırma amaçlı olarak kullanılan bu teknolojiden, kalp pili taşıyanların yararlanabilmeleri açısından bir olanak olup olmadığını araştıracağım ama bir ortopedi uzmanı ile görüşmenizi tavsiye ederim.


Kalp hastalıkları için kimler risk altında?

Ailesinde koroner kalp hastalığı olanlar.

Ailesinde hiperlipidemi olanlar.

Aşırı katı yağ ile beslenenler.

Sigara içenler.

Fazla miktarda alkol alanlar

Obes (aşırı şişman) olanlar.

Yüksek tansiyonu olup tedavi görmeyenler.

Kontrol altında tutulmayan Diabet (şeker hastalığı) olanlar.
Yazının Devamını Oku

Mikropları evinizin dışında aramayın

Mikropları hep dışarıda ararız. Aileden biri hastalanınca, onun gittiği yerlerden mikrop kaptığına inandırırız kendimizi. Oysa gerçek bizim düşündüğümüz gibi değil. Belki fark etmiyorsunuz ama evlerimiz mikrop kaynıyor.

Evin küçük delikanlısı sofradaki yerini alırken annesi 'Oğlum ellerini yıkadın mı?' diye sordu. Delikanlı 'Odamda ders çalışıyordum, ellerim kirli değil' diye karşılık verdi. Anne bu karşılığı makul bir savunma sayıp sesini çıkarmadı. Halbuki evin dört bir yanında mikroplar onların peşindeydiler.

Bilim adamları bir evde en az 14 farklı yerde hastalık üreten mikropların yaşadığını kanıtladılar. Ancak evinizi istila eden mikropların hepsi de zararlı olmayabilir. Vücudumuzda derinin üzeri yararlı bakterilerle örtülüdür, ayrıca sindirim sisteminde de yararlı bakteriler bulunur. Mikrobiyoloji uzmanları zararlı mikroplardan kurtulmak isterken yararlıları da yok etmenin yanlış olduğunu hatırlatıyorlar. Sadece zararlı mikroplardan kurtulabilmek için daha fazla temizlik yapmanız gerekmez. Zararlı mikropların toplandıkları bölgeleri iyi saptamanız yeterlidir. Bu, işinizi kolaylaşacak.

Uzmanlar enfeksiyon hastalıklarından korunmanın en emin yolunun el yıkamak olduğunu belirtiyorlar. Soğukalgınlıkları, enfeksiyona bağlı ishal, hepatit A ve menenjit gibi hastalıklar, ellerinize mikrop bulaşması sonucu ortaya çıkıyor. Mikroplu ellerinizle gözlerinize, ağzınıza, burnunuza dokunmanız mikropların vücudunuzda faaliyete geçmesini sağlıyor.

EL YIKAMANIN ÖNEMİ

Unutmayın, sabunu avucunuzda gezdirip sonra çarçabuk çalkalamakla ellerinizi temizlemiş sayılmazsınız. Tırnak diplerini de ihmal etmeden, ellerinizi sabunla en aşağı on beş saniye güzelce oğuşturmalısınız. Ellerinizi güzelce çalkalayıp, iyice kurulamalısınız.

Arizona Üniversitesi araştırma merkezinde yapılan bir çalışmaya göre, her dört mutfak süngerinden biri sağlık için tehlike yaratan mikropları muhafaza etmektedir. Mutfak süngerleri, Salmonella bakterileri için ideal bir ortam oluşturur. Gıda zehirlenmeleri salmonella bakterilerinin marifetidir. Mutfakta kullandığınız süngerleri her gün iyice yıkamayı ihmal etmeyin. Mutfakta kurulama bezleri yerine kağıt havlu kullanın.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer unsur iç çamaşırlarının yıkanması. İç çamaşırlarının başka giyeceklerle birlikte makineye atılması, sağlık açısından sakıncalıdır. İç çamaşırlarının ayrı yıkanması ve de bunlar için dezenfektanlı deterjan kullanılması mikropların ölmesini sağlar.

Derleyen; Azize BERGİN

HAFTANIN KİTABI

Mayo Clinic tarafından hazırlanan Alzheimer Hastalığı isimli kitap, beynin nasıl işlediğinden başlayıp Alzheimer hastalığı olanların bakımında dikkat edilecek konulara kadar bu alanda doğabilecek her türlü soruyu aydınlığa kavuşturuyor.

Not; Bu kitap bir hafta süreyle tüm D&R mağazalarında %15 indirimli

İÜ HASTA OKULU DEVAM EDİYOR

İstanbul Üniversitesi'nin kronik hastalığı olanlar ve yakınları için düzenlediği ücretsiz hasta okulu çalışmalarını sürdürüyor. Programlar her çarşamba saat 14.00'te başlıyor. Çapa'da Tevfik Sağlam Amfisi'nde bugün Spina Bifida'lı Çocuklar, 3 Mart'ta Kronik Başağrısı Olan Hastalar, Cerrahpaşa Oditoryum'da ise bugün Astımlı Hastalar, 3 Mart'ta da Sigara Tiryakileri konuları ele alınacak.
Yazının Devamını Oku

Okuma yazma sorunu disleksi işareti olabilir

Çocuğunuz ikinci dönemin bu ilk haftalarında hálá okuma yazmayı sökemediyse aralarında ‘‘disleksi’’nin de olduğu birtakım sorunlar yaşıyor olabilir. Toplum genelinde her 10 çocuktan birinde görülen disleksinin fark edilmesi genelde ilkokulun ilk yıllarına rastlıyor. Tedavisi için ise özel eğitim şart.

SÖMESTR tatili, kar tatili derken öğrenciler bir türlü ikinci döneme ısınıp öğrenime başlayamadılar. Okuma yazmayı bu yıl öğrenmesi beklenen birinci sınıf öğrencileri için bu durumun büyük bir dezavantaj yarattı. Bu yılın 1. sınıflarının kimisi ilk dönemin ortasında, kimisi ise dönem sonuna doğru okumayı sökmüştü, bir kısmının ise halen bir atılım yapması bekleniyor.

Okuma yazma konusunda her çocuktan aynı performansı beklemek mümkün değil elbette. Bu sorunu yaşayan öğrencilerde farklı nedenler söz konusu olabiliyor. Zeká geriliği, görme-işitme özürleri, ruhsal sorunlar, aile içi sorunlar bunlardan sadece birkaçı. ‘‘Disleksi’’ olarak adlandırılan ve neredeyse her 10 çocuktan birinde görülen öğrenme bozukluğu ise okuma yazmayı öğrenme konusunda karşımıza sık sık çıkan bir rahatsızlık.

Gelişimsel okuma bozukluğu olarak da tanımlanan disleksiye erkek çocuklarda kızlara oranla 4 kat daha fazla rastlanıyor. Nedeni kesin olarak bilinmese de hamilelik sırasında annenin yetersiz beslenmesi, doğum sonrası görülen yüksek ateşli enfeksiyonlar, doğum sırasında plasenta ve göbek kordonu anomalileri, başa alınan darbeler ve kalıtımın disleksi gelişiminde rol oynadığı düşünülüyor.

HARFİ TERS ALGILIYOR

Tabii ki her okuma yazma öğrenemeyen çocukta disleksi var demek son derece yanlış. Bunu kesin olarak söyleyebilmek, çocuğu inceleyen, tetkiklerini yapan hekime düşüyor. Disleksili çocuklar, harfleri ya da rakamları ters algılayabiliyor. Okurken cümle içinde kelime atlamaları görülebiliyor ya da farklı satırlardan okumaya geçiliyor. Tahtadakini defterine farklı bir şekilde geçirebiliyor. Bunların dışında çocuk yön tayininde, sağını solunu öğrenmede güçlükler yaşayabiliyor. Aynı şey uzaklığın algılanmasında da görülüyor. Disleksili çocuklar taşıdıkları şeyleri sık sık yere düşürüyorlar, sağa sola çarpıyorlar. Ödevlerini yapmayı unutan bu çocuklar anne babalarının haksız yere hışmına uğrayabiliyorlar.

ÜSTÜN ZEKALI MI?

Disleksili çocuklar, belki de yaşıtları arasında en sık eleştirilen çocuklar oluyorlar. Tembel, dağınık, dikkatsiz, sakar gibi sıfatlarla üzerlerine gelinen bu çocuklar, kendilerinde ne sorun olduğunu anlayamamanın sıkıntısıyla yaşıyorlar. Özgüvenleri azalıyor, içe kapanık çocuklar haline geliyorlar. Oysa disleksi, bir zeká düşüklüğü göstergesi değil. Disleksili çockların bazılarının üstün zekálı oldukları da biliniyor.

Disleksili çocukların ebeveynlerine verilecek en doğru öğüt, sabırlı ve anlayışlı olmaları. Bu çocuğun hasta değil, özel çocuklar olduklarını düşünmek gerekiyor. Sorunun üstesinden aile içinde gelmek, genelde zor olduğundan bir uzman yardımı almak gerekiyor çoğu zaman. Sınıf ortamında ise öğretmene ve tahtaya yakın olmaları için ön sıralara yerleştirilmeleri doğru bir tercih. Bu çocukların yazılılarda performansları düşük olduğundan sözlü sınavlarda test edilmeleri de daha doğru. Disklesinin çözümü ise anlayıştan ve özel eğitimden geçiyor. Derleyen: Ömür GEDİK

SORULAR SORUNLAR

DENGE SORUNU VAR

Annemde iki ay önce kusma, dengesizlik, yürüme bozukluğu ve göz kararması rahatsızlığı başladı. Annem 58 yaşında, baş dönmesi yok, fakat denge problemi var. Orta kulaktaki vücudun dengesini sağlayan sıvılardan kaynaklandığını düşünerek KBB'ye gittik, fakat kulaklardan kaynaklanmadığını söylediler.

Ayhan OĞUZ ANTALYA

Boyun damarları denildiğinde, kafaya giden bütün damarlar anlaşılıyor. Bunlardan ‘‘şahdamarlar’’ denilenleri beynin beslenmesini sağlar. Bunlarda oluşan tıkanıklıklar beyinde beslenme bozukluklarına yol açar. Beynin hangi bölgesinin beslenemediğine bağlı olarak da hastada farklı şikayetler ortaya çıkar.

Denge ile ilgili merkezler beyinin arka kısmında beyincik bölgesinde yer almaktadır. Bu bölgeyi besleyen atardamarlar da boynun arka kısmından gelir. Boyun omurlarındaki aşırı kireçlenmeler, bazen bu damarları sıkıştırarak yeterli kan taşımasını engeller. Annenizin sorunu ikinci tabloyu düşündürüyor. Annenize uygulanan ilaç tedavileri bir sonuç vermediyse, damar cerrahisi uzmanları ile görüşmeniz yararlı olacaktır.
Yazının Devamını Oku

Yatak ıslatma deyip geçmeyin

Yatak ıslatma her 10 çocuktan birinde görülen ve aileleri endişelendiren bir durum. Kalıtımdan mesane darlığına, duygusal travmalardan davranış bozukluklarına kadar pek çok nedeni olan bu rahatsızlık tedavi edilmediği takdirde çocukların ruh sağlığı üzerinde derin izler bırakabiliyor.

Halk arasında 'altına kaçırma' olarak nitelendirilen olay sanıldığından çok daha fazla çocuğu ve ailelerini rahatsız ediyor. 7 yaşındaki çocuk nüfusunun yüzde 10'u altını ıslatıyor. 12 yaşındakilerin ise yüzde 3'ünün bu sorunu yaşadığı biliniyor. Yatak ıslatma hem aile hem de çocuk için hayal kırıklığı yaratan ve utanç kaynağı olan bir durum. Zamanında müdahale edilip olayın önüne geçildiğinde çocukların rahatlıkla üstesinden gelebildiği bu durum, önemsenmezse ciddi problemlere neden olabiliyor.

Yaygın inanış yatak ıslatmanın arkasında çoğu zaman duygusal sorunlar ve davranış bozuklukları yattığı yönünde. Ancak bazı durumlarda fiziksel bir sorun bile çocukları geceleri bu sorunla karşı karşıya getirebiliyor. Bu fiziksel sorunlar arasında ilk sıraları idrar yolu ihtihapları, şeker hastalığı ve idrar yolundaki fonksiyonal ya da yapısal bozukluklar alıyor.

Son araştırmalar altına kaçıran çocukların uyku sırasında yeterli antidiuretic hormon salgılamadığını gösteriyor. Bu hormonun azlığı mesanenin tutabileceğinden çok daha fazla idrar üretilmesine neden oluyor. Fazla gelen idrar ise ister istemez çocuğun altına kaçırmasına yol açıyor. Yatak ıslatma konusunda kalıtımın rolünün de büyük olduğu biliniyor.

Neden ne olursa olsun yatak ıslatma çocuklar ve aileleri için ciddi bir sorun teşkil ediyor. Önemli olan çocuk duygusal açıdan yıpranıp aşağılık duygusuna kapılmadaya başlamadan önce bu sorunun üstesinden gelebilmek.

TEDAVİLER ÇEŞİTLİ

Çocuğun yatağı neden ıslattığının tam olarak anlaşılamadığı durumlarda bile sorunun tadevisi başarıyla yapılabiliyor. Ancak yatak ıslatma konusunda akıldan çıkarılmaması gereken en önemli nokta tedavinin çocuğun kuru bir yatak istediği durumlarda çok daha başarılı olduğu.

Çoğu durumda davranış terapisi işe yarıyor. Buna mesane kontrolü egzersizleri, çocuğu gece uyandırma, pozitif yaklaşım, nem alarmı ve alışkanlık düzenlemeleri (çocuğun yatak öncesi yeme içme alışkanlıklarının değiştirilmesi gibi) de eklendiğinde çok çabuk sonuca ulaşılabiliyor.

Davranış terapisinin işe yaramadığı ender durumlarda ise ilaçlara başvurmak gerekiyor. Bu ilaçlar genelde böbreklerin ürettiği idrar miktarını düşürenler arasından seçiliyor. Gündüz altına kaçıran çocuklarda ise işeme isteği yaratan kasları rahatlatan ilaçlara gidiliyor.

Cleveland Kliniği şu sıralar akupunktur gibi tamamlayıcı tedavilerin bu rahatsızlığın tedavisindeki etkilerini araştırıyor.

Derleyen: Ömür GEDİK

NE ZAMAN YARDIM İSTENMELİ

Çoğu vaka zaman içinde müdahaleye gerek kalmadan kendiliğinden düzeliyor. Ancak bazı özel durumlarda en kısa zamanda bu konuda tecrübeli bir doktordan yardım istemek olabilecek en iyi çözüm. Aşağıdakilerden herhangi biri sizin çocuğunuzun durumuna uyuyorsa vakit kaybetmeden önlem almanız gerekiyor:

Çocuğunuz 6 yaşın üzerindeyse ve yatağını ıslatıyor olması onu üzüyorsa.

3-6 ay kuru kaldıktan sonra aniden yatağını ıslatmaya başlamışsa.

Gece yatağını ıslatmasının yanı sıra gündüz de altına kaçırıyorsa.

Çocuğunuzun altını ıslatması evde sorunlara yol açıyorsa.


SORULAR-SORUNLAR

Beta mikrobu nedir

Bir tanıdığımın kızında yüksek tansiyon var. Annesine sorduğumda, beta mikrobu taşıdığını söyledi. Dediğine göre bu hastalığın tedavisi yokmuş. Dünyada kırk kişide bir görülüyormuş. Ama bu hastalığı araştırmaya kalktığımda çelişkili cevaplar aldım ve kafam karıştı. Bu hastalığın tedavisi varmış ve normal bir çocuk hastalığıymış. Ama kızın annesi çocuğun ölüm tehlikesi bile geçirdiğini söyledi. Ayrıca hırıltılı soluk alıyor ve sürekli öksürüyor. Bir oğlan kardeşi varmış, ölmüş. Kuşkulu bir ölüm. Zaten otopsi falan da yok. Ben çocuğun da aynı hastalıktan öldüğü kanısındayım. Anneannelerinde yüksek tansiyon var ama beta mikrobunun taşıyıcısı mı orası belli değil. Ayrıca babalarının da bünyesi zayıf. Bu ikisi birleşip ağır hastalığa yol açabilir mi? Bu hastalığın tedavisi var mı? Eğer düşündüğüm gibi kalıtımsalsa kök hücre yöntemiyle tedavi edilebilir mi?

Tülay KUTKAN

Anlattıklarınızda doğru yönler olmakla beraber, belirtiler ile tanılar arasında uyumsuzluklar var. Beta mikrobu olarak adlandırılan şey, genellikle bademcikler ve boğaz kısmına yerleşen, zaman zaman anjin türü ataklar yapan bir mikroptur. Diğer mikroplarla oluşan anjinden farklı olarak, bu mikropla oluşan anjin sonrası, böbrekler ya da kalpte kalıcı sorunlara da yol açma ihtimali yaratabilen akut ateşli eklem romatizması oluşturması riski yaratmasıdır. Bu nedenle bir çocuğun boğazına beta mikrobu yerleşmiş ise tetkik sonrası uygun antibiyotiklerle tedavisi ve daha sonra da periyodik olarak uygulanan antibiyotiklerle (örneğin depo penisilin iğneleri) korunması gerekir.

Beta mikrobunun yüksek tansiyonla bir ilişkisi yok. Bu çocukta hem yüksek tansiyon yaratan, muhtemelen doğumsal bir anormali var, ayrıca da beta mikrobu taşıyor. Beta mikrobu yukarıda belirttiğim şekilde tedavi edilmeli ama yüksek tansiyon konusu da en kısa zamanda ayrıntılı olarak incelenmelidir.

HAFTANIN KİTABI

Bu haftaki kitabımız Yaşamsal Arınma adını taşıyor. Önceki haftalarda diğerlerini tanıttığımız Detox programının tamamlayıcısı olan bu kitapla, bir hafta içinde mutlu, sağlıklı ve canlamış bir yaşam için kolay adımlar atma yollarını öğreneceksiniz.

Bu kitap bir hafta boyunca tüm D&R mağazalarında %15 indirimli
Yazının Devamını Oku

Karaca'nın ölümünden çıkarılacak dersler

Cem Karaca ölünce de aynı şey oldu. Bir kişi hastaneye yetiştirilemeden ölürse, hele de bu kişi ünlü biriyse, ana haber bültenleri ya da gazete manşetlerinde değişmeyen bir cümleyi görürsünüz: ‘‘Ambulans rezaleti.’’ Ama işin aslı hiç de öyle değil. CEM Karaca'da da olduğu gibi bir kişinin solunumu ve dolaşımı durursa, solunum ve dolaşım desteği sağlanması için, önümüzde 5 dakika kadar bir zaman var. Bu süre içinde etkili bir yapay solunum ve kalp masajı yapılmadığı taktirde, ne kadar donanımlı bir ambulans gelirse gelsin, ambulansın yapacağı tek şey cenazeyi taşımaktan öte geçmez. Normal oda ısısında 10-15 dakikadan daha fazla süre geçtiği takdirde beyin ölümü gerçekleşir. Bundan sonra kalp çalıştırılsa bile beyin ölümü olduğu için, ortaya çıkacak tablo geri dönüşümsüz bir bitkisel hayattır. Oysa yapılacak etkili kalp masajı ve yapay solunum, beyin ölümünü engelleyeceği için sağlık görevlilerinin ulaşmasına kadar zaman kazandıracaktır.

İLKYARDIMI ÖĞRENİN

Şimdi diyelim ki, Tanrı korusun, çok sevdiğiniz bir kişi kalp krizi geçirdi ve kalbi durdu; siz kalp masajı ve yapay solunum yapmayı bilmiyorsunuz: çağırdığınız ambulansın merkezi sizin evinizle aynı sokakta bile olsa, ne kadar hızlı hareket ederlerse etsinler, bu kadar süre içinde size ulaşmaları mümkün değil. Bu durumda kusurlu olan ambulans mı, yoksa ilk yardımı zamanında öğrenmediğiniz için siz mi?..

Bu gibi durumlar, sadece kalp krizi için söz konusu değildir. Aralarında büyük damarların yaralanmasına bağlı kanamaları ya da şofben veya soba nedeniyle zehirlenmelerin, suda boğulmaların da yer aldığı bir çok acil durumda ambulans gelinceye kadar yapılacaklar çok büyük önem taşımaktadır.

Şimdi ambulans konusuna bir başka açıdan bakalım. Günlük trafik içinde ilerlerken ambulans sireni duyduğunuzda lütfen bir bakın, kaç araç kenara çekilip ambulansa yol açıyor, kaç tane uyanık da açılan yola girip birkaç metre daha ileri gitmeyi kár sayıyor!.. Ara sokaklar iki taraflı park yeri halinde, çoğu zaman dükkanlara mal getirip götüren kamyonetler yolun ortasında durup yolu kapattığını umursamadan, ticaretine bakıyor, öbür tarafta da ölümle yaşam arasındaki kıymetli dakikalar geçip gidiyor.

112 numaralı acil telefonunu ‘‘geyik’’ yapmak için meşgul eden sapıklar da ayrı bir olay.

Bu durumda olayı sadece ‘‘ambulans rezaleti’’ olarak sunmak, en azından yanlış yapmaktır. Çünkü bu tür haberleri okudukça insanların kafasındaki ambulans kavramı, insanlara yardıma koşan, bu nedenle de işlerinin kolaylaştırılması gereken bir ekip olarak değil, işleri ciddi olarak yapmayan vicdansızlar şekline dönüşüyor ve ekip, giderek daha çok sürücüyle, daha çok hasta sahibiyle mücadele etmekten iş yapamaz hale geliyor.

AMBULANSA YOL VERİN

Bunları söylerken ambulans sitemimizin kusursuz olduğunu söylemek istemiyorum. Bu sistemin kusurlarının irdelenmesi düzeltilmesi için gerekir ama popülizm uğruna, evde etkili ilk yardım bilgisinin eksikliği ve ambulans sürücülerinin trafikte karşılaştıkları sorunları ele almadan da olmaz.
Yazının Devamını Oku

Koroner damarları genişletmek mümkün

Dünyada en sık görülen ve ölüm nedenlerinin başında yer alan koroner kalp hastalığının tedavisi ve bu hastalığın seyri sırasında ortaya çıkan kalp krizi, kalp yetersizliği ve ölüm gibi üzücü olayların önlenmesi konusunda yapılan çalışmalar ‘‘EECP’’ yönteminin yararlarını ortaya çıkardı. İstanbul Memorial Hastanesi'den Prof. Dr. Günsel Şurdum Avcı, giderek yaygınlaşan bu yöntemi anlattı.

KOLAY uygulanan, kansız ve yan etkisi olmayan ‘‘Enhanced External Counter Pulsation’’ (EECP) yöntemi, Amerika'da 500'ün üzerinde merkezde olmak üzere tüm dünyada yaygın olarak koroner kalp hastalarının tedavisinde kullanılmakta.

EECP yöntemi ile tedavi, kalbi besleyen koroner damarların ve ince uç dallarının genişlemesini, bu dallar arasında kollateral adı verilen bağlantı dalcıklarının (doğal by-pass'ların) açılmasını ve yeni kılcal damarların oluşmasını sağlamaktadır. Böylece, kalbi besleyen koroner damarlarında daralma ve tıkanma olan koroner kalp hastalarında, kalpte kanlanma eksikliği düzelmekte, koroner yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıkan göğüs ağrısı, yorgunluk, nefes darlığı, çarpıntı gibi yakınmalar azalmakta, hatta kaybolmakta; kalp krizi riski azalmakta, ömür uzamaktadır.

EECP, kolay uygulanan bir yöntemdir: Sırt üstü yatar durumdaki hastanın bacaklarına ve kalça çevresine sarılan hava torbaları, kalp atımları ile eş zamanlı olarak şişirilip boşaltılır. Her şişirme sırasında bacaklara uygulanmış olan basınç, bu bölge damarlarındaki kanın kalp yönüne hareketini sağlar. Kalbe yakın ve koroner damarların çıktığı ana atardamar bölgesinde biriken kanın yükselttiği basınç ile, kan koroner damarlara itilir. Her kalp atımında olan bu itiş, zamanla koroner damarların uç dallarında genişlemeyi ve yeni yan dalların oluşumunu sağlar. Günde bir saatten toplam 35 saat uygulanan bu tedavi sırasında, doktor ve hemşire tarafından yapılan ilave bağlantılar ve ince ayarlar ile en iyi etkinin elde edilmesi sağlanırken, hasta hiçbir yakınma hissetmeksizin gazetesini okuyabilir, televizyon seyredebilir, bir saatlik günlük tedaviyi aldıktan sonra evine ya da işine gidebilir.

EECP tedavisi gören hastaların elde ettiği yarar, yakınmalarının azalmasından anlaşılabileceği gibi, tedaviden sonra yapılan efor, talyum ve diğer testlerle de kanıtlanabilir. Tedavi ile elde edilen yararlı etki kalıcı olup beş yıl geçtikten sonra yapılan testlerde de gösterilebilir.

HAFTANIN KİTABI

Bir insanın kendini daha iyi hissedebilmesi, daha sağlıklı olabilmesi için, yaşamın getirdiği ve biriktirdiği zararlılardan arınması gerekiyor. Bu arınmaya, toksinlerden kurtulma anlamında ‘‘detoks’’ deniliyor. Bu haftaki kitabımız ‘‘Zihinsel Arınma’’ adını taşıyor. Bu kitap, bir hafta içinde negatif düşünceyi yenme, stresleri atma, güveninizi yeniden kazanma ve tamamen gevşemeyi öğretmeyi amaçlıyor.

Bu kitap bir hafta boyunca tüm D&R mağazalarında yüzde 15 indirimli
Yazının Devamını Oku

Kanseri önlemede 10 altın kural

Kanser sözcüğünü duyduğu zaman yüreğini büyük bir korku sarıyordu. Ailesinde kansere yakalanmış kişiler vardı ve bu genç kadın da aynı hastalığın pençesine düşeceğini düşünmekten bir türlü kendini alamıyordu. Günler geçtikçe yakın bir gelecekte kansere yakalanacağına iyiden iyiye inanmaya başlamıştı. ‘‘Korkunun ecele faydası olmaz’’ derler, bu genç kadın da günlerini korku içinde geçirmek yerine kanser riskini azalttığı bilinen önlemlere baş vurabilirdi.

1- Sigarayı unutun

Dünya Sağlık Örgütü'nün hazırladığı rapora göre, sigara alışkanlığıyla bağlantılı kanser türlerine (örneğin akciğer kanseri) yakalananların sayısında büyük bir artış var. Sigara alışkanlığı, tam 11 kanser türünde etkili.

2-Test yaptırın

Kadınlar, mammogram ve smear testi gibi sözcüklerden hiç hoşlanmıyorlar. Kendilerini sağlıklı hissettikleri sürece de bu önemli testleri yaptırtmaktan kaçınıyorlar. Oysa kanseri, başlamak üzereyken yakalayıp mücadeleye girişmek çoğu zaman hayat kurtarır.

3-Koruyucu yiyecekler

Posalı yiyeceklere ağırlık vermek, bağırsak kanserlerini önlüyor. Taze meyve sebze ve tahıl ürünleriyle oluşturulan beslenme düzeni bağışıklık sisteminin başta kanser olmak üzere pek çok hastalığa karşı direncini artırıyor. Elma, greyfurt, mango ve kivi gibi meyveler sofradan hiç eksik edilmemeli. Lahana, brokkoli, karnıbahar gibi sebzeler de kansere karşı koruyucu.

4-Alkolü azaltın

Alkollü içecekler konusunda asla aşırıya kaçmamalısınız. Ağız, gırtlak, nefes borusu, yemek borusu ve karaciğer kanserlerinin genellikle içkiyi fazla kaçıranlarda görülmesi bir rastlantı değil. Günde üç kadehten fazla alkollü içki içmek, kansere davetiye çıkarır.

5-Güneşe dikkat

Güneşin hayat ve enerji kaynağı olduğunu hiç kimse inkar etmiyor. Fakat meselenin bir de öbür yüzü var. Güneşteki zararlı mor ötesi ışınlar, son yıllarda deri kanseri vak'alarında bir patlama yarattı. Güneşe çıkarken her zaman koruyucu losyonlar kullanmalısınız. Yaz aylarında sabah 11 ve öğleden sonra 3 arası saatlerde asla güneşe çıkmayın. Günlük güneşlenme süresi 10 dakikayı geçmesin.

6- Çaya zaman ayırın

Çay, serbest radikallerle kıran kırana mücadele eden antioksidanlar bakımından son derece zengin bir içecektir. Fareler üzerinde yapılan deneyler, çayın kanserli tümörleri küçülttüğünü gösterdi. Çayı süt ile karıştırarak içerseniz, kanserden korunma şansınız daha yüksek olur.

7- Ailenizi araştırın

Ebeveynlerdeki hatalı genlerin daha sonraki kuşaklarda da kansere neden olabileceği unutulmamalı. Meme, rahim, bağırsak ve prostat kanserlerinin oluşmasında genetik faktörler rol oynuyor. Ailede kanser vakalarının görülmesi, sizin de mutlaka kansere yakalanacağınız anlamına gelmez. Sadece böyle durumlarda daha tedbirli olup gecikmeden gerekli önlemleri almalısınız.

8-Kilolardan uzak durun

Günümüzün en büyük sağlık problemlerinden biri de aşırı şişmanlık. Dünyada giderek yaygınlaşan şişmanlık bağırsak, böbrek, rahim çeperleri ve prostat kanserlerine de yol açıyor. İşte bu nedenle kanserden korunmak için dengeli ve sağlıklı beslenmeyi ilke edinmelisiniz. Ayrıca vücudun hareketsiz kalmamasına da dikkat edilmeli.

9-Değişikliğe dikkat

Günün 24 saatini kendinizi inceleyerek geçirmenizi önermiyoruz. Ama vücudunuzdaki beklenmedik değişikliklere de dikkat etmelisiniz. Vücudunuzdaki benlerin renk ve şekil değiştirmeleri ya da birden büyümeleri, kanser habercisi olabilir. Memelerin düzenli olarak kontrol edilmesi de meme kanserinin erken dönemde teşhis edilmesini sağlar. Bağırsakların faaliyetinde ani değişiklikler ve bunların bir haftadan fazla sürmesi de tehlike işaretidir.

10- Güvenli seks

Cinsel temas yoluyla geçen virütik hastalıklar cinsiyet organlarında kansere neden olabiliyor. Diğer sorunlar bir yana, kanserden korunmak için de güvenli sekse önem verilmeli. Cinsel temas yoluyla bulaşan hastalıklara karşı her zaman tetikte olmalıyız.

Derleyen: Azize BERGİN

SORULAR-SORUNLAR

PROSTATA AMELİYATSIZ ÇARE ARIYORUM

Ben 18 yıl önce by-pass ameliyatı geçirdim. 10 yıldan beri prostat sorunum var. Kalp ameliyatı geçirmiş olmam nedeniyle narkoz alarak ameliyat olamayacağım düşüncesindeyim. Sizin daha önceki yazılarınızda bahsettiğiniz prostata ameliyatsız çözüm yönteminden ben de yararlanabilir miyim?

Erhan Tiritoğlu


Daha önceden bir ameliyat geçirmiş olmanız, bu ameliyat kalp ameliyatı bile olsa, genel anestezi altında prostat ya da başka bir ameliyatı geçirmeniz için engel değildir. Tabii ki şu anda kalp ya da diğer hayati sistemlerinizle ilgili ek bir sorununuz olmamak şartıyla. Prostat bezi eğer büyüyerek idrar yolunu daraltmış ve idrar kesesinde çok miktarda idrar kalıntısına yol açıyorsa, bu birikme böbreklerinizi zorlayacaktır. Ayrıca da prostat bezinin selim karakterli büyümeleri ile kanserleri de bazen benzer belirtiler nedeniyle karıştırılabilir. Bu nedenle şikayetlerde önemli ölçekte değişme olmasa bile zaman zaman doktor kontrolünü ihmal etmemek gerekiyor. Bu kontrolde üroloji uzmanı mutlaka ameliyat öneriyorsa, kalp doktorunuzla görüşüp ameliyat engel bir halinizin olup olmadığını öğrenin.

Renklere göre beslenin

Dengeli beslenmek ve besinlerin yararlarını akılda tutmak için renklerine bakmak yeterli. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yakup Alıcıgüzel, besinleri renklerine göre 7 kategoriye ayırarak, farklı renklerdeki besinlerin ayrı işlevleri olduğunu ifade etti.

MOR

Patlıcan, böğürtlen, kırmızı üzüm, kırmızı lahana, mürdüm eriği gibi mor renkli besinler, çok güçlü antioksidan özelliği taşır. Sağlıklı dokuları ve hücreyi koruyucu maddeler içerir. Kalp hastalıkları riskini azaltır. Ancak antioksidanlar, organizmanın savunma mekanizması için gerekli olan maddelerin yok edilmesine yol açacağı için iki ucu keskin bıçak gibidir. Ölçüyü ve dengeyi iyi tutturmak gerekiyor.

KIRMIZI Domates, karpuz, kan portakalı gibi ürünler, likopen içerdiği için bazı kanser türlerine karşı koruyucudur.

TURUNCU Kayısı, kavun, havuç, balkabağı gibi ürünler karoten maddesi içerir. Karoten hücreleri zararlı maddelerden korur.

SARI-TURUNCU Limon, portakal, armut, mandalina, greyfurt gibi sarı ve turuncu renkli besinler, çok güçlü vitamin deposu.

SARI-YEŞİL Kabak, salatalık, bezelye, kivi, kıvırcık salata, ıspanak, bakla, avakado gibi sarı-yeşil renkli sebzeler, katarakt gibi çeşitli göz hastalıklarına karşı koruyucu özellik taşıyor. Brokoli, lahana gibi yeşil renkli besinlerdeki B vitamininin öncülü olan flavanoidler tüm vücudun reaksiyonlarını etkiler.

BEYAZ Pırasa, turp, sarmısak, mantar, soğan gibi besinlerin yer aldığı bu grup, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı oluyor.

Ali GÜLER/ANTALYA (DHA)
Yazının Devamını Oku

Gribi önemsemezseniz zatürreeye dönüşebilir

Ani ateş yükselmesi ve kas ağrılarıyla başlayan gribin geçmesi, ortalama üç-beş gün sürer. Fakat kuru öksürük, nefes darlığı ve yorgunluk gibi belirtiler iki hafta kadar devam edebilir. Soğukalgınlığı ve gribin kesin bir tedavi yöntemi yoktur. Reçetesiz satılan ilaçlardan yardım beklemek yerine, doktora gitmekte fayda vardır. Çünkü, eğer ihmal edilirse, gribin zatürreeye dönüşme riski hiç de az değildir.

Yüksek ateş ve dayanılmaz ağrılarla yatağa düşmediğimiz sürece soğukalgınlığı, nezle, grip gibi sorunlara reçetesiz satılan ilaçlarla çözüm bulmaya çalışıyoruz. İki-üç gün içinde hastalığın belirtilerinden kurtulmayı beklerken sorunların devam etmesi bizi şaşırtıyor. Sağlığımıza kavuşmak için gerekenleri yapmamıza rağmen hastalığın bıçak gibi kesilmeyeceğini unutmayalım. İyileşmek zaman alır. Boğaz ağrıları, burun tıkanması ve hapşırıklarla kendini belli eden soğukalgınlığının tamamen geçmesi, ortalama olarak bir hafta sürer. Bazı vak'alarda iyileşme süreci iki haftaya kadar uzayabilir.

AKUT BRONŞİT RİSKİ

Soğukalgınlığına yakalandıktan sonra belli bir süre içinde sağlığınıza kavuşamayabilirsiniz. Çünkü bazen komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Örneğin sinüzit. Eğer soğukalgınlığının ikinci haftasında yüzünüzde ağrılar, burunda tıkanma ve şiddetli baş ağrılarından şikáyetçi olursanız, bakterilerden kaynaklanan sinüzit ihtimali ortaya çıkar. Bu sorunun giderilmesi için 10-14 gün sürecek bir antibiyotik tedavisi önerilir.

Akut bakteryel bronşit yani nefes yollarının çeperlerinde iltihaplanma, bildiğimiz soğukalgınlığı belirtilerini sergileyebilir. Fakat sürekli öksürük, sorunun basit bir soğukalgınlığı olmadığına işarettir.

Virüslerin neden olduğu brornşit bir hafta içinde etkisini kaybeder. Ama öksürürken tıslamaya benzer bir ses çıkarıyorsanız ve de soluğunuz kesiliyorsa, pnömoni (zatürree) ihtimalini aklınıza getirip doktora baş vurmalısınız. Eğer öksürürken yeşile çalan sarı renkte balgam çıkarıyorsanız, bakterilerin neden olduğu bronşite yakalandığınız anlaşılır. Bu durumda size antibiyotik tedavisinin uygulanması gerekir. Bakterileri bulup öldürdükleri bilinen antibiyotikler boğaz iltihaplanmalarına karşı da etkilidirler.

ASTIMIN TEŞHİSİ ZOR

Bazı durumlarda geçmek bilmeyen ısrarcı öksürük ve burun tıkanıklığı alerji ya da saman nezlesi habercisi olabilir.

Solunum yolları hastalıkları arasında astımın teşhisi ne yazık ki pek de kolay olmuyor. Geceleri uyku kaçıran kuru öksürük önemsenmeli. Hele öksürükle beraber göğüste sıkışma ve durup dururken nefes almakta zorlanma gibi belirtiler varsa, hiç zaman kaybedilmeden doktora başvurulmalı.
Yazının Devamını Oku

Saldırgan çocuklara bilinçli önlem şart

Etrafa zarar veren çocuklar ve onlara karşı alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak bilinenlerin çoğunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Yeni yapılan bir araştırmaya göre, saldırgan davranışlar içine giren çocuklar, kendilerine fazla güvenenler arasından çıkıyor.

OKUL çağındaki çocuklarda görülen saldırganlık giderek daha çok karşımıza çıkan bir durum. Hemen hemen her okulda, her mahallede çevresindekileri rahatsız etmekten hoşlanan bir veya daha çok çocuk bulunuyor. Okulun ya da mahallenin kabadayılarının üstünlük taslamaları, güçsüz olanları itip kakmaları, yaşıtlarını olduğu kadar ebeveynleri de rahatsız ediyor. Eğitmenler ve büyükler bunlar karşısında ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

Bir yandan diğer çocukları korumak, bir yandan da 'kabadayı' diye nitelendirebileceğimiz çocuğa yardım amacıyla çeşitli yöntemlere başvuruluyor. Çocuğun saldırganlığına çare bulunamazsa, diğer çocukların anne babaları olaya karışmaya ve sorunlu çocuğun o ortamdan uzaklaştırılmasını istemeye başlıyorlar.

GÜVENLERİ TAM

Bugüne kadar, agresif çocukların kendilerine güvenleri olmadığı ve daha fazla dikkat çekmek için takındıkları rolde ısrarlı oldukları düşünülüyordu. ‘‘Özgüveni olmayan hırpalanmış çocuk, fiziksel gücünü ispat etmek için bu yola başvurur’’ deniliyordu. Bu davranışın düzeltilmesi için de bütün dikkatlar agresif çocuğun özgüveni üzerinde yoğunlaşıyordu.

UCLA'de yapılan son araştırma ise kavga çıkaran, etrafındakileri itip kakan, dalga geçen çocukların bilinenin tersine çok yüksek özgüvenleri olduğunu ve arkadaşları arasında istenmeyen değil, tersine popüler kişi olduklarını ortaya koydu.

Altıncı sınıfa giden 2.000 öğrenci üzerinde yapılan araştırmaya göre, 12 yaşındaki çocukların yüzde yedisi etrafı ciddi şekilde rahatsız ediyor. Saldırgan çocuklar, sanılanın aksine psikolojik olarak son derece güçlüler. Yetişkinler onların davranışlarını eleştirse de, yaşıtlarının onlara hayran olması kendilerini iyi hissetmelerine neden oluyor. İşin ilginç yanı, çocukların çoğu kurban yerine saldırgan çocuğa sempati duyuyor. Saldırgan çocuklarda bu nedenle depresyon, yalnızlık ya da endişe görülmüyor. Hatta sosyal anlamda sorun yaşamayan çocuklardan daha sağlıklı göründükleri bile oluyor.

Ne var ki saldırgan çocuklar etraflarına olduğu kadar kendilerine de zarar veriyorlar. Bu çocuklar o an için durumlarından memnun olsalar da, ileride kendilerini daha büyük bir tehlike bekliyor. Araştırmalar, çocukluk yıllarında bu tip davranışlar gösterenlerin büyüdükleri zaman hapse girme ihtimallerinin diğerlerinden dört kat daha fazla olduğunu söylüyor.

Derleyen: Ömür GEDİK

Akran desteği azaltılmalı

Bugüne kadar çoğu ebeveyn ya da okul yetkilisi, agresif çocuklarda özgüven eksikliği olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle, alınan tedbirler de agresiflik üzerinde yoğunlaşıyordu. Ne var ki, çocuklara özgüven aşılamak için yapılan girişimlerin çoğu, asıl soruna yönelik herhangi bir çözüm getirmediği için sonuçsuz kalıyordu.

Yeni araştırmanın ışığında yapılması gereken şey ise agresif çocuklara özgüven aşılamaya çalışmak yerine, yaşıtlarının onlara verdiği desteği azaltmaya çalışmak. Özellikle okullarda, agresif çocuklar üzerinde yoğunlaşmak yerine, diğer çocuklara yönelik programlar oluşturmak gerekiyor. Onların, sorun yaratan değil, kurban konumundaki arkadaşlarının yanında olmasını sağlamak daha doğru bir yaklaşım.
Yazının Devamını Oku

Hiç hasta olmayan bebek sağlıklı mı

Ailelerin bilinci ve imkanları çoğaldıkça bebeklerini tam anlamıyla ‘‘gözleri gibi’’ koruyorlar. Biberonlar sterilize ediliyor, hasta kişiler çocuktan uzak tutuluyor, çevrede toz kir bulunmaması sağlanıyor. Böylece bebekler hastalıklardan uzak, sağlıklı olarak büyütülmeye çalışılıyor. Bebeği hiç hastalanmayan anneler de bununla gurur duyuyorlar. Gurur duyuyorlar da, acaba doğru mu yapıyorlar?

HALK arasında ‘‘Sokakta karda kışta yalınayak dolaşan, yiyeceği yere düştüğünde alıp yiyen çocuklara hiçbir şey olmaz da, evde her türlü olumsuz etkenden korunan çocuklar sık sık hastalanır’’ diye bir inanç vardır. Uzmanlar bu düşüncenin pek yanlış olmadığı görüşündeler.

Örneğin astım, korunan bebeklerde daha sık görülüyor. ABD ve Almanya'da yapılan birbirinden bağımsız iki araştırma da steril ortamlarda büyüyen çocuklarda astım hastalığının daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. İlk 1 yaşı içinde en az iki kez nezle olup burnu akan çocukların, 7 yaşına kadar astım hastası olma ihtimali yarı yarıya daha az. Aynı şekilde uçuk ya da suçiçeği gibi Herpes grubu virüs enfeksiyonu geçiren çocuklarda da astım daha az görülüyor.

BAĞIŞIKLIĞI AZ OLUYOR

Bir araştırma, ağabeyi ya da ablası olmayan çocukların da, küçük yaşlarda kreşe gönderilmeyip evde yalnız büyütülen çocukların da daha sık astım olduğunu ortaya koymuştu. Bu, önceleri psikolojik sorunlara bağlanmıştı, ancak daha sonraları araştırmalar geliştirildiğinde, kalabalık ortamlarda büyüyen bebeklerin soğuk algınlığı gibi hastalıkları daha sık yaşadığı belirlendi.

Bazı hastalıkları yaşamak vücudun bağışıklık sistemini uyarıyor. Yeterli antikor bulunması da bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bu yöndeki bir başka çalışma da, bağırsak parazitleriyle ilgili olarak yapılmıştı. Bu çalışma sonuçlarına göre, hijyen bilincinin gelişmesi ile bağırsak parazitlerinin önlenmesinin, aralarında astımın da bulunduğu alerjik hastalıkların artmasına yol açtığı belirtiliyordu.

LÖSEMİLERDE ARTIŞ MI

İngiltere'de yapılan bir çalışma, ülkede yaşayan küçük çocuklarda, kan kanseri diye de bilinen löseminin bir türü olan ‘‘ALL’’nin Hindistan'da yaşayan çocuklara oranla 5-6 kat daha fazla görülmesini, İngiltere'de yaşayan çocukların daha steril ortamlarda yaşamalarına bağladı. Araştırmaya göre İngiltere'de çocuklar, steril ortamlar nedeniyle soğuk algınlığı gibi sık rastlanan hastalıklardan uzak kalıyorlar ve bağışıklık sistemleri az gelişiyor.

Peki ama bebeklerin bağışıklıklarının gelişmesi için onları hasta etmek mi gerekiyor? Tabii ki bunu hiç kimse öneremez, ancak temizliğin abartılmasının anlamlı olmadığı söylenebilir. Ayrıca koşulları nedeniyle bebeklerine kreşlere göndermek zorunda olan annelerin, sadece çocukları diğer çocuklardan hastalık kapabilir diye koşullarını zorlayarak bundan kaçınmasının pek de anlamlı olmadığı da görülüyor.

Uzmanlar, aşırı hijyenin çocuklarda yarattığı bağışıklık eksikliğine karşı önlemler araştırıyor. Halen uygulanmakta olan aşılar, bu anlamda bir derecede etki yaratıyor, ancak tam olarak yeterli değil. Gücü azaltılmış virüsler ve bakterilerle çalışmalar yapılıyor. Hızla gelişen tıbbın bu soruna da çare bulması, pek uzak olmasa gerek.

SORULAR SORUNLAR

SOBA ZEHİRLENMELERİ KAÇINILMAZ KADER Mİ?

Kış geldiği zaman gazetelerde sık gördüğümüz başlıklar var; ‘‘Şofben yine can aldı‘‘ ya da ‘‘Lodos yüzünden zehirlenenler’’ gibi. Anlaşıldığı kadarıyla kaderci bir toplum olan bizler, şofbenden, katalitik sobadan ya da lodos estiğinde çekmeyen soba bacaları yüzünden zehirlenmenin kaçınılmaz bir kader olduğunu düşünüp kaderimize razı oluyoruz. Bildiğim kadarıyla belirli bir tarihten sonra üretilen şofbenlerde baca çekmediği zaman gazı kesen sistemler olması gerekiyor. Katalitik diye adlandırılan borusuz tüpgazlı sobalarda da, ortamdaki oksijen azalıp zehirli karbonmonoksit gazı oluşmaya başladığında gazı kesen sobayı otomatik olarak söndüren sistemlerin olması gerekiyor. Tabii ki bir evin oturulmasına izin verilmesi için kurallara uygun bacasının yapılmış olması şartı da var. Yerel yönetimler ara sıra kaldırım taşlarının rengini değiştirmek dışında bir görevlerinin olduğunu düşünmüyorlar mı? Polisi, savcısı, ölenlerin ardından doğru dürüst bir çalışma yapmıyor mu? Yerel yönetimler, evleri dolaşıp bacaları kontrol etmek, standartlara uygun üretilmemiş ya da kurallara uygun montaj yapılmamış şofbenleri sökmek, bacaların düzeltilmesini isteyip sonucu takip etmek gibi bir görev üstlenmiyorlar mı? Uygunsuzluk halinde üretici ya da denetleme görevini ihmal eden yerel yönetici hakkında kovuşturma yapılıyor mu?
Yazının Devamını Oku

Yatıştırıcı ilaçlar bağımlılık yapabilir

Modern hayatta, her soruna sakinleştirici bir hapla çözüm getirme alışkanlığı yaygınlaşıyor. Bu da, ilaç ya da madde bağımlılığı sorununu beraberinde getiriyor. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı kadar madde bağımlılığı da günümüzün insanını tehdit eden büyük bir tehlike.

İlaç bağımlılığı, özellikle hap bağımlılığı günümüzde gençler kadar ileri yaşlardakileri de tehdit etmeye başladı. Sorunlarımıza birer küçük hap sayesinde çare bulduğumuza kolayca inanıveriyoruz. Geceleri uyumakta zorluk çekiyorsak, bir uyku hapı meseleyi çözümlüyor. Ertesi sabah uyku mahmurluğunu üzerinizden atamıyorsanız, onun da çaresi var. Uyarıcı, enerji verici haplar emrinizde.

Uzmanlar, endişe ve çeşitli sıkıntıları gidermek amacıyla önerilen düşük dozlu da olsa yatıştırıcı ilaçların, doktor kontrolü altında en fazla iki üç hafta kullanılması gerektiğini vurguluyorlar. İlaç sizi endişelerinizden uzaklaştırıyor diye, hap kutusunu yanınızda taşıyıp, her gün kullanmaya devam etmeniz ilerde ilaç bağımlısı olmanıza yol açıyor. Uzmanlara göre, özellikle düşük dozdaki yatıştırıcılar kısa zamanda bağımlılık yaratıyor. Şizofreni gibi ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanılan önemli ilaçları bu değerlendirmenin dışında tutmalıyız. Doktorun önerdiği o ilaçlar kullanılmazsa, önemli hastalıkların tedavisi de imkánsızlaşır.

Belirttiğimiz gibi trankilizan olarak adlandırılan yatıştırıcıların uzun süre ve devamlı olarak kullanılması, kişilerde bu ilaçlara karşı bağımlılık yapar. Hasta bu ilaçları almaktan vazgeçtiği zaman çok daha önce yaşadığı sorunlar yeniden ortaya çıkar ve bu kez uzun süreli bir tedavi gerekir. Doktorlar, bu tür ilaçların iki üç hafta sonra kesilmesini önerdikleri halde, sorunların tekrarlaması korkusu, kişileri o ilaçlara bağımlı yapabiliyor.

Eğer ilacı unuttuğunuzda kendinizi kötü hissetmeye başlıyorsanız, zaman içinde aldığınız ilaç miktarını artırma ihtiyacını hissediyorsanız, tedbirli olmak adına, ilaç kutusunu her zaman yanınızda taşımaya dikkat ediyorsanız, bu belirtiler sizin o ilaca bağımlı olduğunuzu gösterir.

Nasıl tedavi edilir

İlaç bağımlısı olan kişiye çevresindekilerin anlayışlı ve sabırlı davranmaları, sorunun giderilmesinde yardımcı olur. İlaçları birdenbire kesmek yerine kademeli doz azaltımı daha uygun olacaktır. Bazen, bağımlının kullandığı ilaçtan çok daha az etkili bir başka ilaç ile tedavi sürdürülür. Endişenin fiziksel belirtilerini yok eden beta-bloker grubu ilaçlar da yardımcı olabilir ama ilaç bağımlısı kişi kesinlikle bir psikiyatristten yardım almalıdır.

Haftanın kitabı

Detoks kavramını son zamanlarda sık duyuyor olmalısınız. Vücutta biriken zararlı maddelerden, toksinlerden kurtulma, arınma anlamına gelen bu sözcük, sağlıklı bir yaşama ulaşmada önemli bir kavram.

Jane Scrivner tarafından hazırlanmış detoks programının Bedensel Arınma isimli bu kitabı, uygulanacak bir haftalık programla, enerji düzeyinizin yükselmesi, bağışıklık sisteminin güçlenmesi, cildinizin düzelmesi ve kilo vermeniz gibi hedeflere ulaşmanızı sağlıyor.

Bu kitap bir hafta süreyle tüm D&R mağazalarında yüzde 15 indirimli
Yazının Devamını Oku

Hangi öksürük, hangi hastalığın habercisi

Gecenin bir vaktinde küçük yavrunuzun öksürmeye başladığını duyunca kahrolursunuz. Minicik bedenin şiddetli öksürük nöbetleriyle sarsılması size acı verir. Öksürüklerinin kesilmesi için ne yapacağınızı şaşırırsınız. Uzmanlar, öksürmekle vücudun hava yollarını sıkıntı veren sümüksü maddelerden kurtulduğunu belirtiyorlar. Ancak çocuğunuz öksürüyor diye de boşuna sevinmeyin. Özellikle kış aylarında çok sık görülen öksürük nöbetleri çocuğun sağlığına ilişkin önemli ipuçları verir.

ÖKSÜRMENİN değişik türleri vardır ve bunların her biri çocuğun sağlığı konusunda önemli ipuçları verir. Örneğin, çocuk gece yarısı madeni bir ses çıkararak kuru kuru öksürmeye başladı. Yabancısı olduğunuz bu tür öksürük, onun kış aylarında sık görülen bir virüs enfeksiyonu geçirdiğine işarettir. Öksürük nöbetleri gündüz azalır ama gece şiddetlenir. çocuğun ateşi de yükselmiş olabilir. Kış virüsü, gırtlak ve nefes borusunda şişme ve daralmalara neden olur. Daha çok bebeklerde ve üç yaşından küçük çocuklarda görülür. Üç yaşından sonra çocukların nefes boruları genişlediği için daralma ve genişleme hareketleri soluk alıp vermeyi fazla etkilemez.

HAPŞIRMAYLA GELEN

Tıp dilinde ‘‘ıslak öksürük’’ olarak adlandırılan bu öksürük türünde hapşırma, burun akıntıları ve gözlerde sulanma görülür. Bu tür öksürük, bildiğimiz soğukalgınlığının habercisidir. Burunda, sinüslerde, boğazda ve akciğerlerin geniş hava borularında virüs enfeksiyonu başlamıştır. Öksürük nöbetleri genellikle soğukalgınlığı tedavisi tamamlanıncaya kadar sürer. Böyle durumlarda çocuğun burun yollarının mümkün olduğu kadar temiz tutulması gerekir. Çocukta sinüzit ya da astım, alerji, hatta zatürree gibi sorunlar araştırılmalı.

ISLIK GİBİ ÖKSÜRÜK

Çocuğunuz gün içinde fazla hareket ettiği zamanlar, çiçek tozları, soğuk hava, toz ya da dumana maruz kaldıktan sonra, sürekli olarak ıslık çalar gibi seslerle öksürüyorsa ve solukları hızlanmışsa, onun astıma yakalandığı düşünülebilir. Astım, akciğerlerdeki küçük hava borucuklarının şişip daralması, sümüksü maddeyle dolup soluk almayı güçleştirmesi şeklinde kendini gösterir.

GENİZDEN ÖKSÜRÜK

Çocuk gece ve gündüz ayrımı olmadan ve sık sık genizden gelen öksürük nöbetleriyle sarsılıyorsa, huzursuzsa, üsteliksık sık sık boğazının kaşınmasından yakınıyorsa, grip başlangıcı söz konusu olabilir. Ona bol bol sıvı verip nemli bir ortamda bulunmasını sağlamalısınız.

BALGAMLI ÖKSÜRÜK

Çocukta öncelikle soğukalgınlığı belirtileri görülür, sık sık hapşırır ve burnu akar. Bu belirtiler başladıktan bir hafta sonra da öksürük başlar. Çocuk öksürürken balgam çıkarır, soluğunu dışarı verirken de garip sesler çıkarır. Akciğerlerdeki ‘‘bronşiyolitis’’ adıyla bilinen minik hava yollarında bir virüs enfeksiyonu bu belirtilerin nedeni olabilir. Kışa doğru bu vakalarda çoğalma görülür ve ilkbahar sonlarında hasta sayısı azalır. Bronşiyolitis'i bildiğimiz bronşit ile karıştırmamalıyız.

Derleyen: Azize BERGİN

SORULAR SORUNLAR

Sarı nokta hastalığı

Bir süre önce köşenizde bahsi geçen ‘‘Sarı Nokta’’ hastalığı ile ilgili olarak ek bilgiler rica ederiz.

Oya TANDOĞAN/ MERSİN

Acıbadem Göz Merkezi'nden Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Durlu, yaşa bağlı ‘‘sarı nokta’’ hastalığının tedavisinde kullanılan ve ABD'de 2000 yılında onaylanan ‘‘fotodinamik tedavi’’ sayesinde bu hastalığın ilerlemesinin önüne geçilmeye çalıştığını belirtiyor. Sarı nokta hastalığının ‘‘ıslak’’ tipinin tedavisinde argon lazer ve fotodinamik lazer kullanılıyor. Argon lazer ısı etkisiyle sarı nokta dokusunu tahrip ettiği için her ne kadar seçilmiş vakalarda hálá kullanılsa da, büyük oranda yerini fotodinamik lazere bıraktı. Fotodinamik tedavide esas amaç hastalığı durdurabilmek ve daha kötüye gitmesini önlemek. Fotodinamik tedavi, özel bileşimde bir ilacın koldaki toplardamardan verilmesi ve sarı noktaya lazerin uygulanmasını kapsamakta. Yan etkisi çok az olan bu tedavi 3 ayda bir tekrarlanıyor ve hasta 2 yıl süreyle izleniyor. ‘‘Kuru’’ tipin koruyucu tedavisinde ise doktor kontrolünde yüksek doz A, C, E vitaminleri ve çinko veriliyor.
Yazının Devamını Oku

Memelere ilişkin bilgi hayat bile kurtarabilir

Kadın sağlığında memelerin çok önemli bir yeri var. Büyük, küçük, sarkık ya da dik. Kadının memeleri ne şekilde olursa olsun, özel ilgi ve kontrol şarttır. Unutmayın, memelere gereken ilgiyi göstermek hayat kurtarabilir. Memeler konusunda bilgilenirseniz, bazı yersiz endişelerden ya da aşırı umursamazlığın kötü sonuçlarından kurtulabilirsiniz.

Vücudumuzdaki organların büyük bir bölümünün şekilleri, büyüklükleri normalde başkalarınınkinden önemli farklılık göstermez. Kadın memeleri ise tam aksine çok farklı özellikler taşır. Bu nedenle kadınların kendi meme yapısını iyi tanımalarında, hastalıkları konusundaki açıklamaları dikkatle okuduktan sonra kendi memelerinin durumunu gözden geçirmelerinde yarar var.

Meme uçlarında tüyler: Kadınların çoğunda meme başlarını çevreleyen koyu renk halkada tüylenmeler görülebilir. Eğer görüntü rahatsızlık veriyorsa, tüyler kolayca yok edilebilir. Ancak bu görüntü herhangi bir sağlık sorunuyla bağlantılı değildir.

Küçük memeler: Kadınlar için tahta göğüslü olmak bir üzüntü kaynağıdır. Fakat küçük memeler genellikle sorun yaratmazlar. Sadece aşırı derecede zayıflayan kadınlarda ve vücut egzersizlerini fazla abartan kadınlarda, hormon azalmasına bağlı olarak memelerin küçüldüğü görülür. Böyle durumlarda hormonların kontrolü gerekebilir.

Büyük memeler: Kadının memelerinin boyutları, ergenlik çağında meme dokusunun östrojen hormonuna duyarlılık derecesine göre belirlenir. Doğum kontrol hapları, büyük memelerin daha da büyümelerine neden olabilir. Çok büyük memeler, kadında komplekse, uygun olmayan sütyenlerin kullanılması ise sırt ağrılarına neden olur. Büyük memeleri cerrahi müdahale ile küçültmek mümkün. Ameliyat sırasında süt keseleri korunmamışsa, memeleri küçültülen kadın bebeğini emziremez. Ayrıca meme başının duyarlılığının azalması ve bazı durumlarda da ameliyat izi kalması gibi hallerle de karşılaşılabilir.

Simetrik olmayan memeler: Memeler de birbirinin eşi olmayabilir. Bu farklılık çoğu zaman ilk bakışta farkedilmez. Yapılan araştırmalara göre, her yirmi kadından birinde iki memenin boyutları dikkat çekecek derecede farklılık gösteriyor. Memelerdeki asimetri, sürekli ise herhangi bir sağlık sorunun habercisi sayılmaz.

Erkekler ve memeler: Erkeklerde de bazı durumda memeler farkedilecek derecede büyük olabiliyor. Aşırı şişmanlık, yaşlılık ve bazı ilaçlar erkek memelerini büyütebiliyor.

HAFTANIN KİTABI

Depresyon en zor hastalıklardan biri. Her beş kadından, her on0 erkekten birinde olmasına karşın, belirtileri çoğu zaman başka nedenlere bağlandığı için teşhis edilemiyor. Giderek daha sık rastlanıyor. 2020 yılında dünyanın ikinci büyük sağlık sorunu haline gelmesinden korkuluyor.

Depresyon Derneği yayınlarından olan Depresyon Nedir, Nasıl Başedilir? isimli kitap, depresyon konusuyla ilgili her türlü soruyu aydınlığa kavuşturuyor.

Bu kitap bir hafta süreyle tüm D&R mağazalarında yüzde 15 indirimli
Yazının Devamını Oku

Havada SARS tehlikesi var mı

Geçen yılın korkulu rüyası SARS, Çin'de yeniden görüldü. Yeni vakaların ortaya çıkmasına an meselesi olarak bakılırken havayolları alınan önlemleri tartışıyor. SARS'ın ilk çıktığı yer olan Guangdong'da tekrar görülmesiyle tüm dünyayı yeni bir korku dalgası sardı. İlk SARS vakası 2002 Kasım ayı ortalarında yine Çin'in Guangdong eyaletinde ortaya çıkmış, 2003 Şubat'ının sonlarına doğru SARS korkusu tüm dünyayı etkisi altına almıştı. Geçtiğimiz yıl 27 ülkede görülen SARS salgını, 8000'nin üzerinde kişiyi etkiledi ve bunlardan 774'ünün ölümüyle sonuçlandı.

Ani gelişen ciddi solunum yetersizliği sendromu (Severe Acute Respiratory Syndrome-SARS), genelde 38-75 yaş aralığındaki insanları etkilese de 15 yaşın altına da indiği oluyor. 38 derecinin üzerinde ateşle başlayan tabloya titreme, baş ağrısı, boğaz ağrısı, burun akıntısı, halsizlik ve vücut ağrıları eşlik edebiliyor. Kuru öksürük ve nefes darlığı gelişiyor. Karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma ile birlikte kanda lökosit ve trombosit sayılarında düşme oluyor. Hastaların yüzde 80-90'ı, 6-7 günde düzeliyor. Bazı hastalarda cihazlarla yapay solunum desteği gerekebiliyor.

Hastalığın bulaşma yolunun havadaki damlacıklar olduğu düşünülüyor. Bu nedenle SARS sağlık hizmetlerinde çalışanlarda, hasta yakınlarında ve sık sık uluslararası seyahat yapan kişilerde daha çok görülüyor. Hasta olduğundan şüphelenilen kişilerle ilgilenirken maske, gözlük ve önlük takmak bu açıdan önemli.

UÇAKLARDA KAPTILAR

Uçakların solunum yoluyla bulaşan hastalıklar için son derece elverişli ortamlar olduğu bir gerçek. Geçtiğimiz yıl 29 kişi uçak yolculuğu sırasında SARS kapmıştı. Dünya Sağlık Örgütü ve Hastalık Koruma ve Önleme Merkezi, havaalanları ve uçaklarda uygulanacak bir kontrol mekanizmasını hayata geçirmişlerdi. WHO'nun önlemlerinin açıklandığı mart ayından bu yana da kimse uçuş sırasında SARS'a yakalanmadı.

Geçtiğimiz ay sonunda New England Tıp Dergisi'nde yayımlanan bir araştırma bir SARS hastasının uçakta bulunmasının az da olsa diğer yolcular için risk taşıdığını ortaya koydu. SARS hava yoluyla değil, hasta kişinin solunum yolundan yayılan damlacıklarla doğrudan temasla bulaşıyor. Bu nedenle Asya'ya yolculuk yapmış birinin ateşli olması ya da nefes darlığı çekmesi, uçuş görevlilerinin sürekli maske takmalarını gerektirmiyor. Yalnız hasta olduğundan şüphelenilen kişiye servis yapılırken maske takılması öneriliyor. Bu kişinin diğer yolculardan mümkün olduğunca uzak bir yere oturtulması ve diğerlerinin kullandığı tuvalete girmemesi de yolcuların sağlığı açısından önemli. Potansiyel hastaların inilen alanda tam bir muayeneden geçirilmesi şart.

Bu yıl havayolu şirketlerinden yapılan açıklamalar onların geçen yıl edindikleri tecrübelerin ardından SARS salgınına daha hazırlıklı olduklarını gösteriyor. Geçen yıl alınan önlemleri yeterli bulan pek çok havayolu şirketi şimdilik ekstra önlem almayacağını açıkladı.

Derleyen: Ömür GEDİK

SORULAR SORUNLAR

MİDENİZİ ROMATİZMA İLAÇLARI BOZMUŞ

35 yaşında romatoid artrit hastası bir okurunuzum. Bu hastalığa 5 yıl önce yakalandım. 2 yıl önce İstanbul'a tayin oldum. Arkasından hastalığım çok artmaya başladı. İlaçları kullanırken midemle ilgili ileri derecede sorun çıktığı için ameliyat geçirmem gerekti, bu yüzden de artık ilaç kullanamıyorum. Hastalığımın belirtileri de çok arttı.

G.Ümit/İstanbul

Romatoid artrit ya da halk arasındaki söyleniş şekliyle ‘‘eklem romatizması’’ gerçekten tedavisinde bilgi ve yakın takip gerektiren bir hastalıktır. Şikayetleriniz çok arttığı zaman, sizin de kullandığınız kortizonlu ilaçlar bu hastalıkta çok iyi sonuçlar vermekle beraber, yan etkilerinin bulunması nedeniyle, bir hekimin yakın takibini gerektiren bir tedavi şeklidir. Üstelik kortizonun dışındaki romatizma ilaçlarının çoğu da mide için tahriş edici özellik taşır. Siz doktor kontrolü olmadan zaman zaman kortizonlu ve kortizonsuz romatizma ilaçları kullanarak midenizi ameliyat gerektirecek kadar hasta etmişsiniz. Midenizin hastalanmasının yanı sıra, belki de daha önemlisi, artık birçok ilacı kullanamaz hale gelmişsiniz. İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşadığınıza göre tıp fakültelerinden birinin Romatoloji polikliniğine kayıt olmanızı tavsiye ederim.
Yazının Devamını Oku

Deli dana yine gündemde

90'lı yıllarda vejetaryenler hariç herkesi tedirgin eden Deli Dana Hastalığı, Amerika'da görülmesinin ardından yeniden tartışma konusu oldu. Hastalığın büyük salgınlar yapmadığı bilinse de pek çok ülke Amerika'dan et alımını durdurdu.

İNGİLTERE'de ilk ortaya çıktığı 1986 yılından beri dillerden düşmeyen ve 1990'lardan itibaren pek çok kişinin beslenme alışkanlıklarını değiştirmesine neden olan Deli Dana Hastalığı geçtiğimiz ay Amerika'da da görüldü. ABD Tarım Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, hastalığa Washington eyaletinde Holstein türü bir inekte rastlandı. Hastalık en son geçen Mayıs ayında Kanada'da ortaya çıkmıştı.

Hayvanların çabuk gelişmesi için insan sağlığına zararlı büyüme hormonları kullandığı gerekçesiyle Avrupa Birliği ülkeleri Amerika'dan et alımı yapmıyordu. Amerika'dan et alımı yapan pek çok ülke, bu olaydan sonra Amerika'dan gelen etlere yasak koydu.

DELİ DANA NEDİR

Halk arasında Deli Dana Hastalığı olarak bilinen Bovine Spongioform Encephalopathy (BSE), 2,5 yaşın üzerindeki sığırlarda görülen ve ölümle sonuçlanan bir hastalık. Yürüme bozukluğunu takiben beyin fonksiyonlarında bozukluk da görülen hayvanlar sersemleşiyor ve diğer hayvanlardan ürkmeye başlıyor.

Hastalığın insanlarda görülen şekline Creutzfeldt-Jakob Disease (CJD) deniliyor. Uzun bir kuluçka dönemi olan CJD insanlarda beyin fonksiyonlarının bozulmasına, hızlı yaşlanmaya neden oluyor ve ölümle sonuçlanıyor. Hastalığın en sık rastlanan belirtileri uykusuzluk ve hafıza kaybı. Bu bulguların ardından kısa bir sürede hızlı bir bunama, konuşamama, yürüme zorluğu ve kramplar görülüyor. Hasta 6-12 ay içinde mental ve fiziksel fonksiyonlarını kaybediyor.

Ölümle sonuçlanan hastalıkta kesin tanı beyin dokusundan biopsi yapılarak konuluyor. Hastalara şikayetleri azaltan tedaviler uygulansa da hastalığın kesin bir tedavisi henüz yok.

NASIL BULAŞIYOR

Şu ana kadar İngiltere'de bu hastalıktan yılda ortalama 20 kişi yaşamını yitirdi. İlk başlarda bir salgına sebep olacağı düşünülen hastalık beklendiği kadar etkili olmadı. Ama yine de insanlar hastalığın geçiş yolları konusunda son derece hassas davranmaya devam ediyorlar. Kesin bir kanıt olmamakla birlikte hayvanlardaki hastalığın insanlara sığır eti ve ürünleriyle bulaştığı tahmin ediliyor. Bir porsiyon hayvansal ürünle bulaşma riski 10 milyarda bir olarak veriliyor. Süt ve süt ürünleri bir risk teşkil etmezken, CJD'ye yol açan proteine en çok sakatatta, özellikle göz, beyin, ince bağırsak ve kemik iliği dokusunda rastlanıyor.
Derleyen: Ömür GEDİK

HAFTANIN KİTABI

Panik atak neredeyse çağın hastalığı haline gelmeye başladı. Bir çok kişi hastane ve doktor kapılarından ayrılamıyorlar. Bunların çoğu avuç avuç sakinleştirici kullanmak zorunda kalıyorlar. Panik ataklarla ilgili gerçekleri öğrendiğinizde siz de onlara saldırabileceğinizi ve onu alt edebileceğinizi -üstelik ilaç kullanmaya gerek kalmadan- görebileceksiniz.

Hasta Okulu devam ediyor

İstanbul Üniversitesi'nin hastalar ve hasta yakınları için ücretsiz olarak sürdürdüğü Hasta Okulu, 2004 yılında da çalışmalarına devam ediyor.

Çapa'daki İstanbul Tıp Fakültesi Tevfik Sağlam Amfisinde 7 Ocak (bugün), Multiple Sklerozlu Hastalar, 14 Ocak'ta ise Böbrek Taşı Olanlar, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Oditoryum'da 7 Ocak'da Kalp Krizi Geçiren Hastalar, 14 Ocak'da ise Kolostomili Hastalar konusunda eğitim uygulanacak. Eğitim programları her iki fakültede de saat 14'de başlıyor.
Yazının Devamını Oku

Testis kanseri korkusu muayeneden kaçırıyor

Testis muayenesinden ya da kanser teşhisi konulmasından korkan erkeklerin çoğu, doktora gitmeyi geciktiriyor. Oysa testis kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir kanser türü... İNGİLTERE'de geçtiğimiz hafta açıklanan bir araştırma, ilginç bir gerçeği su yüzüne çıkardı. Buna göre testis kanserinden şüphelenen erkekler ya kontrolü mümkün olduğunca erteliyor ya da kontrol olmaktan tamamen kaçıyordu.

Bu gerçeğin ardında yatan nedenler çeşitli. Erkeklerin bazıları doktor muayenesinden korktuklarını belirtirken, bir kısmı da testis kanseri teşhisi konma ihtimalinden ve erkekliklerini yitirmekten korkuyor. Bu tip korkuları olan erkeklerin önemle bilmesi gereken şey, bu kanser türünün erken teşhis konulduğunda yüzde 90-95 gibi yüksek bir başarı oranıyla tedavi edilebildiği.

Testis kanseri, 15-35 yaş erkekler arasında en sık görülen kanser tiplerinden biri. Erkeklerde görülen kanserlerin ise yüzde 1'i kadarını oluşturuyor. Kanser ilk olarak testiste bezelye büyüklüğündeki sert bir yumru olarak kendini belli ediyor. Bu yumru dokunulduğunda acı vermeyebiliyor. Testis kanserinin sebebi tam olarak bilinmiyor. İnmemiş testisi olanlarda hastalığa yakalanma riski daha fazla. İnmemiş testis daha sonra cerrahi yöntemlerle indirilse bile bu risk devam ediyor.

Pek çok kanser türünde olduğu gibi bunda da erken tanı çok önemli. Tüm genç erkekler belli aralıklarla kendi kendilerine testis muayenesi yapmalılar. Bu muayenede görülen şüpheli durum gözardı edilmemeli.

Derleyen: Ömür GEDİK

Tedavide kısırlık söz konusu değil

Tanı için kan tahlili, ultrason muayenesi ve nadiren de olsa biyopsi gerekebiliyor. Tedavide ise kanserin evrelerine göre hareket etmek önemli. Kanserin ‘‘seminom’’ tipi radyoteripiye oldukça duyarlı oluyor, ‘‘nonseminom’’larda ise bu duyarlılık görülmüyor. Nonseminom'larda cerrahi tedaviden sonra en az yan etkisi olan ilaçlar seçilerek kemoterapi uygulamasına geçiliyor. Cerrahi yöntemin uygulandığı erkeklerin çoğu bir testisin alınmasıyla kısır kalacağını ya da cinsel aktivitelerinin yok olacağını sanıyor. Oysa böyle bir durum söz konusu değil.İleri safhaların tedavisinde için çevre dokuların alınması da penisin sertleşmesini ve orgazmı olumsuz yönde etkilemiyor. Testislerinde normal dışı bir oluşum fark edenlerin kaygılanmadan bir doktora başvurmaları büyük önem taşıyor.

SORULAR SORUNLAR

GÖĞÜSLERİM HİÇ GELİŞMEDİ

Rumuz; Çare yok mu?

Ben 20 yaşında genç kızım. Adet görmüyorum ve göğüslerim hiç yok. Doktora gittim, bir sürü test, tahlil yapıldı.Bana rahmin küçük, gelişmemiş dediler. 1 ay kadar sonra karından küçük bir kesik yaparak içeri alet sokup bakacaklarmış. Ben de tedavisi imkansız ise, neden deney tahtası olayım diyerek tekrar gitmedim.

Hastalıkların tedavisi sırasında, zaman zaman hekimlerin önemli saydıkları hususlarla, hastalarınki arasında farklılıklar oluyor. Doğal olarak siz, 20 yaşında bir genç kız olarak önce dış görünüşünüzün düzelmesini istiyorsunuz, hekimleriniz ise, tıbbı açıdan önemli olan, olayı kökünden aydınlatmak istiyor. Aslında doğru olan da, hekimlerinizin yapmak istediği. Çünkü, olayı aydınlığa kavuşturduktan sonra uygulanacak tedavi bir bütün olmalıdır.

Karından alet sokarak yapılacak tetkik belki yararlı ama kanımca, çok önemli değil. Sizin için kandaki hormon tetkikleri ve belki de kromozom tetkikleri daha önem taşıyor. Bazı tür kromozom anomalileri, hastaların cinsiyet özelliklerini etkileyebilir. Bazı tür kromozom bozukluğunda kişinin dış görünüşü kız özelliğinde olduğu halde, kromozom yapısı erkek özelliğinde olabilir.

Sizdeki olay, mektuptaki tariflere bakarak ilaç yazmakla geçiştirilecek kadar kolay değil. Tıp fakültelerinden birine başvurun. Çoğunun, kromozomlarla ilgili araştırmalar yapma olanağı da olduğu için sizin sorununuzun kaynağı ve varsa yapılabilecekler kesin olarak belirlenecektir.
Yazının Devamını Oku

Testis kanseri korkusu muayeneden kaçırıyor

Testis muayenesinden ya da kanser teşhisi konulmasından korkan erkeklerin çoğu, doktora gitmeyi geciktiriyor. Oysa testis kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir kanser türü...İNGİLTERE'de geçtiğimiz hafta açıklanan bir araştırma, ilginç bir gerçeği su yüzüne çıkardı. Buna göre testis kanserinden şüphelenen erkekler ya kontrolü mümkün olduğunca erteliyor ya da kontrol olmaktan tamamen kaçıyordu. Bu gerçeğin ardında yatan nedenler çeşitli. Erkeklerin bazıları doktor muayenesinden korktuklarını belirtirken, bir kısmı da testis kanseri teşhisi konma ihtimalinden ve erkekliklerini yitirmekten korkuyor. Bu tip korkuları olan erkeklerin önemle bilmesi gereken şey, bu kanser türünün erken teşhis konulduğunda yüzde 90-95 gibi yüksek bir başarı oranıyla tedavi edilebildiği. Testis kanseri, 15-35 yaş erkekler arasında en sık görülen kanser tiplerinden biri. Erkeklerde görülen kanserlerin ise yüzde 1'i kadarını oluşturuyor. Kanser ilk olarak testiste bezelye büyüklüğündeki sert bir yumru olarak kendini belli ediyor. Bu yumru dokunulduğunda acı vermeyebiliyor. Testis kanserinin sebebi tam olarak bilinmiyor. İnmemiş testisi olanlarda hastalığa yakalanma riski daha fazla. İnmemiş testis daha sonra cerrahi yöntemlerle indirilse bile bu risk devam ediyor. Pek çok kanser türünde olduğu gibi bunda da erken tanı çok önemli. Tüm genç erkekler belli aralıklarla kendi kendilerine testis muayenesi yapmalılar. Bu muayenede görülen şüpheli durum gözardı edilmemeli. Derleyen: Ömür GEDİKTedavide kısırlık söz konusu değilTanı için kan tahlili, ultrason muayenesi ve nadiren de olsa biyopsi gerekebiliyor. Tedavide ise kanserin evrelerine göre hareket etmek önemli. Kanserin ‘‘seminom’’ tipi radyoteripiye oldukça duyarlı oluyor, ‘‘nonseminom’’larda ise bu duyarlılık görülmüyor. Nonseminom'larda cerrahi tedaviden sonra en az yan etkisi olan ilaçlar seçilerek kemoterapi uygulamasına geçiliyor. Cerrahi yöntemin uygulandığı erkeklerin çoğu bir testisin alınmasıyla kısır kalacağını ya da cinsel aktivitelerinin yok olacağını sanıyor. Oysa böyle bir durum söz konusu değil.İleri safhaların tedavisinde için çevre dokuların alınması da penisin sertleşmesini ve orgazmı olumsuz yönde etkilemiyor. Testislerinde normal dışı bir oluşum fark edenlerin kaygılanmadan bir doktora başvurmaları büyük önem taşıyor.SORULAR SORUNLARGÖĞÜSLERİM HİÇ GELİŞMEDİRumuz; Çare yok mu?Ben 20 yaşında genç kızım. Adet görmüyorum ve göğüslerim hiç yok. Doktora gittim, bir sürü test, tahlil yapıldı.Bana rahmin küçük, gelişmemiş dediler. 1 ay kadar sonra karından küçük bir kesik yaparak içeri alet sokup bakacaklarmış. Ben de tedavisi imkansız ise, neden deney tahtası olayım diyerek tekrar gitmedim.Hastalıkların tedavisi sırasında, zaman zaman hekimlerin önemli saydıkları hususlarla, hastalarınki arasında farklılıklar oluyor. Doğal olarak siz, 20 yaşında bir genç kız olarak önce dış görünüşünüzün düzelmesini istiyorsunuz, hekimleriniz ise, tıbbı açıdan önemli olan, olayı kökünden aydınlatmak istiyor. Aslında doğru olan da, hekimlerinizin yapmak istediği. Çünkü, olayı aydınlığa kavuşturduktan sonra uygulanacak tedavi bir bütün olmalıdır.Karından alet sokarak yapılacak tetkik belki yararlı ama kanımca, çok önemli değil. Sizin için kandaki hormon tetkikleri ve belki de kromozom tetkikleri daha önem taşıyor. Bazı tür kromozom anomalileri, hastaların cinsiyet özelliklerini etkileyebilir. Bazı tür kromozom bozukluğunda kişinin dış görünüşü kız özelliğinde olduğu halde, kromozom yapısı erkek özelliğinde olabilir. Sizdeki olay, mektuptaki tariflere bakarak ilaç yazmakla geçiştirilecek kadar kolay değil. Tıp fakültelerinden birine başvurun. Çoğunun, kromozomlarla ilgili araştırmalar yapma olanağı da olduğu için sizin sorununuzun kaynağı ve varsa yapılabilecekler kesin olarak belirlenecektir.
Yazının Devamını Oku