GeriAyşe ARMAN AKP’nin önü uçurum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

AKP’nin önü uçurum

Bunu söyleyen solcu değil, ulusalcı değil, Kemalist değil, merkezci değil, liberal değil... İslamcı. Hayatın cilvesine bakın ki, iktidardaki parti de İslamcı.

Size de şaşırtıcı gelmiyor mu? Ben şaşırdım. Hatta "Allah Allah nasıl oluyor?" dedim. Üstelik bunu Ali Bulaç’a sordum. O da benim soruma şaşırdı. "Maalesef Türkiye’de böyle" dedi, "Biz mesela, bizim kesimde, Deniz Baykal’ı eleştirdiğimiz sürece kıymetli yazar oluyoruz, iyi yazar oluyoruz. Oysa, ne alakası var, iyi yazar eleştiren, muhalefet edenlerdir... " Daha önce Ali Bulaç’la hiç tanışmamıştım. Renkli biri. Sadece renkli değil aynı zamanda bilgili. Hayatı takip ediyor bir kere. Yeni fikirlerin, yeni oluşumların, hatta marjinallerin peşinde. Dünyada yeni neler oluyor izliyor. Öğreniyor. Ve kendi dünya görüşüne uyguluyor. Onunla röportaj yaparken kafamda bir sürü pencere açıldı. Hiç öyle kemikleşmiş biri değildi, "O olmaz, bu olmaz, o tartışılmaz, bu kutsaldır, dokunulmazdır" gibi önyargıları ya da tabuları yok. Esnek. Cinsellik dahil, her şeyi konuşabiliyorsunuz. İslami kesimde tabu olan pek çok konuyu tartışabiliyorsunuz. Bu kadar övmek yeter. Özetlemek gerekirse, kulak verip dinlenmesi gereken biri...

Yazı yazmaya başladığınızda, İslami açıdan şartlar bu kadar uygun muydu?
/images/100/0x0/55ea830df018fbb8f884cb58
- Şimdi uygun olduğunu kim söyledi!

Nasıl yani? Bugün kendinizi daha özgür hissetmiyor musunuz?

- Tam tersine, kendimi çok daha kısıtlanmış hissediyorum.

Neden?

- Siz veya sizden birileri iktidarda ise, ortada büyük bir sorun var demektir. Muhalefette olmak her zaman daha iyidir. Daha özgür olursunuz. Muhalefet, zihin açar. İnsanı, devrimci, reformcu yapar. Ben Müslümanların uzun bir süre iktidar olmalarını istemedim, hálá istemiyorum. İktidar, netameli bir şeydir, kendiliğinden tutucu oluverirsiniz. Çünkü korumanız gereken şeyler vardır. Sonra çok da adil olmayan bir şekilde, sermaye ve statü el değiştirmeye başlar. Siz de o sürecin bir parçası haline gelirsiniz. Kısacası, benim iktidarı çok daha rahat eleştirebildiğim zamanlar oldu. Şimdi tepki alıyorum, hem de çok büyük tepki: "Sırası mı şimdi? Sen kimin adına bu eleştirileri yapıyorsun? Bak, zarar veriyorsun!" diyorlar. Ama biz, eleştirel olmak zorundayız. Bizim geleneksel İslam bilginlerinin temel bir ilkesi vardır: "Sultanın sarayından ve zenginlerin sofrasından uzak dur! Ancak bu şekilde insanlara faydalı olabilirsin." Benim yapmaya çalıştığım da bu...

Eleştirinizi Başbakan takıyye yapıyor, Müslümanlara zarar veriyor noktasına kadar getirdiniz, hiç /images/100/0x0/55ea830df018fbb8f884cb5atedirginlik duymuyor musunuz?

- Sayın Başbakan, 87’de seçimlerden önce bana milletvekilliği teklif etti, "Lütfen siyasete atılın" dedi. Ben de ona dedim ki, "İyi bir yazar, iyi bir siyasetçi olamaz." Ben seçimimi çoktan yapmıştım, yazar olmaya karar vermiştim...

Yani isteseydiniz şu an bakan olabilirdiniz...

- Elbette. Benim bütün arkadaşlarım, yazar olmalarına yardımcı olduklarım, birlikte çalıştıklarım şu an çok iyi konumdalar. Bu bir tercih meselesi. Ben reddettim.

Yakın çevrenizden "Sen delisin!" diyen olmadı mı hiç?

- Ben o deliliği daha önce de yapmıştım! Ben böyle bir adamım. Tıbba gidecek puan almıştım, gittim kaydımı sosyolojiye yaptırdım. Çünkü tercihim oydu. Üstelik milletvekilliği bana Bağcılar’dan 1. sıradan teklif edildi. Seçilmem kesindi. Ama ben gerçek iktidarın koltukta değil, beyinde olduğunu düşünüyorum, entelektüel iktidar yani.

Peki insan kendini şöyle ikna edemez mi: "Belki de bu ülkeye, bu insanlara faydalı olacağım, gireyim kardeşim..."

- Çok düşündüm ama faydalı olamayacağıma inandım.

Neden?

- Ben özgür düşünmeye alışık biriyim. Bir şey söyleyeceğim parti tüzüğüne aykırı olacak, Meclis tüzüğüne aykırı olacak, genel başkana aykırı olacak, hatta Anayasa’ya aykırı olacak...

Herkesin başına bela olacaksınız yani...

- Evet. Ya da susmalıyım. Ama neden susacağım? Bana 7 milyar maaş veriyorlar diye mi? Ben 4 sene milletvekilliği yapacağıma bir kitap yazarım, 200 sene sonra da okunurum. Ben Türkiye’de siyasetçileri hiç samimi bulmuyorum. Birkaç defa bir iki lideri takip ettim. Ve kendi kendime şöyle dedim, "Bu adam nasıl böyle bir performans gösterebiliyor? 1) Ya kendini feda etmiş olmalı. 2) Ya kendini bir Mesih olarak görüyor. Dünyayı kurtaracağını düşünüyor. Yani paranoyak! 3) Ya da bu adamda inanılmaz bir hükmetme duygusu var." Bunların her üçü de gayrimeşru şeyler, o açıdan siyaset bana çok tehlikeli bir meslek gibi geliyor. Ve siyasetçiler eleştirilmekten hoşlanmıyor. Ben iyi niyetle AKP’yi eleştiriyorum, diyorum ki "Sizin önünüz uçurum. Kötüye doğru gidiyorsunuz..." Diyorlar ki, "Siz bize mani oluyorsunuz..."

Eleştirilerinizi internetteki Hikmet ve Bilgi sitesinde yaptınız. Neden orayı tercih ettiniz de, kendi köşenizde yazmadınız?

- Özel bir sebebi yok. İki senedir Zaman Gazetesi’nde de bu tür yazılar yazıyorum. Tamam, bir iktidara 3 sene marj tanımak gerekir, ama 3 sene geçti. Zaten benim eleştirdiğim şeyler belli: 1) Bu partinin siyasi kimliği yanlış. 2) Politikaları yanlış. 3) Uygulamaları yanlış. 4) Ve parti içinde çok etkili konumlarda olan bazı aktörleri yanlış. Bu yanlışları düzeltip, yollarına devam ederlerse, Türkiye’ye de bize de faydalı olurlar...

"Sen de kartel medyasının ya da ulusalcıların bize yaptığını yapıyorsun. Bizden birine bu yakışır mı?" eleştirilerine verecek cevabınız nedir?

- Ben şunu ahlaki bulmuyorum: "Kol kırılır, yen içinde kalır." Hayır efendim, o kol da, yen de çıkmalı. Tedavi ise tedavi, kesip atmaksa kesip atmak. Zaten bana bu eleştirileri getirenler, iktidarın nimetlerinden haksız ve gayrimeşru yollardan istifa eden kişiler. Sebepleri ve niyetleri farklı. Bizden şunu talep ediyorlar: "Sizin göreviniz biz iktidardayken bizi devamlı övmek!" Milli Selamet Partisi’nden AK Parti’ye kadar bu talepleri hep sürüyor. Onlara göre Türkiye’deki iyi bir İslamcı yazar, Deniz Baykal’a ve CHP’ye yüklenen yazardır, ne kadar yüklenirsen o kadar iyi...

Siz İslamcılar arasında aykırı ses misiniz?

- Yooo, benim gibi düşünen pek çok insan var. Ama ben biraz daha şirretim. Sesim daha yüksek çıkıyor.

İktidar, herkesi hilafsız değiştirir mi?

- İktidar ve servet, kışkırtıcı iki faktör. Sufiler derler ki, "İnsanın iktidar ve servetle olan ilişkisi, bir geminin su üzerinde yüzmesine benzer. Eğer onun sevgisini kalbine almazsan, gemin yüzer. Fakat iktidar sevgisini kalbine aldığın anda, gemin su alır ve batması kaçınılmazdır!" Türkiye’de iktidar dönüştürüyor, sebebi de siyasetin çok kárlı bir meslek olması. Siyaseti cazip olmaktan çıkarmak lazım ki, iktidar kışkırtıcı bir rol oynamasın. Bunun için de devletin klasik ve tabii fonksiyonlarına dönmesi, sadece 4 alanla ilgilenmesi, geri kalan bütün alanları sivil topluma bırakması lazım. AK Parti bunu yapabilirdi ama yapamadı. Çünkü bugün AK Parti’nin herhangi başka bir partiden farkı yok. Reform yapmıyorlar, muhafazakar oldular. Oysa tabandan oyları, reformcu olduklarını söyleyerek almışlardı. Ne reformu, reform mu kaldı!

BİZİM KESİMDE KÖŞE YAZARLIĞI İNSANI GEÇİNDİRMEZ

Medyada yolunuzda ilerlerken çok zahmet çektiniz mi?

- Çok iyi bir yeriniz yoksa, köşe yazarlığı bizim kesimde insanı geçindirmez. Fakat bunu aşmanın yolu, daha fazla para kazanmak için popüler işler yapmak değil, standartlarınızı düşürmektir.

İki tarafı kıyaslarsak, sizin köşe yazarları bizimkilerden daha mı çok daha mı az kazanıyor?

- E tabii. Merkezdir sizin kesim, Türkiye’nin sosyal ve ekonomik hayatının dizginlerini elinde tutuyor. Biz çevre tarafındayız. Ama dert değil, fazla para kazanmak zaten iyi bir şey değildir...

Ne yani, fakir mi olmak gerekir!

- Hayır ama insan standartlarını düşük tutmalı...

Neden? "Ne kadar çok malım olursa, o malların o kadar esiri olurum" diye mi?

- Hayır. Meşru ve helal yollardan kazanmışsanız sorun yok. İstediğiniz kadar kazanabilirsiniz. Ama ne kadar zengin olursanız olun, paranızı istediğiniz gibi harcayamazsınız. Bu din, size bu hakkı vermemiştir. Çevrenize yardım etmek ve kendinizi dizginlemek zorundasınız...

"O yüzden az kazan hiç bunlarla uğraşma!" diyorsunuz!

- Hayır, arzularınız ve tutkularınızın esiri olmayın diyorum, hayatın kalitesini ve anlamını ıskalarsınız. Ama bu, bir tercihtir. Ben mesela hep standartlarımı düşük tuttum.

Tam olarak ne demek bu?

- Sade yaşıyorum demek.

O ne demek? Arabanız filan mı yok, onu mu kastediyorsunuz?

- Var ama kullanmıyorum. Akbil’im var geziyorum. Gidiyorum kahvelerde oturuyorum, gecekonduda yaşayanlarla konuşuyorum. Ben bir sosyoloğum, bu toplumu daha iyi tanıyabilmek için uğraşıyorum. Birkaç senedir ağır ceza ve boşanma davalarını izliyorum...

Anlamadım.

- Adliyeye gidiyorum. İnsanlar neden birbirini öldürüyor ya da boşanıyor dinliyorum...

"Kardeşim senin işin ne burada!" demiyorlar mı?

- Yooo, hakimler beni tanıyor. Size de tavsiye ederim, inanılmaz derecede öğretici oluyor. Ya da semt pazarlarına gidiyorum akşamları. Güneş yüzü görmemiş iffetli kadınları gözlüyorum. Muhtaç ama dilenmiyor. Pazarcılar dağıldıktan sonra yerden peynir kırıntılarını, ıspanak yapraklarını topluyor...

İyi bir sosyolog olduğunuzu düşünüyor musunuz?

- Hayır ama iyi bir sosyolog olmaya çalışıyorum. Çok istiyorum bunu.

MÜSLÜMAN ENTELEKTÜELLER SOLCU ENTELEKTÜELLERİN YERİNİ ALDI

Solcu entelektüellerde güçlü bir damar vardı. Ama bu damarlarını kuruttular. Sol, muhalefet ediyordu, dünyaya eleştirel bakıyordu, fakat Sovyet sisteminin çökmesinden sonra savruldular. Türkiye’de hemen Kemalizm’e geçtiler. Gerçi hálá eski saygınlığını koruyan isimler var. Ben Marksizm’in de solun da temel ideallerinin gündemden düştüğünü zannetmiyorum. Tam aksine. O idealler bugün de var ve devam ediyor. Daha eşit, daha adil, daha insan yüzlü bir dünya istemiyor muyuz hepimiz? İşin ilginç yanı, bu idealleri bugün Müslümanlar dile getiriyor. Bir zamanlar solcu entelektüellerin söylediklerini bugün Müslüman entelektüeller söylüyor...

Beden sana değil, Allah’a ait Zina o yüzden yasak

Aynı dünyada, aynı ülkede, yan yana ama asla birbirimize değmeden yaşayıp gidiyoruz. Soru sorarken fark ettim de, "Sizin kesim, bizim kesim, sizinkiler, bizimkiler" deyip duruyorum. O da bunu hiç yadırgamıyor, aynı şekilde cevap veriyor.

İşte bu önyargılar yüzünden birbirimizi tanımamız imkansız hale geliyor. Eğer İslami kesimden Ali Bulaç Müslüman bir partinin icraatlarını cesurca eleştirebiliyorsa; en azından kendine karşı dürüst demektir. "AKP bizdendir, dokunulmazdır, diğerlerine karşı savunmak vazifemizdir " diye düşünmüyor. Tam tersine, "Benim entelektüel namusum, yanlış gördüğüm şeyleri kim olursa olsun eleştirmemi gerektirir " diyor. Bunu çok saygıdeğer buluyorum.

Ali Bulaç’ı sizinle de tanıştırmak istiyorum...

Bana röportaj veriyor olmanız sizin camiada kötü karşılanabilir mi?


- Duyan bir iki kişi "Dikkatli ol. Çapraz sorar" dedi. Uyardılar yani beni. Onun dışında, bizim camia niye tepki göstersin? Müslüman okuyucu, çok açıktır, her şeyi okur...

Sizinkiler, bizimkilerden daha mı açık öğrenmeye?

- Evet öyle. Herhangi standart bir Müslüman’ın evine gidin, kitaplığına bakın, şaşarsınız, her tür kitap vardır. Yaşar Kemal de, Karl Marx da, Durkheim da. İnsanlar Türkiye’de adacıklarda yaşıyorlar, o adacıklar arasında da vapur seferleri işlemiyor. Ama Müslüman camia öyle değil, çok daha esnek, çok daha açık...

Siz her konuda yazabiliyor musunuz?

- Evet, aşağı yukarı...

Mesela zinayı savunan bir görüş ileri sürebilir misiniz?

- Hayır. Çünkü ben zinanın savunulmaması gerektiğini yazanlardanım. Zina, ağır bir suçtur, haramdır...

Bir insanın birini tertemiz duygularla seviyor olması yetmiyor, birlikte olabilmek için illa nikah kıyması gerekiyor. Yoksa günah, öyle mi?

- Evet günah. Zina oluyor...

Bu, size tuhaf gelmiyor mu?

- Hayır. Doğrusu budur.

Sevdiğiniz bir kadınla birlikteyken, nikah kıymadan, sevişmek neden günahtır?

- Çünkü beden, bize ait değildir. Allah’a aittir. Birisiyle bir arada olacaksak, yani bedenimizi cinsel ilişkide kullanacaksak, bedenin sahibinden izin istememiz gerekir. Biz, ağzımıza bir lokma ekmek atarken de "Bismillahirrahmanirrahim" deriz, "Allah’ım, bu senin yarattığın ekmek, ben senin ismini anarak bunu yiyorum." Bir insanın Allah’la ilişkisi kesintisizdir, her an ve her olaydadır. Ben nasıl intiharda kullanamıyorsam bedenimi, zinada da kullanamam. Vize almamız gerekiyor...

Nikah kıymak, vize almak yani....

-Evet ama İslamiyet’te nikah resmi bir müessese değildir, sivildir...

Şimdi bir erkek, bir kadınla birlikte olmak istiyor, imam nikahını kıyıyor, sonra da boşanabiliyor. Bu işte bir tuhaflık yok mu?

- Ben cemaatin avukatı değilim! Evet, yanlış şeyler oluyor. Ben bunu savunmuyorum. Size sadece işin felsefesini anlatıyorum. Allah’ın iradesi ümmette tecelli eder. Ümmet adına iki şahit bulunur, "Biz sizin şahitliğinizde evleniyoruz" denir, "Meşru bir ilişki içindeyiz, haberiniz olsun" anlamında. Çünkü insanların düşüncesi çok önemli. İnsanları şahit tutmak aslında Allah’ı şahit tutmaktır...

Kaç kere nikah yapabilir insan?

- Sonsuza kadar...

Erkeğin üç kere "Boş ol" diyerek eşinden boşanması, kadını cezalandırmak olmuyor mu?

- Oluyor tabii. Zaten öyle bir şey yok. Modern İslam hukukçuları, kadının da boşanma hakkına sahip olduğunu, bunun bir mahkeme huzurunda olması gerektiğini, kadının hak ve vecibelerinin korunmasının icap ettiğini açık bir şekilde ileri sürüyorlar. Benim de görüşüm bu. Ama insanlar sizin söylediğiniz türden şeyler yapmıyor mu? Yapıyor. Törede cinayet de işleniyor....

Ya ortada kalan çocuklar ne olacak?

- Haklısınız, bu bir sosyal mesele. Belki de Katoliklerde olduğu gibi boşanmayı kaldırmak lazım...

Bir de şu var: Bir adam genelde tek bir kadınla yetinmiyor. Gözüne kestirdiği 50 kadın varsa, her defasında, 50 kere nikah mı kıydırması gerekiyor?

- 50 kadınla yatmayacak, o kadar basit. Ona o hak tanınmamıştır. Ne bir erkek 50 kadınla ne de bir kadın 50 erkekle yatabilir...

İyi de bizim toplumumuzda öyle mi...

- Toplumumuz günahkar...

Bu arada sizin kesimde bir dolu erkek nikah kıyıp "vize" alarak, zinayı meşru kılmıyor mu?

- Olabilir. Ama yanlış davranıyorlar. Ben ne yapabilirim?

Ahlaksızlık derken, siz hep laikleri suçluyorsunuz da... Sizin kesimdeki erkekler de çok farklı değil galiba...

- Erkeklerin genetiğinde bir sorun var!

BEN BİREYSEL MÜSLÜMANIM

Müslüman bir yazar olarak hapis tecrübeniz var mı?/images/100/0x0/55ea830df018fbb8f884cb5c


- Evet 12 Eylül’de, 29 gün hücrede yattım. Sekiz kişi 1.5 metrekarelik bir yerde kaldık. Benim dışımdakilerin hepsi solcuydu. Üst üste yatıyorduk. Birinin kafası, diğerinin sırtının ya da karnının üstünde. Tabii sırayla. İşkence görenlere yer veriyorduk, biz ayakta bekliyorduk. Bu, benim için çok önemli bir tecrübe oldu. Sonra benim yargılamalarım devam etti, tutuklandım, Kartal Maltepe Cezaevi’ne gittim. Bugüne kadar 11 kere Ağır Ceza’da yargılandım. Malum 163, 312, 216, 159. Bizim maddelerimiz bunlar.

"Benim hayatım için dönüm noktası" diyebileceğiniz şeyler neler...

- Bu yargılama süreçleri. 11 kere Ağır Ceza’da yargılandım. Hiç kimseye güvenmemen gerektiğini öğrendim. Ne şahıslara, ne cemaate...

Hálá öyle misiniz, güvenmez misiniz kimselere?

- Güvenmem. Tek başına kaldığımda kendimi savunabileceğim şeyleri söylerim. Kendimi savunamayacak durumda olacaksam, o sözü ertelerim. Daha özgür bir dünya olunca söylerim Çünkü benim hiç kimseye güvenim yok. İnsanlara güvenmemek gerektiğini öğrendim.

Çok acımasız bir şey bu...

- Hayatın kendisi de öyle.

Siz yalnız bir adam mısınız?

- Belki de. Onun için de bireysel Müslüman diyorum ya kendime...

Nasıl oluyor bu "bireysel Müslümanlık "?

- Herhangi bir siyasi partiye, örgüte mensup değilim. Yeraltı veya yerüstü, legal ya da illegal herhangi bir cemaate de mensup değilim. Özgürlüğüne düşkün, sade bir Müslümanım. İlk günden beri böyleyim. Hiçbir yere gitmedim. Ne milliyetçi, ne sağcı, ne solcu oldum. Kendimi bireysel Müslüman olarak tanımlıyorum.

Kendinizi böyle tanımlamak nereden aklınıza geldi?

- Kuran’da bir ayette diyor ki, "Biz sizi biricik yarattık. Her insan biriciktir." Öyle gerçekten. Nazım Hikmet’in de dediği gibi, bir ağaç tek başına bir ağaçtır diğerleriyle birlikte orman olur. Bizde kolektif hareketler, kişiliği yok ediyor. Hele 70’lerde 80’lerde bu çok daha yoğundu. Kuran’da "Biz sizi tek başınıza ve çıplak yarattık" diyor, "Fert olarak, bizim huzurumuza da öyle gelin, birey olarak..." Peygamberimiz de diyor ki, "Bir insanın ne kadar bilgisine, otoritesine güvenirsen güven, sen yine de en son kendi kalbine sor. Son kararı kalbin versin." Ben bunları hiçbir zaman göz ardı etmedim. Ben şahsi bağımsızlığımı bu şekilde koruyabileceğimi düşünüyorum. Ama bu demek değildir ki, diğerlerine savaş açıyorum, onların dışındayım. Hayır değil, onlarla da beraber olabilirim. Ama bir nokta var ki, o mahremdir, bana aittir, oraya kimseye sokmam. Bunu da herkese tavsiye ederim, bu çok daha sağlıklıdır.

Sizin gibi kendisine "bireysel Müslüman" diyen var mı?

- Diyen yok ama bu modeli benimseyen çok. Zaten Türkiye’de asıl büyük entelektüel enerjiyi biriktiren bu "bireysel Müslüman"lardır.

ALİ BULAÇ KİMDİR

Mardin’de bir belediye işçisinin oğlu olarak doğdu. Annesi okuma yazma bilmiyordu. Kitaplara ve öğrenmeye meraklı bir çocuktu. Hem medresede hem imam hatipte okudu. Sonra da ilahiyat fakültesiyle birlikte sosyolojiyi bitirdi. Niyeti memlekete dönüp, öğretmenlik yapmaktı. Ama sipariş üzerine yazar oldu. Siparişi verenler, Düşünce Dergisi’ni birlikte çıkardıkları arkadaşlarıydı. O zamanlar Ali Bulaç 23 yaşındaydı. 30 yıldır hayatını yazı yazarak kazanıyor. Sayısız basılı kitabı var, aynı zamanda Zaman Gazetesi’nde köşe yazarı. Sık sık bireysel, bağımsız ve değişik yorumlarıyla kendisinden söz ettiriyor. Taner Kışlalı, Ahmet İnsel, Ömer Laçiner gibi isimlerle birlikte, Cambridge, Oxford gibi üniversitelerde panellere konuşmacı olarak katılıyor. İslami kesimin en sivri entelektüel isimlerinden biri. 600 bin kişiye ulaşmış, titizlikle hazırlanmış, çok şık bir cep Kuran meali de var.
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku