"Aynur Tartan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Aynur Tartan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Aynur Tartan

Makyaj da yaparız, taksi şoförlüğü de...

25 Şubat 2017

Durup dururken nerden çıktı bu proje?

Öyle durup dururken pat diye ortaya çıkmamış. İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Başkanı Celil Anık birlik toplantılarında, yurtdışı seyahatlerinde aydınlanmış. “Kadın taksiciler Avrupa’da, Amerika’da, Ortadoğu’da var da bizde neden olmasın?” demiş ve start vermiş.

İzmir’de kadın taksi şoförü sayısı neydi, ne olacak?

Sayıları bir elin parmakları kadarmış. Proje açıklanır açıklanmaz 45 kişi başvurmuş. İlk etapta 45’i birden değil, önce 15’i direksiyon başına geçecekmiş. Isınma turları yani. Hedef ise 100 kadın sürücü. Yaş aralığına gelince 25 ile 50 arasında değişiyor.

43 yaşındaki Nurcan Köroğlu elektrik teknikeri, “İşin cinsiyeti olmaz!” diyor, yolların tozunu attıracak bir Amazona benziyor. 46 yaşındaki Fatma Kaya, hukuk bürosunda çalışmış, kocasıyla otopark işi yapmış, güvenlik görevlisi, dolmuş şoförü olmuş. Ona göre, İzmirli kadınlar direksiyona geçince taksi durakları da, yollar da, insan ilişkileri de çiçek olacak!

Daha önce neyle, hangi meslekle uğraşıyorlarmış?

Elektrik teknikerleri, hukuk bürosu personelleri, güvenlik görevlileri, kendi işinde takılanlar, dolmuş şoförlüğü yapanlar, çocuk bakanlar, yaşlı bakanlar, hep bir ticari taksi hayali kuranlar, kocasına kafa tutanlar... Yelpaze geniş ve renkli. Meslekler, uğraşlar farklı farklı ama hayaller, tutkular özünde hep aynı. Bir kere hepsi araba sevdalısı, hepsi usta şoför...Ustalıkta o kadar iddialılar ki; “Başkasının arabasına binmem! Binersem de ayaklarım hep debriyaj, fren halindedir” diyorlar.

İsteyen herkes yapabilir mi?

Tek şart B Sınıfı ehliyet. Ehliyet tamamsa SRC belgesi, savcılıktan temiz kâğıdı ve sağlık raporu alıyorsunuz. Siz şimdi kıyafet meselesini de merak ediyorsunuzdur. Kadın şoför deyince gözünüzün önüne kasketli, erkeksi Şoför Nebahat geliyor tabii. Bir kere o imajı silin. Bu kentin kadın şoförleri son derece dişi. “Makyaj da yaparız, taksi şoförlüğü de!” diyorlar, fotoğraf çekilmeden önce rujları tazeleyip, saçları havalandırıyorlar.

Nasıl bir eğitimden geçiyorlar?

Halkla ilişkiler, trafikte öfke kontrolü... Eğitim sıkı! Teorik de var, pratik de.

Gece-gündüz mü direksiyon sallayacaklar? Belli bir güzergâh var mı? Çalışma saatleri, maaşlar nasıl olacak?

Eğitimden alnının akıyla çıkan ilk 15 kadın, pilot bölge seçilen 15 durağa yerleştirilecek. Öyle gece-gündüz direksiyon sallamak yok, gündüz mesaisi var. Ama “İlla ben gece de çalışacağım” diyene de engel yok! Maaşlara gelince, 2 bin lira hiç fena değil!

Hiç mi ‘acaba’ları, soru işaretleri yok?

Olmaz olur mu, var tabii! En büyük çekinceleri erkek meslektaşlarının önyargıları.

 

Yazının devamı...

Makyaj da yaparız, taksi şoförlüğü de

25 Şubat 2017

1. Durup dururken nerden çıktı bu proje? Öyle durup dururken pat diye ortaya çıkmamış. İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Başkanı Celil Anık birlik toplantılarında, yurtdışı seyahatlerinde aydınlanmış. “Kadın taksiciler Avrupa’da, Amerika’da, Ortadoğu’da var da biz de neden olmasın?” demiş ve start vermiş.

2. İzmir’de kadın taksi şoförü sayısı neydi, ne olacak? Sayıları bir elin parmakları kadarmış. Proje açıklanır açıklanmaz 45 kişi başvurmuş. İlk etapta 45’i birden değil, önce 15’i direksiyon başına geçecekmiş. Isınma turları yani. Hedef ise 100 kadın sürücü. Yaş aralığına gelince 25 ile 50 arasında değişiyor.

3. Daha önce neyle, hangi meslekle uğraşıyorlarmış? Elektrik teknikerleri, hukuk bürosu personelleri, güvenlik görevlileri, kendi işinde takılanlar, dolmuş şoförlüğü yapanlar, çocuk bakanlar, yaşlı bakanlar, hep bir ticari taksi hayali kuranlar, kocasına kafa tutanlar… Yelpaze geniş ve renkli. Meslekler, uğraşlar farklı farklı ama hayaller, tutkular özünde hep aynı. Bir kere hepsi araba sevdalısı, hepsi usta şoför… Ustalıkta o kadar iddialılar ki; “Başkasının arabasına binmem! Binersem de ayaklarım hep debriyaj, fren halindedir” diyorlar.

4. İsteyen herkes yapabilir mi? Tek şart B Sınıfı ehliyet. Ehliyet tamamsa SRC belgesi, savcılıktan temiz kâğıdı ve sağlık raporu alıyorsunuz. Siz şimdi kıyafet meselesini de merak ediyorsunuzdur. Kadın şoför deyince gözünüzün önüne kasketli, erkeksi Şoför Nebahat geliyor tabii. Bir kere o imajı silin. Bu kentin kadın şoförleri son derece dişi. “Makyaj da yaparız, taksi şoförlüğü de!” diyorlar, fotoğraf çekilmeden önce rujları tazeleyip, saçları havalandırıyorlar.

5. Nasıl bir eğitimden geçiyorlar? Halkla ilişkiler, trafikte öfke kontrolü... Eğitim sıkı! Teorik de var, pratik de.

6. Gece-gündüz mü direksiyon sallayacaklar? Belli bir güzergâh var mı? Çalışma saatleri, maaşlar nasıl olacak? Eğitimden alnının akıyla çıkan ilk 15 kadın, pilot bölge seçilen 15 durağa yerleştirilecek. Öyle gece-gündüz direksiyon sallamak yok, gündüz mesaisi var. Ama “İlla ben gece de çalışacağım” diyene de engel yok! Maaşlara gelince, 2 bin Lira hiç fena değil!

7. Hiç mi ‘acaba’ları, soru işaretleri yok? Olmaz olur mu, var tabi! En büyük çekinceleri erkek meslektaşlarının önyargıları.

8. Erkek taksi şoförleri bu işe ne diyor? Hep destek, tam destekler. Göğüslerini kabarta kabarta “Pozitif ayrımcılık yapıyoruz, bu projenin adım adım Türkiye’ye yayılmasını istiyoruz” diyorlar. Çoğunun durağında daha önce hiç kadın şoför çalışmamış. Haliyle bu proje erkek şoförler için de bir ilk. Kadın sürücülerin İzmir trafiğine çok yakışacağını düşünüyorlar.

43 yaşındaki Nurcan Köroğlu elektrik teknikeri, 92’den beri ehliyet sahibi. “İşin cinsiyeti olmaz!” diyor, yolların tozunu attıracak bir amazona benziyor. 46 yaşındaki Fatma Kaya, yıllarca hukuk bürosunda çalışmış, kocasıyla otopark işi yapmış, güvenlik görevlisi olmuş, arkadaşlarına yardım olsun, destek olsun diye dolmuş şoförlüğüne başlamış. “İzmirli kadınlar direksiyona geçince taksi durakları da, yollar da, insan ilişkileri de çiçek olacak!” diyor.

 

Yazının devamı...

40 yaş sendromunu yenme rehberi

18 Şubat 2017

40 yaşı umursamayan da var, 40 yaşla el ele, kol kola mutlu mesut yaşayan da. Ama tabi bu örnekler bizde pek yok, bizde daha çok stres var, sıkıntı var, büyük patlama var. Nedeni de toplum olarak yaşam sistemimizde eksikler, hatalar olması, duygularımızı bastırmamız ve “El alem ne der?” klişelerimizmiş. Biz de ne yapıyoruz? Süreçle savaşmıyoruz, sürece sarılıyoruz, onu kabul ediyoruz.

Sendrom dediğiniz öyle çat kapı gelmiyor tabi. Ayak sesleri 1-2 yıl öncesinden başlıyormuş. Belli ki göz açıp kapayıncaya kadar gitmeyecek, geçmeyecek. En iyisi acele etmemek acısını da, sancısını da hazmetmek.

Plan üstüne plan bindireceğim, ertelediğim her şeyi hemen şimdi yapacağım, işi değiştireceğim, eşi değiştireceğim, evi taşıyacağım diye etrafa saldırmayın. Plan yapın, program yapın. Özellikle de boşanmayı tek çözüm olarak görmeyin, gerekirse destek alın.

Tamam, etrafa saldırmadınız ama bu defa da hıncınızı kendinizden almayın. Gidip hokka burnum olsun, köfte dudağım olsun, kaz ayaklarım dümdüz olsun diye hemen neşter altına yatmayın. Önce gerçekten ne istediğinizi anlayın.

Otopsi yapın, pişmanlıklarınızı analiz edin ama kendinizi suçlamaktan vazgeçin.

Tamam, yapımız duygusal ister istemez zorlanıyoruz ama bir yandan da deviniyoruz. Farkındalığımız zirve yapıyor, tecrübelerimiz zenginleşiyor, ruhumuz, bedenimiz, özümüz, sözümüz olgunlaşıyor, güzelleşiyor. Hatta bu yaşlarda “Bedenimi 40’ımda fark ettim… Sevişmeyi 40’larımda keşfettim…” diyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz diyor Serhat.

Uzun lafın kısası kendinize değer verin, kendinize bakın, bireysel alanlar yaratın, üretin, yazın, çizin, gezin, seyahat edin, arkadaşlık edin.

Otopsi sürecin olmazsa olmazı ama sizin otopsiler daha çok kazanç, kariyer ve kaygı üzerineymiş. “Bu yaşa kadar ne yaptım? Ne kazandım? Nerelere geldim?” kafası yani. Otopsi sonucunuz olumsuz olursa; depresif mod aktif oluyormuş. Aman diyeyim geçmiş pişmanlıkları bırakın, yeni yollara bakın.

Kazanç ve kariyer demişken herhalde artık anlamışsınızdır hayat sadece başarıdan ibaret değil. E, 40 oldunuz artık!

Sporu, sosyal yönünüzü arttırın ama siz yine de abartmayın. Unutmayın 40’ından sonra azanı teneşir paklar.

BOŞANMA NEDEN TAVAN YAPIYOR?

Son yılların trendi; 40 yaş kapıya dayandı mı, çiftler de mahkeme kapılarına dayanıyor. 40 yaş ve üstünde boşanmalar neden tavan?

Bir yerden sonra bardak taşıyor, sabır taşı çatlıyor. Evlilikte yıpranan taraf “Artık yeter!” diyor. E, çocuklar da aileden bağımsızlaşınca evliliğin çocuk için devam etme zorunluluğu ortadan kalkıyor. Hal böyle olunca boşanma kaçınılmaz oluyor. Evlilik terapilerinde 38–45 yaş süreci artçı süreç olarak tanımlanıyor, bu da kulağa küpe oluyor!

Eş, dost, akraba, mahalle baskısıydı erken çiftler 40’larına kadar evlenip araya bir de çocuk sıkıştırıyorlar. Sonra ne oluyor? Evlilikte doyum olmuyor, tekrar hayata akmak, üretmek, bireysel olmak istiyorlar. Özellikle de kadınlar! İndikleri duraktan tekrar binip yollarına devam ediyorlar. Hal böyle olunca boşanma kaçınılmaz oluyor.

DÜŞMANI ŞIK KARŞILAYIN

En güzel elbiselerinizi giyin, takın, takıştırın… Tam da 40’larda kendimizle tanışıyoruz, kendimizi keşfediyoruz.

Hazmetmek esaslı iştir! İyisiyle, kötüsüyle geçmişte yaşadığımız, biriktirdiğimiz ne varsa hepsini bir bir hazmediyoruz.

Karar vermenin dayanılmaz hafifliği… Artık sadece ne istediğimizi değil, ne istemediğimizi de biliyoruz.

“Önce insanları mutlu etmek” kafası çöpe! Tamam, onları da mutlu edeceğiz ama sırayla önce “ben”.

Aklınızı, fikrinizi, kendinizi, sevginizi kanıtlamaya çalışmaktan yorulmadınız mı? 40’larda kanıt yok, çaba yok, eğilip, bükülmek yok, bencilliğe boyun eğmek yok! Olduğumuz gibi sevilmeyi göze almak var, cesaret var.

Bağlılıkları, bağımlılıkları hafifletin kanatlanıyoruz! Ev, iş, çocuklar her şey rayına oturmuş, bir düzen tutturmuş… Ekonomik kaygılar azalmış… Hayal değil, 40’lı yaşlarda gerçek! Kanatlanıyoruz dostlar, kendimize zaman ayırmak için fevkalade bir dönem.

Köklenip, çiçekleniyoruz! Belki artık daha az arkadaşımız var, daha az dostumuz var. 20’lerdeki, 30’lardaki gibi çılgın kalabalıklar içinde değiliz. Ama sanmayın ki azalıyoruz aksine çoğalıyoruz. Köklenip, çiçekleniyoruz. Uzun soluklu dostluklara kök salıyoruz, aileyle derinleşiyoruz, çocuklar boylarımıza yetişiyor… Müjde yaşam kuralları da gevşiyor, artık akşına bırakıyoruz.

Geçmiş otopsilerinin tam zamanı! Bir nevi en sevdiğimiz. Yatırıyoruz kişileri, ilişkileri masaya sabahtan akşam ne olmuştu, nasıl olmuştu, öyle mi olmuştu, böyle mi olmuştu… Kısa bir süreliğine de olsa geçmiş ile gelecek arasında kalıyoruz. Tazelenerek yola devam ediyoruz.

 “Her şeye rağmenlerden vazgeçiyoruz”. Çünkü ne 40 yaş ne de biz artık bahaneleri kaldırmıyoruz.

Sevginin fendi egoyu yendi! Egolarımızı lego yapıyoruz dostlar. Egolarımızın yerine sevgi koyuyoruz, değer koyuyoruz. Hayatımızdaki patinajlara “Dur!” diyoruz. Daha yumuşak, daha sade, daha biz oluyoruz. Artık kendimize dönüyoruz.

Ertelemek ne mümkün! Öyle ya da böyle hepimiz yaşanmamışlıklar arasında sıkıştık kaldık. Ertelenen hayatların, hayallerin, hedeflerin, ihmal edilenlerin, susup da söylenmeyenlerin… Ama 40’lı yaşlarda ertelemek ne mümkün! Artık tam olma, tamam olma vakti.

 

Yazının devamı...

Konuşmuyoruz, dokunmuyoruz duygu sağırı oluyoruz

11 Şubat 2017

Tanıştırayım: Aleksitimi... Türkçe karşılığı ‘duygu sağırlığı’ ya da ‘duygu körlüğü’.  En yalın haliyle duygulara sağır olmak, duyguları tanımamak, ifade edememek, söze dökememek.

Kimlerde, nasıl görürüz?  “Konuşsana! Bir şeyler söylesene! Dilini mi yuttun be adam!” diye şöyle bir silkelemek istediğimiz insanlarda... Yani sevinçlerini, üzüntülerini, sevgilerini, öfkelerini belli edemeyenler.

Peki, neden? Liste başı çocukluk döneminde aile içinde yetersiz sosyalleşme, ilgi ve şefkat görememe! Sonra beyninin iki yarımküresi arasında iletişim noksanlığı. Bir de eğitim düzeyi düştükçe aleksitimi artıyormuş, çünkü duygularımızı ifade edecek kelimeleri bulmakta zorlanıyormuşuz. Erkeklerde daha sık görülüyor.

Neye göre tanı koyuluyor? 20 sorudan oluşan ‘Toronto Aleksitimi Ölçeği’ ile. Tedaviye gelince... Psikoterapi, tedavinin olmazsa olmazı.

5 adımda kurtulma reçetesi

Bedeninizi yumuşatın: “Fiziksel olarak kendinize ne kadar bakıyorsunuz?”, “Stres altındayken bedeninizle temas kuruyor musunuz?” Bu soruların cevabı önemli. Kaslarımız dışarıdaki tehlikelere karşı bedenimizi korur, adeta bir zırh görevi üstlenirmiş. Gençler size söylüyorum, büyükler siz anlayın! Mesela sınavdaki performansınız için kaygılanıyorsanız kaslarınız adeta düğüm olurmuş. Ve zamanla o gerginlik büyüyüp tüm sisteminizi gereksiz bir stresin içine sokuyormuş!

Düşüncelerinize izin verin: Hepimiz sabahtan akşama, akşamdan sabaha kurup duruyoruz. Kurmayacakmışız! Düşüncelerle boğuşmayacakmışız. Düşüncelerin gelip gitmesine izin verecek, beynimize, kendimize merhamet edecekmişiz.

Ruhunuzu besleyin: Doğa, sanat, estetik, güzellik... Ruha dokunan, ruhu iyileştiren ve besleyen her şey... Hepsinden her gün çokça lütfen!

İyi ilişkiler kurun: Kabuğa çekilmek de bir yere kadar dostlar. İnsan eş ister, dost ister, sohbet ister. İnsandan kaçmak yerine insanla olmak iyidir.

Farkında olun: Bu hayatta hepimizin acıları var, hepimizin hataları, başarısızlıkları var. Hepimiz kırıldık, döküldük, incindik. Ama ele gösterdiğimiz hoşgörüyü kendimize gösteremedik. Artık yeter! Biraz rahatlamayı, akışına bırakmayı, kabullenmeyi, “Bu yaşadığım zor bir durum. Kendime nasıl daha iyi davranabilir, nasıl rahatlatabilirim?’’ demeyi hak etmedik mi? Hoşgörü, iyilik, sempati, samimiyet lüften... Hem kendimize, hem çevremize.

Yazının devamı...

İzmir’in kadınlarına övgü

28 Ocak 2017

Eteklerinin boyuna, fikirlerinin boyutuna karışılmadan kök salarlar hayata. İzin almazlar sadece haber verirler. Sizin fikrinize, düşüncenize, varlığınıza saygı duymadıklarından değil, iyilikten, güzellikten… İzin almanın prangalarından değil, haber vermenin hoşluğundan. Hesabı ödemeleri, önden önden yürümeleri, ağız dolusu gülmeleri, kız kıza gezmeleri, solo tatilleri bozmasın sizi...

Güzelliği biliyoruz sıradaki lütfen! Bu güzellik meselesinden İzmir’in kadınlarına gına geldi. Bunun daha zekâsı var, yeteneği var, yaratıcılığı var, iletişimi, girişimciliği var. Var da var! Sonra çalışmadığınız yerden sorulunca üzülmeyin!

Kıskançlık mı, o da ne? İster Hollywood yıldızı olun, ister Bollywood… Ne yaparsanız yapın, sizi kıskanmayacak! Bir kere özgüven tavan, kıskanmak için fazla iyiler. 

Moda yoktur, moda zaten o’dur! İstanbullular gibi dünya markalarına, çantalara, ayakkabılara servet harcamazlar. Onların sokak arası butikleri, butikten butik pazarları, gül gibi Gül Sokakları vardır. Tarzları ve zevkleriyle ne giyseler yakışır, İzmirli kadın kendine her şeyi yakıştırır.

Sıcak, samimi, içten… İzmirli kadın güleçtir. İzmir gibi sıcak, samimidir. Beş karış suratla gezmek, selamsız sabahsız geçmek İstanbul adabı.

Lafı hiç dolandırmayacak pat diye söyleyecek. Bazen insanın sinirine dokunur ama alışın, onunki patavatsızlık değil, açık sözlülük.

Ete veda, ota merhaba! Cibesi, dağlaması, deniz börülcesi, ebegümeci, gelinciği, hardalı, körmeni, radikası, turp otu, yabani marulu, rezenesi, bir başkadır şevketi bostanı… İzmir kadınıyla aranızı güzel tutmak için otlarla da aranız iyi olacak.

Asfalyaları attırmayın! “Geliyom, Gidiyom, Napıyon?” bu işin altın kuralı. Çekirdek “çiğdem”, simit “gevrek”, domates “domat”, çamaşır suyu “klorak”…

 

 

Yazının devamı...

8 keşifte BİLİMSEV

21 Ocak 2017

NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Urla Ovacık Köyü’nün kalbinde en sade haliyle farkındalık kazanma merkezi. BİLİMSEV demek; temel bilimler, astronomi, teknoloji ve paleontoloji demek. Tüm bu alanlarda bilimsel yöntemlerle uygulamalı atölye çalışmaları yapıyorlar.

 KAÇ YAŞINDA?

Henüz çiçeği burnunda, en tazesinden bilim, sanat ve etkinlik!

 AMACINI SÖYLE!

Hayatın akışında bilime ve teknolojiye yer açmak. Sonra üretkenlik, yaratıcılık, merak, sonuç alma, problem çözme ve mantıksal düşünme beceresi kazandırmak. Daha ne olsun!

 SEÇ, BEĞEN, KATIL! 

'Atölye’ deyip geçmeyin, bu atölyeler bildiğiniz atölyelerden değil. Çünkü hepsi merkezin 1994’ten beri İzmir’de hayat süren okul öncesi eğitim kurumlarına bağlı. Bilimi dokunarak, hissederek, deneyerek deneyimlemek için Bilim ve Teknoloji Atölyesi... Hayalinizdeki robota hayat vermek için Robotik Atölyesi... Elektrik-Elektronik sistemlerle tanışmak, kaynaşmak için Elektrik ve Elektronik Atölyesi...Fark etmek ve keşfetmek için Küçük Mucitler Atölyesi... Çocuklara, gençlere astronomların izinde fevkalade Astronomi Atölyesi... Paleontologlarla Dinozor-Fosil-Arkeoloji Atölyesi... Doğuştan aşçılara, Mutfak Atölyesi... Artık aklınıza ne gelirse!

 ATÖLYE ÇALIŞMALARI NE KADAR SÜRÜYOR?

10–12 kişiyle yapılan atölye çalışmaları hemen hemen 1–1.5 saat sürüyor. Ama isterseniz Sanat ve Drama Atölyesi’ndeki hikaye anlatan ağaçla tüm gün takılabilirsiniz.

 KİMLER EĞİTİM VERİYOR?

Eğitmenlerin hepsi Ege Üniversitesi’nden. Yüksek astronomlar, astronomi eğitmenleri, fizikçiler, paleontologlar... Vadinin diğer çalışanlarına gelince; onlar da Ovacık’ın içinden, kalbinden, yerlisinden.

 KİMLER KATILABİLİR?

Yelpaze geniş; 3–18 yaş arası çocuklar, gençler.  Unutmadan, merkezin kapıları pazartesi hariç her gün 09.00 ile 19.00 arası açık.

 NE KADAR ÖDERİZ?

Tek atölyeden faydalanacaksanız 40 TL. “BİLİMSEV Etkinlik Programına www.bilimsev.com ‘dan ulaşabilirsiniz.

Yazının devamı...

İzmir’in kar sevinci

14 Ocak 2017

İzmir’e kar yağdı, coşku tavan yaptı! İzmirli her kış bir umut: Ha yağdı ha yağacak... Ama yağmazsa da dert etmez. Kar gelmezse, İzmirli kara gider. Bu hafta fevkalade bir şey oldu. Önce konfeti gibi başladı sonra kartopu oldu. Gökten düşen her beyaza kar diye sarılan İzmirli soluğu sokakta aldı. Abartmıyorum, gökten düşen kar tanelerini eliyle tutup, o tanelere gülümseyen insanlar gördüm. İçim mutluluk doldu, umut doldu! Merak ettim, araştırdım, meğer insanlarda nadir olan bir şeyi görünce algıda değişim oluyormuş. Değişimle de adrenalin artıyormuş, mutluluk hormonu salgılanıyormuş. Nedeni de; psikolojide beyaz rengin iç açıcı ve ferahlatıcı etkisinin olmasıymış.

- Karla göz göze gelen İzmirli tripleri... Lastik ayakkabıyla sokağa fırlayan da vardı. Yaka-bağır açık koşturan da. Sonrası zaten ‘buzda dans’. Kayanlar, düşenler, düşenlere el verenler... Hastanelerin ortopedi servislerini dolduranlar. Kırıklar, çıkıklar... Çocuğunu okuldan kaptığı gibi semt semt kar arayanlar. “Sizin orada kar var mı?” diye kar avına çıkanlar... Sulusepken karı görüp kartopu diye coşanlar... Bir santim karı metreyle ölçmeler... Bir santim karla “Okullar tatil olsun” diye internetten kampanya başlatan çocuklar... “Bu kar tutar!” diye atıp tutmalar... “Tam tutacaktı” derken hayıflanmalar...

SOSYAL MEDYA YIKILDI

- İzmirlilerin kar yağışı yorumu: “İlginç!” Mutlu olanlar, şok olanlar, şaşkına dönenler, ne yapacağını şaşıranlar, inanamayanlar... Bir haber ajansına konuşan 55 yaşındaki İzmirlinin sözleri tüm İzmir’e bedeldi: “İzmir’de ikinci defa kar yağışını görüyorum, ilginç geliyor!” Kar işin bahanesi dostlar. İzmirli olmak demek gündeme rağmen, hayata rağmen, hâlâ şaşıracak şeyler bulabilmek demek, her mevsim hayatı yeniden keşfetmek demek.

- Sosyal medya da boş durmadı! İzmir’de kar yağışı hayatı olumlu yönde etkiledi ama sosyal medyayı ciddi anlamda felç etti. Öyle ki Instagram, Twitter, Facebook kar paylaşımlarıyla yıkıldı.

- ‘1. Uluslararası İzmir Kardanadam Festivali’... Bu sene ilk defa düzenlenen ve İzmirlilerden büyük ilgi gören festival kısa ama öz sürdü. Kentin dört bir yanından eline bir avuç kar alan 7’den 70’e her yaştan vatandaş, yılların hasretiyle kardan adam yaptı. Yaratıcılık tavan yaptı. El kadar buzları kardan adama benzetmeye çalışan İzmirliler; “İzmir’e acilen kartopu ve kardan adam yapma kursu açılmalı” dediler. İzmir’de hayat, telaş bilmez, panik sevmez, surat asmaz. Özgürlüğü, özgüveni tavandır, yeri geldi mi kendini bile ti’ye alır. Ey İstanbullular; size örnek olsun! İzmir’de hayat bir tık ti’ye almaktır!

- İzmirlilerin yoğun ilgisinden bunalan kar yurdu terk etti! İzmirliler; karayollarının tuzlama ekiplerine savaş açtı, isyan çıkardı. Son tutmuş karı da temizleyen belediye görevlilerine saldırdı.  Ama nafile... Giden kar, geri gelmedi.

- Bozdağ sen çok yaşa! Bursa’nın Uludağ’ı, Kayseri’nin Erciyes’i, Erzurum’un Palandöken’i, İstanbul’un Kartepe’si varsa İzmir’in de Bozdağ’ı var. Tamam, İzmirlilerin kar kültürü içgüveysinden hallice olabilir ama onların da bir kayak merkezi var. Hem de şehre siz deyin bir, ben diyeyim bir buçuk saat uzaklıkta. İster günübirlik takılmalı, ister konaklamalı. Kayakları takıp vızır vızır kaymalı. Her yıl şubat ayında yapılan ‘Dağcılık Şenlikleri’ni de ajandaya not almalı.

SOSYAL MEDYADAN FAVORİLERİM

- @malidogan: “Welcome to İzmir. Kar görüp de poşete alıp götüren mi, kardan adam yapıp satmaya çalışan mı, köfte gibi yapıp yemeye çalışan mı ararsın?”

- @MerryBathory: “İki dakika kartopu oynadık. Konak’ta kar bitti.”

- @bendawla: “İzmir’de sabah 6’dan beri kartopu oynayanlar var. Kardeşim o kadar kar yok. Bıraksanıza, bize de kalsın.”

- @camelicenkiz: “Ayakkabılarımı giyene kadar kar durdu. Sinirlerim çok bozuk.”

- @niyannna: “Adamın biri arabanın üzerinden karı alıp yedi. Sonra döndü dedi ki: Kızım biz kar mı gördük!”

- @mahirimefendim: “İzmir’de kartopu savaşı olmaz, kar savaşı olur. Sen benim arabamın üstündeki karı neden aldın? Kapının önündeki karı kim aldı?”

- @cpt_corto: “İzmir’den ziyaretime gelen bir arkadaşımı, yere pudraşekeri döküp kar diye kandırmıştım. Çocuklar gibi sevinmişti. Sene 72.”

Yazının devamı...

Her şeye rağmen mutlu olmanın 6 yolu

7 Ocak 2017

1-Hayatımızdaki değişimi azaltmalıyız! Malum ülke olarak hızlı bir değişim sürecinden geçiyoruz. OHAL’in biri bitmeden diğeri başlıyor. OHAL süreci, sürece bağlı TSK, yargı, milli eğitim, emniyet ve diğer devlet kurumlarındaki hızlı değişimler iyi ya da kötü hepimizi etkiliyor. Psikoloğumuz; “Değişim stres nedenidir ve adaptasyon gerektirir” diyor. Yani bir şekilde adapte olmamız gerekiyor. Nasıl mı? Çekirdek hayatımızdaki değişimleri minimuma indirerek ve elimizden geldiğince diğer stres faktörlerinden korunarak.

2- Hayatımızdaki belirsizlikleri azaltmalıyız! “Kaygılarımız tavan” diyorum ya; kaygının doğum yeri belirsizlikmiş. Darbe girişimi ve terör saldırıları ile ilgili durum netleştikçe, yeni bir darbe ihtimalinin kalmadığına ya da terörle iyi mücadele edildiğine ikna oldukça daha iyi hissedecekmişiz. Bir de “O patlar mı? Bu çatlar mı? Onun tipi bozuk, bunun montu şişik…” diye kendimizi galeyana getirmez, “O FETÖ’cü mü, bu PKK’lı mı, yoksa DAEŞ’li mi?” diye paranoya yapmazsak bir umut belirsizliklerimiz azalıp, kaygılarımız ortadan kalkarmış.

3-Hayatımızda özgürlükleri arttırmalıyız! Gündem özgürlüğümüzü rafa kaldırdı. Haklı olarak korkuyoruz. Evden çıkmak istemiyoruz. Kalabalık yerlere, AVM’lere gitmek istemiyoruz. Sosyal hayatın bir adım gerisinde duruyoruz. Toplu taşımaya binerken iki kere düşünüyoruz. Psikoloğumuza çaresini soruyoruz. “Bireysel özgürlüğün devlet tarafından güvence altında olduğu sıkça vurgulanmalı’” diyor. Bir de rafa kaldırdığımız özgürlüklerimizi artık raftan indirme vaktiymiş. Eskiden keyif aldığımız şeylere öyle ya da böyle yeniden devam.

4- Olumsuz duygulardan kaçmamalıyız! Duygularımızla tanışıp, kontrolü ele almak önemliymiş. Öfkemizi tanırsak onu kontrol edebilirmişiz ama onu görmezden gelip nefret ve hiddete dönüştürürsek o bizi kontrol edermiş. İsteklerimizi bilirsek onları kontrol edebilirmişiz ama bilmezsek kıskançlığa dönüşüp bizi ele geçirirlermiş. Sonra korkularımızın farkına varıp anlamaya çalışırsak onları kontrol edebilirmişiz ama görmezden gelip kaçarsak fobiye dönüşüp bizi kontrol etmeye başlarlarmış. Öfke ve korku hayatta kalmamızı sağlayan ilkel duygularımızmış. Kulağımıza küpe; mutsuzluk bizi aynı hataları yapmaktan, öfke engellenmekten, korkularımız da bizi göz göre göre mağlup olmaktan korurmuş. Yani olumsuz duygu diye bir şey yok dostlar, sadece bazılarımız duygularını olumsuz kullanıyor hepsi bu.

5- Sorumluluklar omuza! Psikoloğumuz; “Yaşadığımız tüm toplumsal sorunların nedeni bireysel sorumluluklarımızın farkına varmayıp zamanında kafamıza takmamamız” diyor, doğru da diyor. Sorunları çözmek yerine ne yapıyoruz? Olan biten ne varsa hepsine gözlerimizi kapatıyoruz, sorumluluk almaktan şiddetle kaçınıyoruz. Oysaki kendimize sormamız gereken bir yığın soru var. “Toplumsal barışa ne kadar fayda sağlıyorum? Aynı coğrafyada beraber yaşadığım insanları yer, din, mezhepleri ile kategorize ediyor muyum? Onlara bu yüzden düşmanca davranıyor muyum? Toplumsal kurallara ne kadar uyuyorum? Komşularımla, iş arkadaşlarımla aram ne kadar iyi? İhtiyacımdan fazla tüketip, paylaşmak yerine biriktiriyor muyum?” Sorun, sorun, sorun! Rahatsız olana dek, mutsuz olana dek, değersiz hissedene dek sorun! Hakkını vermek lazım hükümet bu süreçte sorumluluk kavramını çok iyi kullandı ve hepimize kurtuluş sorumluluğu yükledi. Halkı meydanlara indirerek; “Darbeyi siz engellediniz! Yastık altındaki dolarları bozdurtarak ülkenin ekonomisini siz kurtaracaksınız!” mesajını verdi. Sonuç; aidiyet güçlendi, özgüven kazandı.

6- Güvenlik ve adalet şemamızı yeniden güçlendirmeliyiz! Ruhsal travmalarda güvenlik ve adalet şemasının yeniden yapılanması mühimmiş. Bu süreçte duygu ve düşüncelerimizi bastırmak yerine paylaşmalı ve gerekirse destek almalıymışız. Hep bir ağızdan söylediğimiz gibi birlik beraberlik duygusu ve her kesime saygı duymak bu zor ve ağır günlerin şifası. Psikoloğumuz; “Adalet duygusunu bir nevi temel iyileştirici olarak düşünebilirsiniz” diyor.  Suçluların tespit edilmesi ve yargı süreci hepimize iyi gelecek, olayların üzerimizde yarattığı travmatik etkiler hafifleyecekmiş. 

Yazının devamı...