Fulya Soybaş

Kafede şorta parkta yogaya yasak mı geldi

31 Mayıs 2022
Sosyal medyaya arka arkaya düşen iki haber; ilki Kocaeli Başiskele’den. İddiaya göre genç bir kadın ‘şort’ giydiği gerekçesiyle girdiği kafeden kovuldu. Daha da vahimi, kafe, kapısına ‘Burada açık giyinmek yasaktır’ tabelası koymuştu. Genç kadın yaşadıklarını sosyal medyada yazınca işletmeye tepki yağdı. İkinci haber Eskişehir’den geldi. Kadınlı, erkekli grubu parkta yoga yapacakları sırada görevliler engelledi. İki olayın da peşine düştüm. Kim bu kafenin sahibi? O tabelayı oraya kim koydu? Parkta yoga yapmak yasak mı? Tüm bu soruların cevabını araştırdım.

ŞORT GİYEN MÜŞTERİYİ KOVDULAR

Abdullah Çakıroğlu isimli kişi İstanbul Çekmeköy’de şort giydiği için otobüste hemşire Ayşegül Terzi’ye saldırmıştı, hatırlarsanız. O dönem Terzi ile özel bir röportaj yapmış, gözündeki üzüntü ve korkuya bizzat tanık olmuştum. Ne üzücü ki 6 yıl sonra yine, yeniden bir başka ‘şort’ vakası sosyal medya gündeminde. Twitter’da ‘larisatlantic’ isimli kişi İzmit, Başiskele Liman Caddesi’ndeki Barista Italiano isimli kafeye gittiğini ancak kafenin çalışanı olduğunu düşündüğü bir kadının “Burada açık giyinmek yasak, aileler rahatsız oluyor” diyerek kendisini zorla dışarı çıkardığını yazdı. İsmini açıklamayan bu sosyal medya kullanıcısına olayı detaylı anlatması için ısrarla ulaşmaya çalıştım ama cevap alamadım. Ancak kullanıcı bu anlattıklarını doğrulayacak bazı görseller de paylaştı. Kafenin kapısına konulan tabelada ‘Burada açık giyinmek yasaktır’ ibaresi açıkça görülüyor.



KAFE SAHİBİ MISIRLI

Kafe sahipleri ise olaya ilişkin sosyal medya hesaplarından İngilizce bir açıklama yaptı. Yaşanandan haberleri olmadığını iddia ederek, “Kafemizde yaşadığımız olayla ilgili saygısızlığı yapan personel işten çıkarılmıştır. Kafe yönetiminin bu olaydan haberi yoktur. Erkek personelin yaptığı, münferit bir olaydır. Yanlış anlaşılma için özür dileriz” denildi. Araştırdım. Kafe iki ortaklı. Ortaklardan biri Mısırlı. Kafe 2 yıl önce açılmış. Adının verilmesini istemeyen eski bir çalışanları, kafe sahiplerinin, açıldıkları günden bu yana hem dil hem de kültürel sorunlar yaşadıklarını söylüyor. Kafenin tabelası ve internet sitesindeki Türkçe açıklamanın ‘kırık’ olmasının sanırım sebebi bu. Ayrıca kafenin bazı müdavimleri bu yakışıksız olayı bir çalışanın değil, bizzat kafenin Mısırlı sahibinin kızı Maryam T.’nin yaptığını, tepkileri dindirmek için böyle bir açıklama yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

ANAYASA’YA GÖRE BU BİR SUÇ

Yazının Devamını Oku

Kanserden değil geç kalmaktan kork

30 Mayıs 2022
1 yıldır meme kanseri tedavisi gördüğüm için olsa gerek konu ne zaman kanser ve türlerine gelse farkındalık yaratmak için elimden geleni yapıyorum. Hem yaşadıklarımı paylaşmak hem de diğer kanser hastaları ile dayanışmak için hafta sonu Muş’ta, 9. Onkoloji günlerindeydim. Toplantı neden mi Muş’taydı? Çünkü özellikle de kadın kanserleri Doğu’da çok yaygın ve çoğunlukla da en geç evrede yakalanıyor. Nedeni ise kadınların ‘Beyim duymasın, çevreye ayıp olmasın’ kaygısı. O nedenle Muş sokaklarına çıktık. ‘Kanserden değil geç kalmaktan kork’ diyerek, kadınların ve eşlerinin dikkatini çekmek istedik. Unutmayın ‘Erken tanı hayat kurtarır.’ Tıpkı benim de yaşadığım gibi...

AYIP OLUR DİYE DOKTORA GİTMEYEN ÇOK

Kendimden de iyi bildiğim gibi meme gibi bazı kanser türleri erken evrede yakalandığında tam tedavi edilebiliyor. Sorum şu: Doğu illerinde yaşayan kadınların kanseri neden en geç evrede yakalanıyor? Ataerkil bir toplumda yaşamanın verdiği ‘utangaçlık’, ‘ayıp olur’ çekincelerinin Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde daha yaygın olduğunu belirten Salih Yüce, şöyle anlatıyor: “Eşlerine ya da yakınlarına ‘Mememde böyle bir şey çıktı’ demeye utanıyor, sorununu anlatmaya çekiniyorlar. Ne zaman ki o kitle ağrımaya başlıyor, artık saklanamaz bir aşamaya (memeden kan-sıvı gelmesi) geliyor, o zaman doktora gidiyorlar. Bu yüzden de toplantıları yerinde yapalım, farkındalığı arttıralım istedik.”

BÖYLE ŞENLİK YOK

9. Uluslararası onkoloji günlerinin bu yılki ana teması kadın kanserleri; meme, yumurtalık, rahim ve rahim ağzı kanserleri 1 yıldır meme kanseri tedavisi gördüğüm ve Hürriyet gazetesi olarak bir farkındalık yaratmak için çabaladığımız için ben de bu toplantıya davetliydim. Dünya Sağlık Örgütü Türkiye Ofisi Program Yöneticisi Prof. Dr. Toker Ergüder, Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Er ve Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Özlem Sönmez ile bir oturuma katıldım. Ama öncesinde Türkiye’nin dört bir yanından Muş’a gelen kanser hastaları, öğrenciler ve halkın katılımı ile muhteşem bir yürüyüş düzenlendi. İnanın böyle şenliklisine İstanbul’da bile katılmadım.

10 GÜNLÜK ÖMRÜN KALDI DEDİLER 20 YIL OLDU

Organizasyonun ev sahibi Genç Birikim Derneği Başkanı Salih Yüce’ye 1999 yılında yumuşak doku kanseri teşhisi konuldu. O dönemde tedavi yöntemleri şimdiki kadar ileri değildi belki de o nedenle doktorları tıpkı Türk filmlerinde olduğu gibi 10 günlük ömür biçmişler kendisine: “İnanmazsın gidip mezar yeri bile ayarladım. Hatta nenemi çok severim, beraber gömsünler bizi diye iki kişilik aldım mezarı. Hayat işte! Tedavilerden o kadar iyi yanıt aldık ki hocalarım bile şaşırdı. 2002’de bitti tedavi. Çok şükür şimdi sağlıklıyım ve benim gibi kanser hastalarına bir faydam olsun diye koşturuyorum.

Salih Yüce

Yazının Devamını Oku

Ayasofya'dan 'parça' koparmak neyin nesi

27 Mayıs 2022
Ayasofya; 86 yıl boyunca müze olarak hizmet verdi, ibadete açıldıktan sonra ise bir garip, ‘yeme’ vakaları ile gündemden düşmüyor. Geçen ay Ayasofya’nın tarihi İmparator Kapısı tahrip edilmiş, bazı kişilerin kapıdan parça koparıp yedikleri iddia edilmişti. Son gelen görüntü ise bir kez daha ‘Yok artık!’ dedirtti çünkü bazı misafirler kutsal olduğu gerekçesi ile tarihi yapının duvarlarını kazıyıp poşetlere doldurdu. Tüm bu koparma, yeme, hatıra diye eve götürme ritüellerini anlamıyorum ama belki de benim bilmediğim bir anlamı, İslam dininde bir yeri vardır diyerek, ‘Bir insan neden tarihi bir yapıdan ‘parça’ koparır? İslam ne diyor?’ sorusu ile ilahiyatçıları aradım.

KÜLTÜREL BİLİNÇ ARTTIRILMALI

Gelin önce Ayasofya’nın tarihini bir hatırlayalım. Anadolu rock müziğinin efsane grubu, 3 Hürel üyesi ünlü sanatçı Haldun Hürel aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sanat Tarihi öğretim üyesi. Şöyle anlatıyor: “Ayasofya şimdiki halini 532-537 yıllarında Bizans İmparatoru Birinci Justinyan’ın emriyle yapılan ve 5 yıl 10 ayda biten inşaat çalışmalarından sonra aldı. 537 yılının teknik koşullarında böyle bir eseri ayağa kaldırmak muazzam bir başarı. 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u ilk aldığında Ayasofya’ya sahip çıktı, sütunlarına saldıran askerine ceza vermişti. İlk Cuma namazını da burada kıldı. 1481’de ilk, Sultan 2. Bayezid zamanında ikinci minaresi dikildi. Diğer iki minaresi ise Mimar Sinan tarafından inşa edildi. Binlerce yıldır ayakta kalan Ayasofya’nın günümüze gelmesinde bana göre en önemli kişilerden biri de Mimar Sinan’dır. Sinan, Ayasofya’nın çevresine koyduğu payandalar sayesinde duvarlarının esneyip yıkılmasının da önünde geçti.”

EVRENSEL BİR YAPI

Unutmayın ki böylesi kıymetli bir eser bizim. Ama bizim diye hoyrat mı olunmalı? Ayasofya aynı zamanda dünyanın da önemsediği tarihi bir eser, evrensel bir mabet. Bu gözle bakılmalıdır. Ancak toplumumuz maalesef bu bilinçte değil. Sadece güvenlik dikmek ile olmaz, kültürel bilinci arttırmak için acil çalışmalar yapılmalı, eğitimler verilmelidir.”

HURAFECİ ZİHNİYET

Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi, Kuran araştırmacısı Prof. Caner Taslaman, Hangi dinde buna benzer ritüeller var araştırılabilir ama sana şu kadarını söyleyeyim bu yapılanın İslamiyet ile alakası olmadığı kesin” diyerek giriyor söze. Peki, ne oldu da iş bu aşamaya geldi? Diyor ki: “İslam’ı kaynağından, Kuran-ı Kerim’den öğrenmeyince böyle hurafeler çıkıyor ortaya. Mesela bazı din adamları bazı hurafeleri zamanla benimsemiş; örneğin müziğin haram sayılması, dinden dönenin öldürülmesi gibi. Ancak aynı din adamları gece mezarda ıslak çalmak, tahtaya vurmak, kutsal yerlerden parça koparmak, yemek, toprağından alıp eve götürmek ya da oralara çaput bağlamak gibi ritüelleri hiçbir zaman benimsememiştir. Bu hurafelerin hiçbir mezhepte karşılığı yok. Bu hurafelerin saçma olduğu defalarca söylenmesine rağmen halk arasında hurafeci bir zihniyet var. Dinin özünü anlamayan bir zihniyet. İslam’ı kulaktan; mahalledeki amcalar, teyzelerden öğrendiğinizde olacağı bu! Her duyduğunuzu doğru kabul edersiniz. Peki, ne yapmak gerekir? Sonuçta gidip her taşın başına bir bekçi dikemeyeceğimize göre... Çözüm, dini kaynağından öğretmek ve öğrenmekte.

BUNUN ADI PUTPERESTLİK

Yazının Devamını Oku

Akran zorbalığı facia getirdi

26 Mayıs 2022
ABD’deki ikinci büyük okul saldırısını gerçekleştiren 18 yaşındaki Salvador Ramos, yoksul bir aileden gelen, konuşma bozukluğu ve kıyafetleri nedeniyle tekrar tekrar zorbalık gören, bu sebeple okuldan uzaklaşan, yalnız kalıp kafayı silahlara takan bir genç çıktı. Ateşli silahlara erişimin böylesine kolay olması ve akran zorbalığına uğrayan katilin sorunlarının halı altına süpürülmesinin bu katliamı beraberinde getirdiği de bir gerçek. ‘Türkiye ile ne alakası var?’ demeyin çünkü OECD raporuna göre Türkiye’de de her 5 çocuktan biri zorbalık mağduru.

HER 5 ÇOCUKTAN BİRİ MAĞDUR

ÖZELLİKLE erkeklerin ya da erkek çocukların ömür boyu yaşadıkları tüm aşağılanma, endişe, korku ve kızgınlıklarının acısını şiddet ya da silaha başvurarak çıkarmak istemesini anlayamamakla birlikte sorunun çocukluk travmalarında saklı olduğu, çözümün ise terapi ve eğitimde yattığına inanıyorum. Dolayısıyla da terapinin ucuz-erişilebilir, eğitiminse aile-çocuk ve öğretmen üçgeninde şekillenmesi gerektiğini savunuyorum. Zira, silah ile okul basmak kadar radikal olmasa da Türkiye’de de çocuklar ve gençler arasında benzer zorbalıklar yaşanıyor. 4 ay önce İstanbul Sarıyer’de lisede okuyan 17 yaşındaki genç bir üst sınıfta okuyan öğrenci grubu tarafından dövülerek hastanelik edildi. Antalya’da 17 yaşındaki genç kızın ormanda aynı yaşta 4 arkadaşı tarafından işkence görmesi gündemi uzun süre meşgul etmişti. Şöyle bir araştırdım. UNICEF raporuna göre dünyada 13-15 yaşlarındaki öğrencilerin yarısı (yaklaşık 150 milyon öğrenci) akran şiddetine maruz kalıyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) raporuna göre ise Türkiye’de 15 yaş düzeyindeki öğrencilerin yüzde 19’u ayda en az birkaç kez akranları tarafından fiziksel-sözel şiddete maruz kalıyor. Rapora göre:

1) Erkekler, kızlara göre daha fazla fiziksel şiddete uğruyor. Kızlar arasında sözel zorbalık yaygın.

2)Zorbalık, çocuk ve gençlerin akademik kapasitelerini de etkiliyor, eğitim başarısı düşüyor.

3)Sıklıkla zorbalığa uğrayanların okulda devamsızlık yapma olasılıkları ise 3-4 kat fazla.

ZORBALIĞA UĞRAYAN ZORBA OLUYOR

Psikoterapist

Yazının Devamını Oku

Maymun çiçeği virüsü Türkiye'ye gelir mi

23 Mayıs 2022
15 gün önce ilk kez İngiltere’de görülen, sonrasında 13 ülkeye yayılan maymun çiçeği Türkiye’ye geldi mi? Sağlık Bakanlığı Türkiye’de henüz bir vaka görülmediğini açıkladı. Peki, gelir mi? Orası tartışmaya açık. Çünkü konuştuğum bazı uzmanlar ‘Türkiye’ye gelmez’, bazıları da turizm sezonunun yeniden canlandığı, uçak seyahatlerinin arttığı böylesi bir dönemde ‘Gelmemesi için bir neden yok!’ diyor. Ancak hepsi yüreklere su serpen şu noktada birleşiyor: “Bu virüsü 50 yıldır tanıyoruz. Havadan bulaşmadığı ve belirtisiz hastalık yapmadığı için COVID-19 kadar yayılmasını beklemiyoruz.”

TÜRKİYE İÇİN TEHLİKE SÖZ KONUSU DEĞİL

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, maymun çiçeğinin yeni bir hastalık olmadığını ve birçok hayvanın çiçek hastalığı olduğunu belirterek, “Domuz çiçeği, sığır çiçeği, maymun çiçeği var. Tüm bu ‘çiçek’ hastalıkları birbirlerine akraba. İnsanlarda çiçek hastalığı dünyada en son 1977’de, Türkiye’de 1957’de görüldü ve sonrasında aşılama kaldırıldı. Oysa çiçek hastalığı hayvanlar arasında devam ediyor ve hayvandan insana bulaşabiliyor. Virüs daha çok tropik hayvan (çoğunlukla Afrika’da bulunan türler) besleyenler ile hayvanat bahçelerinde çalışanlarda görülüyor. Öldürücü değil. Genellikle kişinin ellerinde ya da vücudun belli yerlerinde döküntüler oluyor, 2-4 hafta arasında da iyileşme görülüyor. İnsandan insana bulaşması ise çok nadir. COVID-19 gibi havadan bulaşmıyor, temas olması şart! Dolayısıyla Türkiye’de böyle bir hayvan (maymun, domuz, kemirgen) popülasyonu olmadığı için bir tehlike de söz konusu değil! Yayılım riski yok” yorumunu yapıyor. Prof. Dr. Ceyhan, dünyada 42 yıldır uygulanmayan çiçek aşısının bu vakalarda etkili olduğunun da altını çiziyor.

NEDENİ FETİŞ FESTİVALİ Mİ

TURİZM ve festivallerden bahsetmişken belirtmeden geçmeyeyim. Belçika, ülkedeki 3 vakanın ‘Darklands Fetiş Festivali’ ile alakalı olduğunu duyurdu. Anvers’te düzenlenen ve yurtdışından yoğun eşcinsel katılımın olduğu festival sonrası, katılımcılar grip ve ciltte kabarcıklar oluşması gibi belirtilere karşı uyarıldı.

TURİZM SEZONU AÇILDI, TÜRKİYE’YE DE GELEBİLİR

Sağlık

Yazının Devamını Oku

Covid-19 bitti sırada maymun çiçeği mi var

20 Mayıs 2022
COVID-19 salgını sebebiyle 2 yıldır hepimiz zaten diken üstündeydik ki tam ‘Rahatladık’ derken Batı medyasından ‘Maymun Çiçeği virüsü’ haberleri gelmeye başladı. İngiltere, Portekiz ve İspanya’nın ardından Kanada ve Amerika’da da ilk vakalar görüldü, endişe de tavan yaptı. Bill Gates’in ‘Biyolojik silah’ diyerek uyardığı ve henüz kanıtlanmış, güvenli bir tedavisi olmayan ‘Monkeypox’ nedir? Türkiye’ye gelir mi? Endişelenmeli miyiz? Prof. Dr. Derya Unutmaz ve Prof. Dr. İftihar Köksal yanıtladı.

PANİK YARATMAK YERSİZ ANCAK TEMKİNLİ OLUNMALI

İngiltere, Portekiz, İspanya, Kanada, İsveç ve ABD’de 32’si kesinleşmiş, 61’i şüpheli ‘monkeypox’ vakası tespit edildi. Virüsün kısa zamanda 3 kıta gezmesi, aşıydı, maskeydi, mesafeydi derken 2 yıllık pandemiden yenice çıkabilen bizleri haliyle ürkütüyor. ABD Jackson Laboratuvarı Baş Araştırmacısı, İmmünoloji Uzmanı Prof. Derya Unutmaz, deride döküntülere neden olan virüsün 1958 yılında, laboratuvar ortamındaki maymunlarda keşfedildiği ve o nedenle de maymun çiçeği virüsü denildiğini belirterek, “Aslında isminden sanıldığı gibi maymunlardan değil sıçanlar, fareler, sincaplar gibi kemirgenlerden insanlara geçiyor. İnsandan insana geçişi ise nadir. Orta-Batı Afrika’da daha yaygın. İlk insan vakası 1970’lerde görüldü. COVID-19’dan ise tamamen farklı. Korona RNA, bu ise DNA virüsü. 2003 yılında ABD’de lokal bir salgın olmuş, o zaman da 40 kişi etkilenmişti” diyor.

MAYMUNDAN DEĞİL SIÇANDAN

Prof. Dr. Unutmaz, şu an tespit edilen vakaların hayvandan insana değil insandan insana bulaştığına vurgu yaparak, şöyle devam ediyor: “İşte bu durum, panik yaratmak yersiz ancak temkinli olmamız gerektiğini söylüyor bize. Virüs sıkı takip edilmeli. Zincirleme bulaş mı var? Mutasyona mı uğradı? Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyoruz. Vakaların birbiri ile tam ilişkisi de henüz belli değil ama İngiltere’deki araştırmalar vakaların eşcinsel ilişkide görüldüğünü belirledi. Dolayısıyla enfeksiyonun seks sırasında yayılma olasılığı da araştırılıyor” bilgisini veriyor.

BULAŞ İÇİN YAKIN TEMAS ŞART

Yazının Devamını Oku

Z kuşağı YouTube'a inanıyor

17 Mayıs 2022
Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu, AK Partili kurmaylara Z kuşağı ile ilgili bir sunum yaptı. O sunumda en çok dikkatimi çeken; Z kuşağının YouTube ve Twitter’a olan inancı oldu. Araştırmaya göre Z kuşağı haberi yüzde 32.2’i ile YouTube, yüzde 30.1 ile Twitter’dan alıyor ve doğruluğuna da hayli inanıyor. İnternetin içine doğan bir kuşağın buna yatkınlığını anlıyorum ama bu platformlardaki bilgi kirliliği de endişe verici. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinde gördük, dezenformasyon ayyuka çıkmış, bazı video ve fotoğraflar ya bir savaş oyunu ya da bir tatbikattan alınmıştı. Z kuşağının YouTube, Twitter inancı ve kirli bilgiden korunmanın yollarını uzmanları ile konuştum.

DAHA HIZLI VE PRATİK

Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Barış Erdoğan’a göre Z kuşağı zamanı ve kullandığı aracı kontrol etmek, kendi denetimi altına almak istemekte. Bu nedenle de yazılı basılan geleneksel haber kaynaklarından, belli bir yayın akışına göre yayım yapan radyo ve televizyonlarından uzak duruyorlar. Neden? Prof. Dr. Erdoğan şöyle anlatıyor: “Akıllı telefonları/tabletleri aracılığıyla internet haberciliğini takip etmek onlara daha hızlı ve pratik geliyor. Üstelik gençler haberi sadece alan, ‘edilgen’ bir pozisyon içinde olmak istemiyor. Haberin altına yorum yazarak, ona yön vererek etken bir rol de oynuyorlar. İnternet araçları onlara bu imkânı tanıyor.”

HEPSİ TÜRDEŞ DEĞİL

Sosyal medya kanalları üzerinden takip edilen haber kaynaklarının önemli bir kısmının geleneksel medya organlarının internet bağlantıları olduğunu da unutmayalım. Ayrıca Youtube ve diğer sosyal medya platformlarındaki haber mecralarını türdeş olarak da görmemek lazım. Bunların içinde eski ana akım medyanın içinden çıkan kişiler tarafından kurulan haber kanalları ve platformları ya da Türkçe yayın yapan yabancı haber kanalları da var. Bu saydıklarım editoryal süzgeçten geçirerek haber yayını yapmakta. Bu kanalların dinamik, daha hızlı ve görece olarak daha bağımsız haber yapmaları, ana akım medyada yer bulamayan çeşitli temaları işlemeleri gençleri cezbediyor.

MANİPÜLASYONA DİKKAT

İnternet ya da sosyal medya kanallarında yapılan habercilik bazen dezenformasyona da yol açabiliyor. Bu noktada haberin hangi mecrada yayınladığından çok hangi ilkelere göre hazırlandığının daha önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Erdoğan, “Gazetecilik etik kurallarını dikkate almayan kişilerin hazırladığı haberler bilgi kirliliğinin en önemli nedeni. Bu tip yayınlar yapanlar profesyonel olmadığı ive bir mesleki yapı içinden bulunmadıkları için kimseye karşı da sorumlu değiller. İstedikleri gibi manipülasyon yapabiliyorlar. İster geleneksel medyada ister internet üzerinden olsun gazetecilik etik ilkelerine uygun yayın yapan kişi/kurumları takip etmek, doğru ve sağlıklı bilgiye ulaşmak için önemli” yorumunda bulunuyor.

ALGORİTMASI TÜRK YAPISINA ÇOK UYGUN

Yazının Devamını Oku

Anne-baba olmak isteyene 'ehliyet' şart koşulabilir mi

16 Mayıs 2022
Antalya’da bir anne 2 yaşındaki kızını, Trabzon’da da eşinin üzerine kuma getirmesini kabul etmediği için bir baba 3 kızını öldürdü. İstanbul’da bir baba ağlıyor diye bebeğinin vücudunda sigara söndürürken, Aydın’da bir anne 2 yaşındaki çocuğuna sigara içirdi. İnsanın bu haberleri okudukça içi daralıyor, öyle değil mi? Araba sürmek için ehliyet, iş bulmak için diploma soruluyor, anne-baba olmak içinse hiçbir şeye ihtiyacınız yok! Çocuk ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri bu duruma dikkat çekmek için çok tartışılacak bir öneri ortaya attı: ‘Ebeveyn olmak isteyenler ‘ehliyet’ alsın.’

ÇOCUKLAR DEĞİL EBEVEYNLERİ HASTA

Çocuk ve Genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri,Önerim bazı kesimlerden çok tepki çekti ama linç yemeyi göze alarak bunu dillendirmek zorundaydım’ diyor. Kendini neden böyle bir zorundalık içinde gördüğünü ise şu sözlerle açıklıyor: “Adli vakalara giriyorum, nelerle karşılaştığımızı görsen, inan kanın donar. Örnek vereyim, bir anne; çocuğa kötü muamelesi ispatlanmış, ceza almış, şükür ki olması gerektiği gibi olmuş ve çocuk devlet korumasına alınmış. Buraya kadar her şey normal. Peki, ya sonra? Kadın tüm olaylardan sonra ikinci çocuğu yapıyor, kimse de ne yapıyorsun demiyor? Hop, en başa dönüyoruz, ikinci çocuğa da kötü muamele. Yani aklın bu durumu alıyor mu? Olacak iş mi?”

ETİK Mİ

“Bazı kişiler, ‘Etik değil. İnsanların çocuk sahibi olup olmayacağına karışamazsın’ diyor. Anlıyorum ama insanların da anne-baba olmadan önce bir eğitim alması, nasıl bir sorumluluk yüklendiklerini bilmeleri gerekmez mi? Bunu deneyimlerime dayanarak söylüyorum ki; bana tedavi için gelen çocuk ve gençlerin yüzde 80’i hasta değil, hasta olan ebeveynleri. Yani çocuğu tedavi etmeniz onu aynı ortama geri gönderdiğiniz sürece işe yaramıyor. Tedavi etmeniz gereken çocuk değil, anne ve babalar.”

İKİ KİŞİNİN İNSAFINA TERK EDİLEMEZ

“Babanın kişilik bozuklukları, annenin depresyonu, bağlanma problemleri derken günün sonunda olan çocuğa oluyor. Günah değil mi bu çocuklara? Ki çocuğa cinsel istismardan bahsetmiyorum bile... Ruh sağlığı bozukluklarınızı tedavi etmeden, çocuk yapıyorsunuz sonra bilinçsizliğinizin cezasını ömür boyu çocuklar çekiyor. Hiçbir çocuk iki kişinin, anne babasının insafına terk edilmemeli. Çocuğunu en temel insani hakkından, yemek yedirmekten mesela, mahrum bırakan ebeveynler var.”

ANNE-BABALIK KUTSAL DEĞİLDİR

Yazının Devamını Oku