Agop’un kazı Çeşme’den bildiriyor

Ebru ve Dilek, üç kilosu bir milyon lira olduğu için dayanamayıp üçer-altışar kilo aldıkları, sonra da nerelerine sokacaklarını, çürümeden ne yapacaklarını bilemedikleri domatesleri paylaşma kararı aldılar.

Sonra da kendi akıllarını ve çelikten iradelerini (!) pek beğenip kendilerini ve birbirlerini sırt sıvazlamacasına takdir ve tebrik ettiler.

Bu ikisi benim hazırlıktan beri en iyi arkadaşlarım. Ailem addettiğim can dostlarım. Benim insanlarım...

Ebru 10 sene New York’ta yaşadıktan sonra nihayet sılaya döndü ve şahane bir hamleyle, üstelik Çeşme’ye yerleşti. İzmir’e de değil, İzmir’e bile değil yani... Burak’la evde bir home studio kurdular, gündüzleri hırdavat satıp, geceleri bir yandan teleskopla gökyüzünü inceleyip, bir yandan da mahalleye müzik yağdırıyorlar.

Dilek deseniz, Ömer’le birlikte İzmir’de bir evleri var ama yine de yaz-kış demeden hemen her akşam, dükkánı, álemin en huzurlu kafesi Coffeeco’yu kapattıktan sonra, rüzgárın, dalgaların, kuşların ve sükûnetin sesine uyanmak için uyumaya Çeşme’deki eve geliyorlar.

ORAL SEKS DEDİKLERİ ESAS BU OLSA GEREK

Kıymalı-sarmısaklı yoğurtlu-domatesli soslu börülceyi ağzıma tıkıyorum. Hamur yerine sebzeli mantı tadında bir güzellik. Oral haz dedikleri esas böyle bir şey olsa gerek!

Ebru’nun pişirdiği semizotu, Dilek’in barbunyası, bilye ebadında kuru köfteler, çoban salatası... Ağız tadı...

Evde zaten enişte Volkan faktörü var. Kendileri bir lezzet virtüözü... Mesleği yemek... Allah belámı versin ki eniştenin dükkán diye söylemiyorum; hayatımda yediğim en şahane iskender döneri, laborant triplerinde yapıyorlar Can Döner’de. Bir keresinde mangalda pişirdiği soslu jumbo karidesi yerken çıkardığım sesleri müstehcen bulan annem tarafından uyarılmışlığım var, öyle söyleyeyim.

İzmir’de olduğunun en sarih delaleti: Taze kekikli ve sızma yağlı, domates gibi kokan domatesli kahvaltılara oturur oturmaz, öğle yemeğinde ne yenileceğini düşünmek; öğle yemeğinin sonunda buz gibi karpuzu mideye gömüp bir gölgeliğe gebe çakal gibi uzanırken, akşam mangalda balık mı pişsin, et mi pişsin, onu tartışmak...

Aralarda kumru mu yensin, midye dolma mı, katmer mi, süt darı mı...

Apo’dan dondurma mı alınsın, lokma mı götürülsün, sakızlı muhallebi mi yapılsın...

Bir iştah, bir iştah, bir afiyet...

Tek fark şu ki kısa bir zaman önce, bu muhabbetteki dahlimiz validelerin ‘Ne pişirsek’ muhabbetine sipariş vermek, onları kabak çiçeği dolması filan yapılması konusunda talimatlandırmakken, işte şimdi karşımda en iyi iki arkadaşım, birbirlerine yemek tarifi veriyor, lezzet yollarına çıkan küçük tefek inceliklere dair fikir alışverişinde bulunuyorlar.

EBRU, AAA BAK KUŞ UÇUYOR

Benim kendi başıma kaldığımda ‘evde yemek’ konusundaki izanım Bambi’den sandviç ya da Pidos’tan pizza filan sipariş etmeyi aşamadığı için onları ağzım beş karış açık izliyorum.

Ağzımı açık gördükleri an, ağzıma yeni bir lokma tıkıyorlar. Vardır ya, bebekleri beslemek için onları gerizekálı yerine koyan ebeveynler: ‘Aaa, bak kuş uçuyor!’ derler; ‘Hani?’lemeye kalmadan, gırtlağına tıkılmış şeftali püresi...

O kıvamdayız yani...

Bunlar hangi ara böyle ‘annem’ mertebesine ulaştılar?

Bizimkiler kendilerini aşmış durumdalar. Evde külür var, daha ne diyeyim... Sakızlı, karanfilli, anasonlu, ev yapımı bir ekmek bu; bilenler bilmeyenlere anlatsın... Ki ben de taze öğrenmiş durumdayım.

Tatlı niyetine muhabbet... Ve sade Türk kahvesi, nihayet...

Sonra yine silbaştan: ‘Cumartesi akşamı Fatih Abiler yemeğe gelecek. Ne pişireyim abi?’ diye soruyor Ebru; ‘Patlıcanı bu kez mangalda közleyeyim diyorum...’

ZEHİR AKITACAĞIM METAL YORGUNUYUM

Çocukluk yıllarından kalma bir arkadaşımla karşılaştık geçenlerde. Ne kadar burada olduğumu sordu. ‘Bilmiyorum’ dedim, ‘ama bir süre mal gibi durmayı planlıyorum. Boşaltmam gereken toksik yüküm var. Zehir akıtacağım, metal yorgunuyum.’

Güldü... İstanbul’dan memlekete kesin dönüş yapmışlardan o da... İnşaat işleriyle uğraşıyor. Senenin sekiz ayını filan Çeşme’de geçirdiğini söyledi. Ben ona Ebru’nun döndüğünü ve Çeşme’ye yerleştiğini söyledim.

Daha da çok güldü: ‘Görürsün, bir gün herkes Çeşme’ye dönecek, Çeşmeli olacak.’

‘Desene cümleten obez olacağız!’ Demedim... Ama aklıma ilk düşen bu oldu.

Aylardır ilk kez dilimin damağımın tat aldığını hissediyorum ve bu iyi haber midir, kötü haber midir bilemiyorum.

İzmir’e geldiğimden beri tek konum yemek...

Aç var, açıkta var; insanın ballandıra ballandıra yediklerinden içtiklerinden bahsetmesi de ayıptır ayrıca, biliyorum. Neticede gazetenin gurme yazarı filan da değiliz tabii...

Fakat gelin görün ki acurlara, zeytinlere, enginarlara, ne zamandır bakmadığım bir gözle, Allah’ın bir mucizesine baktığımın farkında olarak bakıyorum.

Hormonsuz bir mutluluk içersindeyim. Öylesine ki tariften acizim...

Bünye henüz tam anlamıyla adapte olabilmiş değil, ne huzura ne hazza... Şoklanmış maymun gibiyim yemin ederim. Hele bir huzurda ve afiyette olduğumun idrakına tam olarak varayım, oynamış taşları yerine oturtayım, o zaman televizyonu da açarım.

Sabahtan beri gazeteleri hallaç pamuğu gibi atmaktayım ama aklımı, kulağıma çalınan zeytinyağı, tulum peyniri, bulgur pirinci gibi kelimelerden ve burnumu, genzimi dolduran kokulardan alamıyorum.

Ebru’yla Dilek mutfakta, yeni ve deneysel bir semizotu girişimindeler.

Gidip onlara bakacağım uzun uzun. Yumurtaya can veren güzel Allahım’a şükürler olsun.

Perşembe günü, (Affınıza sığınarak, önümüzdeki perşembenin yazısına kadar mola istiyorum meselá Abdüllatif Şener’in muhteşem vecizesinde (‘JR iyi vatandaş, kötü insan; Yörük Ali Efe kötü vatandaş, iyi insan...’) buluşmak üzere diyelim, sessizce dağılalım.

Sessizce, sükûnetle, dua edercesine samimi temennimdir ey okur: Afiyetle, şerefe...
Yazarın Tüm Yazıları