• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Meteor mu yoksa uzaylılar mı

    GÖKTAŞLARI DİNOZORLARI YOK ETTİ

    SABANCI Üniversitesi’nden astrofizik profesörü Dr. Ersin Göğüş, İstanbul’da geceyi adeta gündüze çeviren düşme anını izleme imkânı yakalayamadığını, ancak video kayıtlarından edindiği izlenime göre bunun atmosfere giren bir göktaşı olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Göğüş, “Dünya, Güneş çevresinde saniyede 30 kilometre yol kat ediyor. Bu oldukça hızlı bir hareket. Dünya bu hızlı hareketini tamamlarken yörüngesindeki göktaşlarına çarpıyor. Yerden bakınca biz bunu göktaşı sanki dünyaya çarpıyormuş gibi algılıyoruz. Oysa biz ona çarpıyoruz. Bu gök cismi atmosfere girmesiyle aşırı sürtünmeden dolayı yanmaya başlıyor. Hatta bazen yanarken ciddi bir patlama da gerçekleştiriyor. İstanbul’da da diğer illerde de gözlemlediğimiz olay budur” diyor.

    ZAMANI DEĞİL

    Meteor yağmurlarının olağan olduğunu ancak şu an zamanı olmadığını belirten Prof. Dr. Göğüş’e “Şu an zamanı değil de ne demek?” diye soruyorum. Prof. Dr. Göğüş, meteorların belli zaman aralıklarında düştüğünü ve bilim insanları olarak bu zamanları bildiklerini belirterek, şöyle devam ediyor: “Burada garip olan durum şu: Şu an böyle bir meteor yağmuru zamanı değil. Şubat-mart aylarında böyle bir durum gözlemlemeyi beklemiyorduk. Neden oldu? Zaman zaman böyle küçük düşüşler yaşanabilir. Bunun uzay çalışmaları ile ilgili olduğunu söylemek ise mümkün değil. Endişelenilecek bir durum yok. Merak etmeyin. 66 milyon yıl önce dünyaya çarpan göktaşları dinozorların yok olmasına sebep oldu. Korku biraz bundan kaynaklı galiba. Ama onun başka nedenleri de var, sadece çarpma ile alakalı değil. Dünya atmosferi küçük boyutlu göktaşlarını parçalayarak, eritebilecek kabiliyette. Bu durum göktaşı avcılarına yarar. Bunun meraklıları çok, satıyorlar. Göktaşı sektörü var diyebilirim.”

    METEOR DÜŞMESİ GAYET OLAĞANDIR

    İSTANBUL Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Doç. Dr. Hasan Esenoğlu da düşme anını video kayıtlarından izlemiş ve “Görebildiğim kadarı ile bu bir göktaşı. Şubat-mart aylarında sıklıkla görülebilecek bir durum değil. Meteor yağmurları bu tarihte olmuyor. Olsa olsa Güneş sisteminden düşen küçük bir asteroit olabilir” diyor. Güneş batarken atmosferde bir kızıllık oluştuğunu ancak düşme esnasında gökyüzünün maviye boyandığını belirten Doç. Dr. Esenoğlu, şöyle devam ediyor: “Göktaşları normalde mercimek küçüklüğünde olur. Havanın çok karanlık olması durumunda çok parlak görünürler ve iz bırakırlar. Burada öyle bir durum yok. Loş bir ortam olmasına rağmen hayli parlak ve canlı göründüğü için belki insanlar çekindi. Oysa çekinecek bir şey yok. Bu taş biraz daha irice olduğu için ya da sürtünmeden dolayı fazla ısınıp, içindeki kimyasalın aniden yanmasından dolayı parlaklığı arttırmış olabilir. Bu bizim sıklıkla karşılaştığımız, sıradan bir durum.”

    NEDEN HER YERDEN GÖRÜNDÜ

    Bunlar uzay nesnesi. Çok büyük bir hızla sürtünmesiz bir ortamdan bir anda atmosferin yoğun ortamına düşüyorlar. Sürtünme bu taşların hızını yavaşlatsa da oldukça hızlı oldukları için bu taşların atmosferdeki seyahatleri ülkelerarası, kıtalararası gerçekleşiyor gibi düşünebilirsiniz. Çok yerden görünmesinin sebebi bu. Milyar yıl önce daha da çok gerçekleşiyordu, şimdi hayli azaldı. Tehlikeli de değil, olağan bir durum. Korkuya gerek yok.”

    GÖKTAŞI SEKTÖRÜ VAR

    “Bu taşlar Güneş sistemimizin orijinal bilgi taşıyıcılarıdır. Bilimsel açıdan hayli kıymetli. Güneş sisteminin soğuk bölgelerinden geliyorlar. İncelenmesi Güneş sisteminin nasıl oluştuğuna dair ipuçları verir. Bu nedenle bazı kişiler bu taşlara yüksek fiyat biçebiliyorlar. Bu tamamen onlara kalmış. Biz incelemesini yapıp, bulan kişiye geri teslim ediyoruz, o da tabii bize getirirse... 1964’te Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine göktaşı düşmüştü. Bir öğrencim ile bu taş üzerinde çalışmıştık. İnceleme sonucunda taşta insan bünyesinde bulunan amino asit tespit ettik. Tüm dünya bu meteoru Çanakkale meteoru olarak biliyor şu anda. Bulmak çok zor ama yeter ki ayağımıza kadar gelen bu güzelliği bulalım.”


    DEPREMLE ALAKASI YOK

    JEOFİZİK yüksek mühendisi Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan farklı illerden de görülen göktaşı düşmesinin sosyal medyada dillendirildiği, korkulduğu gibi depremi tetiklemesi gibi bir durumun asla söz konusu olmadığını söylüyor, şöyle devam ediyor: “Türkiye’ye ilk defa göktaşı düşmüyor. Milyarlarca yıl önceden beri gerçekleşen doğal olaylar bunlar. Yeryuvarı, Mars gibi soğuyuncaya, Güneş tarafından yeniden yutuluncaya kadar yaşamaya devam edecek. O güne kadar da göktaşları yeryüzüne düşecek, bu kaçınılmaz. Bunu depremle ilişkilendirmek saçmalık. Göktaşı kitlesel olarak çok büyükse düştüğü yerde bir sarsıntı yaratabilir ama buna deprem denmez, denemez. Deprem, yer içindeki gerginliğin bir yarılım ile boşalmasıdır. Deprem yerle, göktaşı ise uzayla alakalıdır. İkisi birbirinden tamamen farklı. Nedense bizim toplum depreme bayılıyor! Sisam’da deprem oldu, hemen ‘İzmir depremi’ dediler. Yanlışa eğilim bizde biraz fazla. Bu tür kafadan atma, uyduruk söylentilere kulak asmayın.”

     

    Yazının devamı...

    Normalleşmede 1 Mart dönemeci

    ANKARA Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal, “Normalleşme ancak hastalık bitince olur. Bizim yaptığımız normalleşmeye giden yoldur” diyor ve yolun nasıl olacağını ise hastalığın şiddeti, sıklığı, aşı gibi kriterlerin belirleyeceğini hatırlatıyor. ‘Data in World’ verilerine göre son haftalarda Türkiye’deki vaka oranlarında yüzde 15-20 arası artış söz konusu olduğunu belirten Prof. Dr. Ünal, “Böyle bir artış söz konusu iken normalleşmeye giden yolda oluruz ama beklenilen normale kavuşamayız. Bunun için henüz çok erken” uyarısı yapıyor.

    ‘AÇILSIN’ BEKLENTİSİ YÜKSEK

    Prof. Dr. Ünal sağlık açısından açılma için henüz erken dese de toplumdaki ekonomik ve psikolojik yıpranmanın da gayet farkında, şöyle devam ediyor: “Komisinden garsonuna, aşçısından patronuna kadar yeme-içme sektöründe çalışanlar, evde oturmaktan daralan insanlar haklı olarak ‘normalleşme’ istiyor ama şartlar, hele de bu rakamlarla buna maalesef elvermiyor. Okullar için de aynı şey geçerli. ‘Açılsın’ diyoruz ama kriterler ne olacak? Bizler bu kriterlere gerçekten uyacak mıyız? Bu soruların cevabını veremiyoruz.”

    ACİL BİR YOL HARİTASI LAZIM

    Peki ne yapılmalı? Prof. Dr. Ünal, bu noktada devletin atacağı en uygun adımın acil bir yol haritası belirlemek olduğunu belirterek il bazında vaka sayılarının nüfusa oranı doğrultusunda düşük, orta, yüksek, çok yüksek riskli olarak ayrılmasının çok doğru bir hareket olduğunu söylüyor, şöyle devam ediyor: “Şimdi buna ek olarak, bir yer açılacaksa (restoran, kafe, okul, kıraathane vs) açılacak yerin hangi kriterlerle açılacağı acil olarak belirlenmeli. Mesela restoranlar kapasitesinin yüzde kaçı ile açılacak? Kurallara uyulmadığı takdirde ne ceza verilecek? Havalandırması nasıl olacak? Çalışanların uyması gereken şartlar neler? Aşılanmada öncelikliler mi yoksa değiller mi? Okullarda da durum aynı. Eğitime katiyen ara verilmemeli. Bir an önce açılmalı. Ancak kriter ne olacak? Aynı sınıfa 50 çocuk koyduğunuz bir okul ile 5-10 çocuk koyduğunuzu aynı kategoride eritemezsiniz. Yol gidilirken neye göre ve nasıl hareket edeceğimiz belirlenmeli ki yolun neresinde frene basıp neresinde gaza basacağımızı bilmeliyiz. Bu da ancak toplumsal uzlaşı ve katılım ile sağlanır. Bu noktada tüm verilerin paylaşılması, herkesin görüşünün alınması önemli. ‘Okullar 1 Mart’ta açılacak’ dendi ama 1 gün öncesi vazgeçildi. Bu kritersizliktir. Bize bir yol planı lazım” diyor.

    BİREYSEL ÖNLEMLERDEN VAZGEÇMEYİN

    FLORENCE Nightingale Hastanesi’nden göğüs hastalıkları uzmanı Dr. Tuğçe Hürkal bundan 5-6 ay önce yine benzer bir normalleşme süreci yaşadığımızı ve maalesef başarıyla tamamlanamadığını hatırlatarak, “Virüsün mutasyona uğraması, normalleşmenin halk tarafından ‘tamamen normale dönüş’ olarak algılanması ile 2. dalga yaşanmış ve sıkıntılı günler geçirmiştik. Bununla birlikte yeniden kısıtlamalar gelmiş ve kendimizi yeniden karantina sürecinde bulmuştuk. Şimdi aynısı ikinci kez denenecek. Bu kez daha dikkatli olunmalı” diyor. Neye dikkat edilmesi gerektiğini ise 5 madde de özetliyor:

    MADDE 1: TAMAMEN NORMALE DÖNMÜYORUZ

    Yerinde yönetim doğru bir karar. Türkiye’deki her bölge-il-ilçe ve köyün aynı risk grubunda olmadığı aşikâr. Bu noktada, sağlık ekipleri yeni olguların nüfusa oranına bakacak. Oran belli eşik değerlerin altına düşerse bölge ‘risksiz’ olarak işaretlenecek. Buraya parantez açalım. Risksiz bölgelerde yaşayanlar bu süreci ‘Tamamen normale dönüyoruz’ olarak algılamamalı. Unutmayın ki pandemi devam ediyor. Virüs yükümüz ağır. Maske-mesafe-hijyeni hayatımızdan çıkarmak için çok erken.

    MADDE 2: VİRÜS KALABALIK SEVİYOR

    “Artık şunu çok iyi biliyoruz ki bu virüs kalabalık mekânlar ve kapalı ortamı seviyor. Mümkün mertebe bu ortamlardan uzak duracağız. Giriyorsak da 20 dakikadan fazla kalmayacağız. Sokakta-parkta yani açık alanlarda şu ankinden biraz daha uzun zaman geçirilebilir. Belli bir saat kısıtlaması olmadan işlerimizi halledebilmek için bir miktar daha rahat davranabiliriz. Normalleşmeden kastımız bu.”

    MADDE 3: İSTANBUL HÂLÂ RİSKLİ

    Mutant varyant daha çok gençleri tercih ediyor. Hastalık 50 yaş altında oldukça ağır, travmatik ilerleyebiliyor. Dolayısıyla herkes önlem almak durumunda. Hele de İstanbul’da. İstanbul iş akışı ve nüfus hareketliliği açısından diğer illere göre farklı. İlçeler arası hareketlilik fazla. Şu ana kadarki kısıtlamalar tam işe yarıyor demişken yeniden başa dönebiliriz.

    MADDE 4: AŞILAMAYA GÜVENMEYİN

    Evet, aşılama başladı. Ülkemizde de hızla devam ediyor. Ancak nüfus yoğunluğundan dolayı henüz tam olarak istenen hedefte değiliz. Varmamız yaz sonunu bulabilir. Dolayısıyla aşılamaya güvenerek, ‘Nasıl olsa aşılama başladı’ denilerek rahatlanmamalı. Aşı hastalığın ağır atlatılmasını engelliyor, bulaşı engellemiyor. Çok sayıda aşılı pozitif hasta görüyoruz.

    MADDE 5: İKİNCİ KEZ VİRÜS KAPABİLİRSİNİZ

    Yarından itibaren başlayacak normalleşmeyi, ‘Havalar ısındı’, ‘Ben geçirdim, bana artık bir şey olmaz’, ‘Aşılandım, bitti o iş!’ diyerek tam normalleşme gibi yaşayacak olursak 3. dalga kaçınılmaz! Bu durumdan çok korkuyoruz. Çünkü bu dinamik bir süreç. 2 ay önce mutanttan bahsetmiyorduk bile. Dolayısıyla sakinliğimizi koruyacağız, bireysel önlemlerden en ufak ödün vermeyeceğiz.

     

    Yazının devamı...

    Hayvanseverleri reklam için mi üzüyor

    55 TİLKİNİN BEDELİ 450 BİN LİRA

    Daha
    önce de defalarca kürkleri sebebiyle tepki çeken Bülent Ersoy, alışkanlığından vazgeçmiyor. Ersoy bu kez de 55 tilkinin kürkü kullanılan, özel üretim palto için 450 bin lira ödedi. 2. Sayfa hesabındaki habere göre Ersoy ‘rönar arjante’ cinsi gümüş tilki kürkü, 4 ay önce sipariş etti. Hemen hemen aynı tarihlerde üzerinde tilki kafaları bulunan, tanesi 60 bin liraya iki kürk aldığı için günlerce eleştirilmişti Ersoy. Tepkiler üzerine de kürklerini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) bağışlayacağını duyurmuştu.



    DERNEK BAĞIŞI KABUL ETMEDİ

    Dernek ise “ÇYDD, tüzüğü gereği doğa, çevre ve canlı haklarına saygılı olmayı ilke edinmiştir, efsane genel başkanımız Prof. Dr. Türkan Saylan’ın ‘Hayvanlar ve Çocuklar’ adlı kitabı ile can dostları olan köpeği ve kedilerine duyduğu sevgi derneğimizin hayvan haklarına verdiği önemin önemli sembollerindendir” açıklaması yaparak bağışı kabul etmediğini açıklamıştı.

    HAYVANLARIN ÖLÜMÜNE NEDEN OLUYORSUN

    Hayvanları Çaresizlik ve İlgisizlikten Koruma Derneği Başkanı ve Hürriyet yazarı Ömür Gedik, Bülent Ersoy’u kürk hayranlığı konusunda en çok eleştiren, kavga eden kişilerin başında geldiğini hatırlatarak, “İnanın, artık diyecek söz bulamıyorum bu tavır karşısında. Yani bu hareketiyle gündemde kalmak gibi bir derdi varsa söyleyeyim bu öyle hiç de güzel bir gündem değil. Hayvanseverleri kızdırması hiç önemli değil, önemli olan o canlar... O kadar hayvanın ölümüne neden oluyorsunuz, önemli olan bu. Biz kızıyoruz, üzülüyoruz ama sonuç değişmiyor maalesef” diyor.



    YASA BİR AN ÖNCE ÇIKSIN

    Gedik’e ‘Sonucun değişmesi için ne yapılmalı?’ diye soruyorum. Yılan hikâyesine dönen ve hâlâ Meclis’te beklemede olan hayvan hakları yasasını işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Yasa bizim istediğimiz koşul ve şartlarda çıktığı an ‘oh’ diyeceğiz. Yasa ile kürk ticareti, alım-satımı yasaklandığı an ne kadar para harcarsanız harcayın, alamayacaksınız! Ayrıca kürk hayvanlarında biliyorsunuz koronavirüse rastlandı. Dünyanın ikinci en büyük vizon kürkü üreticisi Danimarka’da, hayvanlarda görülen vakalar nedeniyle toplam 2.5 milyon vizon öldürüldü. Yeni kürk alanların hepsi koronavirüs tehdidi altında. Hem virüsten korkuyorlar hem kürk alıyorlar. Gerçekten inanılmaz.”

    KÜRK CİNAYET KÜRK GİYMEK GÖRGÜSÜZLÜKTÜR




    İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı avukat Deniz Kalafatoğlu ‘Kürk cinayettir’ diyor ve şöyle devam ediyor: “Kürk giymenin ise görgüsüzlük olduğu inancını taşıyoruz. Bu hayvanların eziyetler çekerek öldükleri bir gerçek. Göz önünde olan, olmayan herkesin hayata karşı sorumlulukları var. Bunun bilinci ile hareket edenlere ne mutlu! Böyle bir sorumluluk hissetmeyenler içinse üzgünüm. 22 Ekim 2019 tarihli, hayvan hakları araştırma komisyonu raporunda da kürk hayvanları üretim çiftlikleri ve hayvan ithalatının yasaklanması öngörülüyordu. Bir kez daha gördük ki bu yasağın acil olarak hayata geçmesi ve yasanın kabul edilmesi gerekiyor. 10-15 Mart tarihleri arasında yeniden bazı STK’ların görüşüne başvurulacak ve ay bitmeden bir yasamız olacak diye düşünüyorum. Böylelikle hayvan hakları meselesini de bir üst eşiğe taşımış olacağız.”

     

    Yazının devamı...

    Akıllardaki soru: Pandemi ne zaman biter

    KADERİMİZ AŞI ŞİRKETLERİNE BAĞLI

    HÜRRİYET gazetesi başyazarı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’na aynı soruyu, daha 2 gün önce, Hürriyet YouTube kanalında başlayan ‘Hürriyet Bizimle’ köşesinde sormuştum. Neden ve niçinlerini uzun uzun anlattı. Tıklayıp izleyebilirsiniz de ama kısaca özetleyecek olursak ‘Salgının ne zaman biteceği aşı şirketlerinin ne hızda aşı üreteceğine bağlı’ diyor, şöyle devam ediyor: “Pandemi demek ‘küresel sorun’ demektir. Yani bu salgını dünya çapında kontrol altına almadığınız müddetçe ‘Maskeler havaya, hurra!’ diyemezsiniz. Küresel bir sorun sadece ülkesel bazda çözülmez. BM’nin açıklamasına göre dünya genelinde 130 ülkeye aşı gitmiş değil. Daha çok aşıya ve yeni aşılara ihtiyacımız var. Ama şunu söylemeden de geçmeyeyim. Türkiye aşılamayı bugün ki hızla götürebilir, mayıs ayı sonunda Sağlık Bakanlığımızın hedeflediği 100 milyon aşılamayı yakalayabilirsek bizi geçen yıla oranla daha iyi bir yazın beklediğini söyleyebilirim. Maskeyi çıkarmak içinse çok erken. Toplumsal bağışıklığı aşılama ile sağlayabilirsek, maskeleri çıkaramasak da önümüzdeki sonbahar daha medeni bir toplum haline yeniden dönüşebiliriz.”


    TARİH VERMEK ÇOK İYİMSERCE

    SAĞLIK Bakanlığı Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, ‘Zor yerden sordun?’ diyor ve aynı zamanda DSÖ’deki görevi nedeniyle arkadaş olduğu Dr. Hans Kluge için de ‘Yaktı bizi!’ diyerek, espriyi patlatıyor. Peki, bu soruyu yanıtlamak, net bir tarih vermek neden zor? Prof. Dr. İlhan şöyle özetliyor: “Büyük bir motivasyon ile umut dolu bir açıklama yapmış Dr. Kluge. Bir tarih vererek iyimser davranmış. Bir kere bitecek ne demek? Nasıl bitecek? Burada kasıt günlük-sosyal hayatın bir şekilde devam edeceği ise... Belki bu olabilir ama şahsi fikrim rahatlama demek maske-mesafe-hijyenden uzaklaşmak demek değil. Bu savaşı hayatımızdan 3 temel prensibi; maske-mesafe-hijyeni çıkararak kazanamayız. Çünkü salgın devam ediyor. Virüs mutasyonlara uğruyor. Evet, virüsü artık daha iyi tanıyoruz ama bir tarih vermek çok iddialı olur. Ama şunu diyebilirim: “Bu salgının ne zaman sona ereceği aşılamayla beraber global gelişmelerle de doğru orantılı olacak...

    2022’DE CİDDİ BİR KIRILMA OLABİLİR

    İSTANBUL Florence Nightingale Hastanesi’nden enfeksiyon uzmanı Dr. Gökçe İnan: “Net bir tahmin mümkün değil. Hiçbir sağlık otoritesi ‘Kesin şu tarih’ diyemez. Dr. Kluge’de ‘Benim kişisel tahminim’ dedi. Katılıyor muyum? Evet. Açıkçası ben de 2022 başlarında ciddi düzeyde bir kırılma olabileceğini düşünüyorum. Beni endişelendiren şeyse mutasyonlar. Gerçi çok sıkı takip altında. Türkiye’de de Cerrahpaşa’da mutasyonların genetik analizleri yapılıyor. Aşıların mutant virüslere kısmi etkili olacağı öngörüsü de var. Ayrıca aşılar çeşitlenir ve herkes kendi ülkesinde üretmeye başlarsa aşıya ulaşım da kolaylaşacak. Bu çerçeveden bakarsak gelecek yıl, bu yıl ve önceki yıla göre daha rahat olabilir. Kısıtlamalar kalkar mı? Bir süre daha devam edeceği aşikâr. Çünkü şu ana kadar dünya genelinde 100 milyon kişi aşılandı. Toplumun yüzde 60’ı bağışıklık kazanmadan sürü bağışıklığından söz edemeyiz. Herkesin aşıya ulaşabildiği ve belli bir antikor seviyesi yakalandığı gün bu iş biter.”

    DÜNYA ORTAK MALIMIZ DERSEK BİTER

    SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, net bir tarih vermekten kaçınıyor ve ‘Bu işin kıstasları var’ diyor. ‘Salgın bitti’ diyebilmenin koşullarını ise şöyle özetliyor: “Ülkeler, insanlar kısaca dünya birlikte yaşamaya karar verirse, zenginler fakirlere yardım ederse, su ve temizlik maddesi ile aşı konusunda destek sağlarsa, bunlarla beraber tedbirlere uymaya devam edersek bu salgın biter. Bunları yapmazsak ne olur? O işte belli olmaz. Çünkü virüs farklı mutasyonlara meyilli. Bir formdan diğerine kolaylıkla geçebiliyor. Burada kilit nokta aşılanma, ‘dünya ortak malımızdır’ diyebilmek ve tedbirleri elden bırakmamak. Dünyada hiçbir salgın yoktur ki onlarca, yüzlerce yıl sürsün. Bu noktalara önem verirsek, gittikçe azalan bir trend oluşacağını ve geçen yıla kıyasla önümüzdeki yıl bir tık daha rahatlayacağımızı ve sonrasında da bir noktada bu işin grip gibi bir
    enfeksiyona dönüşeceğini düşünüyorum.”

    Yazının devamı...

    Akran zorbalığı out, ekran zorbalığı in

    SİBER ZORBALIK İNTİHARA SÜRÜKLEYEBİLİR

    ÇOCUK ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri, okul ve aile yaşantısı dört dörtlük olmasına rağmen arkadaşları tarafından siber zorbalığa uğrayan, depresyona giren, sonrasında da intihara kalkışan 7-8 danışanı olduğunu ve sürecin maalesef ki gençleri intihara kadar sürükleyebileceğini söylüyor. Yani ‘siber zorbalık’ da en az akran zorbalığı kadar tehlikeli. Hele de sistematik bir hal aldıysa! Doç. Dr. Çeri “Bu noktada en büyük görev ebeveynlere düşüyor. Mücadelenin en önemli anahtarı çocuk ile ebeveynleri arasında kaliteli bir iletişim. Anne-babasının her durumda yanında olduğunu bilen çocuk, başına bir şey geldiğinde durumu ilk olarak onlarla paylaşacaktır. Bu noktada aşırı baskıcı ya da aşırı zayıf; her olumsuzluktan etkilenip üzülen, çözüm yolu aramaktansa sadece kendini parçalamak ile yetinmek yerine çözüm odaklı, sevgi dolu ebeveynler olunmalı. Ki zorbalığa uğrayan çocuk ya da gençte ‘Babam duyarsa ya beni ya arkadaşımı döver/öldürür’ ya da ‘Anneme anlatsam kahrolur’ gibi düşüncelere kapılmamalı” diyor.

    DİJİTAL OKURYAZARLIK ÖNEMLİ

    Amerikan Pediatri Derneği’nin 18 yaşına kadar ‘ekran gözlemlemesi’ önerisinde bulunduğunu belirten Doç. Dr. Veysi Çeri, sanılanın aksine ergenlik dönemindeki çocukların değil 10-15 yaş arasının ekran zorbalığından daha çok etkilendiğini söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Aileleri olarak sizler çocuğunuzun tabletinde, bilgisayarında ya da telefonunda neler döndüğünü bileceksiniz. Yalnız dikkat! Bunu yaparken siz de bir zorbaya dönüşmeyin. Onun yerine dijital okuryazarlık, teknoloji konularında kendinizi geliştirin ki çocuğunuz ‘Hangi sitelerde dolanıyor? Ne okuyor? Kimlerle yazışıyor/konuşuyor? Kullandığı cihaz ne? Hangi oyun tehlikeli?’ gibi konuları rahatlıkla takip edin. Ayrıca eğitimciler-okul yöneticileri de bu konuda bilinçlendirilmeli. Çünkü bu konu ‘Arkadaşın sana şaka yapmıştır’ deyip geçilemeyecek kadar önemli. Farkındalık çalışmaları yapılmalı.”

    SOSYAL MEDYAYA DİKKAT

    “Zorbalar, mağdurların psikolojisinin çökmesiyle zorbalığın şiddetini daha da artırırlar. Zaman zaman cinsel tacize kadar varan süreçler de yaşanabilir. Yöneltilen zorbalığın menşei ve şiddetine bakılmaksızın her durum gerekli yerlere (savcılık-polis) bildirilmeli. Zorbalığı yapan, yaptığının yanına kalmayacağını bilmeli. Ayrıca çocuklar adına açılan sosyal medya hesaplarının ya da ‘masum’ denilerek paylaşılan fotoğrafların da siber zorbalığı tetikleyebileceği unutulmamalı. Bugün birçok ebeveyn güvenli olmadığı gerekçesiyle çocuklarının sokakta oynamasına izin vermiyor. Oysa kimin ne olduğunun belli olmadığı sosyal medya o sokaklardan daha tehlikeli.”

    SİBER ZORBALIK NEDİR

    “SOSYAL medya da dahil herhangi bir dijital platform üzerinden kişiler hakkında yalan veya çarpıtılmış bilgiler vermek, alay etmek, küçük düşürecek sözler sarf etmek, küfretmek, muhatabını incitecek mesajlar atmak, alenen ya da mesaj yoluyla tehditkâr sözler söylemek- ‘Sana gününü göstereceğim’ ya da ‘Dur bak yarın neler olacak’ gibi- başka sanal bir kimliğe bürünerek başkalarının itibarını zedeleyecek her türlü içeriği paylaşmak olarak tanımlanabilir. Bir çocuğun durduk yere ya da birkaç arkadaşı istemedi diye okul whatsapp grubundan atılmış olması bile zorbalıktır.”

    TEKNOLOJİ OKURYAZARLIĞI ÖNEMLİ

    SİBER güvenlik uzmanı Osman Demircan salgınla evlere kapandığımız 1 yıllık süreçte siber zorbalığın daha büyük bir tehdit haline geldiğini belirterek, bunun aile iç iletişim sorunlarından kaynaklandığını söylüyor. Demircan, “Gerçek hayatta birey olarak görülmeyen çocuklar, sanal alemde kendi oluşturdukları dünyanın patronu oldu. Özellikle bu dönemde birçok ebeveyn çocuklarını teknolojik aletlerle baş başa bıraktı. Eğitimin online devam etmesi bu durumu daha da körükledi. Teknolojik aletlerle geçen süre normalleşirken, yetişkinler de bir noktadan sonra ipleri bıraktı ve çocukların hem ekran önünde ne kadar zaman geçirdiğini hem de o zamanı nasıl geçirdiğini önemsememeye başladı. Çocuklar üzerindeki kontrol de tamamen dijital mecraların eline geçti” diyor.

    AKILLICA KULLANIN

    Ne yapacağız da çocukları hem bu zorbalıktan hem de siber âlemin esiri olmaktan kurtaracağız? Demircan, 7 maddede şöyle özetliyor.

    1)Hemen hemen her model telefon, tablet çocukların hangi uygulamada ne kadar zaman geçirdiğini gösteriyor. Takip edilmeli, buna göre kısıtlama yapılmalı.

    2)Büyükler ne yaparsa çocuklar da onu yapar. O nedenle siz de dijital aletlerle harcadığınız süreye kısıtlama koymalısınız.

    3)Çocuk kilitleri/filtreleri riski tamamen bertaraf etmese de mutlaka kullanılmalı.

    4)Ebeveynler çözemedikleri dijital sorunlarda çocuklarından yardım istememeli. Bu çocukta ‘Sen otoritesin, benim kafam basmıyor’ gibi bir izlenim uyandırır. Sanal bir özgüven verir.

    5)Evde teknolojik aletler ortak kullanılmalı. Herkese bir telefon-tablet-bilgisayar olmamalı.

    6)Bilgisayar ortak kullanım alanında, ekranını herkesin görebileceği şekilde konumlandırılmalı.

    7)İnternetten ücretsiz oyun indirilmemeli. Uygulamalardaki reklamlar çocukları farklı mecralara götürebilir. Bunun yerine aylık küçük bütçeler tanımlayabilirsiniz.

     

    Yazının devamı...

    Dikkat dikkat! Yılın ikinci dolunayı kapıda

    MAKSİMUM POTANSİYELİNİZİN ORTAYA ÇIKACAĞI BİR DÖNEM

    Uranyen
    astrolog Sevilay Eriçdem bu dolunayın insanlardaki maksimum potansiyeli açığa çıkaracağını, kolları sıvayıp işe koyulmanın tam zamanı olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Müjde! Kova burcunda gerçekleşen Merkür gerilemesi sonlandı. Ne demek bu? Merkür gerilerken, kişiler, zihnen daha rasyonel bir bakış açısı içinde bulunur ve konulara daha ziyade duygu katmadan bakar. Kova ise düzeni temsil eder. O nedenle de bu süreçte kişiler kendilerine ‘İçinde bulunduğum düzen doğru ve sağlıklı mı?’, ‘Böyle mi devam eder?’ yoksa ‘Bitmek zorunda mı?’ gibi sorular sordu ve yaşamları ile alakalı kararlar aldı. İlişkiler, ailevi durumlar, çocukların eğitimi, mesleki anlamda, bir işe girmek-ayrılmak, şirket açmak- kapatmak gibi konular masaya yatırıldı. Yani birçoğumuz sosyal-toplumsal statülerimiz ile alakalı kararlar aldık. Retro bittiğine göre şimdi alınan kararları uygulama zamanı.”



    MASRAF ENERJİSİNE DİKKAT

    “17 Şubat’ta ise Uranüs-Satürn karesi yaşandı, biri Boğa diğeri Kova’da. Boğa para ile alakalıdır. Yani der ki: ‘Düzen değiştirmek istiyorum ama maddi koşullarımın da beni desteklemesi lazım.’ İşte bu noktada kişiler maddi anlamdaki konulara çözüm üretmek zorunda kalacak. Kredi yapılandırmaları, borç alma ya da var olan tasarruf kaynaklarını kullanarak bir düzen değişimine gitme gibi durumlar söz konusu olabilir. Bir tür ‘masraf enerjisi’ diyelim. Ama unutmayalım Satürn-Uranüs karesi, bize her zaman yeni olana gitmemiz gerektiğini söyler. Mevcut düzeni korumaya çalışmak işe yaramaz.”

    DEĞİŞİM RÜZGÂRLARI ESİYOR

    “Yani ‘Yeniliklere gidin’ diyor size hayat! Değişim rüzgârları esiyor. Ancak, insanlar, hele de bizim toplumumuz değişimden korkar, gelecek kaygılıdır ki kaygılar özellikle bu dönemde ayyuka çıkmış durumda. 27 Şubat dolunayı Balık-Başak hattında olacak ki Balık-Başak endişe, kuruntu, büyük hayal kırıkları, depresyon demek. Önümüzdeki 5-6 günlük süreçte birçok kişi duygusal değil ama zihinsel depresyona girebilir. Gelecek korkusu, kaygısı ile ‘Acaba ne olacak?’, ‘Beni ne bekliyor?’ soruları kafa karıştırır. Güneş ve Ay’ın karşı karşıya geldiği durumlarda kadın-erkek ilişkileri de öne çıkar. Yani hem toplum önündeki statülerimiz hem de ilişkilerimiz etkilenecek. Ayrılmalar, boşanmalar veya tam tersi ani kararla alınan evlenmeler, beklenmedik barışmalar potansiyeli var. Burada önemli olan verilen kararın mutlaka uygulanmasıdır. Korkmak hiçbir şeye çözüm olmaz.”

    GÜÇ MÜCADELELERİ KAPIDA

    “İçinde bulunduğumuz düzen içerisinde bizi kışkırtan, zorlayan insanlarla ciddi anlamda zihin savaşı vereceğiz. Bu savaşta öfke patlamaları ve kendisini kontrol eden süreci de kontrol eder. Dolunaylar gerilimli zamanlardır. İyi haberi de peşinden vereyim. Bu haftadan itibaren Venüs Balık burcunda. Bu, hiç beklemediğiniz yerlerden maddi anlamda nasip-kısmet gelmesi anlamına gelir. Bu süreç bizi çok hareketli olmaya itecek. Kuzey Ay düğümü dediğimiz hayatın gidiş yolu da kadersel şekilde ilerlemekte. Yani, istesek de istemesek de hayat bizi bir noktada değişime zorlayacak. Balık-Başak ayrıca bağışıklık sistemi ile de alakalıdır. Zaten pandemi sürecindeyiz. Bu süre içinde kendimize ekstra dikkat etmekte fayda var.”

    KIŞIN SONU BAHARDIR

    Astrolog Almina Ebru Gençay belirsizliklerin dolunayın ışığı ile aydınlanacağını, birçok konunun netlik kazanacağını söylüyor. Gençay, Merkür’ün iletişimden sorumlu olduğunu hatırlatarak “31 Ocak da başlayan Merkür geri hareketi sona erdi. O tarihten bugüne ilerleyemediğimiz, sonuç almakta zorlandığımız hangi konu varsa daha rahat hareket edebilir, planlarımız, hedeflerimiz ile alakalı harekete geçmeye, olumlu sonuçlar almaya başlayabiliriz. 22 Şubat haftası ve 27 Şubat dolunay zamanı Mars-Plüton açısı var. Özellikle de iş girişimleri adına bu açı bizi güçlü şekilde destekleyecek. Yılın ikinci dolunayı 27 Şubat’ta Türkiye saati ile 11.17’de gerçekleşecek. Dolunay zamanları hayatımıza dair net olmayan ne varsa netleşme, görünür olma, sonuçlanma ve tamamlanma zamanlarıdır. Anın haritasında ise İkizler burcu yükseliyor. Yani enerji ve şartlar değişkenlikler içerebilir. Hem zihinsel hem iletişimsel olarak bazı gerginlikler yaşanabilir” diyor.



    DÜZENLEME VE DÜZELTME ZAMANI

    İkili ilişkilerde huysuzluk, alınganlık, kararsızlık ve fazla hassasiyetin hele de dolunay zamanlarında çok etkili olabileceğini belirten Gençay, “İş, çalışma yaşamımız, ev, aile, kariyer, ikili ilişkiler konusunda toparlanma, eksik gedik ne varsa tekrar ele alıp düzenleme, düzeltme zamanları. 27 Şubat ve onu takip eden 10 günlük süreçte attığımız adımlarla alakalı sonuçlar alabiliriz” öngörüsünde bulunuyor.

    HUZURSUZLUKTAN UZAK DURUN

    Gençay dolunay zamanlarında duygusal ve ruhsal anlamda huzursuzluktan, çelişkilerden uzak durmak gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Detaylarda boğulmayın, kimseyi de boğmayın. Sağlığımızı iyileştirmeye odaklanalım. Ruhen ve bedenen arınmanın dışında evinizdeki, hayatınızdaki fazla eşyalardan, kıyafetlerden arının. Yaşam alanınıza düzen getirin. Dolunay sağlam başlangıçlara sağlam temeller hazırlar, unutmayın! Gökyüzü bizlere yine harika bir fırsat sunuyor ve ‘Arın, derlen, toparlan’ diyor. Kışın sonu bahardır ve inanın bu bahar çok güzel olacak.”

     

    Yazının devamı...

    ‘Sağlıklı olmak’ mutluluğa yetti

    MUTLULUK NEYİ NASIL YAPTIĞIMIZLA ORANTILI

    KLİNİK psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’na göre ‘mutluluk’ genel hayattan memnuniyet halidir ve kıstasları var. Neler o kıstaslar? Prof. Dr. Şalcıoğlu “Romantik bir birlikteliği var mı? Ekonomik durumu ne? Sağlık sorunları bulunuyor mu? Sosyal ilişkileri; aile-arkadaş-çevre nasıl? Sorulara verilecek olumlu cevaplar kişinin mutlu hissedip hissetmediği üzerinde hayli belirleyicidir. Yani kişi romantik ya da diğer sosyal ilişkilerinden birinde mutsuz, ekonomik gücü istediği ölçüde iyi değilse ‘mutlu’ diyemeyiz” diyor.

    PANDEMİNİN ETKİSİ

    TÜİK verilerine göre 2020’de insanları en çok sağlıklı olmak -yüzde 70.9 oranla mutlu etti. Bunu sevgi, başarı ve para takip etti. Prof. Dr. Şalcıoğlu “İnsanların herhangi bir fiziksel soruna sahip olmadan yaşaması elbette çok önemli. Ama böyle bir oran ilk kez çıktı. Demek ki sağlık paradan bile kıymetliymiş” diyerek hayatımızda pandemi ile öncelik sıralamamızın da değiştiğine dikkat çekiyor.

    65 YAŞ ÜSTÜ NEDEN MUTLU

    Yaş gruplarına göre ise en mutlular 65 ve üzeri grubu. Prof. Dr. Şalcıoğlu sonucun bilimsel literatür ile uyumlu olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Genç iken mutsuzlar, yaşlandıkça birden mutlu olmuyorlar elbette ama büyük olasılıkla yüklerden, sorumluluklardan kurtuldukları için daha özgür ve mutlu hissediyorlar. İstedikleri gibi bir hayat yaşayabilmenin keyfini sürüyorlar.”

    “Araştırmaya göre evli olanlar olmayanlara oranla daha mutlu. Bu da literatürde mevcut. ‘Bekârlık sultanlıktır’ deniyor ama kişilerin yaşamlarını birisi ile paylaştıklarında daha mutlu ve uzun yaşadığı da gerçek. İnsanlar sosyal varlıklardır ve hele de stresliler ise sosyal destek ararlar. Pandemi de stres düzeyimizi çok arttırdı. Aradığımız sosyal desteği en yakınımızdan, partnerimizden aldık. Kimileri elbette çatıştılar ama hayat karşısında kenetlenenlerin sayısı da az değil.”

    BEKLENTİ MUTSUZ EDİYOR

    Eğitim durumuna göre en yüksek mutluluk oranı, yüzde 54.4 ile bir okul bitirmeyenlerde. Akıllardaki soruyu soruyorum: Cehalet mutluluk mu? Prof. Dr. Şalcıoğlu “Asla değil. Ama şöyle söylenebilir: İnsanın eğitim seviyesi arttıkça beklentileri de aynı oranda artıyor. Hayata dair umduğu kariyer/kazanç hedefini tutturamayan üniversite mezunları okumayanlara göre daha mutsuz olabiliyor. Eğitimsiz kişinin ise beklentileri daha gerçekçi olabiliyor. Peki bu grubun hepsi mutlu mu? Hayır. Ekonomik
    zorluklar herkesin istediği hayatı sürmesine engel.
    Demek istediğim, eğitim düzeyi arttıkça ‘mutsuzluk’ getirecek başka parametrelerinde devreye girdiği...” diyor.




    BİR SORU BİR CEVAP
    HAYATTA BİR AMACINIZ OLSUN

    Soru: Yok mu mutluluğu arttırmanın bir formülü?

    Cevap: “Beklentilerinizi gerçekçi tutun. Hayatta bir amacınız olsun. İlla kariyer ve para olmak zorunda da değil. Geniş tutun denklemi. Mutluluk biraz da ne yaptığımızda. Çünkü ayağınıza gelmez. Adım atıp, gelişip ışık olduğumuz, çalışıp ürettiğimiz hayat mutlu bir hayattır.”

    KADINLAR İÇİN YOLCULUK ÖNEMLİ

    AVUKAT-yazar Cengiz Hortoğlu, anketten kadınların daha mutlu çıkması sonucuna şaşırmıyor. “Çünkü bu hayatta kadın için yolculuk, erkek için sonuç önemli. Kadınlar anın tadını çıkarıp, yolculuğun keyfini sürmekte. En küçük detayla, mesela ‘Saçın ne hoş’ denmesi ile bile mutlu olurlarken erkekler daha sonuç odaklı” diyor.

    MUTSUZLUK SONUÇTUR

    Avukat Hortoğlu, mutsuzluğun insanın kendi yarattığı bir döngü olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Aşka inanmıyor, romantizmden bihaber. Başarıyı takdir etmek yerine kıskanıyor. Gülmek yerine somurtuyor. Asla yetinmiyor, hep daha fazlasını istiyor. Paylaşmıyor, iyilik yapmıyor. Küçük dağları yarattığına inanıyor. Şükretmiyor, teşekkür etmiyor, minnettar olmuyor. Konuşmak yerine mesajlaşıyor. Hiç zamanı yok, hep bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Her şeyden şikâyet ediyor. Herkesin aleyhinde konuşuyor. Her şeyi o biliyor. Kendine bakmıyor, spor yapmıyor. Saldırıyor, öfkeleniyor, hakaret ediyor. Her güzel şeye karşı... Bir bebenin gülüşü bile onu etkilemiyor. Müzik dinlemiyor, film izlemiyor, şiir okumuyor. ‘Ben’ diyor, başka bir şey demiyor. Ağaçtan, çiçekten, topraktan doğadan uzak yaşıyor. Mutsuzluk sonuçtur canım kardeşim. Şikâyet etmeye hakkın yok.”

     

    Yazının devamı...

    Kadından mühendis bal gibi de olur

    İŞYERİNDE ŞİDDET SON BULSUN

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası İkinci Başkanı Banu Kekeç Saçın öncelikle Canan Tosun’a yönelik saldırının kabul edilebilir olmadığını belirterek, “Şiddetin her türlüsüne karşıyız. Toplumsal cinnet hali öyle bir noktaya vardı ki kadınlar artık işyerinde de güvende değil. Tosun’un yaşadıkları basına yansıdı. Bir de yansımayan, duyulmayan durumlar var. ‘Cezasızlık’ erkeklere güç veriyor. İstanbul Sözleşmesi’nde de yer alan işyerinde şiddetin önlemesi, işyerinde şiddete uğrayan kadınların korunması maddelerinin uygulanmasını talep ediyoruz. Bu tarz olaylar cezasız kalmamalı” diyor.

    Maden mühendisi Saçın, sorunların aslında daha eğitim görürken başladığını belirterek, şöyle devam ediyor:

    SORUNLAR STAJDAN BAŞLIYOR

    “Daha yolun başında kadın mühendisleri staja kabul etmeyen şirketler var. Şantiye ortamı tamamen erkeklere yönelik. Ne kadın soyunma odası, ne tuvalet ne de yatakhane var. Profesyonel yaşamda ise erkeklerin tercih etmediği işler için daha az ücretle çalışma koşuluyla iş bulabiliyoruz. Erkekler ne kadar hata yaparsa yapsın göze batmazken biz ilk hatamızda ‘Kadın işte, bu işi yapamıyor’ diyerek öteleniyoruz. Mühendislik fiziksel olarak değil, beyinle yapılan bir meslek olmasına rağmen bambaşka kıyaslamalar yapılıyor. Fiziksel ve sözlü tacize uğrayan çok kadın arkadaşımız var. Patron da aynı çalışan da aynı. Bunlara kulaklarımızı tıkayıp büyük çabalarla işimize devam ediyoruz. Kadın mühendisler olarak çalışma grupları oluşturduk. Çözüm örgütlenmede. Biz mücadele etmezsek kimse bize bu hakları kimse vermez. Vazgeçmeyeceğiz. Varız ve hep olacağız.”


    TÜRK Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) 2019 sonu verilerine göre odaya kayıtlı 446 bin 824 erkek (yüzde 77) 133 bin 44 kadın (yüzde 23) var. Kadınların sayısı geçtiğimiz yıllara oranla artmış olsa da sayıca üstünlük mesleğin ‘erkek işi’ olduğu algısına sebep oluyor.

    VAR OLMA SAVAŞI VERİYORUZ

    Betül Yörükçü 11 yıllık inşaat mühendisi. Mesleğinin tam da gerektirdiği gibi şantiyeye de gidiyor, oturup ofiste çizim de yapıyor. Böyle dümdüz yazınca kulağa romantik geliyor ama “Erkek egemen bu meslekte, kadın mühendis olarak, yaşadığımız zorluklar saymakla bitmez” diyor. Neler o zorluklar? Şöyle özetliyor: “Bir kere, mühendislik erkek mesleği olarak tanımlanıyor. Neden mi? ‘Şantiyede kadının ne işi var’ gözüyle bakıldığı için. Ustası, çırağı, betoncusu, elektrikçisi, hepsi erkek! Mühendis de erkek olmalı, değil mi? Aslında mesleğin kendi içinde zorlukları olacağını baştan anlamıştım. Üniversitede 180 erkek içinde 10 kadındık. ‘Bu fark yaşama yansımaz’ diye düşünmüştüm ama yanılmışım” diyor.

    OFİS İŞLERİNE YÖNLENDİRİLİYORUZ

    İnşaat mühendisi Yörükçü, işverenlerin çoğunun kadın mühendislerin şantiyede çalışmasına karşı olduğunu belirterek, genellikle ofis işlerine yönlendirildiklerini söylüyor, şöyle devam ediyor: “İşyerinde otorite kurmamız bir erkeğinki kadar kolay olmuyor. ‘Kadın varken rahat edemiyoruz’ ya da ‘İşi bu mu yapacak?’ diyenlerle savaşıyoruz. Birçok kez şantiyede bulundum ama günün sonunda ya ofis ya da ‘ayak işleri’ dayatıldı hep. En iyi ihtimalle ‘Projeci ol bari’ diyorlar. Bunu istiyor muyuz? Soran yok. Trajikomik bir örnek vereyim: Bunca yıldır her projesini çizen ben olmama rağmen mühendis olduğuma inanmayan müşterim var.”

    EŞİT İŞE AZ ÜCRET

    Kamu kurumlarında durum belki farklıdır ama özelde kadın mühendisler erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Çünkü işverenin gözünde kadın olarak siz ‘Gece yarısı araması gerekse şantiyeye koşamayacak kişisiniz.’ Peki ne yapacağız? Benim gibi bu fırsata sahip olan, kendi emeği, ısrarı ile mühendis, mimar olan kadınlar, işyerinde, meslek yaşamında eşitlik mücadelesi açısından çok önemli! Bu noktada kadın mühendislerin örgütlenmesi şart.”

     

    Yazının devamı...