Askıya alma ile yavaşlama arasında fark var mı?

SÖZCÜKLERLE oynamasını çok seviyoruz ve bu merakımız bizi bazen olmadık yerde problem keşfetmeye, bazen de gerçekten problem olduğu zaman onu küçümsemeye sevk ediyor.

Birincisine örnek çok, fakat bugün Papa’nın ziyareti vesilesiyle tartışılan Fener Patriği’nin "ekümenik" unvanı üzerinde durmakta yarar var. Eskiden beri ve Cumhuriyet kurulduktan sonra da sürekli kullanılan bu unvan her nedense son zamanlarda meşum bir anlam kazandı. Patriğe bu unvanla hitap edilmesinin sonunda İstanbul’da Vatikan gibi bir devlet kurulmasına yol açacağı iddiasını yine ısrarla ileri sürenler çıktı. Hayal gücüne diyecek yok, fakat Vatikan’ın bambaşka tarihi koşullar altında ve İtalyan devleti ile akdettiği bir antlaşma sonunda bir devlet olarak tanındığını da unutmamak gerek. Türk devletinin rızası olmadan Türkiye’ye hiçbir şey dayatılamayacağı fikrine nedense bir türlü alışamıyoruz.

***

Kelimelerle oynayarak bir meselenin kapsamını küçültmeye en güzel örnek de, AB Komisyonu’nun, sekiz başlığın, Gümrük Birliği Protokolü Türkiye tarafından uygulanıncaya kadar müzakereye açılmaması yolunda Konsey’e sunduğu tavsiyeye Başbakan Tayyip Erdoğan’ın getirdiği yorumdur. Komisyon’un tavsiyesi çok net. Türkiye limanlarını Güney Kıbrıs’a açmadıkça sekiz başlık üzerinde müzakere yok. Bu askıya alma veya dondurma değil de, nedir? Başbakan ise iyimserliğin zedelenmemesi için "yavaşlama" demeyi tercih ediyor. Politik amacı övgüye değer, ancak gerçeklerden kaçmak aldatıcı olur. Kaldı ki, diğer 26 başlık üzerinde müzakereler başlayabilecek, fakat limanlar açılmadıkça bunlar kapatılmayacaktır. Komisyon tavsiyelerinden önce de müzakereler bazı üyelerin girişimi ile zaten dondurulmuştu. Bireysel engellemeler bundan sonra da 26 başlığın açılmasını önleyemez mi?

***

Asıl sorun başka yerde. 2007 yılında cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinden sonra Türkiye’nin politikasında müzakereler üzerindeki blokajların kaldırılmasını sağlayabilecek bir değişiklik olması ihtimali var mı? AB bu arada, hele bizim eylem planında istediğimiz ölçüde KKTC üzerindeki izolasyonlara son verebilir mi? Bu iki soruya da çok yanılmıyorsam menfi cevap vermek lazım. O zaman tek ümit, bir an önce BM şemsiyesi altında Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüme varılmasıdır. Bu konuda da birtakım yanılgılardan sıyrılmalıyız. Bunlardan bir tanesi AB’nin kapsamlı çözüm arayışında BM’nin yerine geçmek istediği inancıdır. Böyle bir şey yok ve hiçbir zaman olmadı. Nitekim AB Komiseri Ollie Rehn müzakere süreci ile ilgili Komisyon tavsiyelerini açıklarken 2007 yılında BM güdümünde Kıbrıs’taki iki taraf arasında kapsamlı çözüm müzakerelerine başlanmasının önemini vurguladı. Ne var ki, Türkiye’nin AB ile imzalamış olduğu Gümrük Birliği Protokolü’nün uygulanması elbette AB’nin işidir. İki konu çok farklı.

***

Aslında Kıbrıs sorunu ile AB üyeliği arasındaki etkileşimi anlamakta sıkıntı çektik ve çok geciktik. Yunanistan’ın AB’ye girdikten sonra Güney Kıbrıs’ı üye yapmak için ustalıkla yürüttüğü politikayı uzun süre fark edemedik. 1999’dan sonra Kıbrıs sorunu Kopenhag kriterlerine dahil değildir söylemini, sorun ile Türkiye’nin üyeliği arasında hiç bağlantı yoktur şeklinde anladık. Güney Kıbrıs 2003 Nisan’ında AB ile katılım antlaşmasını imzaladıktan sonra Annan Planı hakkındaki referandumda olumsuz oy kullansa bile üyeliğine artık engel olunamayacağını göremedik. Ve bugüne kadar geldik. Bundan sonra kapsamlı çözüm de kolay değil, çünkü Kuzey Kıbrıs halkının kabul ettiği planda bizim kabul edemeyeceğimiz Rumlar lehine özlü değişiklikler mutlaka gündeme gelecektir.
Yazarın Tüm Yazıları